Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2018 Görevli ve Atölye Başvuru Sonuçları

Ülkemizin en geniş katılımlı astronomi ve bilim şeniliği olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2018 için yapılan; eğitim kurumu, kulüp, gönüllü görevli, okul ve eğitimci başvuruları açıklandı.

10-11-12 Ağustos 2018 tarihinde düzenlenecek olan festivale başvuruda bulunan 174 kurum ve bireysel isimden, bilim kurulumuz tarafından seçilenler şu şekilde sıralanıyor:

Gönüllü Organizasyon Görevlisi

Bilim kurulumuzca yapılan seçim sonucu belirlenen gönüllü organizasyon görevlilerimizin isimleri şöyle:

Nazife Pullu (Isparta Anadolu Öğretmen Lisesi)
Elif Gül (Beykent Üniversitesi  – Yüksek Lisans)
Zeyneb Çiftçi (Ahi Evran Üniversitesi)
Semiha Tekir (Eskişehir Osmangazi Üniversitesi)
Ahmet Yılmaz  (Çukurova Üniversitesi- Öğretmen)
Fatih Özdemir (Erciyes Ün. Astronomi ve Uzay Bilimleri)
Yenal Önen (Lise Öğrencisi)

Atöyle Kuracak Eğitim Kurumları

Başvuran okullarımız, eğitim kurumlarımız arasından bilim kurulumuzun seçtiği eğitim kurumlarının isimleri şöyle:

Ankara Polatlı Bilim Sanat Merkezi
Sakarya Necmettin Erbakan Fen Lisesi
Antalya Anadolu Lisesi

Üniversite Kulüpleri ve Bilim Toplulukları

Bilim kurulumuzun seçip başvurularını kabul ettiği kulüp ve topluluklar şunlar:

Gebze Teknik Üniversitesi Uzay ve Havacılık Kulübü
Ankara Hacettepe Üniversitesi Astronomi Topluluğu
İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Amatör Astronomi ve Uzay Topluluğu
İstanbul Ticaret Üniversitesi Tayyare ve Havacılık Kulübü
“Türkiye Geneli” Cosmos Hunters
Kırşehir Ulusal Astronomi ve Bilim Topluluğu
• Kozmik Anafor Ege Astronomi Topluluğu

Astrofotoğrafçılar ve Astrofotoğraf Toplulukları

Astrofotoğrafçılık atölyesi ve astofotoğraf çekimi için başvuran astrofotoğrafçılarımız arasından bilim kurulumuz tarafından kabul edilen topluluk ve isimler şöyle:

Murat Sana (Derin Uzay – Ankara Astronomi Topluluğu)
Özgür Cengiz (Derin Uzay – Ankara Astronomi Topluluğu)
Mustafa Aydın (Geniş Açı – Ankara Astronomi Topluluğu)
Mehmet Ergün (Derin Uzay)
Delil Geyik (Geniş Açı)
Özgüç Bayrak (Ötegezegen Gözlemi)
Metin Altundemir (Geniş Açı)
Şerif Kürkçüoğlu (Geniş Açı)

Not 1:
Katılımcı kayıtları henüz başlamadı! 300 kişilik kontenjana sahip festivalimizin katılımcı kayıt şartları Mayıs ayı ortasında duyurulup, kayıtlar Haziran ayı başında açılacaktır. 

Not 2:
“Yedek kayıt” yoktur. Yukarıda zikredilen isim ve toplulukların festivale katılamaması halinde, yerlerine alınacak yedek topluluklar ve isimler olmayacaktır. 




Yıldız Küvözleri: Herbig-Haro Cisimleri

Bir gece hayallerimizin esirinde gökyüzünün seyrine dalmışken, M.Ö 384 ve 322 yılları arasında yaşayan Aristoteles’in düşündüğü gibi yıldızların sabit nesneler olduğunu aklımızdan geçirmek ilk etapta mümkün olabilir.

Oysa durum hiç de öyle değil. Nasıl ki değişen renk, değişen hücre, değişen düşünce, değişen mevsim, hatta bir anı bir anını tutmayan değişen insan gibi türlerin giderek artmış olduğu günümüzde, değişen yıldızların da olması garip karşılanmamalı. Yani, değişen yıldızlar da vardır ve ‘değişen yıldızlar’ yıldız çeşitlerinin bir sınıfını oluşturur. Fakat neye göre değişir bu yıldızlar?

Değişen yıldız genel olarak, yıldızın parlaklığının zaman içerisinde değişmesidir. Bu değişmenin temel nedenleri; yıldızın bütün yüzeyinin içe ve dışa doğru hareket etmesi (genişleme, daralma), madde püskürtme gibi yıldızın iç dinamiğinden, ya da birden fazla yıldızın birbirlerinin yörüngelerinde dönerken oluşturdukları tutulmaların (birbirlerini örtmelerinden) sebep olduğu dış dinamiklerden olabilir.

Bu değişen yıldızlar altı ana sınıfa ayrılır:

  1. Püsküren Değişenler,
  2. Zonklayan Değişenler,
  3. Dönen Değişenler,
  4. Kataklismik Değişenler,
  5. Örten Değişenler,
  6. X-ışın Kaynakları

t-tauri-yildiz-9552669

Bir T-Tauri yıldızı, tam anlamıyla “bebek yıldız” olarak nitelenebilir. Henüz anakol evresine ulaşma aşamasındaki bu yıldızlar, çevrelerindeki madde diskinden hala beslenme aşamasındadır, çekirdeğinde yeni yeni nükleer reaksiyonlar başlamıştır ve deli doludur!

Bu yazımızda bizi ilgilendiren kısım, püsküren değişenler olacak (Püsküren Değişenler: Kromosfer ve koronalarında çok şiddetli süreçlerle oluşan püskürmeler -flare- sonucu ışık değişimi gösteren yıldızlardır).

Anakol öncesi yıldızları genellikle püsküren değişenler olarak dikkate alınmış ve çok sayıda alt gruba bölünmüşlerdir (Anakol öncesi yıldızlar, yıldızlararası ortamdaki maddelerden yeni oluşmuş ve merkezlerindeki nükleer tepkimelerine henüz erişememiş olan yıldızlardır). Günümüzde anakol öncesi yıldızları için fiziksel anlamı olan sınıflama, kütlelerine göre yapılmaktadır. Bu gruplardan birinde de ‘T Tauri’ yıldızları adı verilen düşük kütleli yıldızlar ( M<3 M) yer alır.

T-Tauri yıldızlarının tayfını karakterize eden en önemli özelliklerden biri, tayflarında Güneş’in tayfında gözlenen kromosferik salma çizgilerine benzer yapılar gözlenmesidir (Bunlar: Hidrojenin Balmer serisi çizgileri, CaII, FeII, nötral He gibi metallere ait iyonizasyon çizgileridir). Yine T-Tauri yıldızlarının tayfları incelendiğinde, yıldızı çevreleyen maddede bol miktarda toz olduğu, kızılöte ve milimetre altı dalga boylarında ‘şiddetli artık ışınım’ sergiledikleri ortaya çıkmıştır.

Bu da T-Tauri yıldızlarını çevreleyen maddede rastgele yönlerde kütle hareketleri olduğu anlamına gelir ki, bu yıldızlar saniyede birkaç 100 km mertebesinde yıldız rüzgarlarına sahiptirler. Yani T-Tauri yıldızları; anakola erişememiş, oldukça genç olan, püsküren değişenler sınıfına ait yıldızlardır.

bebek-ttauri-222228

Tipik bir T-Tauri yıldızının Dünya’da gündelik hayattaki karşılığı tam olarak budur!

O halde T-Tauri yıldızını bir bebeğe, bebek yıldızın püskürttüğü bu gazı da annelerin bebeklerine zorla mama yedirdiklerinde, bebeklerin mamayı ağzına almayıp püskürtmelerine benzetebiliriz. Biri bebek insan ve mama, diğeri bebek yıldız ve gaz. Ortak noktaları ise püskürtmeleri. Hangi görüntünün daha güzel olacağına siz karar verin artık

Bu T-Tauri yıldız rüzgarlarının, çevredeki yıldızlararası ortamla (nebular materyalle) etkileşmesi sonucunda ise; Herbig-Haro cisimleri” adı verilen olgular ortaya çıkmaktadır. Bu olgular yüksek hızlı ‘jet’ benzeri yapılar ve çift kutuplu moleküler fışkırmalar (bipolar outflows) olarak kendilerini göstermektedirler. Etkileşimin temel sebebi olarak, anakola yaklaşmakta olan yıldızın yüksek manyetik aktivitesi düşünülmektedir.

Herbig-Haro

Hubble Uzay Teleskobu tarafından Karina Nebulası’ndan alınan bu fotoğrafta, bir Herbig-Haro nesnesinin merkezindeki yıldızdan fışkıran jetler ve jet akımının nebula ortamında yarattığı sonlandırma şoku rahatlıkla görülebiliyor.

Herbig-Haro cisimlerine dair ilk çalışmalardan birini Herbig (1951) yapmıştır. NGC1999 bölgesindeki bulutsuları incelerken, tayfları o bölgelerdeki karanlık bulutlarda yer alan T-Tauri yıldızlarının tayfına benzeyen, fakat bazı farklılıklar içerdiğini gösteren cisimlere rastlamıştır. Sonuç olarak Herbig şunu söylemiştir:

“Bunlar yıldızların ve nebular materyalin iç içe olduğu özel cisimlerdir ve yeni bir yıldız türünü oluşturmaktadır.”

Herbig 1960 yılında yaptığı çalışmalar sonucunda anakol öncesi erken tayf türünde olan bu yıldızlar için şu seçim kriterlerini ortaya koymuştur:

Tayfsal türleri A ve A’dan daha erkendir.
• Karanlık bulutsu bölgelerinde bulunurlar.
• Yıldızın çevresindeki nebulayı aydınlatabilirler.

Bu yıldızlar, T-Tauri yıldızlarının yanında yer alan ve ‘’Herbig Ae/Be yıldızları’’ olarak adlandırılan yıldızlardır. Kütleleri Güneş kütlesinin dört ile sekiz katı aralığında değişir (4 M M<8 M).

Herbig-Haro Hubble

Karina Nebulası’ndaki Herbig-Haro cisimlerinin Hubble’ın objektifinden örnekleri. Bu nebula, yıldız oluşumu bakımından çok zengindir.

T-Tauri yıldızları ile Herbig Ae/Be yıldızları arasında keskin bir geçiş olmamakla birlikte, Herbig Ae/Be yıldızlarının kütleleri T-Tauri yıldızlarına göre daha büyük, buna bağlı olarak da ışınımları daha fazladır.

Herbig Ae/Be yıldızında kütle kaybı son derece fazladır ve yıldız çoğunlukla karanlık veya yarı karanlık düzensiz şekle sahip bulutsularla iç içedir. Bazı Herbig-Haro yıldızları karanlık bulutun parçalanmasıyla görünür hale gelirler ama, çoğu dahil oldukları bulut kompleksinin derinliklerinde gömülü olduğundan çoğunlukla optik olarak görülemezler.

Pelikan Nebulası'nda yer alan Herbig-Hero cisimlerinin bir kısmı.

Pelikan Nebulası’nda yer alan Herbig-Haro cisimlerinin bir kısmı.

Bu nedenle keşifleri daha çok kızılöte bölgede yapılan gözlemlerle mümkün olmaktadır. Yine bu yıldızların fotometrik gözlem sonuçlarına göre, T-Tauri yıldızları gibi düzensiz ışık değişimleri gösterdiği de ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak; Eğer Herbig-Haro yıldızları, T-Tauri yıldızlarının daha büyük kütleli atalarıysa, bu yıldızların ve çevrelerindeki materyalin incelenmesi yıldız evrimleri hakkında önemli sonuçlar verecektir.

Reyhan Çelik

Not: M☉ = Güneş Kütlesi

Kaynak: Ankara Üniversitesi Astronomi Bölümü Ders Notları
En üstteki kapak fotoğrafı Hind’in Değişken Bulutsusu’nu (Hind’s Variable Nebula) gösteriyor. Telif Hakkı: Adam Block


teleskoplar-2254-2-meade

Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı‘nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz
GÖKBİLİM DÜKKANI’NA GİT





Gezegen Büyüklüğünde Uydu: Ganymede

Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeni olan gaz devi Jüpiter’in bilinen 63 uydusu arasındaki en büyük ve ayrıca Güneş Sistemi’nin de bilinen en büyük uydusu Ganymede’dir.

Uydu, 1610 Yılında Galileo Galilei tarafından Jüpiter’in diğer 3 büyük uydusu ile birlikte keşfedilmiştir. Galileo Uyduları olarak adlandırılan bu 4 uydu, küçük bir teleskop ya da dürbünle dahi çok rahat gözlemlenebilir. Güneş Sistemi’nin bilinen en büyük 6 uydusunun 4’ünü bu Galileo Uyduları oluşturmaktadır.

Ganymede, 5.262 km lik çapı ile Merkür gezegeninden bile daha büyüktür (Merkür’ün ekvator çapı 4.879 Km dir). Dolayısıyla, Satürn’ün uydusu Titan ile beraber, gezegen boyutlarında olup da başka bir gezegenin uydusu olmak zorunda kalan nadide gökcisimleri arasında yer alır.

titan-merkur-ganymede

Ganymede, Satürn’ün uydusu Titan ve Merkür gezegenlerinin boyut karşılaştırması. Titan ve Ganymede her ne kadar Merkür’den daha büyük boyutlarda olsalar da, oldukça hafif buz yapılı gökcisimleridir. Merkür ise büyük oranda kayaç yapılıdır ve dev boyutlarda bir demir çekirdeğe sahiptir. Bu nedenle her iki uydudan çok daha fazla kütleye sahiptir.

Öyle ki onu Jüpiter’in yörüngesinden alarak Güneş’in yörüngesinde bir yere koymuş olsaydık eğer, boyutları ile hiç göze batmadan rahatlıkla bir gezegen olarak kabul edilebilirdi. Ancak, Merkür’den daha büyük çapa sahip olmasına rağmen Ganymede oldukça hafiftir. Kütlesi, Merkür’ün kütlesinden yaklaşık 2.8 kat daha azdır. Bu da uydunun yapısının büyük oranda buzdan oluştuğunu gösteriyor.

Ganymede uydusunun yüzeyinde kalın bir buz tabakası mevcut fakat, farklı olarak bu tabakanın üzerinde bolca miktarda çarpma izleri, oluklar ve kraterler var. Yüzeyindeki kraterlerden bazıları 4 Milyar yaşını bulabiliyor. Kraterlerin bu denli uzun süre korunabilmiş olmasının sebebi, uydunun kabuğunda çok fazla tektonik hareketlerin gerçekleşmiyor olmasına bağlanıyor. Yani, Ganymede jeolojik olarak pek aktif bir yapıya sahip değil.

ganymede-icyapi

Ganymede’nin iç yapısı ve boyut olarak Dünya-Ay ikilisi ile kıyaslanması. Ganymede, küçük bir demir-kaya karışımı çekirdeğin çevresine toplanmış büyük miktarda su buzundan oluşan bir yapıya sahiptir.

Ganymede, en büyük olmasının yanı sıra kendine ait manyetosfere sahip olan tek uydudur. Uydunun iç yapısı hala sıcaktır ve eriyik durumda bir tabakası vardır. Jüpiter’in manyetosferi içinde yer almasına rağmen, kendi manyetosferi çapının iki katı bir alanda etkilidir. Bu manyetosferi, özellikle uydunun ekvator bölgelerini Jüpiter kaynaklı yüksek enerjili parçacık akışından korumaktadır.

Ancak bu manyetosfer, yine de uydunun yüzeyinin günde 8 rem (0.08 sievert) iyonize edici radyasyona maruz kalmasını engelleyemez (Radyasyon oranları ve etkileriyle ilgili şu yazımızda detaylı bilgi bulabilirsiniz). Dünya’da günlük normalimizin 0.14 rem olduğunu düşünecek olursak, Ganymede uydusuna gelecekte insanlı kolonilerin radyasyona karşı güçlendirilmiş olması veya yer altına kurulmaları gerekliliği ortadadır.

Yakın zamanda yer atlında tuzlu su okyanusu bulunduğunu öğrendiğimiz Ganymede, bizim yaşamamızın yanı sıra Dünya dışı yaşam ihtimali için de önemli bir yer konumunda.

Berkan ALPTEKİN & Sinan DUYGULU

En üstteki görselde Ganymede’nin Galileo Uzay Aracı tarafından çekilmiş olan bir fotoğrafı yer alıyor.




En Parlak Yıldızlar 3: Beta Centauri (Hadar)

Hadar, ya da diğer bir ismiyle Beta Centauri, gece göğünün en parlak 10’uncu yıldızıdır.

Yıldızın isimlerinden biri olan Hadar (حضار), gece göğünde gördüğümüz çoğu yıldızın ismi gibi Arapça’dan gelir. Ayrıca yıldıza latinceden gelen Agena ismi de verilmiştir. Fakat, gökbilimciler arasında Beta Centauri ismi yaygın biçimde kullanılır.

ciftyildizyorungesiAslen üçlü bir yıldız sistemi olan Beta Centauri’nin ana bileşenlerini, A1 ve A2 olarak nitelenen, kütleleri Güneş’in 10.7 ve 10.3 katı olan iki adet B tayf tipinde mavi dev yıldız oluşturur. Bu iki dev yıldız birbirlerine yaklaşık 600 milyon km gibi nispeten yakın bir uzaklıkta yer alırlar. İki yıldızın birbirlerinin ortak kütleçekim merkezi çevresindeki dolanım süresi ise yaklaşık olarak 357 gün sürer.

Sistemin üçüncü üyesi ise bu iki yıldızdan oldukça uzakta, yaklaşık 5.5 trilyon km ötede yer alır. O da Güneş’in 5 katı kütleye sahip başka bir B tayf tipi dev yıldızdır ve binlerce yıl süren bir yörünge dönemiyle Beta Centauri A1 ve A2’nin çevresinde dolanır.

Beta Centauri - Hadar

Alpha Centauri (solda), Beta Centauri (sağda). Bu iki yıldız gökyüzünde birbirine oldukça yakın görünür. (Fotoğraf: Alan Dyer)

Bizden yaklaşık olarak 350 ışık yılı uzakta yer alan bu yıldız sistemi, en yakınımızdaki yıldız sistemi olan 4.4 ışık yılı uzaklıktaki Alpha Centauri ile “görsel olarak” oldukça yakındır. Gökyüzündeki en parlak yıldız olan Alpha Centauri’nin hemen yanındaki parlak yıldız Beta Centauri’dir. Yıldızı bulmak için Alpha Centauri’yi önermemizden anlamış olmalısınız; bu yıldız çoğu kuzey yarımküre ülkesinde olduğu gibi Türkiye’den de görünemez. Güney yarımküreden gözlemlenebilen bir yıldızdır.

Gelişimi

Hadar A1 ve A2 yıldızları, çok büyük kütleleri nedeiyle oldukça sıcaktırlar. Birbirine kütlece çok yakın olan iki yıldızın da yüzey sıcaklığı 25 bin santigrat derece civarındave çapları Güneş’in 8 katı kadardır. Bu da demek oluyor ki, yaydıkları ısı ve ışık, Güneş’ten 40 bin kat daha fazladır. Uzaktaki, biraz daha küçük olan Beta Centauri B ise, yaklaşık 14 bin santigrat derecelik yüzey ısısı, Güneş’in 4 katı civarındaki çapıyla, Güneş’ten 700 kat daha fazla ısı ve ışık yayar.

Beta Centauri yıldız sisteminin tahmini yaşı 14 milyon yıl kadar. Sistemi oluşturan yıldızların ömür süresi ise, A1 ve A2 için 20-25 milyon yıl arası tahmin ediliyor. Yani, bu iki yıldız ömrünün gençlik günlerini yarılamışlar Uzaktaki yörüngesinde dolanan Beta Centauri B ise, biraz daha uzun bir ömre sahip olacak. Bu yıldızın yaklaşık 50 milyon yıl yaşayabileceği tahmin ediliyor.

Gelecek

Yaşam süreleri ne olursa olsun, bu yıldız sisteminin tüm üyelerinin gökbilim ölçeklerine göre oldukça kısa ömürlü yıldızlardan oluştuğu gerçeği ortada. Buna göre, Beta Centauri A1 ve A2 yıldızları ömürlerinin sonuna iyice yaklaşıp birer kırmızı dev yıldıza dönüştükten sonra büyük ihtimalle birer süpernova patlaması ile yok olacaklar. Ancak, yıldızlardan ilk patlayacak olanın (hangisi olacağını bilemiyoruz) yaratacağı ışınım basıncının, henüz patlamamış olan diğer yıldız üzerinde ciddi etkileri olacaktır. Bu etki, yıldızın dış zarfının büyük bölümünü kaybetmesi ile sonuçlanabilir. Eğer böyle bir durum söz konusu olursa, ikinci yıldız bir süpernova patlaması yaratabilecek kütleden yoksun kalabilir.

Beta Centauri - Hadar

Güneş (solda), Sirius (ortada) ve Beta Centauri A1-A2 (sağda) yıldızlarının boyut kıyaslaması (Görsel Telif: Kozmik Anafor).

Ya da, ilk yıldız süpernova patlaması sonucu bir nötron yıldızına dönüştükten sonra, hala kırmızı dev aşamasında olan eşinden madde çekmeye başlar. Nötron yıldızının üzerinde birikmeye başlayan bu madde, ikinci bir süpernova patlamasına da neden olabilir. Bu senaryo gerçekleşirse, hala kırmızı dev aşamasında olan ikinci yıldız yine kütlesinin önemli bir kısmını kaybedecek demektir. Dolayısıyla, büyük ihtimalle ikinci yıldızın kaderi bir gezegenimsi bulutsu, ardından da bir beyaz cüce‘ye dönüşmek olacaktır.

Daha düşük kütleli uzaktaki yıldız Hadar B ise, görece düşük kütlesi nedeniyle yaklaşık 50 milyon yıl sonra bir kırmızı dev yıldıza, ardından da bir beyaz cüceye dönüşerek hayata veda edecek. Hangi senaryolar gerçekleşirse gerçekleşsin, yıldızların her biri kırmızı deve dönüştüklerinde Dünya göklerinde şu an olduğundan çok daha parlak birer yıldıza dönüşecekler.

Olası Yaşam

Bu yıldız sistemi, yaşama ev sahipliği yapamayacak kadar düşmanca şartlar içeren bir ortamdır. Hadar A1 ve A2 yıldızları çok büyük kütleleri nedeniyle muazzam bir ışıma ve yıldız rüzgarı yayarlar. Bu güçlü ışınım, böylesi büyük yıldızların etrafında gezegen oluşum disklerinin şekillenmesinin önüne geçer. Dolayısıyla bu yıldızların çevresinde gezegen oluşumu çok nadir görülür.

Var olabilecek gezegenler ise, yaşama ev sahipliği yapabilmeleri için yıldıza çok uzak bir yörüngede yer almak durumunda. Hadar A1 ve A2 için bu güvenli uzak yörünge, yıldızlardan 25 ila, 50 milyar km ötededir. Güneş Sistemi’nin en uzaktaki gezegeni Neptün‘ün Güneş’ten yaklaşık 4 milyar km ötede yer aldığını düşünürseniz, bu yıldızların yaşanabilir bölgelerinin (habitable zone) ne kadar dışta yer aldığını anlayabilirsiniz.

Daha küçük olan Hadar B yıldızı her ne kadar küçük olarak nitelense bile, o da “dev yıldız” sınıfına giriyor. Yani, yukarıda anlattığımız gezegen oluşumunun güçlüğü, Hadar B için de geçerli. Onun da ışıma gücü çok fazla ve çevresinde bir gezegen sisteminin var olması beklenmiyor. Bu yıldızın yaşam kuşağı ise A1 ve A2’den daha yakın, yaklaşık 3 milyar km ile 7 milyar km arasında bir yörünge uzaklığına denk. Yani, eğer Güneş’in yerinde Hadar B yer alsaydı, sıcaktan kavrulmadan bugünkü kadar ısı ve ışık alabilmemiz için yıldıza Neptün kadar uzakta olmamız gerekecekti. Fakat, böylesi güçlü ışıması olan bir yıldızın yaratacağı muazzam yıldız rüzgarlarına karşı Dünya’nın koruma kalkanının dayanıp dayanamayacağı ise bir soru işareti.

Sonuçta, hiçbir gökbilimci Beta Centauri sistemini oluşturanlar gibi dev yıldızların çevresinde bildiğimiz veya bilemeyeceğimiz türde yaşamın gelişebileceğini düşünmüyor.

Zafer Emecan

http://stars.astro.illinois.edu/sow/hadar.html
http://earthsky.org/brightest-stars/beta-centauri-hadar-southern-pointer-star
https://www.britannica.com/place/Beta-Centauri
http://kencroswell.com/BetaCentauri.html

Not: İlk olarak 27 Haziran 2015 tarihinde yayınlanan bu yazımız, güncellenerek tekrar yayına sunulmuştur. 




Mars’ta Zaman: Yıllar, Günler, Saatler…

Gelecekte bir gün, insanlar Mars üzerinde kolonileşip yaşamaya başladığında, bugün alışık olduğumuz “saat” ve “yıl” kavramlarının orada Dünya ile eş zamanlı olarak aynen kullanılmasını bekleyemeyiz.

Çünkü her iki gezegenin hem Güneş çevresinde, hem de kendi çevrelerindeki dönüş hızları farklıdır ve bu durum, ciddi sorunlara yol açar.

Mars’ın Güneş çevresindeki bir turu, bizde olduğunun aksine 365 gün değil, 687 “Dünya günü” sürer. Yani, Bir Mars yılı neredeyse iki Dünya yılına denktir. “Mars günü” açısından ise, bir Mars yılı yani Mars’ın Güneş’in çevresinde dönüşü 668 gündür. Dolayısıyla Dünya’daki 365 günlük takvimi Mars’ta kullanmaya kalktığımızda, daha ilk yıl dolmadan Güneş’in gökyüzündeki konumundan mevsimlere varana kadar her şey birbirine girer.

Mars Yörünge

Dünyamız, Güneş’e Mars’tan iki kat daha yakındır ve bu nedenle Güneş çevresindeki bir turunu Mars’tan iki kat hızlı gerçekleştirir. Yani, Mars gezegeni Güneş çevresinde bir tur atmışken, Dünya iki tur atmış olur.

Gün(gece gündüz döngüsü) kısmından devam edelim:

Dünya’nın kendi çevresindeki bir turuna denk gelen 24 saatlik “gün” kavramı da Mars’ta işlemez olur. Maalesef bir Mars günü (Mars gününe “sol” adı veriliyor), Dünya gününe çok yakın olsa da, 24 saat değil, 24,6 saattir. Bu da, yaklaşık her 48 günde bir, Dünya’ya göre tam bir tur eksik döndüğü anlamına gelir. Daha başka bir deyişle; Dünya’da 48 gün geçmişken, Mars’ta sadece 47 sol yaşanmıştır. Geçen zaman aynıdır, fakat ölçekler gece-gündüz döngüsüne göre oranlandığı için, iki gezegende ne saatler, ne günler, ne de yıllar birbirini tutmaz.

Dünya ile bağları korumak adına Dünya saat kavramının kullanılması Mars’ta yaşayanlar için ciddi bir sorun demektir. Günlerinizin (gece-gündüz döngüsü) şaşacak olması yetmezmiş gibi, Mars’ın mevsimsel döngülerini de bu zaman ölçeğiyle belirleyemezsiniz. Çünkü Mars’ta da döngüsel mevsimler yaşanmaktadır ve gezegendeki toz fırtınaları öncelikle bu döngünün düzenli bir parçasıdır. Dolayısıyla, hayati önemi olan mevsim değişikliklerini belirlemek için bir Mars saati ve takviminin belirlenmesi zorunludur.

Yani, Dünya ile eş zamanlı olarak aynı takvim ve saat sistemini Mars’ta kullanamayız. Bu da demek oluyor ki, gelecekte Mars sakinleri farklı bir takvim ve saat sistemi kullanacaklar. Yahut, her iki gezegen için sorun yaratmayacak, gece-gündüz ve mevsim döngülerinden bağımsız yeni bir zaman ölçüm sistemi geliştireceğiz.

Zafer Emecan




Uzaydaki Çengel: J082354.96+280621.6

Çengel kılığındaki bu muhteşem galaksinin ismi J082354.96+280621.6 veya J082354.96. Hangisini kullanmak isterseniz kullanın fakat isminin zorluğuna bakmayın.

Görüntüsü, yapısı ve astronomlara karşı olan duruşu ile benzersiz bir özellik taşıyor. Zaten bu karman çorman ismi de inanılmaz derecedeki yıldız oluşumundan dolayı verilmiş.

J082354.96+280621.6

J082354.96+280621.6 galaksisinin yakından görünüşü (Telif: NASA/ESA Hubble)

Gökbilimcilerin gökcisimlerinin doğasını ve yapısını, toz ve gaz bileşenlerinin davranışlarını gözlemlemek için kullandıkları yollardan birisi de  Lyman-alfa emisyonudur. Bir hidrojen atomundaki elektronlar daha yüksek bir enerji seviyesinden daha düşük bir enerji seviyesine düştüğü zaman ortaya çıkar ve bunu da ışık (foton) yayarak gösterirler. Lyman-alfa emisyonu, çok uzak gökcisimlerinde daha yaygın olarak kullanılır fakat son yıllarda yapılan LARS adlı bir çalışma da daha yakın galaksilerde bu etkiyi araştırmaktadır.

Taner Göçer

Kaynakça:  https://www.spacetelescope.org/




Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali, Atölye ve Uzman Başvurusu (Sona Erdi)

Ülkemizin en büyük, en geniş katılımlı ve en eğlenceli geleneksel astronomi ve uzay bilimleri kamp etkinliği olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2018’de; gönüllü görevli, uzman personel olmak veya konuşmacı olmak isteyenler, ya da atölye açma başvuruları sona erdi!

Son iki yıldır 300’ün üzerinde yatılı katılımcıya ev sahipliği yapan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da Antalya Olimpos’ta 10-11-12 Ağustos 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Yediden yetmişe tüm gökbilim tutkunlarının bir araya geldiği etkinlik, bu sene Perseid Meteor Yağmuru‘nun gerçekleşeceği 11-12 Ağustos gecesini kapsıyor ve geçtiğimiz yıllarda olduğundan daha fazla sayıda gökbilim tutkunununa kapılarını açıyor.

Atölye Düzenleme Başvuruları

Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali’nde atölye düzenleyip bilimsel aktiviteler gerçekleştirmek isteyen okullar, öğretmenler veya astronomlar; yapmak istedikleri çalışmalarla ilgili buradan indirebilecekleri formu doldurup, [email protected] adresine göndererek kayıt başvurusunda bulunabilirler. Başvurunuzda, düzenleyeceğiniz atölyelerin detaylarını (atölye türü, çalışmaların amacı, katılımcı uzman ve görevlilerin isimleri, uzmanlık alanları, üç gün boyunca saatlik planlamasını) belirtmelisiniz.

Uzman Görevli, Eğitmen ve/veya Konuşmacı Başvuruları

Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali’nde söyleşi, sunum veya eğitim gerçekleştirmek isteyen öğretmenler, akademisyenler ve astronomi / temel bilimler öğrencileri ile, üniversite bilim kulüpleri buradan indirebilecekleri formu doldurup yine [email protected] adresine başvurularını yapabilirler. Başvurunuzda, gerçekleştireceğiniz sunum ve eğitimlerin detayları yer almalıdır.

Gönüllü Organizasyon Görevlisi Başvuruları

Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali’nde organizasyon ekibi içinde yer alıp, “sorumluluk yüklü olarak”; katılımcıları ağırlamak, etkinliğin organizasyon düzenlemesinde, etkinliğin işleyişinde görev almak, atölye çalışmaları ve gözlem etkinliklerinde yardımcı görevli olmak isteyen üniversite öğrencileri, buradaki formu indirip doldurarak, yardımcı olmak istediği konuları detaylıca içeren bir başvuruyu [email protected] adresine gönderebilirler.

Tüm atölye, uzman, konuşmacı ve görevli başvuruları, 15 Nisan tarihine kadar açık kalacaktır. Bilim kurulumuz tarafından incelenip, kabul edilecek olan başvuruların ilan tarihi, 30 Nisan 2018’dir.

Önemli Not: Katılımcı kayıtları henüz başlamadı!
Bu duyurumuz, festival organizasyonunda yer almak isteyen uzmanlar, gönüllüler ve atölye açmak isteyen eğitim kurumları içindir. Festivale katılmak isteyen 300 gökyüzü ve bilim tutkunu için kayıtlarının başlangıç tarihi Mayıs 2018’de açıklanacaktır. Ülkemizin en büyük ve en eğlenceli gökbilim festivalinde görüşmek üzere; bilim ve gökyüzüyle kalın…




Asteroit Kuşağından Geçmek Ne Derece Tehlikeli Olabilir?

Bilim Kurgu filmlerinde genellikle Asteroit Kuşağı’ndan geçen uzay araçları karşısına aniden çıkan devasa gök taşları sebebi ile sürekli ani manevralar yapmak zorunda kalır ve filmi izleyen kişi bu sahneleri soluksuz takip eder.

Peki Mars ile Jüpiter arasında yer alan Asteroid Kuşağı gerçekte de bu kadar dolu dolu ve tehlikeli bir yer midir?

Şu an itibari ile bildiğimiz kadarı ile bu bölgede yaklaşık olarak 500 Binden fazla irili ufaklı asteroit mevcut. Bunlardan yalnızca 200’e yakınının çapı 100 km den daha büyük. Bunların haricindekiler birkaç metre ile 100-200 metre çapları arasında değişiyor.

StarTrek_starship_Enterprise_NCC1701A_firing_phasers_freecomputerdesktop_wallpaper_1024

Bilimkurgu filmlerinde, Asteroid kuşakları geçilmesi zor manevralar gerektiren mayın tarlaları gibi gösterilir. Film için gerekli aksiyonu sağlaması açısından oldukça heyecan verici sahnelere yol açsa da, bu durum malesef yanlıştır.

Bu kuşaktaki asteroitlerin tamamını bir araya getirsek Uydumuz Ay’ın toplam kütlesine ulaşamayacak kadar az bir sayıda ve kütledeler diyebiliriz.

Kuşak içinde herhangi iki asteroit arasındaki ortalama mesafe Dünya ve Ay arasındaki mesafe ile hemen hemen aynı sayılır. Yani ortalama 400.000 km civarı… O kadar ki, Asteroit Kuşağı’nın Mars’a en yakın kenarında yer alan bir Asteroit, Güneş çevresindeki bir tur dönüşünü 3 yılda tamamlarken kuşağın en dış kenarındaki bir asterotin bir tur dönüşü 6 yılı bulabiliyor. Bu durum aslında Asteroit Kuşağı’nın sanılanın aksine ne kadar boş bir alan olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

Tabii ki bu durum kuşağın her yerinde mesafeler bu şekildedir gibi bir kesin olgu da yaratmıyor. Bazılarının Güneş çevresindeki yörüngelerinde dönüşleri sırasında yolları kesişebiliyor ve çarpışmalar meydana gelebiliyor. Böyle durumlarda Asteroitler daha küçük parçalara ayrılarak yörüngelerde dönüşlerini sürdürüyorlar.

L5zmg

Güneş Sistemimiz’deki gezegenlerin sıralaması ve Asteroid Kuşağı’nın Konumu. Kuşaktan önceki gezegenler sırasıyla Merkür, Venüs, Dünya ve Mars gibi karasal gezegenler iken, kuşak sonrasında gaz devi gezegenler olan Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün yer alır.

Bilim insanları 70’li yıllardan itibaren günümüze dek birçok uzay aracını bu kuşaktan sorunsuz olarak geçirdiler. Hatta bazı uzay araçlarını Asteroitlerin yüzeylerine indirerek araştırmalar gerçekleştirdiler.

En basitinden şu şekilde düşünürsek; Asteroit Kuşağı sanılanın aksine o kadar boştur ki, bir asteroitin üzerinde yaşıyor olsaydık eğer ömrümüzün sonuna gelene dek çevremizdeki bir başka asteroiti hiçbir zaman çok yakından göremeyebilirdik. Aynı durum, Neptün’ün ötesinde yer alan ve büyük miktarda asteroid içeren “Kuiper Kuşağı” için de geçerlidir.

Sinan DUYGULU




Güneş Battıktan Sonra Görülen Parlak Yıldız

Gün batımları, o rengindeki ahenk ile insanı iyileştiren bir güzelliğe sahiptir. Öylece Güneş’in batışını izlemek, bir terapidir adeta. Bazı zamanlarda bu gün batımına bir de parlak yıldız eşlik eder.

Öylesine parlak görünür ki, gökyüzüne o anda bakanlar muhakkak onu fark eder. Aslında bu görülen bir yıldız değildir. Bu parlak gök cismi, çoğunlukla Venüs ya da Jüpiter gezegenidir. Bazen ise bu gökcismi Satürn gezegeni olabilir.

(Bu yazıda anlattığımız gökcismi, tesadüf eseri 2016 yılının yaz aylarında gün batımından hemen sonra görülen parlak Mars gezegeni ile karıştırılmamalıdır. Bu yazımızda, ömrünüz boyunca sıkça göreceğiniz bir yıldız, daha doğrusu bir gezegenden söz edeceğiz).

Peki nasıl oluyor da bu kadar parlak oluyorlar, hangisinin hangisi olduğunu nasıl ayırt edebiliriz? Yıldızlardan ayırt edebilmemiz mümkün mü?

Venüs ve hemen üstünde yer alan Satürn gezegeni. (Foto: Michael Daugherty)

Gördüğümüz o parlak yıldızın Venüs mü Jüpiter mi olduğunu anlamak aslında oldukça kolay. Her şeyden önce gökyüzünün en parlak iki cismi bu iki gezegenimizdir. Dolayısıyla öncelikle gördüğümüz o parlak yıldızın gerçekten bir yıldız mı yoksa Venüs veya Jüpiter mi olup olmadığını anlayabiliriz. Burada ayırt etmede en önemli faktörlerden birisi yıldızların nokta kaynak olmalarından ötürü, atmosferdeki dalgalanmalardan etkilenmeleri ve ışıklarının göz kırpar gibi görünmesidir. Gezegenlerde bu etki çok daha azdır. Bu sayede gezegen olduğunu anladık diyelim, peki hangisi olduğunu nasıl ayırt edebiliriz?

Uzun yazı okumaktan hoşlanmayanlar için yazımızın hemen başında şunu söyleyeyim: 2018 yılı bahar ve yaz aylarında gün batımı sırasında göreceğiniz parlak gökcismi, Venüs gezegenidir. Detaylı bilgi almak isteyen okurlarımız, şimdi yazının kalanını okuyabilirler…

Her şey çok basit bir geometrik olaya dayanıyor. Venüs bir iç gezegen olduğu için, yani Dünya ile Güneş arasında bir yörüngeye sahip olduğu için biz Dünya’dan baktığımızda Venüs’ün yörünge hareketini ayırt edebiliriz. Yani Venüs yörüngesi etrafında nasıl Güneş’in etrafında dolanıyorsa, gökyüzünde de Güneş’in etrafında benzer şekilde dolanır.

merc-ven-sunset-horiz-BC

Merkür ve Venüs’ün gökyüzünde Güneş etrafındaki hareketleri bize onların birer iç gezegen olduğunu söyler.

Dolayısıyla Venüs; zaman zaman Güneş’in önünden geçerken, zaman zaman arkasında kalır. Aynı şekilde bu dolanma hareketi sırasında bize göre Güneş’in sağında veya solunda da kalabilir. Bu sebeple Ay gibi evreler gösterirken, ayrıca bu hareketi ile bir gezegen olduğunu anlamamıza imkan verdiği gibi bize onun Jüpiter olup olmadığını anlamamıza da imkan sağlar.

Aşağıdaki görselde Venüs ile Dünya’nın yörüngeleri arasında bir üçgen görülüyor. Buradaki alfa açısı bize Venüs’ün gökyüzünde Güneş’ten kaç derece uzakta olduğunu verir. Dikkat ederseniz bu açı hiçbir zaman belirli bir değerin üzerine çıkamaz, yani Venüs gökyüzünde Güneş’ten en fazla belirli bir derece uzakta görülebilir. Bunun aksine Jüpiter bir dış gezegen olduğu için gökyüzünde Güneş’ten olan görsel uzaklığında bir sınırlama yoktur.

Aşağıdaki görselde verilen açı en büyük açı değeri değildir. En büyük açı değeri için Venüs’ün bulunduğu yerdeki açı 90 derece, yani teğet olmalıdır.

Venus_yorunge

Dolayısıyla bir gün batımı sonrasında görüldüğü dönemlerde, Venüs asla doğu ufkunda görülmez (gün doğumu sırasında görüldüğü dönemlerde de asla batı ufkunda görünmez). Çünkü açısal uzaklığı buna el verecek kadar fazla değildir. Eğer doğu ufkunda parlak bir yıldız görüyorsanız bu Jüpiter’dir. Peki ya Jüpiter de yörüngesindeki konumu sebebiyle Venüs ile yakın görülüyorsa, o zaman hangisinin hangisi olduğunu nasıl ayırt ederiz?

Bu durumda da parlaklıklarına bakmamız yeterli, Venüs gökyüzünde Jüpiter’e oranla daha parlak görünür. Dolayısıyla parlak olan Venüs’tür diyebiliriz.

Yukarıdaki görselin bir diğer sonucu da Merkür‘ün gökyüzündeki hareketidir. Merkür daha küçük bir yörüngede dolandığı için onun Güneş’ten olabilecek en büyük açısal uzaklığı Venüs’ten de küçüktür. Dolayısıyla Merkür’ü asla doğu veya güney ufkunda göremeyiz. Eğer gökyüzündeki onca parlak gök cismi arasından Merkür’ün hangisi olduğunu tahmin etmek istiyorsak, Güneş’e yakın bir yerlere bakınmakta fayda var. (Bkz. bir üstteki infografik)

Buradan da bir diğer sonuca ulaşıyoruz, yalnızca gün batımında görünmedikleri. Yörüngeleri dolayısıyla bir taraftayken Güneş’in solunda diğer taraftayken ise sağında kalırlar. Haliyle ya gün doğumu öncesinde Güneş’ten önce doğarlar ya da gün batımı sonrasında Güneş’ten hemen sonra batarlar. Fakat biz genelde gün doğmadan önce uyanık olmadığımız için daha sıklıkla gün batımında görmeye alışkınız. Halbuki benzeri şekilde gün doğumu sırasında görmek de mümkündür.

9 Nisan 2018 tarihinde Türkiye Antalya’dan saat 20:00’da gökyüzü ve Venüs gezegeninin konumu (Görsel: Starry Night Pro Plus 7 astronomi yazılımı).

Hemen üstteki, Starry Night programından alınmış görselde ise 9 Nisan 2018 tarihinde gün batımında  Venüs‘ün batı ufkunda kendisini gösterdiğini görüyoruz. Yani, 2018 bahar ve yaz ayları boyunca günbatımları sırasında göreceğiniz o çok parlak gökcisimi Venüs olacak.

Bazen bu Venüs olur, bazen Jüpiter, bazen Satürn. Bazen ikisi veya hepsi birden de olabilir. Bu durum tamamen Dünya’nın ve bu gezegenlerin yörüngelerindeki konumlara bağlıdır. Jüpiter ile aramıza Güneş girdiğinde, Jüpiter’i gün doğumu veya batımında Güneş’e yakın olarak görürüz. Jüpiter ve Satürn, Dünya’dan sonra yer alan gezegenler olduğu için onları Güneş’le yan yana görmemiz ancak bu şekilde mümkündür. Tabi ki bu durumda rahatça söyleyebiliriz ki Jüpiter ve Satürn Güneş’e yakın görünen bir konumdaysa, bize yörünge olarak oldukça uzak bir konumdadır.

Her ne kadar Venüs aşırı parlak bir yıldız gibi, Jüpiter ve Satürn de parlak birer yıldız gibi görünse de bazen parlak yıldızlar da onları tanımamızı zorlaştırabilir. Yani gün batımı sırasında gördüğümüz o parlak yıldız gerçekten bir yıldız olabilir. Bunu ayırt etmek için elbette ki en etkili yöntem yukarıda fotoğrafını paylaştığımız Stellarium, Starry Night gibi bir programdan yardım almaktır. Fakat yukarıda da ele aldığımız gibi profesyonel gözler ve bilgili birisi için tek bakışta olayı anlamak da mümkündür.

Hazırlayan: Ögetay Kayalı
Geliştiren: Zafer Emecan

Not: En üstte yer alan kapak fotoğrafımız, Julie Fletcher tarafından Avustralya’da Eyre Gölü üzerinde çekilmiştir. Fotoğrafta Venüs’ün solunda Samanyolu, hemen altında ise burçlar ışığı rahatlıkla görülebiliyor. 


teleskoplar-2254-2-meade

Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı‘nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz
GÖKBİLİM DÜKKANI’NA GİT




UFO Gördüğünü Söyleyen Astronotlar Yalan Testinden Geçti Mi?

Gün geçmiyor Dünya medyası ve bizim ulusal basınımızda tık alması ve reklamdan bol para kazandırması kesin olan ilgi çekici bir haber yayınlanmasın. Evet, son birkaç gündür Ay’a giden NASA astronotlarının yalan testinden geçtiği ve UFO gördükleri konusunda doğruyu söyledikleri yazılıp çiziliyor.

NTV, Habertürk, Sözcü gibi gazetelerde yayınlanan haberde; Buzz Aldrin, Al Worden, Gordon Cooper ve Edgar Mitchell gibi 60’ların ilk yörünge ve Ay yolculuklarına katılan astronotların söylemleri dile getiriliyor. Ay’a ayak basan ikinci kişi olan Buzz Aldrin geçmişte: “Uzayda gözlemleyebildiğimiz kadar yakından bir şey gördük. L şeklindeydi. Bir şey gördüm ama mantıklı yanım bunu anlatamıyor” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Diğer astronotların bazıları da yine “birşeyler gördüklerini” dile getirmişlerdi.

Ancak, “yalan testinden geçtiği söylenen” astronotların bazıları artık hayatta değil. Pekii, bu yalan testi nasıl yapıldı?

Söz konusu olan test, aşina olduğunuz yalan makinasına bağlanarak gerçekleştirilen bir test değil. Astronotların açıklamalarını içeren ses kayıtları nasıl olduğu söylenmeyen “çok özel bir teknikle” analiz edilmiş ve bunun sonucunda yalan söylemedikleri ortaya çıkmış.

Yalan makinalarının herhangi bir güvenilirliği yoktur. Verdikleri sonuçlar tutarsızdır ve çok kolay manuple edilebilirler (Fotoğraf Telif: TRISTAR PICTURES/COURTESY EVERETT COLLECTION).

Öncelikle belirtmek gerekiyor ki, yalan makinaları güvenilir cihazlar değildir ve her ne kadar adalet sistemi içinde kendine kullanım alanı bulsa da, bu makinalardan elde edilen sonuçlar hiçbir biçimde delil niteliği taşımıyorlar. Yani, Dünya’nın hiçbir ülkesinde yalan makinasına bağlayıp sorgulayarak kimseyi suçlu veya suçsuz ilan edemezsiniz. Hatta bu sonuç; “ek delil, yan delil veya düşük düzeyli de olsa şüpheli delil” olarak bile kullanılmaz.

Yapıldığı söylenen “ses analizi” zaten bir kanıt olarak geçerli kabul edilmeyen yalan makinası testinden bile çok daha geçersiz bir yöntem. Bu yöntemle elde edilen sonuçlar ancak gazeteler ve belgeseller için “ilginç konu” açığını kapatmak ve reyting almak için kullanılabilir.

Bunun yanında evet, astronotların, kozmonotların, taykonotların birçoğu (hatta şu an uzay istasyonunda görev yapanlar bile) tanımlayamadıkları şeyler görürler.

Uzay boşluğunda Güneş’ten ve yıldızlararası ortamdan gelen yüklü parçacıklara sürekli maruz kalırsınız. Bu parçacıklar görme sinirlerimize veya beynimizin görme ile ilgili olan bölümüne denk geldiklerinde, astronotlar ani ışık parlamaları veya kayan ışık noktacıkları görebiliyorlar. Bu etkinin oluşması için illa ki uzay boşluğuna bakıyor olmanız gerekmez. Uzay aracının içinde başınız önde yere bakıyorken veya gözleriniz kapalıyken de söz konusu ışık parlamaları veya kayan ışık noktaları görürsünüz.

Uzayda görev yapan astronotlar aralıksız olarak elektrik yüklü parçacıkların (yüksek enerjili elektronlar, atom çekirdekleri vs) yağmuru altındadır.

Uzay aracınızın radyasyon kalkanları ne kadar güçlüyse, bu halüsinasyonun görülme oranı azalır. Uzay boşluğunda uzay yürüyüşü yaparken sadece uzay elbisesinin koruması altında iseniz daha fazla görürsünüz. Ancak, illa ki göreceğiniz anlamına gelmez, çünkü bu parçacıklar her zaman sinir sisteminize isabet etmeyebilir. Örneğin yanınızdaki arkadaşınız ani bir parlama görür ama size parçacık isabet etmemişse siz görmezsiniz.

Burada ek bir detayı söyleyelim: “Birşey gördüm” açıklamasını yapan Buzz Aldrin, konuşmasının devamında bunun bir UFO, yani Dünya dışı uygarlığa ait bir araç olmadığını da belirmişti. Ancak, konuşmasının sadece bu bölümü alıntılanıyor ve basın manüplasyonu için kullanılıyor. Yani, şu ana kadar hiçbir astronot, kozmonot veya taykonot Dünya dışı varlık, UFO, uçan daire vs gördüğü iddiasında değil ve böyle bir açıklama yapmadı.

Son olarak şunu belirtelim ki, astronotlar dahil hiçbir bilim insanı evrende yalnız olduğumuz görüşünde değil. Bizler, evrende yaşamın, hatta zeki yaşamın yaygın olması gerektiğini düşünüyor ve kabul ediyoruz. Buna rağmen, şu ana kadar Dünya dışı yaşamın varlığına dair hiçbir bilimsel kanıta ulaşamadık.

Tüm ülkelerde yer alan amatör ve profesyonel, yüzbinlerce astronom aralıksız 7 gün 24 saat gökyüzünü gözlemliyor, fotoğraflıyor, inceliyor. Var olması muhtemel Dünya dışı uygarlıkları keşfedebilmek için birbirimizle yarışıyoruz. Yine de, şu ana kadar amatör veya profesyonel hiçbir astronom UFO varlığına yönelik bir kanıta veya gözleme ulaşamadı.

Zafer Emecan




Asgardia Bir Devlet Olarak Kabul Edilebilir Mi?

Eski İskandinav mitolojisinde gökyüzünde yer alan Tanrıların ülkesindeki Asgard şehrinden ismini alan ve asli felsefesi insanlığın ebedi rüyasının evrene doğru genişlemesinin gerçekleşmesi olan Asgardia Projesi’nin uluslararası hukuk çerçevesinde egemen bir devlet olabilir mi sorusunu inceliyoruz.

Projenin web sitesinde şu ifadeler yer almaktadır:

“Asgardia tam teşekküllü bağımsız bir ulustur ve gelecekte Birleşmiş Milletler üyesi olacaktır. Bu statünün gerektirdiği tüm niteliklere sahip bir ülke planlanmaktadır, yani bir hükümet, elçilikler, bayrak, milli mars, amblem ve benzer her şey düşünülecektir.”

Bu ifadeden projenin egemen bir devlet olma niyeti olduğu vurgulanmıştır. Peki bu niyet ne kadar mümkündür?

Bir grup insanın, bir bayrak ve anayasa altında bir araya toplanması, onu bir devlet yapmak için yeter şart değildir (Görsel: Alamy).

Devletler, uluslararası hukukun en temel aktörleridirler. Temel olarak, bir devlete devlet diyebilmek için 4+1 şart gerekir.

  1. İnsan Topluluğu
  2. Ülke
  3. Hükümet
  4. Diplomatik ilişkilere girebilme kapasitesi

Bu 4 şart sadece soyut şartlar değil, uluslararası mahkemeler tarafından da uygulanan faktörlerdir.

İnsan topluluğu bakımından Asgardia web sitesinde şu ifadelere rastlıyoruz:

“Asgardia internet sayfasına kayıt olmak, ve devamında ID numarası almak sizi Asgardia topluluğuna üye yapar. Fakat resmi olarak bir ulus olduğumuz onaylanmadan kimseye vatandaşlık verilemez. Millet durumumuz onaylandıktan sonra vatandaşlık almak için gerekli prosedürler yayınlanacaktır ve bunlar diğer ülkelerin vatandaşlığa geçme prosedürleri ile benzer olacaktır. Vatandaş olduktan sonra diğer ülkelerde olduğu gibi tarafınıza pasaport düzenlenecektir. Şimdilik herkesin yaptığı gibi gruplara ve forumlara katılım göstererek ileride gerçekleşecek gelişmeleri takip etmelisiniz.”

Aşılması gereken ilk engel, kalıcı bir nüfusun olup olmadığıdır. Bu husus Asgardia için sorunludur, çünkü vatandaş olmak için başvuranlar Asgardia için ortak bir vizyona sahip olsalar da, ortak bir kadere sahip değildirler. Daha geniş bir ifade ile, herhangi bir “ortak vizyon”, “ortak bir kader” olmaktan çok uzaktır. Asgardia vatandaşları, sanal bir dünyaya bağlı olan ve dünyanın her tarafına dağılmış olan bireylerin bir karışımı olacaktır.

Asgardia

İkinci faktör, Asgardia’nın tanımlanmış bir toprak parçası olmadığı ve vatandaşlarının ikamet etmesi için bir “bölge” planı olmadığı için sorunludur. Asgardia’nın planladığı tek “bölge”, Asgardia’nın vatandaşları tarafından fiziksel olarak ikamet edilmeyecek olan bir insansız uydudur. Dış Uzay Antlaşması’nın  (OST) VIII. Maddesi Asgardia Projesine sorun çıkartmaktadır.

Maddede özetle, “Devletler, gerek hükümetleri tarafından gerek ülkenin sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen tüm ulusal uzay etkinliklerinden bizzat sorumlu olacaktır.” denilmektedir.

Bu durumda projenin uzaya göndereceği uydu da duruma göre fırlatan devletin hukuki rejimine tabi olacağından ortaya bir “bağımsızlık” problemi çıkmaktadır. Bu, dünya üzerinde tanınan başka bir ulusun bağımsız bir devlet fikrini tamamlamayan Asgardia’nın “toprakları” üzerinde yetki sahibi olacağı anlamına gelir. Planlanan insansız uydudan başka, Asgardia’nın vatandaşları ve hükümeti şu anda birlikte çalıştığı tek “bölge”, sanal oyuncular için yeterli olsa da, gerçek dünyada bir devlet için yasal şartı yerine getirmek için yeterli olmayan bir dünyadır.

Üçüncü bir faktör ise Hükümet organizasyonudur. Proje web sitesinde “Uzayda sınır yoktur ve Asgardia dünyanın herhangi bir ülkesinde bölgesel hükümetler kurmayacaktır. Bununla birlikte, bölgesel koordinasyon merkezleri kurmamıza yardımcı olacak gönüllü arıyor olacağız, çünkü Asgardia’lılar tüm Dünya’da yaşıyor ve farklı diller konuşuyorlar. Böylece, kendi dilinizde Asgardia hakkında bilgi edinebileceğiniz bölgesel bir hükümet olmayacak ama bir bölgesel merkez olacaktır.” ifadesi yer almaktadır.

Asgardia’nın gelecekteki hükümeti başka bir hükümet egemenliğine tabi olacak, bu da uluslararası hukuk uyarınca tanınan bir devlet olabilmek için projenin şartı sağlayamadığı anlamına gelecektir.

Dünyanın diğer devletleri ile ilişkilere girme kapasitesi olarak tanımlana nihai faktör bağlamında, Asgardia Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmek niyetinde olduğu ifade ediliyor.  İkinci Dünya Savaş’ından sonra kurulan BM misakının 2. Bölümünde örgüte üyelik ve tanıma meselesi şu şekilde ele alınmıştır: “İş bu Antlaşmanın getirdiği yükümlülükleri kabul eden ve bunları yerine getirme konusunda yetenekli ve istekli olduklarına örgütçe hükmedilen tüm diğer barışsever devletler Birleşmiş Milletlere üye olabilirler.” demektdir.

Birleşmiş Milletler’in Asgardia’yı bir devlet olarak kabul edip edemeyeceği, belirsiz; zira her şey mümkün. Ama Asgardia bir devlet olabilme yolunda diğer üç temel faktörünü karşılayamadığı için kabulün gerçekleşmesi zor.

Bu 4 şartı sağlamak devlet olabilmek için yeterli olmayıp +1 şarta daha ihtiyaç vardır: Diğer devletlerin tanıması.

Devlet olma iddiasındaki bir yapı durup dururken hukuki bir kişilik elde etmez. Bir devlet sadece tanınma yoluyla uluslararası hukuk kişiliğini elde eder. Tanımak tek taraflı bir işlemdir. Karşı tarafın rızası aranmaz. Her devletin tanıma işlemi iç hukukunda farklılık gösterir.

Günümüzde uluslararası hukukta devletlerin tanınmasından söz edilirken veya tanıma bir doktrin olarak ele alınırken genellikle iki temel teoriye başvurulur:

  • Kurucu ve
  • Açıklayıcı Teori

Kurucu teori, tanınmayı diğer devletlerin tanıması şartına bağlar. Bu teoriye göre tanınma, kendiliğinden olamaz, ancak diğer devletlerin takdiri ve onayı ile gerçekleşebilir.

Açıklayıcı teoriye göre bir yapının devlet olarak tanınabilmesi için öncelikle yukarıda sayılan dört kriteri yerine getirmesi şarttır.

Modern devletin ortaya çıkışı ve giderek yeni özgür devletlerin uluslar ailesine katılma mücadeleleri, bu devletlerin tanınması meselesini gündeme getirdi. Ancak yeni kurulan bir devleti tanımak, tarihteki kimi istisnalar hariç, hiçbir zaman kolay olmadı. Tanıma siyasi bir karardır, ancak bu siyasi yargıya hemen her zaman hukuki bir kılıf da gerekmektedir.

Sonuç olarak, Asgardia’nın bir devlet olarak tanınması şu an için imkânsizdır denilebilir. Muhtemeldir ki Asgardia Projesi, başka hükümetlerin yetki ve yasalarına tabi olan uluslararası bir tüzel kişilik olarak tanınacaktır. Ancak, Asgardia’nın diğer birçok uzayı mekan seçen projeler adına daha fazla dikkat çekmek için ilham kaynağı olacağı şüphesizdir.

Yavuz Tüğen




Astronomi ve Bilim Topluluklarının Dikkatine

Ülkemizin en geniş katılımlı astronomi kamp etkinliği olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali’ne 2 yıldır üniversitelerin astronomi ve bilim topluluklarını davet ediyorduk ve davetimizi kabul edip katılım gösteriyorlardı.

Bu dönemde İTÜ Amatör Astronomi Kulübü, Hacettepe Astronomi Topluluğu ve Erciyes Üniversitesi Astronomi Topluluğu festivalimizin daimi katılımcı astronomi kulüpleri oldular.

Ancak, Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2018 için öğrenci kulüplerine, katılımcı olmak isteyen diğer üniversite kulüplerimize haksızlık olmaması adına davet göndermeyip, tüm kulüplerin katılım taleplerini alacağız. Festivalimizde yer almak isteyen öğrenci kulüpleri, yönetim kurulları veya üniversiteleri tarafından düzenlenmiş resmi bir yazı ile, başvuruda bulunabilirler.

20 Nisan 2018 tarihine kadar başvuru gerçekleştiren astronomi ve bilim toplulukları, festival kurulumuz ve bilim danışmanlarımız tarafından değerlendirilip uygun görülenlerin katılımları onaylanacak; festivalde stand açıp etkinlik düzenlemeleri ve festival tanıtımlarında isimlerinin yer alması sağlanacaktır.

Başvurularınızı, [email protected] mail adresi üzerinden gerçekleştirebilirsiniz. Atölye kurmak isteyen eğitim kurumları ve uzman görevli olmak isteyenler ise başvurularını bu link üzerinden gerçekleştirebilir. Başvuru sonuçları, 25 Nisan 2018 tarihinde açıklanacaktır.

Üniversitelerimizin astronomi ve bilim topluluklarına saygıyla duyurulur.

Not: Festivalimizin şu an için 300 kişi olarak belirlenmiş bireysel katılımcı kontenjanına kayıtlar Haziran 2018 tarihinde açılacaktır. Mayıs ayından itibaren katılım, konaklama ve kayıt şartları hakkında duyurular başlayacaktır.




Karanlık Yıldızlar Mümkün mü?

Deniliyor ki; “eğer karadelikler ışığın bile kaçamayacağı kadar güçlü kütleçekimleri olan gökcisimleri ise, yeterince fazla kütleye sahip bir yıldız da kendi ürettiği ışığın kaçamayacağı kadar büyük bir kütleçekimine sahip olabilir. Dolayısıyla böyle bir yıldız büyük miktarda enerji üretmesine ve çok sıcak olmasına rağmen, ürettiği ışık kendi çekiminden kaçamayacağı için bir karadelik gibi karanlık olacaktır”.

Mantıklı görünüyor.

Şimdi, tahmin edileceği üzere, bir gökcisminin “yıldız” olabilmesi için bellli bir “minimum” kütleye sahip olması gerekir. Bu alt değer; Güneş’in kütlesinin %7’sine (Dünya’nın yaklaşık 24 bin katı) tekabul ediyor. Daha düşük kütleye sahip gökcisimleri malesef yıldız haline dönüşemiyorlar. Yıldız oluşum süreci ile ilgili şu makalemizden faydalanabilirsiniz.

Eğer yıldız olabilmek için bir kütlesel bir alt limit varsa, bir de üst limit olması gerektiğini düşünmemek için bir neden göremiyorum. Hatta benim yerime bunu başkaları düşünmüş ve yaklaşık 120 Güneş kütlesinden daha buyuk bir yıldız olamayacağını hesaplamışlar. Profesör olmak için çok uygun bir isme sahip Sir Arthur Stanley Eddington tarafından belirlenen bu “maksimum” kütle değerine “Eddington Limiti” deniliyor.

Astronomlarca “O-B Tipi” olarak nitelenen mavi ışıklı dev yıldızlar, evrendeki en büyük kütleye sahip yıldızlar konumundadır. Yıldız tipleri ve evrende bulunma oranlarıyla ilgili şu makalemizi okuyabilirsiniz.

Keza; 100 Güneş kütlesinin uzerinde bir “başlangıç” kütlesine sahip yıldız, cok kisa surede (birkaç yüzbin yıl) kütlesinin büyük bölümünü oluşturan dış katmanlarını, çekirdeğinden üretilen çok büyük enerjinin yarattığı muazzam “ışınım basıncı” sayesinde atacak, makul sayabileceğimiz süper dev yıldız kütlesi olan 40-60 Güneş kütlesine düşecektir.

Oluşum aşamasında 100 Güneş kütlesinin uzerinde kütleye sahip yıldızımız, bu muazzam ışınım basıncı yüzünden zaten sahip oldugu maddeyi “iterek” dış çapını büyüteceğinden, asla ışığın bile kaçamayacagı kadar büyük bir cekim gucune sahip olamayacaktır. Çünkü bir cismin kütlesi kadar, o cismin kütlesinin ne kadar bir hacme sahip olduğu da “kaçış hızı”nın artması açısından önemlidir. Kaçış hızı nedir diye merak ediyorsanız, burada detaylı bir yazımız mevcut.

Hal boyle olunca, asla bir yıldız’ın yüzeyindeki kütleçekim kuvveti ışığın kaçmasını engelleyebilecek kadar büyük olamıyor. İzah etmeye çalıştığımız gibi, 120 Güneş kütlesinden büyük bir yıldızın oluşması çok özel nadir örnekler haricinde pratikte mümkün değil. Nadir durumlar dedik; çünkü uygun hidrojen, oksijen ve metal element karışımına sahip yıldızlar kimi durumlarda kısa süreliğine 150-160 Güneş kütlesine ulaşabiliyorlar. Tabi bu kütle bile bir yıldızın “karanlık” olabilmesi için yeterli değil. İsterse 200 Güneş kütlesi olsun, ne fayda; yıldız önünde sonunda yukarıda izah ettiğimiz gibi daha oluşum aşamasında dağılacaktır.

Ondandır ki, karanlık yıldızlar bir fantaziden ibaret sadece. Ama deli gönül bu; fantazi yapmadan duramıyor. Sabahlar bir türlü olmuyor…

Zafer Emecan




Radyasyon, Radyoaktivite ve Nükleer Enerji

Ülkemizde şu aralar santrallerinin inşaası konuşulan ve her yerden duymaya alıştığımız, ancak içeriğinden pek bihaber olduğumuz bir konudur nükleer enerji. Zararlıdır denir, zararları bilinmez, her şeye radyasyon yayıyor der korkarız ama, sayısız radyasyon türü olduğunu bilmeyiz.

Nedir peki bu nükleer, nereden gelir, bilmediğimiz neler var?

Fazlasıyla geniş bir konu olan nükleer fizik alanından biz şimdilik nükleer bozunma, radyoaktivite ve nükleer fisyon yolu ile enerji konularını seçip ne olduklarını, etkilerini, neden bu kadar endişe ile korku yarattıklarını ve faydalarını inceleyelim.

Radyasyon nedir? Mikrodalga fırınım ve cep telefonum radyoaktif mi?
Radyasyon çeşitleri her yerdedir. Her an birçok radyasyon çeşidine maruz kalmaktayız, bunların zararsız olan çoğunluğu güneşten veya arka plan olarak bilinen kozmik radyasyondan ve kullandığımız günlük aygıtlardan gelir. Radyasyon kelimesi genelde radyasyon zehirlenmesi ve kanser gibi sağlık sorunlarıyla yan yana kullanılsa da kelime anlamı olarak enerjinin dalgalar ve/veya parçacıklar yolu ile transferidir.

looking-in-microwave

Mikrodalga fırınınızı talimatlara uygun kullandığınızda hiçbir zarar görmezsiniz, rahat olun.

Işık, radyo dalgaları, mikrodalgalar ve hatta kimi ses dalgaları da, radyoaktiviteden kaynaklanan tehlikeli gamma radyasyonu gibi birer radyasyon türüdür. Radyasyonu temel olarak iki kategoride ele alırız, iyonlaştırıcı radyasyon ve iyonlaştırıcı olmayan radyasyon.

İyonlaştırıcı Olmayan Radyasyon 
Bazı örnekleri şunlardır: Görünür ışık tayfı, Güneş ışığı, siyah UV ışığı, termal radyasyon, mikrodalgalar, radyo dalgaları gibi her an her yerde maruz kaldığımız, enerji yayılımı türleridir. Her şey gibi çoğu zarardır, yoğun ışık gözlerde körlük yaratabilir, mikrodalga ve radyo dalgaları doku ve vücut sıcaklığını arttırabilir, yüksek miktarda mikrodalga maruz bırakılan yere göre deride veya deri altında yanığa sebep olur, düşük frekanslı radyo dalgaları sinir sisteminde ve kaslarda düzensizliğe sebep olabilir.

Ancak, uranyumdan yayılan radyoaktivite kaynaklı yüksek enerjili iyonlaştırıcı radyasyon gibi etkileri yoktur.
Örneğin mikrodalga fırını radyoaktif değildir. Cihazda yaratılan mikrodalgalar kansere, kalıcı kısırlığa, sinir ve bağışıklık hastalıklarına neden olmaz. Ama elinizi çalışan bir mikrodalga fırının içine sokarsanız teninizi pişirip yakabilirsiniz, veya gözünüz maruz kalırsa körlüğe sebep olabilir yine direk maruz bırakmayı başarırsanız sperm hücrelerinizi öldürüp geçici kısırlığa sebep olabilir. Bunların hepsi mikrodalgaların vücudunuzdaki su moleküllerini ısıtması sebebiyle olur. Mikrodalgalar suya yada besinlere de herhangi bir ısıtma metodundan daha fazla zarar vermez. Bunlar bilimsel verilerdir ve aksi iddialar toplumun uzun süreli önyargılarından ileri gelmektedir.

Aynı şekilde cep telefonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun herhangi bir sağlık sorunu ve/veya kanser türüne sebep olabileceğine dair tutarlı bir bilimsel veri yoktur ancak önlem niteliğinde çalışmalar mevcuttur ve bizzat sağlık zararları konusunda bir kanıt bulamayan WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından cep telefonu niteliğindeki cihazların vücuttan olabildiğince uzakta tutulması tavsiye edilmektedir. Bunun sebebi de, “çok uzun dönemlerde” etkileri henüz bilinmediğinden dolayıdır. Takdir edersiniz ki, cep telefonları (ve baz istasyonları) şunun şurasında sadece 25 yıllık bir teknoloji. Bu 25 yılda bir zararını göremedik ama, belki 40 yıl kullanınca bir zarara yol açıyor olabilir.

uranyum1010

Uranyum cevheri.

Radyoaktivite / Radyoaktif Bozunma (Decay)

Paris’te 1852’de dünyaya gelen Antoine Henri Becquerel ile başlayalım. Kendisi fosforlu maddelerin ışık saçmasının nedenleri üzerinde deneyler yaparken, kullandığı fotografik levhaların, sadece uranyum tuzu tarafından siyahlaştırılması ile radyoaktiviteyi keşfetmiştir. Radyoaktivite Uranyum gibi atom numarası büyük ve stabil olmayan elementlerin iyonlaştırıcı radyasyon yayarak kütle kaybedip enerji saçmasıdır. Temel olarak Alfa, Beta ve Gamma bozunumu olarak üç başlıkta toplanır.

Bu bozunumlar sonucu radyoaktif madde enerji ve ısı saçarak kütlesinin bir kısmını yeni bir izotopa dönüştürür. Belli miktardaki bir radyoaktif maddenin kütlesinin yarısını dönüştürme süresine yarı-ömür (Half-Life) denir. Örneğin Uranyum-238 4.5 milyar yıllık bir yarı ömre sahipken, Uranyum-234, 245.500 yılda yarılanır. Astatin-210 ise 8.1 saatlik bir yarı ömre sahiptir. Yarı ömrü çok kısa olan böylesi elementler daha yüksek kütleli başka radyoaktif maddelerin bozunup, dönüştükleri izotoplardır.

İyonlaştırıcı Radyasyon
İyonlaştırıcı radyasyon, yukarıda bahsettiğimiz radyoaktif bozunum sonucu ve uzaydan gelen kozmik ışınlar ile onların atmosferde etkileşimi sonucu oluşan, atom ve moleküllerden elektronlarını kopararak onları iyonize edecek kadar yüksek enerji taşıyan radyasyon türlerine denir.

Örneğin Alfa, Beta ve Nötron parçacıkları Gamma ışınları, X-ışınları ve elektromanyetik spektrumun yüksek ultraviyole kısmı iyonlaştırıcı radyasyondur. (Nötronlar yüksüz olsa da, etkileşimler sonucu gamma ışını veya proton emisyonu üretebilmeleri onları iyonize edici radyasyon sınıfına sokmaktadır)

Radyoaktif elementlerin bozunmasından kaynaklı iyonlaştırıcı radyasyon türleri alfa, beta, nötron parçacıkları ile gamma ışınları kaynaklı radyasyondur. Doğada bulunan diğer iyonlaştırıcı parçacıklar da muon, meson, pion ve hatta pozitron gibi parçacıklardır. Bu parçacıkların çoğunluğu uzaydan gelen kozmik ışınların (%99u alfa parçacığı ve %1 daha ağır parçacıklar olan esas kozmik ışınların) atmosferimiz ile çarpışması sonucu oluşan ikincil kozmik ışınımlardır.

İyonlaştırıcı Radyasyonun Ölçü Birimi
İnsan duyuları, çok yoğun olmadığı müddetçe iyonlaştırıcı radyasyon türlerini hissedemez. Hissetmeye başladığımızda ise çoktan ölümcül doz almış oluruz. Radyasyona maruz kalan bir kişinin veya cismin bir kilogramına bir joule kadar enerji veren miktara Gray (Gy) denir. Farklı radyasyon çeşitlerine aynı Gray miktarında maruz kalmak farklı sonuçlar doğurur. Örneğin bir Gray Alfa radyasyonuna maruz kalmak. bir Gray Beta radyasyonuna maruz kalmaktan çok daha tehlikelidir.

Radyasyonun etki eden dozundan bahsettiğimizde ise bunu Sievert (Sv) ölçü birimi ile ifade ederiz. Bir sievert radyasyonun etkisi maruz kalınan türe göre değişmez, bizim maruz kaldığımız enerji miktarını temsil eder. Düşük miktarlarına millisievert / mSV (Binde biri) ve microsievert / μSv (Milyonda biri) denir.

hiroshima0101013

Radyasyonun canlılar üzerinde yarattığı tahribatın büyüklüğünü Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarıyla anladık.

ICRP (International Comission on Radiological Protection / Uluslararası Radyolojik Korunum Komisyonu) yıllık doz olarak halk için güvenli limiti 1mSv olarak belirlemiştir. İş sebebiyle maruz kalma limiti 50 mSv dir ve yıllık maximum 100 mSv maruz kalınan bir işde arka arkaya 5 yıldan fazla çalışılmamalıdır.

Maruz kalınan radyasyon miktarlarına Sievert cinsinden örneklerle bakalım. Örnekler ortalama, kaba değerlerdir, birçok farklı durum ve istisnalara göre farklılıklar gösterebilirler.

• 0.09 μSv (yıllık): bir nükleer santralin 80 kilometre sınırı içerisinde maruz kalınabilecek reaktör kaynaklı yıllık miktar.
• 0.3 μSv (yıllık): bir kömür santralinin 80 kilometre sınırı içerisinde maruz kalınabilecek, kömürdeki uranyum ve toryum kaynaklı yıllık miktar.
• 0.1 μSv: 150 gramlık bir Muzdaki potasyumdan kaynaklı miktar.
• 1 μSv: Kol röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar.
• 5 μSv: Ağız (dental) röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar.
• 10 μSv (günlük): Sıradan bir insanın normal bir günde maruz kalacağı doğal arka plan radyasyonu.
• 40 μSv: 7 saatlik uçak yolculuğu sürecinde alınan radyasyon miktarı.
• *60 μSv: Yukarıdaki değerleri göz önüne alırsak sıradan bir günde maruz kalacağınız iyonlaştırıcı radyasyon miktarı.
• 20 μSv Göğüs röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar.
• 30 μSv (yıllık) EPA tarafından Nükleer bir santralin yıllık saçması hedeflenen doz.
• 40 μSv Fukushima kazasını takip eden haftalarda, Tokyo’daki fazladan doz.
• 100 μSv Fukushima kasaba merkezinde kazadan sonraki 2 haftadaki toplam fazladan doz.
• 250 μSv (yıllık) EPA tarafından regüle edilen Nükleer bir santralin yıllık saçabileceği maksimumu doz.
• 390 μSv (yıllık) Vücudumuzdaki potasyumun saçtığı doz
• *1000 μSv (1 mSv) (yıllık): Nornmal bir kişinin yıllık maruz kalabileceği radyasyon limiti.
• 1 mSv: Thee Miles Adası reaktör erimesi kazasındaki maksimum radyasyon miktarı (bu kazadan kaynaklı sağlık sorunu yaşayan bilinen kimse yoktur)
• 2 mSv: Yüzünüze bir CT taraması yapılması.
• 4 mSv (yıllık): %85i doğal olan yıllık arkaplan radyasyonu
• 6 mSv (günlük): 2010’da Çernobil santralinde bir saat geçirince maruz kalınan doz (bulunulan yere göre büyük farklılıklar olabilir)
• 7 mSv: Göğüsünüze bir CT taraması yapılması.
• 50 mSv (yıllık): Radyasyon işçilerinin yıllık üst limiti.
• *100 mSv (10.000 μSv) (yıllık): Kanser riskinin artması ile bağdaştırılan en düşük doz miktarı.(Radyasyon işçisi olmak, kanser ihtimalini %50 arttırıyor diyebiliriz)
• 100 mSv: Fukushima santrali çalışanlarının maruz kaldığı doz.
• 400 mSv: Kısa sürede maruz kalındığında radyasyon zehirlenmesi belirtilerine sebep olabilecek doz
• 1000 mSv (1Sv): NASA astronotlarının kariyerleri boyunca maruz kalabileceği üst sınır.
• 2000 mSv (2 Sv): Ağır radyasyon zehirlenmesi limiti
• 4 Sv: Genellikle ölümcül radyasyon zehirlenmesi.
• 8 Sv: Tedavi edilse dahi mutlak ölümle sonuçlanacak doz.
• 50 Sv: Çernobil reaktröründe patlamadan sonra patlama ve çekirdek erimesinden sonra 10 dakikada maruz kalınmış olan miktar

radyasyon101012314

Alfa, Beta ve Gamma ışınlarının insan vücuduna nüfuz edebilme oranları.

İyonlaştırıcı radyasyon türleri, zararları ve kullanım alanları.

Alfa Parçacıkları: Uranyum, Toryum, Aktinyum ve Radyum gibi ağır elementlerin bozunumu sonucu açığa çıkar. 2 proton ve 2 nötrondan oluşan, helyum çekirdeğine benzer bir parçacıktır. Bu radyasyondan korunması kolaydır, birkaç milimetrelik kurşun, alfa parçacıklarını yalıtabilir. Kısa menzillidir, giyisileri ve insan tenini delip geçemez. Bu nedenle vücudun dışındaki bi alfa kaynağı çok yakın mesafeden maruz kalınmadığı sürece ciddi bir tehlike sayılmamakla beraber, bu parçacığı saçan herhangi bir elementin, solunumu, yutulması veya açık bir yaraya temas edip dolaşım sistemine sokulması çok zararlı olabilir. Kendisi dokuya temas halinde maruz kalınabilecek en güçlü iyonize edici radyasyon türüdür ve aynı dozda bir beta yada gamma radyasyonuna maruz kalmaktan 10-1000 kat arasında daha zararlıdır.

Eskiden duman dedektörlerinde kullanılan alfa ışınımı yayan elementleri şu sıralar uzay araçlarında RTG jeneratörlerinde ve kalp atışı düzenleyici cihazlarda görmek mümkündür. Ayrıca kanser tedavilerinde, tümürleri yok etmek içinde kullanılmaktadır.

Beta Parçacıkları: Carbon-14, Trityum, Potasyum-40 gibi elementlerden salınan beta parçacıkları aslında yüksek enerjili ve yüksek hızlı elektron ve pozitronlardır. Örneğin nükleer reaktörlerin sıvı soğutma sistemlerinde görülen mavi ışık, fisyon reaksiyonlarında üretilen beta parçacıkları kaynaklı Cherenkov radyasyonu’dur. Işığın sudaki faz hızı, boşluktaki ışık hızının %75’i iken, beta parçacıklarının ışığın sudaki hızından daha hızlı hareket etmeleri sonucu bu mavi ışık oluşur. Beta radyasyonu kısa menzillidirler, kaynaklarından en fazla bir kaç metre uzağa etki edebilirler. Bu radyasyon türüne karşı normal kıyafetler kısıtlı korunma sağlayabilir ve yakın temas halinde insan tenini, yeni hücrelerin üretildiği tabakaya kadar geçebilir, uzun süreli temas halinde ciltte yara açabilir, DNA mutasyonlarına ve kansere sebep olabilir.

Beta radyasyonu kanser tedavilerinde kullanılmaktadır ancak en yaygın ve günlük kullanım alanı silahlarda, saatlerde, anahtarlıklarda, pusulalarda, uçak enstrümanlarında beta ışığı olarak’ta geçen aydınlatıcılardır. Saatinizde karanlıkta yeşil ışık yayan izler genellikle trityum kaynaklı beta parçacıklarıdır. Tene direk temas, solunum, yada yutma durumu olmadığı sürece bu madde risksiz sayılsa da hayatınızdan olabildiğince çıkarmakta fayda vardır (Yazar burada kendi saatindeki yeşil akrep ve yelkovana bakar ve iç geçirir). Yalıtıldığı koşullarda zararsız kabul edilse de örneğin içinde gaz halinde trityum bulunduran bir aydınlatıcının kırılması durumunda, yakın çevresi boşaltılmalı ve gazın dağılması beklenmelidir zira gaz halindeki beta radyasyonu yayan maddenin solunumu ciddi sağlık riski taşır. Solunumu yada emilimi durumunda vücutta kalış süresi yaklaşık 12 gün olan Trityum’dan daha hızlı arınmak için su tüketiminin günlük 3-4 litreye çıkartılması tavsiye edilmektedir.

Gamma Işınları: Radyasyon ve kanser riskinden bahsedilirken, X-ışınları ile birlikte en akla gelen radyasyon türüdür gamma ışınları. İyodin-131, Kobalt-60, Radyum-226 gibi elementlerin atom çekirdeklerinde (nucleus) gamma bozunumu sonucu oluşan çok yüksek frekanslı ve yüksek enerjili elektromanyetik radyasyon türüdür. Temel olarak kütlesi ve yükü olmayan fotonlardır. Tür olarak görünür ışığa, radyo dalgalarına ve ultraviyole ışığa benzerler. En büyük farkları, taşıdıkları enerjinin fazlalığıdır. Radyoaktif elementlerin bozunumunun, kozmik ışınların atmosferle etkileşiminde, yıldırımlarda, pulsar ve magnetarlarda, gamma ışını patlamaları gibi ilginç doğa olaylarında üretilir. Delip geçici, uzun menzilli bir radyasyon türüdür ve korunumu çok zordur. Alfa ve Beta radyasyonlarından daha az iyonize edici olmalarına karşın, delip geçici olmaları ve uzun menzilleri gamma ışınlarını en riskli radyasyon türlerinden biri yapar. DNA’larda yapısal bozulmaya sebep olup, kansere sebep olmasıyla birlikte kanserle savaşta da yine gamma ışınları kullanılır.

Tıbbi taramalar yada havaalanlarındaki güvenlik taramaları gibi düşük dozlara kısa süreli maruz kalmak bir sağlık riski oluşturmazken, yüksek dozlara maruz bırakacak olaylar, örneğin bir gamma ışını kaynağı elementin yakınında bulunmak, nükleer silah kullanımı veya bir nükleer reaktör sızıntısı, gamma ışınları kaynaklı ciddi sağlık problemlerine, kansere ve radyasyon zehirlenmesine sebep olabilir. Dünyaya yönlenmiş bir gamma ışını patlaması ise birkaç bin ışık yılı mesafeden ozon tabakamızı kavurup, biz dahil canlı türlerinin çoğunun soykırımına sebep olabilir. Böyle korkunç olaylar ve kanserle savaşın yanı sıra, astronomide, tıbbi gereçler gibi sterilizasyon gerektiren malzemelerin mikroorganizmalardan arındırılmasında ve birçok başka tıbbi alanda da gamma ışınlarından söz edilebilir.

IMG_5762

X ışınları zararlı bir radyasyon türüdür. Ancak, tıp alanındaki kullanımıyla devrimsel tedavi yöntemlerinin önünü açmıştır.

X-Işınları: Gamma ışınları gibi yüksek enerjili bir elektromanyetik radyasyon türüdür. Aralarındaki en büyük farklılık dalga boyları ve kaynaklarıdır. Gamma ışınları atomun (nucleus)denen çekirdeğinden kaynaklanırken, X-ışınları elektronlar tarafından oluşturulur. Bunun yanısıra hızlı hareket eden pozitif yüklü iyonların da X-ışını oluşturduğu bilinir. Oluşturduğu sağlık riskleri gamma ışınlarınkine benzerdir. Astronomide ve tıp alanında yaygın bir biçimde kullanılırlar.

Pozitron (Antimadde) radyasyonu
Antimadde tahmin ettiğimizden daha çok hayatımızın içindedir. Örneğin PET taramaları(Positron Emission Tomography), elektronun karşıt parçacıkları olan pozitronları kullanır. Bu taramalarda dolaşım sistemine enjekte eden kısa ömürlü bir radyoaktif bir izotop pozitron yayan bir bozunum geçirir. Bu pozitronlar dokuda 1mm gibi kısa bir mesafe kat ederler. Bu sürede kinetik enerjileri azalır ve sonunda bir elektron ile temas ederek birbirlerini yok ederek birbirinin aksi yönünde hareket eden gamma ışınları (yüksek enerjili fotonlar) oluştururlar. PET tarayıcısı aynı anda oluşup birbirlerinin aksiyönünde hareket eden bu gamma ışınlarını tespit ederek taranan bölgenin üç boyutlu bir resmini çıkartır.

Kozmik Radyasyon
Güneş sistemimi dışından gelen çoğunlukla yüksek enerjili elektonlar ve atom çekirdeklerini oluşturan parçacıklardır. 2013’te Fermi Uzay Teleskobu bu kozmik ışınların çoğunluğunun süpernovalardan kaynaklandığını keşfedene kadar kaynakları bizim için bir gizemdi. Kozmik ışınları oluşturan parçacıkların %90’ı proton, %9’u Alfa parçacıkları ve %1’i HZE iyonları denen daha ağır parçacıklardır. Çok küçük bir yüzdenin de pozitron ve anti-protonlar olduklarını bilmekteyiz.

Bu kozmik ışınlar atmosferimizdeki atomlar ve moleküller ile çarpışarak ikincil kozmik ışınlara neden olur. Bunlar nötron, meson, pion, kaon ve muon gibi parçacıklardır ve bazıları yer kabuğuna kadar ulaşabilir.

Nükleer Reaksiyonlar
Radyoaktiviteden ve iyonlaştırıcı radyasyon türlerinden bahsettiğimize göre sıra nükleer reaksiyonlara gelebilir. Nükleer reaksiyonlar iki atom çekirdeğinin (nadiren üç ve veya daha fazla çekirdeğin) ve/veya bir atom çekirdeği ve bir atom altı parçacığın çarpışıp bir yada daha fazla atom çekirdeğine dönüşmesidir. Doğada nükleer reaksiyonları en yaygın olarak yıldızlarda füzyon görebiliriz. Bunun dışında kozmik ışınların atmosferimizde etkileşimi ve 1972’de Afrika, Gabo ülkesinin Oklo bölgesinden de keşfedilen gibi Uranyum yataklarındaki kendi kendine oluşan doğal fisyon reaksiyonları da, doğadaki nükleer reaksiyonlara örnektir.

Yaygın bilinen Füzyon (birleşme) ve Fisyon (bölünme) reaksiyonlarının yanısıra, kozmik ışınların atmosferimize çarpmasıyla oluşan Spallation (Parçalanma), yukarıda bahsettiğimiz Alfa Bozunumu ve İndüklenmiş Gamma Emisyonu da nükleer reaksiyon örnekleridir.

fisyonreaktoru0102

Deneysel bir füzyon reaktörü (Tokamak). Füzyon yoluyla enerji üretmek için çalışmalar sürse de, henüz kısa ve orta vadede kullanıma geçilebilecek düzeye ulaşılamadı.

Füzyon oldukça ilgi çekici ve umut vaad eden bir konu olsa da, bu yazımızda bazı haklı sebeplerden dolayı büyük ön yargılar beslenen, endişe ve korku kaynağı olan günümüzde kullanılan nükleer enerjiden bahsedeceğiz.

Fisyon Reaksiyonu
1938’de Otto Hahn ve asistanı Fritz Strassman tarafından keşfedilen Nükleer fisyon, bir atom çekirdeğinin bölünmesi ve bu bölünme esnasında enerji saçmasıdır.

Nükleer santrallerdeki fisyon reaksiyonlarına bir örnek verelim. Bir Uranyum-235 atomu bir nötron tarafından bombalanır ve Uranyum-236’ya dönüşür ve hemen ardından nötronun kinetik enerjisi sonucu ikiye bölünerek Kripton-92 ve Baryum-141 izotoplarına dönüşürken 3 nötron saçar. Bu nötronlar başka U-235 atomlarına çarpıp zincirleme reaksiyon yaratırlar.

Bu bölünme esnasında gamma ışınları da salınır ve sonuç olarak uranyum atomunun %0.1 lik kısmı 200 MeV’luk (200 milyon elektron-voltluk) bir enerjiye dönüşür. Bunu kıyaslamak gerekirse kömür atomu yanma sırasında sadece birkaç elekton-voltluk enerji açığa çıkartır yani kömürle karşılaştırınca nükleer yakıt milyonlarca kat daha fazla enerji açığa çıkartır.

Reaksiyonda açığa çıkan bu enerjinin %6’sı radyasyondur (%3.5’i Gamma ışınları ve %2.5’i nötronlardır) geri kalanı bölünmüş elementlerdir ve bunların ani fisyondan gelen enerjileri toplamın %89’udur, geri kalan %11 zamanla bu elementlerin bozunması ile açığa çıkar.

Nükleer Reaktör
Bir nükleer reaktör, nükleer yakıtların bulunduğu ve kontrollü bir şekilde yukarıda anlatılan rekasiyonun sürdürüldüğü yerdir. Yakıtların bulunduğu çekirdek genellikle soğutucu su içerisinde bulunur ancak, katı ve gaz ortamda bulunan çekirdeklerde mevcuttur. Yakıt olarak genellikle tercih edilen Uranyum-235, silindirik yakıt çubukları halinde kullanılır. 1000MW üretim kapasiteli bir reaktör bu yakıttan 75 ton barındırır. Güç santrallerinde yüksek verimliliği devamlı sağlaması için yakıt çubukları 18 – 36 ay süreyle kullanıldıktan sonra değiştirilir. Bu süreç boyunca 1 ton uranyumdan, 20.000 ton kömür veya 8.5 milyon metreküp gazın eşdeğeri olan 44 milyon kilowatt-saatlik elektrik elde edilir.

Enerji üretim süreci şu şekildedir; yakıt yukarıda anlatıldığı gibi reaksiyon sonucu kendisinden küçük izotoplara ayrılır ve bu izotopların kinetik enerjisi ısı üretir. Aynı şekilde reaksiyon sonucu açığa çıkan gamma ışınlarının bir kısmı da ısı sağlar. Artık madde olarak üretilen izotoplar da radyoaktif bozunma ile bir süre daha ısı yaymaya devam ederler.

Sıradan bir nükleer santralin temel çalışma şeması.

Reaktör, reaksiyon sonucu açığa çıkan radyasyonu içerisinde tutacak bir yapıyla çevrilidir. Üretilen ısı ise, soğutucu sıvı ile reaktörden taşınır. Isıyı taşıyan soğutucu sıvı, ayrı bir su bölmesini ısıtarak suyu buharlaştırır, yüksek basınçlı bu buhar bir türbini döndürür. Türbin ısıyı mekanik enerjiye dönüştürür. Bu mekanik enerji gemilerde pervarneleri döndürürken, santrallerde jeneratörden elektrik üretilmesini sağlar.

Türbini döndüren buhar daha sonra harici bir kaynaktan gelen 3.bir su sistemi olan soğutucu sıvının bulunduğu odacıkta yoğunlaştırılarak tekrar suya dönüştürülür ve buharlaşma odacığına geri döner. Bu harici soğutucu sıvı genellikle dışarıdaki nehir ve deniz gibi kaynaklardan alınıp tekrar buralara dökülen sudur ve kirli yada radyasyonlu değildir.

18 – 36 ay kullanıldıktan sonra ömrünün verimli kısmını tamamlayan yakıt radyasyon ve ısı yaymaya devam etmektedir. Bu haliyle hızlıca yakındaki bir soğutucu su içinde bulunan başka bir bölmeye yerleştirilerek radyasyon seviyelerinin düşmesi beklenir. Bu bölmedeki su radyasyonu ve ısıyı yalıtır. Kullanılmış yakıt bu bölmelerde aylarca ve bazen yıllarca bekletilir. Yaklaşık beş yıldan sonra yakınlardaki kuru bir atık bölgesine taşınır. Bu atık daha sonra tekrardan işlenmeye tabi tutularak kullanılabilir yada işlenmeden saklanmaya devam eder. 40 yıldan sonra atığın büyük bölümü radyoaktivitesi orjinal halinin 1000/1 lik bir seviyesine düşer. Ancak üretilen atığın %3 lük bir bölümü binlerce yıl boyunca saklanmaları gerekecek kadar radyoaktiftir.

nukleer9990_d026

Bir nükleer reaktörün, reaksiyonun gerçekleştiği çekirdek bölümü.

Nükleer enerjinin Dünya’daki yeri

IAEA (International Atomic Energy Agency / Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) tarafından yayınlanan güncel rapora göre şu anda Dünyada 31 ülkede toplam 443 çalışır halde ve 66 inşa halinde nükleer güç reaktörü mevcut ve çalışır olanlar toplam elektrik üretiminin %11 lik kısmını sağlıyor. Uçak gemileri ve denizaltılar dahil 140 donanma gemisi de toplamda 180 nükleer reaktör kullanmakta. Nükleer enerji kaza oranı ve etkileri düşük olduğu ve atıkları güvenle muhafaza edildiği sürece en temiz enerji türüdür. 1970’lerde ticarileşmesinden bu yana fosil yakıt yakan santrallerden salınabilecek 64 gigaton karbondioksit eşdeğeri sera gazı salınımının önüne geçmiştir. Çernobil, Fukushima, Three Mile Adası ve bazı nükleer denizaltı kazaları dahil bütün kazaları ele aldığımızda nükleer enerji, birim enerji başına en az can kaybının olduğu ana enerji türüdür. Kömür, petrol, doğal gaz ve hidroelektrik gerek iş kazaları gerekse yarattıkları kirlilik sebebiyle çok daha fazla can kaybına sebep olmakta.

Ancak nükleer kazaların can kaybı, ekonomik bedelinin ağır olması ve reaktör erimesi kazalarının belli bölgeleri uzun süre radyoaktifleştirmesi ve riskli bölgelerin tahliyesi azımsanacak gibi değildir. En son örnek, 1960 tasarımı üç adet eski reaktörlerde gerçekleşen Fukushima kazasından sonra İtalya nükleer enerjiyi yasaklarken, Almanya 2022’ye kadar bütün nükleer reaktörlerini kapatma kararı almıştır. Burada belirtmekte fayda var, Almanya tamamen güneş enerjisine geçti haberleri asılsızdır, Almanya’nın ana elektrik kaynağı kömürdür ve yenilenebilir kaynaklar bütün enerji üretiminin %25’ini temsil etmektedir ve güneş enerjisi bu 25’in %16’sını oluşturmaktadır. Yinede Almanya gibi güneş enerjisinin yüksek verimlilikte bulmanın zor olduğu bir iklimde, güneş santralleri en verimli zamanlarda 15-20 kadar nükleer reaktörün üreteceği elektriği üretip gün ortasında ihtiyaç duyulan elektriğin %50sini karşılayabilir.

Özellikle Fukushima kazasından sonra çok tartışılmış olsa da, dünya çapında nükleer enerji azalmıyor aksine artıyor. Bunun en büyük sebebi de fosil enerjide kullanılan kömür, petrol ve gaz fiyatlarının artması, fosilin verimliliğinin çok düşük kalması ve nükleer kazalarla kıyaslayın da, fosil enerjiden kaynaklı karbon emisyonu ile doğaya ve insanlara verilen zararın çok daha korkunç boyutlarda olmasıdır. Bazı ülkeler nükleere tamamen karşı tavırlarını korurken, nükleer enerji kullanan ülkeler reaktör sayılarını arttırıyor ve bir yandan da füzyon araştırmalarına yatırım yapıyorlar. Deneysel füzyon reaktörleri yavaş yavaş kendilerini çalıştırandan daha fazla enerji üretmeyi başarırken bu yatırımların er yada geç dünyada ve uzayda meyvesini vereceği de kesin. Henüz elektrik santrali olarak işleyecek duruma gelmese de füzyon, nükleer enerjinin geleceğini temsil ediyor.

Kazalardan sonra bir diğer riski de nükleer atıklar oluşturuyor. Atıklar çoğunlukla santrallerin yakınlarındaki geçici ve daimi bölgelerde depolanıyor, dünya genelinde böyle 430 atık depolama bölgesi mevcut.
Bazı ülkeler atıkları tekrar işleyerek atıktan birçok alanda kullanılabilecek radyoaktif madde elde etse de bu çok yaygın bir uygulama değil.

Kazalar

Nükleer santraller, nükleer silahlar gibi patlamaz. Olabilecek en ciddi kaza çekirdek erimesidir. Bu soğutma sistemi devre dışı kalıp kontrolden çıkan bir reaktörün devamlı ısınması sonucu olur. Bu ısınma çekirdekte erimeye yol açıp nükleer yakıt ve atıklar bütün korumaları aşıp çevreye radyasyon saçabilir. Soğutma sisteminin aşırı ısınıp buhar patlamasına neden olabilir veya başka herhangi bir gazın yada sıvının patlaması reaktör bölmesinin dışarı radyoaktif gaz saçmasına neden olabilir.

Dünya çapında şu ana kadar nükleer santrallerde 99 kaza meydana gelmiştir. Bu kazaların 57 si Çernobil sonrasında ve bütün kazaların yarısından daha fazlası Amerikada olmuştur. Bunlar dışında nükleer denizaltılarda da 26 kaza meydana gelmiştir bunların 14’ü reaktör hasarı ve radyasyon salınımıyla sonuçlanmıştır.

Bu kazaların 20’den fazlası can kaybına neden olmuştur. En ünlü birkaç kazayı ele alalım.

chernobyl_4

Kazadan sonra Çernobil hayalet bir kente dönüşmüştür. Bugün dahi yüksek radyasyon sebebiyle burada insan yerleşimi bulunmamaktadır.

Çernobil: 26 Nisan 1986’da bir test sırasında soğutma sisteminde meydana gelen arıza sonucu reaktörde sıcaklık artar ve sıcaklığın artması ile normal operasyon seviyesinden 10 kat fazla ısı üreterek bir buhar patlamasına neden olur. Bu patlama sonucu reaktörde kalan soğutucu sıvıda dışarı akarak ısıyı daha da arttırır. Bir kaç saniye içinde ikinci bir patlama ile yüksek miktarda radyoaktif madde çevreye salınır.

Santralin yakınındaki Pripyat şehrinin tahliyesi bürokrasi ve tehlikenin boyutlarının anlaşılmaması nedeniyle bir gün gecikir bu süre boyunca buradaki insanlar santralden salınan radyoaktif parçacıklara maruz kalacaktır. Tahliye başlayıp tamamlandıktan sonra bile bölgede kalan askeri ve bilimsel personel durumu çok hafife almıştır. Bu esnada radyoaktif bulutlar kuzeyde İsveçe kadar ulaşmıştır ve bizzat İsveç, Dünyaya kazayı duyurmuştur. Kazayla direk bağlantılı can kaybı 50’nin altındayken, radyasyondan kaynaklanan ölümlerin ve kanser vakalarının sayısı Birleşmiş Milletlerin verdiği 4000 ve Greenpeace’in verdiği 93.000 sayıları arasında değişmektedir. Şu anda Çernobil bölgesinin binlerce yıl boyunca insan yerleşimine uygun olmayacağı biliniyor ancak insanlardan arındırılmış bu bölgede doğal yaşam kendini toparlayıp adapte olmuş durumda.

FukushimaMeltdown101113

Fukuşima nükleer santrallerinde meydana gelen felaketten hemen sonrasındaki müdahale anları.

Fukushima: 11 Mart 2011’de 9 şiddetindeki deprem Japonyayı vurduğunda Fukushima santralindeki 4, 5 ve 6. reaktörler kapalı konumdaydı. 1, 2 ve 3 numaralı reaktörler prosedür gereği otomatik olarak kapatılıp fisyon reaksiyonu durdurulur. Ancak kapatıldığında dahi yakıt çubuklarının yaydığı bozunum ısısı günler boyunca soğutulmak zorundadır.

Depremden 50 dakika sonra tsunami vurduğunda dalgalar santrali koruyan 10 metrelik duvarları aşar ve soğutma sistemini çalıştıran dizel jeneratörlerin bulunduğu yerleri sular altında bırakır. Soğutma sistemi jeneratörler olmadan 1 gün daha batarya gücü ile çalışır ve sonunda soğutma sistemi devre dışı kaldığında 3 reaktörde de ısı kontrolden çıkarak hidrojen patlamalarına sebep olur.

Bu olayı takiben radyasyona maruz kalma sebebi ile can kaybı gerçekleşmez, daha sonra yapılan araştırmalarda yakınlarda yaşayanlarda kanser bulgularına rastlanmamıştır ve kanser riskinde ciddi bir artış kaydedilmemiştir. Denize ve havaya salınan radyoaktif parçacıklar Çernobil ile kıyasla çok daha düşük seviyededir.

Göründüğü gibi nükleer enerji istesek de istemesek de hayatımızın bir gerçeği. Her gün yüzlerce hatta binlerce ton kömür yakmaya kıyasla kesinlikle çok daha temiz bir alternatif, ancak gerekli güvenlik önlemleri alınmadığı taktirde riskleri de çok büyük. Kesinlikle çok büyük sorumluluk gerektiren ve bu sorumlulukları yerine getiremeyecek ulus ve kurumların uzak durması gerektiren bir konu.

Berkan Alptekin




Çanakkale BİLSEM Söyleşi ve Gözlem Etkinliğimiz

30 Mart 2018 Cuma günü, Çanakkale BİLSEM’in (Bilim Sanat Merkezi) davetlisi olarak, düzenledikleri söyleşi ve gözlem etkinliğinde yer aldık.

Prof. Dr. Osman Demircan, astronom Tamer Akın ve kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan‘ın konuşmacı olarak yer aldığı etkinlikte, Güneş Sistemimiz, yıldızlar, evrenin yapısı ve sahte bilimcilerin insanları aldatmaya yönelik kurduğu komplo teorileri ele alındı. Daha sonrasında ise, katılımcı öğrencilerin yönelttiği sorular cevaplandırıldı.

Çanakkale BİLSEM öğrencileri, öğretmenleri ve velilerinin yoğun katılımı ile gerçekleşen etkinlikte; astronom Tamer Akın ve Zafer Emecan eşliğinde teleskopla gündüz Güneş lekeleri gözlemi ve gece olduğunda ise Ay gözlemi gerçekleştirildi. Bu astronomi etkinliğinin gerçekleşmesi için yoğun çaba sarfeden başta Çanakkale Bilim Sanat Merkezi müdürü Erdem Şenol olmak üzere, tüm öğretmenlerimize ve katılan tüm öğrencilerimize teşekkürlerimizi sunarız. Şimdi sizleri etkinlikten fotoğraflarla başbaşa bırakalım:




Bu Galakside Karanlık Madde Neredeyse Hiç Yok!

Gökbilimciler,  NGC 1052-DF2 ya da daha kısaca DF2 galaksisinin, onun boyutundaki bir galakside bulunması beklenen orandan 400 kat daha az miktarda karanlık madde içerdiğini belirlediler.

Araştırmacılara göre bu sıra dışı galaksi, galaksilerin nasıl oluştuğuna dair bir anlayış sağlamaya ek olarak karanlık maddenin var olduğuna dair tartışmayı da kuvvetlendirecek.

Yeni makalenin baş yazarı Yale Üniversitesi araştırmacısı Pieter van Dokkum’a göre “bu galaktik buluş, galaksilerin nasıl doğduklarına dair standart fikre meydan okuyor”.  Normal ve karanlık madde arasındaki etkileşimler uzun zamandır galaksi oluşumundaki anahtar bir unsur olarak kabul edilirken, bu galaksideki karanlık maddenin yokluğu bu varsayımı zorlaştırıyor. Dokkum, “Görünüşe göre karanlık madde, galaksi oluşumu için gerekli değil” şeklinde konuşuyor.

Karanlık Madde Eksikliği

Karanlık madde, varlığı sadece baryonik veya “normal” maddeyle olan kütle çekimsel etkileşimleri yoluyla fark edilebilir olan bir madde biçimidir. Bu görünmeyen madde, evrenin kütlesinin kabaca %80’nini oluşturuyor gibi görünmekte ve galaktik evrimde anahtar bir rol oynadığı düşünülüyor.

Bu gizemli madde, evrenin yapı iskeleti olarak düşünülmektedir. Küçük karanlık madde parçaları, zamanla daha çok büyüyen iskeletin kemiklerini yaratmak için bir araya toplanırlar. Bu büyümeye galaksinin toz ve gazlarından oluşan yıldızların meydana çıkması eşlik etmektedir. NASA’ya göre yıldızlar ve galaksilerin karanlık madde içindeki etkileşimlerinin, günümüzde gök bilimcilerin  gözlemlediği galaksileri ortaya çıkarmış olduğu düşünülmektedir.

NGC 1052-DF2 galaksisinin Hubble Uzay Teleskobu tarafından alınmış görüntüsü (Telif: NASA/ESA).

Ancak DF2, bu fikre meydan okumaktadır. Van Dokkum ve meslektaşları, bu garip galaksiyi ilk kez yörüngesinde dolanan 10 adet sıra dışı parlak ve yoğun cisimler topluluğu (küresel yıldız kümeleri) vesilesi ile fark ettiler. Bu bilim insanları, galaksinin yıldızlarının ışığı ve renklerinin bir birleşimini kullanarak galaksinin içerisinde ne kadar normal kütlenin bulunabileceğini ölçtüler. DF2’nin Samanyolu kadar bir büyüklüğe sahip olduğunu ancak ondan 200 kat daha az yıldız barındırdığını keşfettiler. Yıldızların tümünün kütlesi, bizim güneşimizin kütlesinin yaklaşık 200 milyon katıydı. Daha sonra araştırmacılar, galaksinin toplam kütlesini hesaplamak için küresel kümeler olarak sınıflandırılan parlak cisimlerin hareketlerini kullandılar.

Van Dokkum, “yıldız kütlesinin yaklaşık 200 milyon Güneş kütlesi olduğu bir galaksi için kara madde kütlesinin yaklaşık 80,000 milyon Güneş kütlesi olmasını bekleriz” diye açıkladı. Ancak; sistemin toplam kütlesi, tahmin edilenden önemli ölçüde daha az olan 300 milyon Güneş kütlesinden fazla çıkmadı.

Eğer karanlık madde, galaksi oluşumu için anahtar bir bileşen ise, DF2 nasıl oluştu?

Araştırmacılar, DF2’nin diğer birleşen galaksilerden çıkan gazdan oluşan eski bir gelgitsel cüce galaksi olabileceğini öne sürdüler. Araştırmacılar, ayrıca DF2’nin önceki birleşmesinden ona madde verebilecek bir eliptik galaksiden uzakta olmadığını da belirtiyorlar.

Diğer olası bir açıklama ise; yıldızlararası ortamdan esen rüzgarların, bu sıra dışı galaksiyi oluşturmak için yeterince gazı süpürmesidir ve bu açıklama DF2’nin yakın komşusu tarafından da güçlendirilmektedir. Komşu galaksiye doğru akan madde, bu eşsiz cismin oluşmasına yardımcı olarak parçalara ayrılmış da olabilir.

Toronto Üniversitesi’nden Roberto Abraham (solda), Yale Üniversitesi’nden Pieter Van Dokkum (sağda). Toronto ve Yale mezunu öğrencileri ile New Mexico’daki 48 lensli Dragonfly Telephoto Array’ın yarısının yanında birlikteler (Fotoğraf telif: Toronto Üniversitesi).

Çalışmanın ortak yazarı ve Toronto Üniversitesi’nde araştırmacı olan Roberto Abraham, açıklamasında bütün galaksilerin yıldızlar, gaz ve karanlık madde birleşiminden oluştuğunu düşündüklerini ve karanlık maddenin her zaman galaksilere hakim olduğu fikrinde olduklarını belirtti. “Şimdi ise, en azından bazı galaksilerin çok fazla yıldızdan, gazdan ve çok ama çok az kara maddeden oluştuğu görülüyor. Bu, biraz tuhaf.”

Transparan Galaksi

Galaktik grupta bulunan birkaç galaksiden biri olan DF2, Samanyolu’ndan yaklaşık 6,5 milyar ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Bu galaksi, son zamanlarda keşfedilen bir galaksi değildir ancak, sahip olduğu sıra dışı olan parlak küresel kümeleri,  aşırı dağınık galaksiler olarak bilinen galaksi türlerini inceleyen araştırmacıların gözlerine takıldı. DF2’yi de içeren bu soluk galaksiler, Samanyolu kadar geniş olabilirler ancak yüzde 1 kadar parlaklıkta olmaktadırlar.

Açıklamaya göre DF2, diğer galaksilere hiç benzemiyor. Sarmal galaksilerin aksine, yoğun bir merkezi bölgeye veya bu galaksilerin en önemli özelliği olan sarmal kollara sahip değildir. Ve eliptik galaksilerin aksine, merkezinde bir kara delik olduğuna dair de hiç bir işaret yoktur. Aslında, hayaletimsi  transparan galaksi sayısı o kadar azdır ki, bunların arkalarında bulunan galaksiler görülebilir.

Van Dokkum ve Abraham, soluk astronomik nesneleri araştırmak için tasarladıkları Dragonfly Telephoto Array adlı cihaz ile aşırı dağınık galaksileri araştırıyorlar. 2015 yılında ekip, neredeyse tamamen kara maddeden oluşan bir aşırı dağınık bir galaksiyi incelemek üzere Dragonfly’ı kullandılar. İşte o zaman, belli belirsiz olan DF2’nin etrafında dönen 10 sıra dışı parlak küresel küme araştırmacıların gözlerine takıldı.

Ortalama 20 ışık yılı boyunca uzanan kümeler, yakınlarında bulunan kümelerden iki kat daha az yoğun olmalarına rağmen diğer benzer nesnelerden daha fazla parlamaktaydı. Van Dokkum’a göre, bunlar neredeyse Samanyolu’nda bulunan en parlak küresel küme olan Omega Centauri kadar parlaktı. Buna rağmen bu kümelerin kütleleri, DF2’nin toplam kütlesinin yüzde 3’nü oluşturuyordu ki bu normal küresel kümelerin kütleye yaptığı katkının yaklaşık 1.000 kat üzerindedir.

Van Dokkum ve meslektaşları, DF2 ile olan bağlantılarını doğrulamak için parlak yığınları daha ayrıntılı olarak incelemeye devam etmeyi düşündüklerini söyledi. Ayrıca, sıra dışı karanlık madde içermeyen bu galaksiye benzeyebilecek diğer aşırı dağınık galaksileri aramaya da devam edecekler. Araştırmacılar; galaksinin kara madde eksikliğinin, bu tuhaf parlak kümelerle ve galaksinin şaşırtıcı büyüklüğü ile ilgili olabileceğini söylediler.

Karanlık Maddeyi Açıklamak

1950’lerde galaksiler üzerinde yapılan çalışmalar, ilk olarak evrenin çıplak gözle ölçülebilenden daha fazla madde içerdiğini gösterdi. Galaksilerin ve küresel kümelerin hareketlerinin ölçümleri; bu cisimlerin, yapılabilen ölçümlere dayanarak görünür maddenin gerektirdiğinden daha hızlı döndüğünü uzun zamandır öne sürmektedir.

İronik olarak, karanlık madde yoksunluğu olmasına rağmen  DF2, görünmeyen maddenin varlığını tartışmaya yardımcı olabilir. Çoğu araştırmacı karanlık maddenin evrene hakim olduğunu kabul ederken, alternatif açıklamalar da bulunmaktadır. Modifiye Newton dinamikleri (MOND), gözlemlenen tutarsızlıkları açıklamak için Newton yasalarının değiştirilmesini önermektedir. Gelişen Kütle çekimi (Emergent Gravity); uzay-zamanın, toplu hareketleri ile kütle çekim kuvveti ortaya çıkaran küçük elementler tarafından oluştuğunu öne süren bir başka fikirdir. “Bu teorilerde; karanlık madde gerçek değil, büyük ölçeklerdeki yerçekimi bilgimizin eksikliğinden kaynaklanan bir yanılsamadır” diyor Van Dokkum. Bu durumda, her galaksinin kara madde belirtisine sahip olduğunu göstermesi gerektiğini ve bunun, bu tarz modellerde yok olup tekrar ortaya çkan bir şey olmadığını da sözlerine ekledi.

Van Dokkum; DF2’nin keşfine kadar, durumun bu olduğunu ancak neredeyse hiç karanlık madde içermeyen bir galaksinin varlığının, bu karanlık madde içermeyen modellerin doğru olmadığını açıkladığını da ifade etti. “Paradoksal olarak, bu galaksideki kara madde eksikliği, kara maddenin varlığına bir kanıttır.”

Çeviri: Burcu Ergül

https://www.space.com/40119-ghostly-galaxy-almost-no-dark-matter.html
Follow Nola Taylor Redd at @NolaTReddFacebook or Google+. Follow us at @SpacedotcomFacebook or Google+. Originally published on Space.com.




Öğrenci Uydusu: CubeSat

“Küp uydu” adıyla türkçeleştirebileceğimiz CubeSat isimli bu uydular, çoğunlukla üniversite öğrencilerinin geliştirdiği ve uzaya gönderip çeşitli araştırmalar yaptığı bir uydu çeşididir.

ABD’li Stanford ve California Polytechnic Üniversiteleri’nin başlattığı bu projeye üye olan her üniversite, kendi uydusunu üretip proje kapsamında uzaya gönderebilir.

CubeSat uyduları, sadece 10x10x10 cm gibi oldukça küçük boyutta tasarlanmak zorunda. Yine de, tasarım ihtiyaçlarına göre 20x10x10 cm (üst üste iki küp) veya 30x10x10 cm (üst üste üç küp) boyutlarında da olabilirler. Ağırlıkları ise genellikle 1 (bir) kg’ı geçmez. Üretilen (ve üretilmekte olan) uyduların her biri değişik işlevlerde ve farklı görevleri yerine getirmek üzere özelleşmişler.

Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan yörüngeye bırakılan 3 adet küp uydu.

Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan yörüngeye bırakılan üç adet küp uydu.

Uydunun görevinin ne olacağı ise, üreten üniversitenin amacına bağlı. Dünya üzerinde 40’dan fazla üniversite şimdiye kadar bu uydulardan onlarcasını üretip uzaya gönderdi. Bunlar arasında İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından hazırlanan ve 2009’da Hindistan tarafından uzaya fırlatılan ITÜpSAT1 uydusu da yer alıyor.

Bu minik uyduların görevleri çeşitli demiştik. Basitçe bazılarını söyleyelim; radyo iletişim kontrolü yapmak, manyetik alan ölçümünde bulunmak, yeryüzünü fotoğraflamak, kozmik ışınları gözlemlemek vb…

İTÜ’nün uzaya gönderdiği ve kutupsal bir yörüngede her 90 dakikada bir gezegenimizi turlayan ITÜpSAT1 uydusunun amaçlarından biri de fotoğraf çekmekti. Üzerinde bulunan 640×480 piksel çözünürlüklü kamerası ile yeryüzünü görüntüledi. Uydunun Hindistan’dan fırlatılışını bu linkten izleyebilirsiniz. Uydudan alınan sinyalleri ise bu videoda “dinleyebilirsiniz”: https://youtu.be/eet3oI2YgxI. Çalıştığı 6 aylık süre boyunca, uydudan gelen sinyaller ülkemizde veya Dünya üzerindeki herkes tarafından rahatlıkla alınabilmişti.

CubeSat

ITÜpSAT1 uydusu, fırlatılmadan önce İTÜ öğrencisinin elinde…

Tabii, bu tür uyduların yapımındaki asıl amaç hiçbir zaman fotoğraf çekmek değildir. CubeSat uyduları, öğrencilerin teknik becerilerini geliştirmeleri ve test etmeleri amacıyla oluşturulmuş bir programın parçasıdır. Dolayısıyla, ITÜpSAT1 uzaya gönderilirken de amaç fotoğraf çekmek olmadı. Yapılış amacı, uyduya yerleştirilmiş denge sistemini ve çalışma verimini test etmekti.

CubeSat uyduları, üzerlerinde herhangi bir yakıt taşımadıkları için, yörüngeye yerleştirildikten sonra zamanla yeryüzüne yaklaşır ve birkaç ay veya yıl içinde atmosfere girerek yanıp yok olurlar. Bizim İTÜpSAT1 uydumuz da, ortalama 740 km yükseklikteki yörüngesinde 6 ay görev yaptıktan sonra, işlevini yitirdi ve atmosfere girerek çoktan yanıp kül oldu.

Şu aralar bu tür uyduları lise öğrencilerimiz de yapabiliyorlar. Örneğin, Antalya Anadolu Lisesi öğrencileri geçtiğimiz ay tasarladıkları uydu ile Tübitak proje yarışmasında ikinci oldular ve şu an uydularını geliştirmeye devam ediyorlar. Yeterli düzeye ulaşılabilirse, bu uydunun da uzaya fırlatılma ihtimali bulunuyor.

Bu arada, ilk yerli uydumuz aslında İTÜpSAT1’di demiş miydik?

Zafer Emecan

Detaylar için; CubeSat projesininin ana sitesi.




Tartışmalı Komşumuz: NGC 3109 Galaksisi

Yerel galaksi grubumuzun bir üyesi olan NGC 3109 isimli bu cüce gökada, bize 4.3 milyon ışık yılı uzakta yer alıyor.

Düzensiz yapılı bir gökada olarak nitelenmesine rağmen, belli belirsiz bir merkezi çubuk yapısına ve bunun çevresinde düzensiz sarmal kollara sahip olduğu tahmin ediliyor. Galaksiyi yandan görebildiğimiz için, sarmal yapısını tam olarak kestiremiyoruz. Ancak, eğer sarmal bir gökada ise, yaklaşık 25 bin ışık yılı çapıyla yerel grubumuzdaki en küçük sarmal galaksi olduğunu söyleyebiliriz. Grubumuzdaki diğer büyük sarmal galaksiler ise; Andromeda, Triangulum ve Samanyolu‘dur.

2 milyarın üzerinde yıldız içeren galaksi, yeni yıldızlar oluşturabilmek için gerekli olan bol miktarda gaz ve toza da sahip. Bu sayede sürekli ve hızlı biçimde yeni yıldız oluşumları gerçekleşiyor. Fotoğrafta gördüğünüz galaksi içerisindeki parlak mavi noktalar, yeni oluşmuş olan genç dev yıldızlar. Pembe alanlar ise yıldız oluşum bölgeleri.

NGC 3109

NGC 3109 gökadasının, Keck Gözlemevi tarafından alınmış yakın plan detaylı bir görüntüsü. Bu fotoğraf, galaksinin içerdiği yıldız zenginliğini bize net biçimde gösteriyor (Fotoğraf Telif: http://cse.ssl.berkeley.edu/bmendez/html/research.html)

Galaksideki yıldızlar, metal açısından Samanyolu yıldızlarına göre oldukça fakirler (Astronomlar Hidrojen ve Helyum gazları haricindeki tüm elementleri metal olarak adlandırırlar). Bu metal fakirliğinin olası sonuçlarından biri, karasal gezegen oluşumlarının daha düşük düzeyde gerçekleşmesi. Yani, bu galakside Samanyolu’nda olduğu kadar yüksek oranda karasal gezegen bulunmuyor. Tabii, bu hiç yok anlamında değil; sadece oransal olarak daha az var.

NGC 3109, yerel kümemizin “kıyısı” diyebileceğimiz bir bölgede yer alıyor. Bu nedenle, kendisinin bizim kümemize ait olmadığını, komşu kümelerden birinin üyesi olduğunu dile getiren astronomlar da mevcut. Ancak yine de, kümemizin üyesi olduğunu savunan astronomların sayısı daha fazla. Galaksi bizden saniyede 400 km gibi bir hızla uzaklaşıyor. Bu uzaklaşma, yerel gruptaki ortak kütleçekiminden kurtulup bizi terkettiği anlamına geliyor olabilir. Ancak, normal yörüngesel hareketinin sonucunda böyle bir izlenim elde ediyor da olabiliriz. Şu an için bunu bilmiyoruz.

Zafer Emecan

Kapak fotoğrafı: Ken Crawford (http://www.imagingdeepsky.com/)




Üç Günde Mars’a Gitmek

Varacağımız mesafeler ne kadar uzak olsa da bizi uzayda zorlayan en büyük etken, kullandığımız araçların yavaşlığı. Parçacıkları ışık hızına yakın hızlara kadar hızlandırabiliyoruz ama uzay araçlarının hızı, ışık hızının yüzde üçüne bile çıkamıyor. Mars’a gitmek, bugünkü teknoloji ile “en az” beş ay sürüyor.

Şu aralar kızıl gezegene üç günde varmamızı sağlayacak bir sistemden bahsediliyor. NASA ile çalışan bilim insanı Philip Lubin uzay aracını lazerlerin ittiği dev yelkenlerle hızlandıracak bir sistem üzerinde çalışıyor. Sistemin arka planında fotonların yarattığı momentum var ama Güneş kaynaklı fotonlar yerine bu kez Dünya merkezli dev lazerlerden bahsediyor. Lubin’e göre son gelişmeler bu olayı bilimkurgudan bilimsel gerçekliğe taşıyor ve bunu yapmamamız için bir sebep yok.

Bu sistemin nasıl çalışacağını anlamaya çalışalım. Günümüzde kullanılan kimyasal yakıtlar büyük bir itki sağlasa bile bu, kısa süreli ve ancak büyük miktarların yakılması ile sağlanabiliyor. Kimyasal itki sistemleri, ışınım ya da ışık kullanılan elektromanyetik sistemlere göre çok verimsiz. Lubin’in bir makalesinde dediği gibi, kimyasal sistemler kimyasal enerji ile sınırlıyken, elektromanyetik ivmelenme ışık hızıyla sınırlı.

Mars bize şu anki teknolojimizle yorucu ve uzun bir yolculuğa neden olacak kadar uzak ancak, bu uzun süre yakında çok azalabilir.

Burada şöyle bir sorun var: Elektromanyetik ivmelenmeyi laboratuvar ortamında yaratmak basit olsa da fotonik itki, pek çok karmaşık sisteme ihtiyaç duyar. Öncelikle CERN‘deki LHC’de bulunanlar gibi çok güçlü süper iletken mıknatıslar gerekir ve bunları uzay seyahati için gereken uygun boyutlarda tasarlamak hiç kolay değildir.

Peki fotonlar kocaman uzay aracını nasıl itecek? Fotonlar kütlesiz olmakla birlikte yüksek enerji ve momentum taşırlar. Bir nesneden yansıdıklarında o nesneye ufak bir itme uygularlar. Büyük bir yelkene uygulamaya devam ederlerse sonuç olarak uzay aracı hızlanır. Lubin ve ekibi sistemlerini henüz denemedi ama, 100 kiloluk bir yükü Mars’a üç günde götürebileceklerini hesap etti.

Gönderilen roketlerin tonlarca olan kütlesini düşünecek olursak bu miktar inanılmaz küçük kalır çünkü araç, üzerinde hiçbir yakıt taşımayacak. Hesaplara göre insanlı bir aracın Mars’a gitmesi ise yaklaşık bir ay alacak. Yani bugünkü en güçlü roketin (Space Launch System-SLS) beşte biri. Fotonik itki bir uzay aracını ışık hızının yüzde otuzuna kadar hızlandırabilir ve bu 50-100 gigawatts kimyasal enerjiye denktir. Ama asıl faydası, bizi Güneş Sistemi’nin ötesine taşıyacak uzun mesafelerde görülecektir.

Bir gün Mars gezegeni yeni evimiz olacak. Ancak, şimdilik buna epeyce zaman var gibi.

Açıkçası bu sistem insan taşıma amacıyla tasarlanmadı çünkü, uzun mesafeleri gitmek için çok daha ağır olması gerekir. Lubin’e göre robotlar uzun mesafe için daha iyi bir seçenek ve hatta Lubin, zar kadar ince uzay araçlarını ışık hızına yakın hızlara çıkarmayı öneriyor. Yine de yapay zekamızı uzak mesafelere, özellikle yaşanabilir gezegenlere göndermek çok büyük bir şey.  Lubin’in makalesinde belirttiği gibi, bizi evimizden uzaklara götürecek yolculuğa çıkmanın zamanı gelmiştir belki de.

Lubin ve ekibi 2015 yılında NASA’dan fon kazandı ve fotonik itki sisteminin uzay seyahatlerinde kullanılabileceğini kanıtlamaları bekleniyor. Bizler de onlardan gelecek sonuçları merakla bekliyoruz.

Not: Uzay araçlarında kullanılacak yüksek teknolojili itiş sistemleri hakkında çok geniş kapsamlı bilgi için, “geleceğin itki sistemleri” isimli yazı dizimizi okuyabilirsiniz. 

Çeviri: Nazlı Turan

Kaynak