31 Ocak 2018 Mavi Ay Nedir?

Basında son günlerde 31 Ocak 2018 Çarşamba (bir önceki 31 Temmuz 2016 idi) günü, “çok nadir görülen” mavi Ay olgusunun gerçekleşeceği yazılıp çiziliyor. Birçok insan da Ay’ı mavi göreceğiz beklentisi ile o günü bekliyor. Bu gün, aynı zamanda ülkemizden yeterince görünemeyen bir Ay tutulmasına sahne olacak.

Bu arada, basın yine her zaman olduğu gibi (saygın görülen gazetelerimiz dahil) bol miktarda yalan yanlış bilgi vermekten çekinmiyor. Biliyorsunuz, Türk basınının en ciddi gazetesinde bile, bilimsel konularda “bir bilene soralım” anlayışı yoktur. Ortalık “Mavi Ay, Süper Ay veya Kanlı Ay” haberlerinden geçilmiyor. Buna yeni bir isim de bulundu bu arada; “Nadir Ay”…

Ancak biz, Mavi Ay kavramı üzerinden gidelim: Bizim kültürde mavi Ay nedir dediğiniz zaman özgün adı moonlighting (Ayışığı) olan ama dilimize Mavi Ay diye çevrilen 1985’li yıllarda ülkemizde gösterilen, başrollerde Cybill Shepherd ve Bruce Willis‘in yer aldığı meşhur dizi gelir aklımıza. Batı kültüründe ise Mavi Ay kavramı tamamen farklıdır.

maviaybrucewillis

Türk halkının Bruce Willis’i ilk kez tanıdığı televizyon dizisi, ülkemizde “Mavi Ay” adıyla yayınlanmıştı…

Eğer bir mevsimde dört dolunay oluyorsa, üçüncüsüne Mavi Ay diyorlar. Biliyorsunuz her yıl 12 dolunay evresi vardır ve yaklaşık her ayda bir kez meydana gelir. O zaman her mevsime üç dolunay düşer. Ay’ın iki dolunay evresi arasında geçen zamana gökbilimde kavuşum dönemi (synodic) denir.

Bir yıl içinde belirli değerler arasında değişen bu dönemin ortalama değeri 29.53 gündür. Bu değeri 12 ile çarpıp 365’den çıkarırsak yaklaşık 11 gün kaldığını görürüz. Bu kalan günleri topladığımızda yaklaşık 2.7 (19 yılda 7 kez) yılda bir fazladan dolunay olur.

Kullandığımız takvimde aylar 30 veya 31 çekiyor. Kavuşum dönemi bundan daha küçük (29.5 gün) olduğu için, yıl içinde eğer varsa 13. dolunayın bu 30 ve 31 çeken aylardan birinin içine düşeceği açıktır. İşte o ayda meydana gelen ikinci dolunaya Mavi Ay diyorlar. Bu bir ayda iki dolunay olayını en son 2016 Temmuz ayı içinde yaşamıştık.

Süper Ay, Ay’ın Dünya’ya en yakın olduğu zamanda gerçekleşir ve normal dolunay zamanlarından daha büyük ve parlak görünür. Bununla beraber, astronomi ile ilgilenmeyen normal insanlar, süper Ay ile normal dolunay arasınadaki farkı ayırd edemezler, çünkü insan gözü bunu algılayabilecek kapasitede değildir. Bununla beraber, “süper Ay” ile “mavi Ay” da aynı şey değildir ve birbirinden çok farklıdır.

Yaklaşık 2.5 yıllık aradan sonra bu yıl, 2018 Ocak ayı içinde ikinci kez dolunay yaşıyoruz ve bu durum batı kültüründe mavi ay olarak adlandırılıyor. Tabi bizim kültürümüzde böyle birşey olmadığı için, ülkemizdeki insanlar Ay’ı mavi görecekleri algısına kapılıyorlar. Yoksa, Ay’ı yine aynı renginde göreceksiniz.

Ama gerçekten yakın sayılabilecek tarihte Ay gerçekten de “mavi” görünmüştür. Sebebi ise bir doğal felaketle ilgili: 1883 yılında Endonezya’da Krakatoa yanardağı lav püskürtmeye başladı. Lavlar ile birlikte bol miktarda tozu da atmosferin üst katmanlarına gönderdi. Bu tozların içinde belirli boyutta olanlar kırmızı ışığı saçıyordu ve geriye sadece kalan renkteki ışınlar geçiyordu. Dolayısıyla bulutların arkasında beyaz ışığı ile parlayan Ay yerdekilere bazen mavi, bazen de yeşil gözüküyordu.

Bu yazıda bir anlamda batı folklorik kültürdeki Mavi Ay kavramını ve onun Ocak ayına düştüğünü verirken, bazı atmosferik olaylar nedeniyle de Ay’ın farklı renklerde görünebileceğini anlatmaya çalıştım. Birincisi biraz sanal ama ikincisi gerçek. Gerçekten mavi bir Ay’ı şahsen görmek isterim.

Hazırlayan: Prof Dr. Ethem Derman
Geliştiren: Zafer Emecan

Kapak görseli telif: bigstockphoto.com/Kamirabigstockphoto.com/Kamira




Asteroit Tehdidi ve Kurtuluş Umutları

Güneş Sistemi’nin sayıca oldukça fazla olan irili ufaklı asteroitleri için, “yıldız olamamış, gezegen olamamış, hiçbir şey olmayı becerememiş; bundan ötürü de ‘kaya parçaları olarak kalmış yığınlar’, ‘sistemin; çöpleri, molozları, enkazları” isimlerini verebiliriz. Bu kadarını hak etmiyorlar, çok üstlerine gittiniz derseniz de ‘minyatür gezegenler’ diyebilirsiniz onlar için. Karar sizin.

Güneş Sistemi’nde birden fazla asteroit kuşağı bulunmasına karşın, asteroitlerin ana mekanı olan ve sisteme ilk baktığımızda Mars ve Jüpiter’in arasındaki gözümüzden kaçmayan boşluğu mekan edinen Asteroit Kuşağı hiç kuşkusuz bunlar arasında en büyükleri en göze batanı.

Pekii, bu asteroit denilen cisimlerin her gün arka bahçede ve yolda gördüğümüz kayalardan farkı ne derseniz üç çeşit asteroit tipinden bahsedebiliriz. Karbonlu, silikatlı ve metalik.Bir asteroitin şekli ve bileşimi, ne zaman neyden meydana geldiğiyle ve herhangi bir çarpışma geçirip geçirmediğiyle oldukça bağlantılı.

Asteroit

Mars ve Jüpiter’in yörüngeleri arasındaki asteroit kuşağı

Başlangıçta, Güneş sistemi daha yolun başındayken çoğu asteroit bugün keşfettiklerimizden daha büyük ve değişkendi. Gezegenler oluşma aşamasındayken, daha fazla maddeyi kendine çektiler ve giderek büyüdüler. Tabii burada en büyük payı Jüpiter’in aldığını söylememize bile gerek yok. Jüpiter çevresinden oldukça malzeme çaldı ama hepsini değil, yörüngesinde çok fazla enkaz bıraktı.

Bazıları oldukça küçükken, bazıları muhtemelen gezegenlerden daha küçük, orta boyutlarda cisimler oluşturmak için bir araya geldi. Metal gibi ağır maddeler orta kısımda toplanırken, daha hafif maddeler mantoyu ve yer kabuğunu oluşturdu. Güneş sisteminin gençliği gerçekten de çok fırtınalıydı, her yer savaş alanı gibiydi, çarpışmalarla çoğu asteroit parçalara ayrıldı. Bugün bu kadar fazla asteroit görmemizin sebebi de bu olabilir. Büyük ihtimalle milyarlarca yıl önce Mars ve Jüpiter arasında çok daha fazlası vardı ama ya Jüpiter tarafından yalanıp yutuldular ya da gezegenlerin muazzam çekimi onları fırlatarak yörüngelerini değiştirdi.

Söylediğimiz gibi çoğu asteroit Mars ile Jüpiter arasındaki kuşakta yaşarken, bir kısmı ise grup olarak gezegenler arasında dolaşmayı tercih eder. Hepsinin aynı yönde gezdikleri gerçeğine rağmen, düşük hızda gerçekleşen çarpışmalar, asteroitlerin sürekli olarak daha küçük parçalara ayrılmasına sebep olur. Kuşağın dışında, Trojan grubu gibi Jüpiter’in yörüngesine kapılan veya Amor ya da Apollo grupları gibi Dünya’nın ve Mars’ın güzergahından geçen veya Aten grubu gibi bizimle neredeyse aynı yörüngede olan bazı gruplar da vardır. Neyse ki aynı yörüngede olmamız her zaman çarpışacağımız anlamına gelmez. Çünkü yörüngeleri saptırılabilir ve Dünya’nın yörüngesiyle çarpışması engellenebilir.

Asteroit

Dünya ile etkileşime geçmeleri halinde ise oldukça tehlikeli ve tatmin edilemez olabilirler. Yani, bir asteroit Güneş’in hatta Dünya’nın yörüngesinde binlerce yıl dönse bile bizimle hiç etkileşime geçmeyebilir de ama yörüngedeyken ufak bir kayma, bizim için pek de hoş olmayan şeylere sebep olabilir.

Biz şimdi Dünya’ya yakın asteroitlere bir göz atalım:

Ceres: Teknik olarak cüce gezegen olarak kabul edilen Ceres, adını Romalıların tarım tanrıçasından alır. Açık arayla asteroit kuşağının en ağır olan cismi Ceres diğer komşularıyla kıyasla çok büyük ve kuşağın toplam kütlesinin %32’sini oluşturur.

Apollo: Apollo asteroitleri yörüngeleri Dünya’nın yörüngesiyle çakışan asteroit grubudur. Zamanının çoğunu Dünya’nın yörüngesinin dışında geçiren Apollo asteroitleri Dünya’ya çok yakınlaşmaları sonucu potansiyel tehdit oluşturabilirler.2013’de Rusya’nın Chelyabinsk kentinin üzerinde patlayan, camların kırılması, binaların tahrip olmasına ve 1500 kişinin yaralanmasına sebep olan Chelyabinsk meteoru Apollo sınıfı bir asteroittir.

Amor: Dünya’nın yörüngesine yaklaşan ama onunla çakışmayan asteroit grubudur. Yörüngeleri Dünya’nın yörüngesine göre Güneş’e daha uzaktır. Çoğunlukla Dünya ve Mars arasında konumlanmışlardır ve Amor grubuna ait olan Eros, yörüngesine uzay aracı gönderilen ilk asteroittir.

amor

Aten: Yörüngeleri Dünya ile çakışan asteroitlerdir ama Apollo asteroitlerinin aksine, Aten’ler zamanının çoğunu Dünya’nın yörüngesinin içinde geçirir. Aten asteroitlerinin en ünlüsü olan Cruithne, Dünya ile neredeyse Dünya ile aynı yörüngeyi takip eder.

Eros: Eros, onda bir şansla olsa da gelecek bir milyon yıl içinde Mars’a ya da Dünya’ya çarpması muhtemel bir asteroittir. Ayrıca Dünya’ya yakın asteroitler içinde en büyük ve üzerinde en çok çalışılmış olanlardan biridir. Aslına bakarsınız, Eros bir sonda tarafından ziyaret edildi ve üzerinde yapılan araştırmalar sayesinde bu asteroit hakkında oldukça fazla bilgiye sahibiz.

İkarus: Apollo asteroid sınıfının bir üyesi olan İkarus, günberi döneminde Güneş’e Merkür’den bile daha yakın olması gibi alışılmadık özelliklere sahiptir. Adını Yunan mitolojisindeki Güneş’e uçan İkarus’dan alan asteroid, Dünya’ya yakın seyreden asteroidler arasında en az tehlikeli olanıdır. 9, 19, 28 yıl arayla Dünya’ya yaklaşan İkarus, Dünya’ya en yakın olduğu zaman 6,355,200 km uzaklıkta bulunabiliyor. Yani, İkarus’un Dünya’ya en yakın olduğu zaman Ay’ın bizden 16 kat uzakta olması gibi.

Hidalgo: Hidalgo, asteroid kuşağının dış kısmında yer alan herhangi bir asteroide göre en uzun yörünge süresine sahiptir. Bir tam turunu tamamlaması 13 yıl sürüyor. Eksen eğikliği fazladır. Bu nedenle, Jüpiter ile birlikte yakın bir karşılaşma yaşayayabileceği öngörülüyor.

Adonis: Adonis, Apollo asteroidleri sınıfında 1936’da keşfedilen ikinci asteroiddir. Adını Yunan mitolojisindeki bir karakterden alan Adonis’in, içinde bulunduğumuz yüzyılda Dünya’ya 6 kere yakın geçişte bulunması bekleniyor.

asteroit

Neyse, gözünüz korkmadan söyleyelim ki, uzayda geçen aksiyon filmlerinde kötü adamları alt etmeye çalışan ve asteroit kuşağı boyunca uzay gemileriyle oraya buraya saldırıp kaçan insanlar görürsünüz. Fakat gerçekte asteroit kuşağı çoğunlukla boş uzaydan ibaret. Eğer bir asteroitin üzerinde olsaydınız, başka bir asteroidi çıplak gözle görmeyebilirdiniz bile. Ayrıca oldukça çok olmalarına rağmen, ana kuşaktaki tüm asteroitleri tek bir yere toplasaydınız, Ay’ımızdan bile çok daha küçük olurlardı.

Peki bir tehlike karşısında neler yapılabilir ona bakalım şimdide:

Dünya’ya yaklaşmakta olan bir asteroit nasıl durdurulabilir?

  1. Nükleeer Patlama:Bu yöntem asteroitin bir nükleer bombayla yok edilmesini içeriyor.Fakat patlamanın asteroiti sadece daha küçük parçalara bölmesi bir takım sorunlara neden olabilir.
  2. Çoklu Patlama:Asteroit birden fazla nükleer bombayla patlatılarak etkisiz hale getirilebilir, yönü değiştirilebilir.
  3. Kinetik çarpma aygıtı:Yine ikinci seçenekle benzer olmak üzere, bu yöntemde asteroite katı bir çarpma aygıtı yollanarak ivmesi değiştirilebilir başka bir rotaya yollanabilir.
  4. Güneş yelkeni:Bu metot da asteroite 5.000 km genişliğinde bir Güneş yelkeni eklemlenir. Güneş ışığının sürekli basıncı yavaş yavaş asteroitin rotasını değiştirecektir.
  5. Dev matkap:Dev bir uzay matkabı asteroite yollanabilir, asteroiti uzaya saçmadan önce iç kısımlarına girerek kütlesini azaltabilir ve rotasını değiştirebilir.
  6. Boyama:Asteroitin parçaları boyanarak, asteroitin Güneş’e bakan yüzü tarafından yayılan termal radyasyon miktarı arttırılabilir ve yönü değiştirilebilir.

Listelenebilen bu yöntemlerin arasında, Rus bilim adamları, asteroidlerin dünyaya çarpmasını veya zarar vermesini önlemenin en etkin yolunun, her ne kadar uzayda kullanımı yasak olsa da, nükleer bir patlama olduğunu düşünüyor. Doğal olarak, Dünya’daki hayata büyük bir zarar verecek veya yok edecek bir asteroidin söz konusu olması halinde de bu yasakların göz ardı edilebileceği düşünülüyor.

Astreoid yıkımı

Böyle bir görüntüyü hiç görmeyeceğiz belki de.

Uzmanlara göre ise “Eğer bir asteroidi parçalara ayıracak bir nükleer patlama gerçekleştirilirse, asteroidde madde azalımı olur, böylece asteroidin yörüngesini değiştirecek bir jet tepkisi oluşur. Bu değişiklik en çok asteroid Dünya’ya tekrar yaklaştığında etkili olur – böylece gezegenimizden daha güvenli bir uzaklığa doğru yönü değiştirilebilir.

Birkaç yıl önceye kadar bu mevzuyu, bilim kurgu filmlerinde işlenen bir senaryo olarak düşündüğümüzde bile heyecanlanıyorduk ki, NASA, ESA, JAXA ve RSA gibi dev uzay ajansları Dünya’ya çarpabilecek asteroitleri önceden belirleyebilecek bir ekip kurduklarını duyurdu. Dünya’nın yörüngesinin yakın çevresinde tarama yapacak olan bilim insanları, herhangi bir tehlike halinde, günler içerisinde gerekli mercilere raporlama yapacaklar ve yapıyorlar.

Reyhan Çelik

Kaynak: Yeni Fikirler: UZAY HAKKINDA HER ŞEY




Foton Kuşağı Zırvalığı

İsmi ne kadar da havalı duruyor; “Foton kuşağı”! Çok da bilimsel, bir o kadar da mistik görünüyor. Felaket de yaratır, Dünya’yı çiçek bahçesine de çevirir, öylesi gizemli über bilimsel bir şey…

Fantazide sınır tanımıyor bu kuşağı tarif edenler: Kuşağın etkisiyle insanın 2 sarmallı DNA’sı 12 sarmallı olacak, ilk gün elektrikler kesilecek, canlıların beden tipleri değişecek, atmosfer basıncı düşecek, buzul çağı girecek, hemen ertesi gün ortalık aydınlanacak, fotonlar gelecek, foton enerjili (!) aygıtlar çalışmaya başlayacak, yıldızlar yeniden (?) görünecek. 24 saat gündüz olacak, tüm canlılar güçlenecek, ortalık tekrar ısınacak, foton ışını (!) ile çalışan uzay gemileri gelecek, herkes telepatik olacak, uyanış başlayacak, süper bilinç hasıl olacak… Yazarken yoruldum…

Pleiades(M45) Açık Yıldız Kümesi

Pleiades (M45) Açık Yıldız Kümesi

İddia şu; Pleiades (ülker / yedi kızkardeş) yıldız kümesinin çevresini bir foton kuşağı sarıyormuş ve Güneş sistemi de bu kuşak çevresinde 25.860 yılda bir dönüyormuş. Yani, 12.500 yılda bir bu kuşağın içine girip çıkıyormuşuz. Öncelikle; foton kuşağından anlayabildiğimiz; “bildiğimiz ışık” parçacıklarının bir araya gelip bir kuşak oluşturması. Ben söyledikleri zırvalıklardan bunu anlıyorum, başka mistik, tanımlayamadığımız bir şeyi kastediyorlarsa bilemem. Fakat “foton” denen şeyin öyle bir araya gelip uzay boşluğunda “böylesine boyutlarda” bir kuşak oluşturabilmesi bilimsel açıdan mümkün değil.

Fotonu çok çok yoğun bir ortam içinde kalmaya zorlarsanız “yavaşlatma” ve “durdurma” şansınız vardır. Ya da bir kara deliğin olay ufkuna çok yakın bir yörüngede ışık (yani fotonlar) geçici de olsa bir kuşak oluşturabilirler (ama dışarıdan bakıp göremezsiniz). Her şeyi bir kenara bırakırsak, “varlığı mümkün olmasa da” böyle bir şeyin içine doğru gidiyorsak, zaten ölmüşüz demektir. Ne aydınlanmasından, ne uyanışından söz ediyorsunuz?

Bir de Pleiades çevresindeki yörünge meselemiz var. Güneş (ve tabii ki biz) 400 ışık yılı uzaktaki bu yıldız kümesinin çevresinde 25 bin küsür yılda bir dönüyorsak, yörünge hızımız ışık hızının onda biri civarında olmalı. Eğer durum buysa, ömür sürecimiz içinde gökyüzündeki yıldızların birbirlerine göre konumlarının sürekli farkedilir biçimde değiştiğini görmeliydik. Hatta, yörüngemiz nedeniyle bakış açımız hızla değiştiği için, takımyıldızların şekilleri sıradan bir insanın bile farkedeceği biçimde bozulmalıydı. Bu olmadığına göre, demek ki böyle bir yörünge falan da yok.

Foton Kuşağı

Gökten bir enerjinin hasıl olup tüm insanlığı “güzel günlere” götüreceğini düşünen “ışık ve sevgi dolu” insanlar hala o günü bekliyorlar…

Neyse, bu zırvalığın ilk ortaya atıldığı tarih, 1991. Avustralyalı biri ilk olarak bu tarihte foton kuşağı hikayesini “uyduruyor” ve bunu bir dergide yayınlıyor. Tabii ki o günlerde, kuşaktan geçeceğimiz tarih olarak “1994” belirlenmiş. Bir şey olmayınca yeni tarih olarak 1997‘yi vermişler. O zamanlar internet yok ve bazı UFO meraklıları dışında kimsenin umurunda olmamış. En son 2012 yılına kadar ötelenen bu zırvalık, hazır internet de varken, insanların “inandığı” neredeyse yeni bir “din” haline dönüşmüş durumda. Zaten mistik gördüğü her şeye inanmaya meyilli milyonlarca kişi de bu zırvalığın peşine düştü. Bu arada merak etmeyin, tutturmak için uydurdukları son  tarih olan 2012 de tutmadı ama, benzeri bir şeyi 2030, sonra 2050, o da olmazsa 2100 yılı için yeniden uydururlar.

İnsan hayal gücü sınır tanımaz. “Tek” bir kişi bile, Yüzüklerin Efendisi gibi bir kitap yazıp, detaylarıyla hayali ve muhteşem bir dünya kurabiliyor. Bunun için uğraşmak lazım, eğer uğraşamıyorsanız, böyle bir zırvalığı alır, üzerine aklınıza gelebilecek ne kadar saçma şey varsa “belli bir mantık gözetmek zorunda kalmadan” sıralar ve bunu kitap olarak piyasaya sunarsınız. Temiz para.

Bu arada “foton” kadar havalı ve şarlatanların kullanmayı, insanların ise inanmayı çok sevdiği (ve talihsizliğe bakın ki, bizim de kullandığımız) “kozmik” kelimesi var. Kozmik enerji, Kozmik aura, Kozmik bilinç vs vs… Hatta ot satan aktarın biri “mağazalar zinciri“nin adını bile kozmik koymuş, kapış kapış gidiyor her şey…

Zafer Emecan




Genişleyen Evren Ve Düşündürdükleri

Çocukluğunuzu hatırlar mısınız? Ve elbette kurduğunuz düşleri, bitmek bilmeyen sorularınızı da. Var olan her şeyi çocukluğumuzla ve çocuk kalmış büyük insanların merakıyla sorguladık. Bu meraklı zihinlere çok şey borçluyuz.

İşte o büyük insanlardan biri; Edwin Hubble, 1929 senesinde uzak galaksilerden gelen ışığı incelerken beklenmedik bir veri elde etti. Tayf çizgilerinde nispi kırmızıya kayma gözlemlemişti Hubble. Bu kozmik kırmızıya kayma (red shift) kabaca bizlere galaksilerin birbirlerinden uzaklaştığını anlatıyordu. Bu veriden yola çıkarak ‘’Evren Genişliyor’’ sonucuna varıldı.

Bunu öğrendiğimizde büyük patlama teorisi‘ne inanmak içinde en önemli gerekçelerimizden birini edindik. Artık bir patlamayla oluşmuş ve genişleyerek atomlardan galaksilere kadar her şeyi oluşturmuş bir evren modeli daha mantıklı bir hal aldı.

sudalgalari87

Genişleyen bir sistemi geriye sararsak giderek küçülür ve nihayet başlangıç noktasına ulaşırız, patlamaya! Bunu durgun bir suda oluşan dairesel su dalgalarına benzetebiliriz. Çocukken suya attığınız taşın oluşturduğu sıçramayı patlama anına, sürekli genişleyen su dalgalarını da sonraki sürece, evrenin evrimine benzetebiliriz. Evren oluşurken, su dalgaları gibi önceden var olan bir yüzeye veya herhangi bir varlığa ihtiyaç duymadı. Suya attığımız taş ile süreci başlattık. Zamanı, ilk yapıtaşlarını, gördüğümüz, keşfettiklerimiz ve halen karanlıkta olan diğer her şey bu ilk andan itibaren hayat buldu. Genişleme bizi bugünkü evrene taşıdı.

Aslında genişleyen evreni önceden öngören biri daha vardı. Einstein’ın Genel Görelilik Kuramı statik bir sisteme bir başkaldırı olsa da yeterince cesur olamamıştı. Einstein, Newton gibi evrenin statik olması gerektiğini düşündü. Hatayı kendi kuramında buldu ve ünlü kozmik sabiti ekledi. Ne var ki Hubble bize gözlemsel kanıtlar sunmuştu. Üstelik bu veriler evrenin genişlemekle kalmadığını, genişleme hızının da arttığını öğretti.

Bir patlamayı düşünün ya da suya attığınız taşı, her iki durumda da etkinin giderek azalacağını düşünürsünüz. Zaten fizikte kütle çekim gibi kuvvetlerden dolayı etkinin azalacağını, genişlemenin yavaşlayacağını söyler. Zamanla hızın düşeceği evrenin durup kendi içine doğru daralıp çökeceğini düşünmüştük.

Büyük Patlama Genişleyen Evren

Genişleyen evrende, galaksi kümeleri birbirinden uzaklaşırken aslında hareket etmezler. Bir balonun üzerindeki sabit noktalar nasıl balon şiştikçe birbirinden uzaklaşırsa (ve hareket etmiyorlarsa), galaksi kümeleri de aynı biçimde evren dokusu genişledikçe hareket etmelerine gerek kalmadan birbirlerinden uzaklaşırlar.

Bu yeni bilgilerle beraber evrenin gelecekte kendi içine çökeceğini düşünen Big Crunch (Büyük çökme) teorisi kan kaybetmişti. Öte yandan artan hızla genişleyen bir evren yepyeni sorular, sorunlar doğurdu. Bu yeni sayılacak karanlık meselemize şimdilik aydınlatılamamış bir çözüm bulduk: Karanlık enerji.

Peki, nedir bu kara enerji? Kısa ve öz bir tabirle evreni sürekli genişleten ve galaksileri birbirinden uzaklaştıran itici bir güç. Alan Guth Kara Enerji’den ilk bahseden kişidir ve ani genişlemeden bu enerjiyi sorumlu tutmuştur. Madde ve hatta ışık ile etkileşime girmeyen bu enerji için karanlık kelimesi gayet niteleyici olsa gerek. Karanlık enerjiden bahsetmişken Karanlık maddeden bahsetmeden geçemeyiz.

Bugün yaklaşık olarak evrenin %72’si kara enerji, %23 karanlık madde ve %5 civarında ise bildiğimiz anlamda atomlardan meydana geldiği düşünülüyor. Tüm evren algımız, bilgimiz ve tecrübemiz %5 demek aslında. O yüzden bu iki kavramı anlamak evrenin tamamını anlamak ve temel sorularımıza cevap verebilmek açısından hayati öneme sahip.

evren

Evrenin içeriği, oluşum yüzdeleri…

Kara maddenin de kara enerji gibi benzer bir kimliği, benzer bir hikayesi var. Işık ve diğer elektromanyetik dalgalarla etkileşime girmediğinden varlığını diğer maddeler üzerindeki kütle çekimsel etkisinden tanıyabildiğimiz kara madde, ilk defa 1932-1933 yıllarında Jan Hedrik Oort ve Fritz Zwicky tarafından dillendirildi. Fakat Zwicky’nin dikkate alınması için 40 yıl geçmesi gerekti. Ne var ki 1970 yılında Washington Carnege Enstitüsü’nden ciddi bir kanıt geldi.

Vera Rubin ve arkadaşları, Samanyolu gökadasında olduğu gibi sarmal bir gökadanın kütlesi, galaktik maddenin görünen durumuna göre dağılmışsa dönme eğrisi hızlarının azalması gerektiğini gösterir. Merkezden dışa doğru yıldızların hızlarında bir düşüş olmalıydı bir başka deyişle. Çünkü galaksiyi oluşturan kütlenin büyük bir kısmı merkezdeki diskte toplandığından çekim zayıf kalacaktır.

Fakat Samanyolu, Andromeda ya da başka gökadalarda beklenen hız düşmesi gözlenmiyordu. Vera Rubin eğrisinde diskteki yıldızların hızı azalmıyor, sabit devam ediyordu. Burada göremediğimiz, ışık yaymayan bir şeyler mi vardı? Eğer disk kısmındaki yıldızların hızı azalmıyorsa göründüğünün aksine galaksinin kütlece çoğunluğu merkezde toplanmamış ve kütle tüm galaksi boyunca homojen dağılmıştır.

karanlikmadde457541

Sıradan bir sarmal gökada eğrisi incelendiğinde A yolunu izleyen bir grafik elde edilmesi beklenirken B ‘de ki gibi düz bir görünüm oluşması ancak Kara Madde varlığı ile açılanabilir.

Bu da diskte önemli bir oranda kütlenin olması ile mümkün olabilirdi. Belki de galaksinin çevresinde göremediğimiz, genel algılarımızın ötesinde epey kütle vardı. Karanlıkta kalmış, ışığın gün yüzüne çıkaramadığı bir kütle. Rubin de, Zwicky ile aynı bilimsel kaderi yaşadı. Uzun süre hiçbir ciddi yayın organı bu çalışmalara yer vermedi.

Newton kanunlarının makro ölçekteki bazı pürüzleri, Einstein’ın kuramları, Hubble’ın gözlemleri ve diğerlerinin çalışmaları bizleri durağan olmayan bir evren modeline, genişleyen evren fikri de kara madde- kara enerjiye taşıdı. Bu iki gizem şimdilerde de bir gizem olma özelliğini sürdürüyor ve yeni cesur fikirlerle tamamen aydınlanmayı bekliyor.

Genişleyen evren fikri bilim çevrelerince geniş kabul görse de farklı düşünceler de yok değil . Bilbao Üniversitesi’nden Jose Senovilla ve arkadaşları evrenin artan bir hızla genişlemediğini, bunun bir algı hatası olduğunu düşünüyor. Bu yeni çalışmaya göre uzay hızla genişlemiyor, zaman yavaşlıyor. Yani Prof. Senovila genişleyen bir evrene değil; evrenin artan hızla genişlemesine karşı. Zamanın yavaşlaması ve durumun açılanması şöyle anlatılıyor:

Zaman

Zaman; gözlemcinin konumuna, hızına veya maruz kaldığı kütle çekime göre farklı düzeylerde akar. Bunu bize öğretip ufkumuzu genişlettiği için, Einstein’a teşekkür etmeliyiz.

Pilleri bitmek üzere olan bir saatiniz olsun. Piller tamamen doluyken şimdikine göre zaman daha kısa olacak, dakikalar daha hızlı akacaktır. Piller tamamen doluyken 60 dakikalık bir filmi şimdi bir kez daha izlediğinizi varsayalım. Eğer saatinizin pillerinin bitmek üzere olduğunun farkında değilseniz bu kez film bittiğinde saatinize bakarsanız filmin hızlandığını düşüneceksiniz. Çünkü bu kez film 60 dakikadan daha az sürdüğünü düşüneceksiniz. (örneğin saatinize göre 50 dakika geçtiğini fark edip 10 dakikalık bir kısalma olduğunu sanabilirsiniz.) Ancak değişen filmin süresi değil dakikaların kendisi. Kendi ifadesiyle ‘’zamanın zamanı azalıyor.’’

Tabi bu düşünceye göre kara madde ve kara enerjinin varlığı anlamsızlaşıyor. Kara maddenin varlığını güçlendiren ya da aksini söyleyen yeni bulgulara ihtiyacımız var. Jose Senovilla’nın çalışmalarının ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum. Geçen yıl kendisiyle e-posta üzerinden konuşma fırsatı buldum. Görüşü ele alınmaya değer, çünkü bilim her zaman beklentilerin dışındaki fikirlere ve bulgulara açıktır.

Bir dönem evrenin merkezinde olduğumuzu düşünüyorduk. Şimdi bizim sisteme benzeyen milyarlarca galaksi ve yıldız sisteminin varlığını biliyoruz ve onları inceliyoruz. Zaman ilerledikçe merakımız ve hayal gücümüz bu sorunumuzu da çözüme kavuşturacaktır. Tabi, çözümler üretir üretmez yeni sorular edineceğiz her zamanki gibi. Ve yine yeni sorular için hayal-merak ve hakikat döngüsü devam edecektir.

Kim bilir, belki gelecekte kara madde ve kara enerji fikri, hatta büyük patlama teorisi bir efsane olarak zihinlerde kalacak. Belki üzerine yenilerini ekleyerek ilerleyeceğiz. Tek kesinlik şu ki, her zaman emin olamadığımız ve uykularımızı kaçıran sorularımız olacak. Yeni soru işaretleri için; yeni küçük kalmış büyük insanlara, onların hayallerine, merakına ve de çalışmalarına ihtiyacımız olacak.

Halil Bağış

Kaynaklar

http://gokbilim.com/dergi/zamanin-zamani-azaliyor-mu

Hawking, S. (2013).Zamanın Kısa Tarihi, İstanbul Alfa yayınları

Vikipedi




Kuantum Harmonik Salıngacı

Eskiler hatırlar belki, büyüklerimizin evine gittiğimizde koca bir duvar saati bizi karşılamıştır. Bu duvar saatinin içindeki sarkaç saati saat yapan elemanın kendisidir. Konumuz saatlerin nasıl çalıştığı değil elbette ama, kuantum sarkaçlarını anlamada bize yardımcı olabilir mi?

Kuantum sarkacına giriş yapmadan önce, klasik sarkaçları anlamak yararımıza olacaktır. Enerji korunumu yasasına göre sürtünmeyi ihmal ettiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor.

Eğer sistem ilk başta sabitse, biriktirilen yay enerjisi kinetik enerjiye dönüşecektir; çocukken oynadığımız arabalar gibi. Burada cismin hızı ve konumu herhangi bir zaman evresinde biliniyor olup, nerede ne zaman hangi hızda hareket edeceği Newton’un ikinci yasasından türeyen aşağıdaki denklem ile bulunabilir.

Cismin hızı yukardaki denklemin türevi alınarak bulunabilir. Yani demek istediğim klasik mekanikte cismin hızı ve konumu belirlenebilir. Kuantum mekaniklerine gelince işler biraz daha karmaşık hale gelmektedir.

Matematiğin branşlarından biri olan lineer cebir, kuantum sistemlerini tanımlamak için güçlü bir araçtır. Kuantum mekaniğinde ‘gözlemlenebilir’ olarak adlandırılan fiziki değerleri temsil eden operatörler vardır. Eğer bu oparatörler kuantum sistemimizi tanımlayan dalga fonksiyonuna ölçüm yapmak için etki ederlerse, karşımıza kararlı olmayan ancak istatiksel olarak tanımlanabilecek değerler ortaya çıkar. Belirsizlik  ilkesinin temel dayanağı da buradan gelmektedir.

A ve B olmak üzere 2 tane oparatör alalım. Eğer AB ve BA operasyonu birbirine eşit değilse bu oparatörler birbiriyle değiş tokuş yapmıyor demektir. Yani operasyonun sırası sonucu değiştirmektedir. Kuantum sistemlerinde bu oparötörler birbirine eşit değildir. Eğer A ve B yi konum ve momentum operatörleri olarak alırsak karşımıza şu sonuç çıkar.

i karmaşık sayıyı  ise, indirgenmiş Planck sabitini ifade eder. Yukarıdaki sonuç aslında çok önemlidir. Bize kuantum sistemimizin kararsız olduğu hakkında ipucu verir. Dolaysıyla istatiksel olarak analiz yapılması gerekir. Yukarıdaki oparatörleri dalga fonksiyonu üzerinde istatiksel işlemlere tuttuğumuzda o meşhur belirsizlik prensibi ortaya çıkar.

Dolaysıyla bir kuantum sisteminde konum ve momentumdaki belirsizlik her zaman sıfırdan büyüktür.

Kuantum salıngaçımıza geri gelecek olursak; yukardaki oparatörleri dalga fonksiyonumuza uyguladığımızda sistemimizdeki kuantize enerji düzeyleri şu şekilde ifade edilebilir.

Kuantum

Eğer sistemimizin en düşük enerji düzeyini bulmak istiyorsak, n yerine 0 koymak ile bu ifadenin yukardaki ifadeye benzer olduğunu göreceksiniz. Dikkat ederseniz klasik sistemde en düşük enerji düzeyi 0’dır. Yani cisim sabit konumdayken momentumu da sıfırdır. Kuantum sarkacında böyle birşeyden söz etmek mümkün değildir. Cisim en düşük enerji seviyesinde olsa da momentumuna dair belirsizlik vardır.

Alperen Erol

Kapak görseli telif: Robert Gonsalves




En Uzun Süreli Değişen Yıldız Tutulması

Öyle bir Dünya hayal edin ki, Güneş’iniz tam tutulmayla 69 yılda bir kaybolsun ve bu tutulma toplam üç buçuk yıl sürsün. Dünya’dan 10 bin ışık yılı uzaklıktaki henüz isimlendirilmeyen bir çift yıldız sisteminde gerçekleşen olayın bundan ibaret olduğunu söyleyebiliriz.

Keşfedilen ve tutulma süresi ile en uzun dönem rekorlarını kıran değişen yıldız sistemi henüz sadece katalog ismi olan “TYC 2505-672-1” olarak anılıyor. Bu çift yıldız sistemi gelmiş geçmiş en uzun tutulma süresi ve tutulmalar arasında geçen en uzun zaman (kısaca dönem) rekorununun sahibi. Daha önce rekoru elinde bulunduran Epsilon Aurigae, yoldaş yıldızı tarafından her 27 yılda bir örtülen ve toplam tutulma süresi 640 ila 730 gün arasında süren bir dev yıldızdı.

Epsilon Aurigae Dünya’ya bu yeni keşfedilen sistemden 2.200 ışık yılı uzaklıkla çok daha yakın bir konumda. Ayrıca çok daha parlak olduğu için astronomlar önceleri bu sistemi detaylı bir şekilde çalışma imkanı bulmuşlardı. Epsilon Auriage sistemi, bir sarı dev yıldız ile bu yıldız etrafından yörüngede dolanan Güneş’ten biraz daha büyük ve daha “normal” bir yıldızdan oluşuyor.

tutulma

Sistemin sıra dışı özellikleri Vanderbilt ve Harvard’lı astronomlar tarafından Lehigh Koleji, Ohio ve Pensilvanya Üniversiteleri ile Las Cumbres Gözlemevi Teleskop Ağı ve Amerikan Değişen Yıldız Gözlemcileri Organizasyonunun destekleri ile tespit edilmiş.

Astronominin karşılaştığı en büyük zorluklardan biri, bazı önemli gök olaylarının astronomik zaman aralıklarında gerçekleşiyor olmasıdır. Bununla birlikte insan ömrü bu konuda oldukça kısıtlayıcı etkenlerden birisi. Çünkü, “kısa” diye tabir edebileceğimiz astronomik zaman ölçüleri bile insan ömründen çok daha uzun olabiliyor.

İki büyük astronomi kaynağı tarafından gösterilen çabanın keşfi mümkün hale getirdiğini söyleyebiliriz: Kısaltması AAVSO olan Amerikan Değişen Yıldız Gözlemcileri Birliği ve Harvard’ın DASCH programı. AAVSO amatör ve profesyonel astronomlar tarafından ortaklaşa kurulmuş, kar amacı gütmeyen bir organizasyon. TYC 2505-672-1’in gösterdiği tutulmanın son birkaç yüz gözlemi bu kuruluştan gelirken, DASCH ise 1890 ile 1989 yılları arasında Harvard’lı astronomlar tarafından elde edilen fotoğraflardan bu yıldıza ilişkin verileri temin etmiş.

LightCurves

Üstte önceki rekortmen Epsilon Aurigae’ya ait ışık eğrisi, aşağıda ise yeni rekortmen TYC 2505-672-1’e ait ışık eğrisi. Aradaki zaman farkı yıllar cinsinden görülüyor.

Vanderbilt Üniversitesi’nden Joey Rodriguez’in bir konferansta, Harvard’dan Sumin Tang’ın TYC 2505-672-1 sistemi ile ilgili bulgularını sunması sonrası, sistemle ilgilenmeye başlaması ve sistemin gözlemlerini bulmak için KELT (Kilodegree Extremely Little Telescope) verilerine bakması neticesinde geçtiğimiz sekiz yılı içeren dokuz bine yakın yeni veriye ulaşılmış. Harvard tarafından geçen yüzyıl boyunca yapılan gözlemlerin de bir araya getirilmesi ve AAVSO’nun da sisteme ilişkin birkaç yüz gözlem verisini sağlamasıyla, sistemin yapısı gün ışığına çıkmış.

Yapılan analizler sonucu sistemin Epsilon Aurigae türü bir sisteme birkaç farkla benzediği sonucuna varılmış. Yeni bulanan sistem bir çift kırmızı dev barındırırken, yıldızlardan birisi göreceli olarak dış katmanlarını yitirerek daha küçük bir yapıya bürünmüş. Yaşanan aşırı uzun süreli tutulmanın ise, soyulan yıldızdan saçılan bu aşırı büyük çevresel diskten kaynaklandığı düşünülüyor.

Rodriguez böylesi uzun bir tutulmanın ancak çok büyük ve aynı zamanda da ışığı geçirmeyen bir maddeden oluşmuş bir disk tarafından sağlanabileceğini söylüyor. Bundan başka bir şeyin, bir yıldızın ışığını aylarca süreyle durdurabilecek kadar büyük olamayacağını da ekliyor.

TYC-2505-672-1 sisteminin oldukça uzak bir sistem olması nedeniyle astronomların görüntülerden elde edebildikleri veriler kısıtlı miktarda kalmış. Bununla birlikte, yoldaş yıldızın yüzey sıcaklığını hesaplamayı başarmışlar. Yıldızın yüzey sıcaklığı yaklaşık 2.250 Kelvin. Yıldızın dış katmanları soyulmuş bir dev yıldız olduğu düşünülürken, soyulmadan kaynaklı oluşan çevresel diskin, tutulmanın uzun süresinin kaynağı olduğu düşünülüyor.

İki tutulma arasında 69 yıllık bir dönem sağlamak için yıldızlar arasındaki mesafenin yaklaşık 20 astronomi birimi (yaklaşık 3 milyar km) olması gerekiyor. Bu da hemen hemen Güneş ve Uranüs arasındaki mesafe kadar. Sistemin bir sonraki tutulmasının ise 2080 yılında gerçekleşeceği öngörülüyor.

Çeviren: Utku Demirhan

Not: Bu çevirideki “yıldız tutulması” kavramını daha iyi anlayabilmek için çift yıldızlar hakkındaki şu “örten çiftler” yazımızı okuyabilirsiniz. Hatta, çift yıldızlar yazı dizimizin tümünü okursanız daha iyi olur. Fazla bilgi göz çıkarmaz. 

Kaynak




Merkür’ün Açıklanamayan Yörüngesi

Başlığa baktığınız zaman yazının içeriği hakkında bir fikir edinemeyenleriniz mutlaka olmuştur. Konuya giriş yapmadan önce iki yörüngesel gökbilim terimini açıklamak istiyoruz:

Keplerin birinci yasasına göre Güneş Sistemi içerisinde bulunan tüm gezegenler, odaklarından birinde Güneş’in bulunduğu eliptik yörüngelerde dolanırlar. Bu dolanımı esnasında Güneş’e en yakın olduğu yörünge konumu “günberi noktası”, en uzak konumu ise ”günöte noktası” olarak adlandırılır. Günöte, günberi ve Güneş’in bulunduğu noktalar üzerinden bir doğru geçirildiğinde oluşan bu doğruya “büyük eksen” denilir.

merkur-gunete5487

Şekil-1) 1, günöte noktası; 2, günberi noktası; 3, Güneş’in konumu

Diğer bir terim olan “devinim” ise -bu yazımızda- Merkür’ün yörüngesinin büyük ekseninin zaman içerisinde yavaşça doğrultu değiştirmesidir. Aslında bu olay tüm gezegenler için olmaktadır. Madem ki bu durum sadece Merkür’e özgü değil, neden sürekli Merkür ile anılmaktadır?

Merkür’ün gözlenen günberi devinimi, Newton mekaniği ile yapılan tahminlerle uyuşmuyor. Newton fiziğine göre bu durum, Güneş-Merkür ikilisinin birbirlerine uyguladıkları kütle-çekimsel etki ve diğer gezegenlerin yarattıkları kütle-çekimsel tedirginliklerinden dolayı meydana gelmektedir.

mercury

Merkür’ün yörüngesi ve yörüngesindeki her bir turu sonucu oluşan ilginç dönüş hareketi.

Bu faktörleri dikkate alarak yapılan hesaplamalar sonucunda yörüngesinde oluşan sapma yüzyılda yaklaşık 532 yay saniyesi (1 yay saniyesi = 1/3600 derece) olarak tespit ediliyor. Ancak bu durum gözlemlerle doğrulanmak istediğinde hesaplamaların ön gördüğü biçimde sonuçlanmıyor. Yapılan gözlemlerle elde edilen sonuç, gezegenin yörüngesinin yüzyılda yaklaşık olarak 574 yay saniyesi kadar saptığıdır. Hesaplamalarla gözlemler arasındaki fark yaklaşık 42 yay saniyesidir.

merkurdenklem1

Denklem-1) Newton mekaniğine göre faktörler

Bu sonuçlara göre gökbilimciler, Güneş Sisteminde şu ana kadar keşfedilmemiş bir gezegen olduğunu ve bu gezegenin Merkür’ün yörüngesinde tedirginlik yarattığını öne sürerler. Bu gezegene bir isim dahi verilir (Bkz: Vulcan Gezegeni). Böylelikle hesaplamalarla gözlemler arasında ortaya çıkan farkın bu nedenden dolayı oluştuğuna inanılır ve gezegeni aramak için çalışmalar başlar. Ancak aramaların sonucunda böyle bir gezegen bulunamaz.

Merkür

Merkür’ün yörüngesindeki “garip” dolanımını yukarıda verdiğimiz görsellerle canlandıramadıysanız, bir de bu animasyonu izleyin….

1915-1916 yıllarında Einstein, genel görelilik kuramını tamamlar ve Newton’ın evrensel kütle-çekim yasasını değiştirerek, yeni bir bakış açısı getirir. Bu kurama göre uzay, maddenin sahip olduğu kütlenin etkisiyle bükülmektedir. Oluşan bu bükülmüş geometriye “kütle-çekim”, evren dokusuna ise “uzay-zaman” adı verilmektedir.

Daha sonraları genel göreliliğin getirdiği yeni evren dokusu, Merkür’ün Newton mekaniği ile yapılan günberi devinimi hesaplamalarına dahil edilir. Yeniden yapılan hesaplamalar sonucunda anlaşılır ki, hesaplamalarla gözlem arasındaki 43 yay saniyelik fark, genel göreliliğin katkı sağladığı düzeltmeler sayesinde giderilmektedir. Böylelikle on yıllardır açıklanamayan Merkür’ün yörüngesindeki fazladan sapma, Einstein’ın keşfettiği genel görelilik ile açıklanmış olur.

merkurdenklem2

Denklem-2) Genel göreliliğe göre faktörler

Peki Newton fiziği neyi gözden kaçırıyordu da her yüzyılda 43 yay saniyelik bir fark doğuyordu? Aslında bu pek de gözden kaçırma sayılmaz, sadece o zamanlarda genel görelilik bilinmiyordu. Aslında Merkür’ün yörüngesine olan şey; Merkür günberi konumundayken, Güneş’in göreceli olarak sahip olduğu muazzam kütlesinden dolayı ortaya çıkan uzay-zaman eğrisinin Merkür’ün yörüngesinde sapma meydana getiriyor olmasıdır.

Genel göreliliğin denkleme eklediği düzeltme:

merkurdenklem3

Denklem-3) Genel görelilik düzeltmesi

merkur-tablo45

Tablo) Denklem sabiterinin açıklaması ve değerleri

merkurdenklem4

Denklem-4) Merkür’ün yüzyılda tamamladığı periyodun bulunması

Denklem 5

Denklem 5) 1 radyanın yay saniyesi cinsinden ifadesi

Denklem 6

Denklem 6) Denklem 3’ü yerine yazarsak

Denklem 6-1

Sonuç

 

Kutay Arınç Çokluk 

  1. http://www.math.montana.edu/~umsfjdoc/m394/mercury2.pdf
  2. http://cosmictimes.gsfc.nasa.gov/teachers/workshops/Newton_Einstein_FactCards_SpF.pdf
  3. https://en.wikipedia.org/wiki/Apsidal_precession
  4. https://en.wikipedia.org/wiki/Tests_of_general_relativity#Perihelion_precession_of_Mercury
  5. http://www.prespacetime.com/index.php/pst/article/viewFile/125/125



Yakınımızdaki Yıldızlar: Capella

Dünya göğünde, çıplak gözle görülebilen en parlak 10. yıldızdır Capella. O kadar parlaktır ki, yaklaşık 42 ışık yılı uzakta yer almasına rağmen, büyük şehirlerde ışık kirliliği altında bile rahatlıkla görülebilir.

Çıplak gözle gökyüzünde gördüğümüz birçok yıldız gibi, Capella da aslında tek bir yıldız değildir. Birbiri etrafında dolanan iki parlak sarı yıldızdan oluşan bir yıldız sistemidir. Dünya’dan çok parlak olarak görebilmemizin nedeni, bu iki yıldızın ortak ışınım gücüdür. Eğer tek bir yıldız olsaydı, bu kadar parlak göremeyecektik. Tabii, herşey bu iki yıldızla sınırlı değil.

Sistem

Sistemin ana bileşenini oluşturan iki parlak yıldız, Capella Aa ve Capella Ab olarak isimlendirilir. Aa yıldızı, Güneş’ten 2.7 kat büyük kütleye ve 78 kat fazla aydınlatma gücüne sahiptir. Biraz daha küçük olan Ab ise, yaklaşık 2.5 Güneş kütlesine sahiptir ve Güneş’ten 77 kat daha parlaktır. Yıldızlar birbirlerinin çevresinde 100 milyon km’lik uzaklıkta, 104 gün süren bir yörünge periyodunda dolanırlar.

Capella-01w

Dünya’dan sıradan bir teleskopla bakıldığında oldukça parlak tek bir yıldız gibi görünmesine rağmen, Capella aslında 4’lü bir yıldız sistemidir (Fotoğraf Telif: F. Espenak).

Her iki yıldızın da yaklaşık 500 milyon yaşında olduğu hesaplanıyor. Yaşları ve kütleleri göz önünde bulundurulduğunda, yıldızların ikisinin de yavaş yavaş yaşlanıp kırmızı dev aşamasına evrilmekte olduklarını söyleyebiliriz. Zaten sağlıklı gençlik dönemleri olan anakol evresinde parlak beyaz ışık saçması gereken iki yıldızın ışığı da sarıya dönüşmeye başlamış durumda. Bu da, önümüzdeki birkaç yüz milyon yıl içinde yıldızların kırmızı deve dönüşeceği ve 500 milyon yıl içinde dış katmanlarını uzaya saçıp birer beyaz cüce olarak öleceklerini gösteriyor.

Herşeyin bu iki yıldızla sınırlı olmadığını söylemiştik. Çünkü bir çift yıldız sistemi değil, dörtlü bir yıldız sistemidir. Bu iki büyük parlak yıldızın yaklaşık 1.5 trilyon kilometre uzağında bir yörüngede dolanan başka bir yıldız çifti daha vardır. Bu iki yıldız, birbirinin çevresinde dolanan birer kırmızı cüce çiftidir ve Capella Ha ile Capella Hb olarak isimlendirilirler.

Capella Ha, Güneş’in %30’u kadar kütleye ve yarısı kadar (700 bin km) çapa sahiptir. Capella Hb ise çok daha küçük, Güneş’in sadece %10’u kütleye ve dörtte biri (350 bin km) çapa sahiptir. Birbirlerinden yaklaşık 7 milyar km uzakta, yüzlerce yıl süren bir yörünge periyodunda dolanırlar.

Capella

Capella’nın gökyüzünde diğer yıldızlara göre konumu. Capella, Arabacı (Auriga) Takımyıldızı’nda yer alır ve Avcı (Orion) Takımyıldızını kullanarak kolayca bulunabilir.

Gelişim ve Son

500 milyon yıl içinde iki büyük ve parlak yıldız ölüp birer beyaz cüceye dönüşecekler demiştik. Bu olduğunda, yani 500 milyon yıl sonra Capella sistemi Dünya göklerinde çıplak gözle görünemez hale gelecek.

Diğer iki kırmızı cüce ise, yüz milyarlarca yıl boyunca parlamaya devam edecekler. Ancak, büyük yıldız çiftine çok uzak oldukları için, bunlar beyaz cüceye dönüşüp kütleleri azaldığında serbest kalarak sistemden ayrılıp, ayrı bir yıldız çifti olarak Samanyolu’nda kendilerine ait bir yörüngeye girme ihtimalleri var.

Olası Yaşam

Capella Aa ve Ab, yüksek ışıma gücüne sahip iki dev yıldızdır. Böylesi büyük kütleli yıldızların çevresinde yaşam barındırabilecek gezegenlerin oluşma imkanı oldukça düşüktür ve oluşması nadiren de olsa mümkün olan gezegenler, yıldızlardan yayılan yoğun yıldız rüzgarları ve radyasyon nedeniyle bildiğimiz türde yaşama düşman bir ortamda yer alacaklardır.

Capella Sistemi

Capella Sistemi’ni oluşturan yıldızların boyutlarının kendi aralarında ve Güneş ile karşılaştırılması (Görsel: Omnidoom at wikipedia.org)

Cüce yıldızlardan Capella Hb, çok düşük kütlesi nedeniyle gelişkin yaşama ev sahipliği yapmaktan uzak bir yıldız. Çünkü, bu yaşam kuşağı (habitable zone) yıldıza çok yakındır ve tehlikeli kütle atımları nedeniyle gezegen üzerindeki olası yaşam tehdit altındadır.

Capella Ha ise, bu sistemdeki yaşama en elverişli yıldız olarak nitelenebilir. Ha’nın yörüngesinde olabilecek karasal bir gezegen, eğer yaşam kuşağında yer alıyorsa, dost canlısı bir ortamda yaşam gelişiminin mümkün olmaması için hiçbir neden bulunmuyor. Ancak, şimdiye kadar bu sistemde hiçbir gezegene rastlanılamadı. Bu durum, olmayacağı anlamına elbette gelmiyor. Uzak olmayan bir gelecekte, sistemde bir gezegen keşfedebiliriz.

Zafer Emecan

Not: İlk olarak 6 Haziran 2014, saat 23:31’de yayınladığımız bu yazımız, Türkçe olarak internette Capella hakkında bulabileceğiniz ilk ve tek detaylı popüler bilim makalesidir. Buna rağmen, ilginç biçimde Akdeniz Üniversitesi Amatör Astronomi Kulübü’nün de adıdır. Yazımız, aradan geçen 3.5 yılda edinilen yeni bilgiler eşliğinde gözden geçirilip, tekrar yayınlanmıştır. 

http://earthsky.org/brightest-stars/capella-is-the-stellar-beacon-of-auriga-the-charioteer
https://www.space.com/21989-capella-star.html
https://www.britannica.com/place/Capella-star




Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2018, Atölye ve Uzman Başvuruları Başladı

Ülkemizin en büyük, en geniş katılımlı ve en eğlenceli geleneksel astronomi ve uzay bilimleri kamp etkinliği olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali’nin üçüncüsü start alıyor.

Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da Antalya Olimpos’ta 11-12-13 Ağustos 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Yediden yetmişe tüm gökbilim tutkunlarının bir araya geldiği etkinlik, bu sene Perseid Meteor Yağmuru‘nun gerçekleşeceği 12 Ağustos tarihinde düzenleniyor ve geçtiğimiz yıllarda olduğundan daha fazla sayıda gökbilim tutkunununa kapılarını açıyor. Bilindiği gibi 2016’da gerçekleştirilen ilk festivalimiz 450, ikincisi ise 335 yatılı katılımcıyı 3 gün boyunca ağırlayıp gökyüzüyle buluşturmuştu.

https://youtu.be/f6qqELyHIiY

Atölye Düzenleme Başvuruları

Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali’nde atölye düzenleyip bilimsel aktiviteler gerçekleştirmek isteyen okullar, öğretmenler ve astronomlar; yapmak istedikleri çalışmalarla ilgili buradan indirebilecekleri formu doldurup, [email protected] adresine göndererek kayıt başvurusunda bulunabilirler. Başvurunuzda, düzenleyeceğiniz atölyelerin detaylarını (atölye türü, çalışmaların amacı, katılımcı uzman ve görevlilerin isimleri, uzmanlık alanları, üç gün boyunca saatlik planlamasını) belirtmelisiniz.

Uzman Görevli ve Eğitmen Başvuruları

Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali’nde söyleşi, sunum veya eğitim gerçekleştirmek isteyen öğretmenler, akademisyenler ve astronomi / temel bilimler öğrencileri ile, üniversite bilim kulüpleri buradan indirebilecekleri formu doldurup yine [email protected] adresine başvurularını yapabilirler. Başvurunuzda, gerçekleştireceğiniz sunum ve eğitimlerin detayları yer almalıdır.

Gönüllü Organizasyon Görevlisi Başvuruları

Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali’nde organizasyon ekibi içinde yer alıp; katılımcıları ağırlamak, etkinliğin faliyetlerinde görev almak, atölye çalışmaları ve gözlem etkinliklerinde yardımcı görevli olmak isteyen üniversite öğrencileri, buradaki formu indirip doldurarak, yardımcı olmak istediği konuları detaylıca içeren bir başvuruyu [email protected] adresine gönderebilirler.

Tüm atölye, uzman ve görevli başvuruları, 15 Ocak – 15 Nisan tarihleri arasına kadar açık kalacaktır. Kabul edilecek olan başvuruların ilan tarihi, 30 Nisan 2018’dir.

Festivale katılmak isteyen gökbilim tutkunları için kayıtlarının başlangıç tarihi ise Mayıs 2018’de açıklanacaktır. Ülkemizin en büyük ve en eğlenceli gökbilim festivalinde görüşmek üzere; bilim ve gökyüzüyle kalın…




Aurora Nedir, Niçin Ve Nasıl Oluşur?

Aurora denilen görsel şölen, Güneş fırtınalarının uzaya yaymış olduğu yüklü parçacıkların Dünya’nın manyetik alanı ile etkileşmesi sonucu oluşan göz alıcı ışıklardır. “Kutup Işıkları” da denilen bu parıltılar, tarih boyunca insanları büyülemiş muhteşem ışık şovlarıdır.

Kuzey ve Güney kutup noktalarında gözlemleyebildiğimiz Auroralar, Aurora Borealis (Kuzey Işıkları) ve Aurora Australis (Güney Işıkları) olarak da bilinirler.

Peki Auroralar nasıl oluşurlar?

Güneş rüzgarlarıyla, yıldızımızdan yaklaşık saatte 1 milyon mil hızla uzaya fırlatılan ve hayli yüksek oranlarda yüklü elektronlardan oluşan parçacıklar, Güneş’ten ayrıldıktan neredeyse 40 saat sonra Dünya’nın çekirdeğinin ürettiği manyetik güç çizgilerini izleyerek manyetosfere ulaşırlar ve atmosferde bulunan elementlerle etkileşime girerler.

Manyetik Alan

Güneş rüzgarlarının taşıdığı yüklü parçacıklar, Dünya’nın manyetik alanı tarafından saptırılarak yönlendirilir. Ancak bunların bir bölümü, manyetik alan çizgilerini takip ederek gezegenimizin manyetik kutuplarından geçer ve atmosfere ulaşır.

Bilim insanı Celsius, 1741 yılında Auroraların meydana getirdiği manyetik akımları, manyetik kontrolün kanıtı olarak tanımlamıştır.

Kristian Birkeland ise 1908 yılında manyetik akımın Aurora arkı boyunca bu tür partikül hareketlerinin genellikle gün ışığından karanlığa doğru, Doğu-Batı doğrultusunda hareket ettiğini savunmuştur. Bu yönlenme hareketi daha sonra “Aurorasal Elektron Hareketi” ismini almıştır (ayrıca Birkeland akımı olarak da bilinir).

1800’lü yılların sonunda, Alman gökbilimci Hermann Fritz‘in katkılarıyla Auroranın çoğunlukla “Aurorasal Bölge” de görüldüğü saptanmıştır (Aurorasal Bölge Dünya’nın manyetik kutbunun çevresinde yaklaşık 2.500 km çapında halka şeklinde bir bölgedir). Bunun dışında oluşabilecek güçlü bir manyetik fırtına, geçici olarak Aurasal ovali genişlettiğinde, nadiren ılıman enlemlerde de görülebilir.

29 Temmuz 1998 yılında THEMIS uzay sondaları ilk kez Auroralara sebep olan manyetosferik fırtınanın başlangıcını görüntülemeyi başarmıştır. Sonda, Aurorasal yoğunlaşma başlamadan 96 saniye önce manyetik temas fikrini kullanarak ölçüm yapmış ve bunun üzerine astronom Vasilis Angelopoulos “Verilerimiz ilk kez açıkça gösteriyor ki manyetik temas bu olayın tetikleyicisidir.” ifadesini kullanmıştır.

Aurora ISS

Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan Auroraların görünüşü.

Büyük manyetik fırtınalar, yaklaşık olarak 11 yılda bir gerçekleşen Güneş lekesi döngüsü ile en yoğun noktalara ulaşırlar. Bu fırtınalar, takip eden 3 yıl boyunca da etkisini sürdürebilir. Aurorasal Bölgenin içinde Auroranın meydana gelme olasılığı, genel itibariyle IMF (Gezegenler arası manyetik alan) çizgilerinin eğimine, özellikle de güney yönlü olmasına bağlıdır.

Solar rüzgar (Güneş rüzgarı) partikülleri çarpışır ve Dünya’nın manyetik alan çizgileri boyunca hızlanırlar. Bu sebeple iyonize olan atmosferin üst kısımlarındaki (80 km den yukarısında) oksijen ve nitrojen atomları, bu parçacıklar tarafından uyarılırlar.

Elektron kazanan nitrojen (azot) atomları ile, uyarılan oksijen atomlarının temel enerji düzeyine dönüşümüyle foton salınımı ortaya çıkar. İşte gökyüzünde gördüğümüz Auroralar, bu fotonlardır.

Tüm bu manyetik ve elektriksel kuvvetler, sürekli kayan kombinasyonlarla birbirleri ile etkileşirler. Bu kaymalar ve akışlar, 50,000 voltta 20,000,000 ampere kadar ulaşabilen atmosferik akımlar boyunca “Aurora’nın Dansı” şeklinde görülebilmektedir.

Aurora

Kuzey kutbuna yakın görülen auroralara bir örnek. Bu fotoğrafta görülen kuzey ışıkları, çıplak gözle bu kadar belirgin görülemez. Bu fotoğraf, uzun pozlama sonucu elde edilen belirginleşmiş bir görüntüdür.

Bu göz alıcı renkler nasıl oluşmaktadır?

Auroraların renkleri, Güneş’ten rüzgarlarıyla gelen yüklü parçacıkların atmosferimizde hangi elemente ait atomla çarpıştığına ve karşı karşıya geldikleri atmosfer yüksekliğine bağlıdır. Temel olarak açıklayalım:

Oksijen: Yeşil veya kahverengimsi kırmızı, absorbe edilen enerjinin miktarına bağlı olarak 240 km yüksekliğe kadar yeşil, bunun üzerinde ise kırmızı renktedir. Oksijenin başka bir atom veya molekülle çarpışması yüksek enerjisini emecek ve temel hale geçmesine engel olacaktır. Atmosferin üstünde yüksek oranda oksijen bulunur, Bu tür çarpışmalar, seyrek olduğu için oksijen kırmızı ışık yayabilir.

240 km’den aşağıya indikçe, çarpışma olasılığı artar ve böylece kırmızı renk oluşamaz. Bunun temel sebebi, başka bir atom veya molekülle çarpışmaların, temel hale geçmesine engel olacak ve sonunda yeşil ışık yayacak olmasıdır.

Nitrojen (Azot): Mavi, veya kırmızı. Bunun dışında atom iyonize olduktan sonra tekrar elektron kazanırsa mavi ışık oluşacaktır. Yüksek enerji seviyesinden temel seviyeye geri dönüyorsa kırmızı ışık yayacaktır. 90 km yüksekliğe kadar mavi bunun üzerinde ise kırmızı ışık görülecektir.

Yazan: Ulaş AKKAYA
Düzenleyen: Sinan DUYGULU & Zafer Emecan




Değişen Yıldızlar (Örten Çiftler, Cepheid Değişenleri)

Yıldızlar gökyüzünde hep aynı şiddette parlamazlar. “Değişen yıldızlar” (variable star) olarak nitelenen içlerinden bazıları, düzenli veya düzensiz olarak parlaklık değişimi gösterir.

Bunun birkaç nedeni var; Tek zannettiğimiz yıldız gerçekte bir “çift yıldız” olabilir. Dolayısıyla bakış açımız da uygunsa, daha sönük olan diğerinin önünden geçerken parlaklığı düşürür, arkasına geçtiğinde parlaklık artar.

Üstteki kapak fotoğrafında gördüğünüz ilüstrasyonda örneklenen; “Örten çift yıldızlar” olarak nitelenen bu yıldızların en bilinen örneği, değişimleri gözle bile takip edilebilen Algol yıldızıdır. Algol, yaklaşık 69 saat arayla bakış açımıza göre birbirinin önünden geçen iki yıldızdan oluşur ve parlaklığı bu periyotta (geçişin olduğu 10 saatlik süre için) 2.5 kat azalır. Yandaki animasyonda, Algol’un parlaklık değişiminin hızlandırılmış çekimle alınmış bir görüntüsünü görüyorsunuz. Bizden yaklaşık 92 ışık yılı uzaklıkta bulunan yıldız, çıplak gözle  rahatlıkla görülebildiği için, bu değişim 1600’lü yıllardan beri gökbilimciler tarafından takip ediliyor.   

Cepheid” (sefeid veya sefe) olarak sınıflandırılan bazı değişen yıldızlar ise, ömrünün son aşamalarına gelmiş (kırmızı dev), bir şişip bir büzüşen yıldızlardır. Bazı cepheid yıldızlarında ise, yıldızın merkez çekirdeği çevresinde birikmiş olan helyum katmanı zaman zaman nükleer reaksiyona girerek yıldızı parlaklaştırır. Fakat bu reaksiyonun yarattığı dışa doğru ışınım basıncı yıldızı genişlemeye zorladığı için, helyum katmanındaki basınç düşer ve bir süre sonra reaksiyon sona erer. Bu durumda, yıldız eski parlaklığına geri döner ve milyonlarca yıl buyunca böyle tekrarlanır durur. Yaşanan süreçle ilgili daha detaylı bilgi için bu yazımızı okumalısınız. 

Değişken Yıldızlar V838

Fotoğrafta, büzülüp genişleyerek şiddetli parlaklık değişimleri gösteren, 20.000 ışık yılı uzaktaki V838 Mon yıldızı görülüyor. Yıldızın çevresindeki bulutsu, parlaklık değişimleri sırasında kütlesinin önemli bir bölümünü çevreye saçmasıyla oluşmuştur (Fotoğraf: NASA/ESA Hubble Teleskobu).

Ölüm döşeğinde olmayıp, sağlıklı günlerini yaşayan kimi dev yıldızlar için de durum bazen yukarıdaki cepheid değişenleri gibidir. Yıldızın çekirdeğinde çok büyük bir alanda gerçekleşen şiddetli nükleer reaksiyon yıldızın dış katmanlarını dışa doğru iter ve genişletir. Bu durumda yıldızın kütlesinin çekirdeğe uyguladığı kütleçekim basıncı azalır ve çekirdekteki reaksiyonlar da azalan basınçla birlikte yavaşlar. Hal böyle olunca, yıldızın parlaklığında düzenli bir azalma meydana gelir.

Kütlesi çok fazla olan bazı dev yıldızlar ise, biraz daha şanssızdır. Çekirdekte meydana gelen enerjinin yarattığı ışınım basıncı o kadar fazla olur ki,  genişleyen dış katmanları yıldızdan koparak ayrılır. Yıldızdan ayrılan bu büyük miktardaki gaz, çevresini sararak yıldızın dışarıdan görülen parlaklığında düzensiz biçimde  azalmaya sebep olur. Bu parlaklık azalması bazen öyle boyutlarda olur ki, yeryüzünden bakıldığında en parlak yıldızlardan biri olarak görünmesine rağmen, sonradan tümüyle görünmez hale gelebilir. Bir süre sonra yıldızı örten gaz katmanı dağılır ve yıldız yeniden daha parlak görünmeye başlar. Bu durumun en bilinen örneği, Eta Carinae yıldızıdır.

Düzenli bir periyot dahilinde parlaklıkları değişen yıldızlar gökbilim için oldukça önemli. Çünkü bu parlaklık değişimleri sayesinde uzaklıklarını hesaplamak çok kolay olur. Onun içindir ki, gökbilimciler galaksi ve yıldız kümelerinin uzaklığını hesaplamadan önce, oralarda bulunan değişen yıldızları tespit etmeye çalışırlar. Bunlardan birkaç tane bulduktan sonra uzaklığı ölçmek (elbette bilim insanları için) zaten çocuk oyuncağı sayılır… 

Hazırlayan: Zafer Emecan
Düzenleyen: Prof. Dr. İbrahim Küçük




Güneş’in Bugünü ve Yarını

Güneş; dengeli olarak niteleyebileceğiz aşamada, gençlik günlerini yaşayan bir yıldızdır. Gökbilimciler yıldızların bu dengeli ve sağlıklı ömür bölümünü “anakol evresi” olarak nitelerler. Bu süreç içerisinde yıldız, çekirdeğindeki çok yoğun maddenin büyük bir kısmını oluşturan hidrojeni helyuma çevirerek enerji üretir.

Ancak, bir süre sonra yıldızın çekirdeğinde helyuma dönüştürecek miktarda hidrojen kalmaz. Çekirdeğin çevresi, yıldızın ömrü boyunca ürettip biriktirdiği Helyum’la kaplanmıştır artık. Bu hidrojen kıtlığının ne zaman gerçekleşeceği yıldızın kütlesinin büyüklüğüne, daha başka bir deyimle ne kadar ağır olduğuna bağlıdır. Güneş benzeri bir yıldızda hidrojenin yanma süresi yaklaşık 10 milyar yıl kadar sürer.

Hidrojen bitince yıldızın çekirdeğinde enerji üretimi durur. Duran enerji üretimi, yıldızı doğduğu günden beri içe doğru çökmeye zorlayan, ancak üretilen enerjinin dışa doğru baskısına yenik düşen kütleçekim gücünün hakimiyeti ele geçirmesine neden olur: Yıldızın çekirdek bölgesi içe doğru çökmeye, küçülmeye ve sıkışmaya başlar.

Not: Kütleçekim ve yıldızın ürettiği enerji arasında yaşanan savaşa “hidrostatik denge” adı verilir. Yukarıdaki yıldızın içe çökmesine neden olan mekanizmayı anlayabilmek için şu iki yazımızı (Bkz: virial kuramı), (bkz: jeans kriterleri) okuyabilirsiniz.

Güneş

Enerji üretemediği için çökmeye engelleyemeyen çekirdek bir süre sonra o kadar sıkışır ve sürtünmeden dolayı o kadar ısınır ki, 100 milyon dereceye ulaşmış olan çekirdeği çevreleyen helyum kabuk, tıpkı hidrojenin bir zamanlar yaptığı gibi enerji üretmeye başlar. Artık helyum atomları birleşerek Karbon oluşturuyordur. Bu sırada çökme süreci devam ederken ısınan yıldızın dış katmanları da genişlemeye, yıldız daha az yoğun ama daha büyük bir hale gelmeye başlamıştır. Bu yetmezmiş gibi, çekirdekteki helyum reaksiyonu, dış katmanların daha da ısınıp çok daha fazla genleşmesine neden olur.

Artık ömrünün güzel günlerini geride bırakan yıldızımız eski boyutlarından neredeyse 100 kat daha büyüktür. Helyum reaksiyonunun ürettiği büyük miktarda enerjiyle çevresine gençlik günlerinde olduğundan çok daha fazla ısı yaymasına karşın, yüzey sıcaklığı çok geniş yüzey alanı nedeniyle gençlik günlerinin yarısına kadar düşmüştür. Bu da yıldızın artık daha kırmızı görünmesine neden olur. Sonrası ise bildik hikaye; helyumun yanması biter, karbon yakılmaya başlar, o biter oksijen yakılır; sırayla neon, silikon, kükürt vs diye sürer gider bu süreç. Ancak, Güneş’in kütlesi helyum ve karbondan sonra nükleer reaksiyonları sürdürecek kadar büyük değildir. Karbon süreci sonunda büyük ihtimalle dağılıp bir gezegenimsi bulutsu gösterisiyle, ömrünü beyaz bir cüce olarak tamamlayacak.

Not: Yukarıda anlattığımız sürecin çok daha detaylı anlatımı için şu makalemizi okuyabilirsiniz. Bu süreç içerisinde yaşanacakların bizi ve Güneş’i ilgilendiren kısmı için ise şu makalemizi okumanız faydalı olacaktır. 

Üstteki görselde, Güneş’in şu anki halini ve yaklaşık 5 milyar yıl sonra dönüşeceği kırmızı dev evresindeki iç yapısını görüyorsunuz. Sağ alttaki kutuda yer alan boyut kıyaslaması, yıldızımızın ne kadar büyüyeceği ve nasıl bir şeye dönüşeceği hakkında sanırım biraz daha net fikir verebilir sizlere.

Zafer Emecan




Ötegezegenlerde “Biyolojik İmza”ların Saptanması

Güneş Sistemi dışında keşfedilen gezegenlerin atmosferlerinde, “biyolojik  imza”ların saptanması üzerine…

Astrobiyoloji’nin Kısa Tarihi

İnsan, gökyüzüne ilk bakışından beri, ortaya çıkmış bulunduğu bu tehlikelerle dolu tenha evrende kozmik bir yoldaş bulmak arzusuyla çok eski çağlardan beri dolup taşmaktadır. Öyle ki, astrobiyolojinin babası olarak kabul edilen ve Demokritus’un öğrencisi olan Metrodorus, Gelibolu’da yaşayan antik bir düşünürdü. M.O. 467 yılında bir gün gözüne takılan bir ”kayan yıldızı” takip ederek, parçalarını bugünkü Çanakkale yakınlarında düşmüş olarak bulup, inceledi. [1]

Bulduğu şey, Aristoteles’in evren modelinin öngördüğünün tam aksine (Aristoteles, tek ve özel olan Dünya’nın merkezinin evrenin de merkezi olduğunu ve ağır cisimlerin buraya çökmek istediklerini iddia etmiştir. Onun -ve elbet kilisenin gözünde, Evren, içten dışa doğru ”hafifleşen” 5 temel elementten oluşmuştu: Toprak, Su, Hava, Ateş ve bir de hepsinden daha hafif olan ve bütün gök cisimlerinin maddesi 5. element, onun değişiyle ”Quintessenza” ) her yerde görmeye alışkın olduğu sıradan taşlardan çok da farklı ve özellikle de daha hafif olmayan bir maddeydi.

Metrodorus ile ilgili görsel sonucu

Metrodorus (M.O. 400-500)

Metrodorus, Aristoteles’in bu evren modelindeki sıraya heyecan verici bir ekleme yapmıştı. Toprak, su, hava, ateş, quintessenza ve yine toprak! Bu bulgularından yaptığı mantıksal çıkarımlara dayanarak Metrodorus, gök cisimlerinin de Dünya’daki maddelerden yapılmış olduğunu, bu yüzden de Dünya Evren’in merkezi olsaydı bütün yıldızların Dünya’ya düşmesi gerektiğini vurguladı ve daha da ileri giderek bütün yıldızların birer Güneş olduğunu; bunların da etrafında gezegenler olduğunu söyledi. En sonunda, bu gezegenlerde yaşayanların da olabileceğini belirterek astrobiyolojinin babası olma ünvanı kazanmış oldu. Zaten Mistikçiler (Platon, Aristoteles vs…) ve Deneyciler (Demokritus, Metrodorus vs…) olarak birbirine düşmüş olan bu iki felsefi yaklaşım ve takipçileri, bu olaydan sonra derin bir kopuş yaşadı. [2]

Kilisenin mutlak doğru kabul edeceği ve yaklaşık 2000 yıl sonra bile Giordano Bruno ve Galileo Galilei gibilerinin başına bela olacak Aristoteles’in evren modeli, halbuki ilk darbesini İsa’nın doğumundan tam 467 yıl önce böyle alıp, çatırdamaya çoktan başlamıştı bile.

Böylece astrobiyolojinin felsefeden, bilime geçiş süreci de başlamış oldu. Bu süreç 1952 yılında yapılan meşhur Urey-Miller Deneyi [3] ve 1970′ lerde yapılan Viking 1, 2 deneyleri [4] ile tamamlanarak, astrobiyolojinin bilim camiasında kabul ve saygı gören deneye dayalı bir bilim dalı olması ile son buldu.

Bugün, galaksimiz Samanyolu ve evrenin geneli içerisinde, gezegenimiz Dünya ile benzer yapıya ve şartlara sahip olabilecek gezegenlerin çok büyük sayılarda var olduğunu biliyoruz.

E.T. Arayışında Kullandığımız Yöntemler

Bugün kullanılan birçok teknik vardır. Zira kullanılacak yöntemin, aranan yaşamın gelişmişliğine ve lokasyonuna bağlı olarak değişmesi muhtemeldir. Birinci elden yapılan deneyler elbette en güvenli olanlarıdır. Mars’tan kopan ve Antarktika’daki Allan Tepelerine düşen ALH 84001.0 meteorunun [5] incelenmesi veya Viking deneyleri buna örnektir. Buna rağmen ikisi de bir yere bağlanamadan sonuçsuz kalmıştır.

Bunun yanında, örneğin SETI bilimcileri, en az bizim kadar gelişmiş bir zeki yaşam türünün uzun zaman önce, çok uzaklardan göndermiş olabileceği sinyalleri, diğer gürültülerden ayıklayarak duymaya çalışır. Asıl mesele, radyo teleskoplarımızı çevirmek suretiyle, gökyüzünde dinlenecek ilginç koordinatların tam olarak nereler olduğunu saptamaktır.

İşte aşağıda bahsedeceğimiz 3. yöntem, ”Ötegezegen Atmosferlerinde Biyolojik imza Aranması”, tam da bu işe yaramasının dışında, kişisel olarak en tatmin edici bulduğumdur. Teleskoplarla bile zor saptanabilen, küçücük ve sönük bir ışık noktasından, deyim yerindeyse zorla öğrendiklerimiz, bize sorarsanız insan türünün bilgiye ve arkadaşlığa susamışlığını daha da gün yüzüne çıkarıyor. Ayrıca yalnız olmadığımızı kanıtlamanın en hızlı ve ucuz yolu olarak karşımıza çıkıyor.

Bio-İmzaları Belirlemek:

Güneş sistemimizden çok uzak yıldızların etrafında dönen, Dünya benzeri veya kayalık bir gezegeni doğrudan fotoğraflayabildiğimizde (ki EELT ve James Webb Teleskopları ile çok yakında bunu yapmaya yaklaşacağız), o gezegende hayat olup olmadığını nasıl bilebiliriz? Elimizdeki en iyi yöntem, bu gezegenlerin atmosferlerinde ve yüzeylerinde bio-imzalar aramaktır.

Teninize vurup sizi bronzlaştıran Güneş ışığı, bunu yapabilmek için milyonlarca yıllık bir yolculuk gerçekleştirdi. Tabii siz solaryuma giderek de bronzlaşabilirsiniz. İşte fizik biliminin pratik faydalarından biri...

Dünya yüzeyini kaplamış olan yaşam ile beraber var olan element ve bileşiklerden yansıyan Güneş ışığı, gezegenimiz için çok uzaklardan tespit edilebilecek bir biyolojik imza oluşturur.

Arabalar, şehirler ve (evet) Çin Seddi bile uzaydan görülemezler. Dünya’da hayat ortaya çıktığından beri, dışarıdan bakan biri için görsel olarak neredeyse hiç bir şey değişmiştir. Pekala, şimdi Dünya’ya bir göz atalım ve buradaki hayatı uzaktan nasıl saptayabileceğimizi düşünelim.

Bio-imzaları saptamanın iki aşaması vardır. Önce bio-imzaların kendileri tanımlanır, sonra bunların mevcut olup olmadığını gösterecek güvenilir yöntemler bulunur. Bilimciler bu imzaların uzun ve detaylı listelerini yapmışlardır. [6] Bunlardan en önemlilerini tanıyalım.

• Oksijen :
Bilinen yaşamın oksijen ürettiğini çoktan gördük. Fotosentez oksijen üretir. Hayatın bir imzası bu. Çok düşük olan oksijen seviyeleri jeolojik veya kimyasal süreçlerle üretilebilse de, Dünya’daki gibi % 21 gibi yüksek bir oran her yeri ilginç kılmaya yetecektir.

• Metan ve Oksijen:
Biyoloji aynı zamanda hayatın bir başka imzası olan metan da üretebilir. Ancak Dünya’yla ilgili ilginç olan şey, oksijenin metan ile birlikte var olmasıdır. Normal kimyasal reaksiyonlarda, metanın oksijen tarafından tüketilmesini bekleriz. O halde, normal kimyasal süreçlerden bekleyeceğimiz dengenin dışında, atmosferde oksijen ve metanın bir arada bulunması, gezegenimizde hayat olduğunun bir göstergesidir.

• Ozon:
Aradığımız başka bir imza da ozon. Ozon oksijen ile üretilir. Oksijen,  Güneş ışığı ve üst atmosfer ile reaksiyona girer ve ozon üreterek ultraviyole ışınımını süzer. Ozonun, gezegenimiz tarafından yansıtılan ışıkta çok güçlü bir imzası olduğu ortaya çıkıyor. O halde, ozonu hayatın olası bir imzası olarak kullanabiliriz, tıpkı onun yapıtaşları olan Oksijeni kullanabileceğimiz gibi.

Biyolojik imza

Ozon oluşumu (ESA Science’den alınmıştır). Ozon, dikkate alınması gereken güçlü bir biyolojik imzadır.

Yüzeydeki Biyolojik İmza’lar:
Bir gezegenin soluk ışığından, onun atmosferindeki gazları ve oranlarını araştırabilmenin yanı sıra, o gezegenin yüzeyindeki biyolojiyi de doğrudan inceleyebiliriz. Kendi gezegenimizdeki bitki örtüsü çok algılanabilir bir imza verir, çünkü kızılötesi ışığı yansıtır. Bu yolla bir dış gezegenin yüzeyindeki vejetasyon benzeri yaşamı makul bir şekilde tespit edebiliriz.

NEDEN TEMKİNLİ OLMAK GEREK?

Bu biyolojik imzalar konusunda çok dikkatli olmalıyız, çünkü her zaman biyolojik olarak üretilmemiştir. Örneğin, oksijen, gezegensel bir atmosferde biyolojik olmayan işlemlerle üretilebilir. Mars atmosferi, örneğinyaklaşık % 0.14 oksijen içerir. Ve bu, Mars atmosferdeki Güneş ışığıyla reaksiyona giren karbondioksit ile biyolojik olmayan doğal süreçler sonunda üretilir.

Fakat yine hatırlatalım, oksijenin yüksek oranda bulunması ne olursa olsun astrobiyologların ilgisini çekecektir. Biyolojik olmayan işlemlerle, özellikle de sıvı suyun bulunduğu bir gezegende, bir atmosferde çok yüksek oksijen yoğunluğuna ulaşamayacağınızı söylemek doğrudur. Kendi gezegenimizin atmosferindeki % 21 oranındaki oksijen seviyesi gerçekten hayatın güçlü bir göstergesidir. Hayatın olmadığı bir gezegende o kadar oksijen seviyesine ulaşılamaz. [7]

Peki, oksijen seviyesi çok düşük olan, anoksik gezegenler ne olacak? Bunun genç Dünya için böyle olduğunu biliyoruz. Gezegenimizde çok düşük oksijen konsantrasyonları vardı, ancak yine de hayat olduğunu biliyoruz. Bu durumda ne yapılabilir?

titan457154

Metan arayabiliriz. Metan, oksijensiz ortamlarda mikroorganizmalar tarafından üretilir. Ancak sorun, metanın biyolojik olmayan süreçlerle de üretilebileceği ve bu sebeple sonuca ulaşabileceğimiz bir gösterge olmayışıdır. Örneğin, görseldeki Satürn’ün uydusu Titan benzeri bir ortam yoğun biçimde metan barındırır. Ancak, bu metanın biyolojik tabanlı olduğunu söyleyemeyiz.

Bilim insanları, anoksik atmosferlerde yaşam işaretleri olabilecek diğer gaz türlerini araştırmayı düşündüler.Örneğin  etan, azot oksit, hatta organik sülfür ve diğer bileşikler, anoksik atmosferlerde biyolojik imza olarak kullanılabilir. Bütün bilgileri verilere bağlamak, biyolojik imza saptamak kendi başına hayatın bir kanıtı değildir. Bir gezegenin yüzeyinde su buharı veya sıvı suya dair kanıtlar varsa, eğer gezegenin sıcaklığı karmaşık karbon bileşiklerinin oluşumu için beklenen aralıkta ise ve eğer ömür boyu gerekli diğer gazlar da varsa, biraz daha emin olabiliriz.

Astronomlar ve astrobiyologlar olarak, bu bio imzaların bulunduğu ve aynı zamanda yaşanabilir olan bir gezegen bulmak istiyoruz.

YAŞANABİLİR BİR GEZEGENDE BİO-İMZALARIN BULUNMADIĞINI KEŞFEDERSEK NE OLUR?

Her açıdan hassas olacak bu durumda bir çıkarım yapmak oldukça zor olacaktır. Bu gözlemlere sebep verebilecek birkaç olası durum mevcuttur.

1. Aranan canlıdan çıkan biyolojik imza, saptanacak kadar büyük veya fazla olmayabilir.
2. Yanlış şeyi arıyor olabiliriz. Belki de yaşam vardır ama, bizim bilmediğimiz bir formudur. Sonuçta evrende canlanmanın veya bilinç kazanmanın birçok yolu olabileceğini düşünüyoruz.
3. Yaşam vardır ama, yer altındadır. Atmosferi veya gezegenin yüzeyini değiştirecek kadar atık üretmezler.
4. Belki de sadece hayat yoktur veya henüz başlamamıştır. Gezegen yaşanabilir ama yaşayanı yoktur.

Şimdi, biyolojik imzaların nasıl saptandığına geçmeden önce, bu yolda gerekli olabilecek birkaç ufak şeyi hatırlayalım.

DOPPLER ETKİSİ

Doppler Etkisi, dalga çıkartan kaynaklar hareket ettiğinde, onu izleyen gözlemcilerin başına gelen şeydir. İlgilendiğimiz dalgalar noktasal kabul edeceğimiz kaynaklarından küresel veya dairesel olarak eşit aralıklarla (eşit sürelerde bir) ortaya çıkarlar. Bu kaynak bu şekilde dalga yollamaya devam ederek herhangi bir yöne doğru hareket ettiğinde, hareket yönünden ona bakan bir gözlemci için, ‘t’ zaman sonra gönderdiği dalga ile ondan bir önceki yani ilk anda göndermiş olduğu dalganın arası, eğer yerinde duruyor olsaydı göndereceği aynı iki dalganın arasından daha az olacaktır. Bu gözlemciye göre dalgalar sıkışır ve dalga boyu kısalır. Eğer bu dalga ışık ise ”maviye kayar”, ses ise ”tizleşir”. Elbette arkadan bakan bir gözlemci için ise tam tersi geçerlidir, kaynak gerçekte olduğundan daha kırmızı görünür ve sesi kalınlaşır. Bilimciler ışığın bu fenomenine kısaca ”redshift” demişlerdir.

Doppler Etkisi

Doppler etkisini kullanarak, bir cismin bize yaklaşıp yaklaşmadığını veya uzaklaşıp uzaklaşmadığını ve hatta bunu yapma hızlarını bulabiliriz. Günlük hayatımızda bu olayı, arabamıza ”radardan” hız cezası yerken veya Formula 1 araçlarının yanıızdan geçip giderkenki sesini dinlediğimizde deneyimleriz. Doppler Etkisinin ötegezegenlerdeki biyolojik imzaların saptanması görevimizdeki yerini aşağıdaki kısa hatırlatmadan sonra açıklayacağım.

KÜTLEÇEKİM

  • Kütlesi olan cisimler, bu kütle ne kadar küçük olursa olsun, evrendeki diğer bütün kütleler ile gizemli bir ilişki içerisindedir.
  • Kuvvet kullanılarak oluşturulan her etkiye eşit bir tepki uygulanmak zorundadır.

Bunlar basit gibi görünen, banal bilgiler olsa da evrenin öteki ucundaki bir galaksiyle aranızda her zaman bir çekim kuvveti olduğunu bilmek veya elinizdeki bir topu havaya atıp tutuyorken, sadece birazcık ve bir anlık da olsa, (kendiniz de dahil olmak üzere) bütün dünyayı da aşağı doğru hoplattığınızı bilmek eğlencelidir. Bir teorik fizikçinin Dünya’yı yerinden oynatması için devasa bir sopaya ihtiyacı yoktur.

Karşılıklı uygulanan, kütlelerden kaynaklanan ve uzaklığın karesi ile ters orantılı olan bu çekim gücü, yıldızın gezegeni çekerek yörüngesinde tutmasına olanak verirken, aynı zamanda gezegenin de (ne kadar küçük olursa olsun) yıldızını çekmesine sebep olur. Bunun sonucunda bu ikili sistemin merkezi, yıldızın geometrik merkezi olmak yerine, yıldızın (genellikle) içinde bir yerlerde kalan ve yıldızın kendisinin de etrafında dönüyor olduğu bir noktadır. Bu da yıldızın dairesel bir şekilde ”yalpalıyormuş” gibi görünmesine sebep olur.

Penn State University

BU İKİSİNİN BİYOLOJİK İMZALARIN SAPTANMASI ,LE NE İLGİSİ VAR?

Bu iki bilgi, yaratıcı beyinlerde kullanıldığında bize, bir yıldızın gezegeni olup olmadığını ve hatta eğer varsa o gezegenin o anda nerede olduğunu söyler. Yalpalama Sonucunda Oluşan Doppler Etkisi

Etrafında gezegen olan, uygun bir yıldızın yapacağı bu dairesel yalpalama hareketi sırasında; yıldız, merkezi kendi içinde kalan küçücük yörüngesi üzerinde bize doğru yaklaştığında daha mavi, bize en yakın noktasından geçip tekrar uzaklaşmaya başladığında ise daha kırmızı görünür. En mavi olduğu yer ve en kırmızı olduğu yerler, yani radial hızın maksimuma ulastığı noktalar, yörüngenin iki ucunu belirler. 

Kırmızıdan maviye geçişte gezegen yıldızın arkasındadır (eclipse). Maviden kırmızıya geçildiği noktada ise gezegen yıldızıyla bizim aramıza girmiştir. (Bu anda yarattığı gölge ise bize gezegenin boyutlarını verir.) Bu iki durumda da radial hız bir anlığına sıfırdır.

BİO – İMZALAR NASIL GÖZLEMLENİR?

biosign-3

Yıldız ışığında biyolojik imza arama yöntemi. (Edinburgh Üniversitesi, Astrobiyoloji ders sunumlarından alınmıştır.)

Bir ışık kaynağından çıkan ve bir prizma ile tayfına (spektrumuna) ayrıştırılan bir ışık demetinin tayfında bazı emilim çizgileri olacaktır. Örneğin yukarıdaki resmin sağ alt köşesindeki grafikteki iki düşüşte belirli iki elementin imzası.

Fakat bu işi yapmak çok zordur. İstenilen ışık; yıldızın yüzeyinden çıkacak, gezegenin atmosferine girip çıkacak, oradan da buraya kadar gelecektir. Dış gezegenler çok uzaktır, ilginç olanları küçüktür ve çok parlak olan şeylere (yıldızlara) çok yakınlardır. Bizim istediğimiz ise, sadece gezegenin atmosferinden geçip süzülerek gelen ışıktır.

Bunu yapmanın zekice bir yolu ise, aşağıda gözüktüğü gibidir:

• Gezegen ve yıldızın birlikte spektrumu alınır.
• Ardından gezegenin yıldızın arkasına geçmesini bekleyip sadece yıldızınki alınır
• Son olarak da ilk tayf ikinciden çıkarılır.

isolating a planets spectrum ile ilgili görsel sonucu

Gezegen Spektrumun Ayrıştırılması

Geriye sadece gezegenin atmosferinin nelerden oluştuğu ve dolayısıyla orada nelerin yaşadığı kalır. Metrodorus, Giordano Bruno, Cristiaan Huygens ve Carl Sagan gibilerin omuzlarında yükselen ve bir çok heyecanlı keşfe gebe bir bilim dalı olan astrobiyoloji, en büyük sorularımızı cevaplama yetisine henüz daha yeni kavuşmuştur.

Cengiz Büyükuncu

KAYNAKÇA
[1] : Jayawardhana, Ray. (2011), Le Scienze Codice Edizioni: ”Strani Mondi: La Ricerca di Nuovi Pianeti e della Vita Oltre il Sistema Solare” – sf. 4-5
[2] : Sagan, Carl. (1980) Altin Kitaplar: ”Kozmos” – sf. 200-210.
[3] : http://dosequis.colorado.edu/Courses/MethodsLogic/Docs/Miller.pdf
[4] : http://gillevin.com/Mars/Reprint_107-SPIE.pdf
[5] : (1) http://www.lpi.usra.edu/lpi/meteorites/alhnpap.html (2)
https://www.nasa.gov/centers/johnson/pdf/403099main_GCA_2009_final_corrected.pdf
[6] : Seager, S. , JJ.Petkowski ve Bains, W. : (2016) ”Toward a List of Molecules as Potential
Biosignature Gases for the Search for Life on Exoplanets and Applications to Terrestrial Biochemistry.”
[7] : Prof. Cockell (Astrobiology Lectures – University of Edinburgh)
[8] : Rothery, D. ; Gilmour, I. ; Sephton, M. (2011) Cambridge University Press: An
Introduction to Astrobiology




Sizlerden Gelen Sorular-1

Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğretim görevlisi Yrd. Doç. Dr. Nurten Filiz AK, sizlerin yönelttiği soruları cevapladı. Zaman zaman bu şekilde sorular almaya devam edip, cevaplamaya gayret edeceğiz…

• Evren sonsuz mudur? (Sadece Evren dediğimizde bizim algıladığımız Evren’i mi anlamalıyız? Yoksa Paralel sonsuz sayıda Evrenlerin oluşturduğu sonsuzluğu mu)?

Evrenin tanımlamasıyla başlamak gerekir, evren en kısa tanımlamasıyla tüm madde ve enerjiyi içinde bulunduran uzay zaman olgusudur. O halde soru “uzayın ve zamanın, maddenin ve enerjinin olmadığı bir yer var mıdır?” şekline  dönüşüyor. Açıkçası bu tanımlama bile doğru değil, evrenin dışında bir olgudan bahsedebilmek yeteneklerimizin dışında kalıyor. Eğer soru `evrenin sınırları var mıdır?` şeklinde düşünülürse, bunun da bizim gözlem yeteneklerimize bağlı olduğunu söylemek yerinde olur. Evrenin sürekli genişlediğini hatta genişleme hızının da giderek arttığını biliyoruz. Tabii biraz daha zorlu sorular getiriyor bu,  örneğin `sonsuz olan bir şey nasıl genişler?`

• Fizik kuralları sizce de kara deliklerin içerisinde aynı mıdır yoksa yeni fizik kurallarına gebe midir?

Fizik kurallarının kara delik içerisinde Dünya üzerindeki ile aynı olmasını beklemeyiz. Ancak bakış acımızı şöyle kurmak faydalı olur, fizik kuralları deneysel bulgular üzerine kurulmuştur. Kara delik içerisinde örneğin kütle çekim yasasının Dünya üzerinde olduğundan çok daha farklı olması doğal bir beklentidir. Bununla ilgili yazılar sitede var, okumanızı öneririm.

• Işığı bir gözlemci gibi düşünürsek ışığa göre etrafında ki her şey ışık hızında hareket ediyor olmalı… Pekii, hızlandıkça boyut ve zaman daralması olduğuna göre ışık için tüm evren sıfır uzunlukta ve zaman da durmuş vaziyettedir doğru mu?

Kısaca, tüm evrenin tüm zamanlarını tek bir anda görebilecek durumda diyebiliriz. Görebilmek kısmına bir ünlem koymadan geçmemeli! (Geniş bilgi için, bu yazı dizimizin tamamını okumanızı öneririz).

• LIGO deneyi sonuçlarının astronomiye katkısı olabilir mi? Nasıl?

LIGO deneyinin astronomiye pek çok açıdan katkısı oldu aslında. Bilinen katkılarının yanı sıra altını çizmek istediğim bir kaç sonuç var: Şimdiye kadar sıklıkla astronomlar için tek bilgi kaynağının foton olduğunu vurguluyorduk, LIGO deneyinde gözlemler foton üzerine değil dalgalar üzerine kurulu, dolayısıyla artık yeni bir bilgi taşıyıcımız var. Ayrıca ilk kez kara delik birleşmeleri ve yakin kara delik çiftlerinin doğrudan gözlemsel verileri elde edildi. Bu ilk gözlemsel bulgulardan önce yalnızca teorik olarak ele alınan ya da dolaylı işaretleri elde edilen konulardı (Daha detaylı bilgi için bu yazımızı okumanızı öneririz).

• Uzay ve zamanın bükülmesi ve nedenleri nelerdir?

Uzay ve zamanı maddeden bağımsız düşünmek çok yanlış olur. Bu bükülmenin nedeni maddenin kendisidir. Çok yerinde olmasa da şöyle bir örnek düşünelim, suyun içinde yüzen balıkları görüntüden çıkartırsak, suyun olmadığı ya da çekildiği bölgeler göreceğiz. Tabi bunu  `suyun çekilmesi` olarak tanımlamak çok hatalı olacaktır. Uzayın bükülmesini de maddeden bağımsız düşünemeyiz (Uzay-zaman bükülmesinin basit tanımlaması için bu yazımızı okuyabilirsiniz).

• Philadelphia Deneyi gerçekleştirilmiş midir? Eğer gerçekleştiyse bu deneyin insanlığa ne tür bir getirisi olmuştur? Ayrıca bu deneyi uzay seyahatlerine uyarlama gibi bir durum söz konusu olabilir mi? (Hasan Çağlar)

Bu deney ekibinden kimseyle tanışmadım 🙂 Yani sanırım!

• Evrendeki karanlık enerji miktarı değişebilir mi? Eğer değişebilirse ve her şeyi parçalayacak boyuta gelebilirse, bu sürekli bir tehlike midir yoksa bizi etkilemesi mümkün olmayan büyük bir süreç midir? (Sibel Kocatürk)

Karanlık enerjinin tam olarak ne olduğu ya da kaynağı anlaşılabilmiş değil. Hakkında bildiğimiz şey, evrenin genişlemesinin kaynağı olduğu (Daha geniş açıklama için bu yazımıza bakabilirsiniz).

• Şu yeni keşfedilen gezegenler gidilemeyecek kadar uzakta hiçbir görüntüsü yok. Nasıl keşfedildiler. Nasa kanıt olarak ne sunuyor. Bu muhabbeti çözemedim bir türlü. Keşfetmekten kasıt ne yani bir varsayım filan mıdır nedir? (Çaylak Gazanfer)

Çok güzel bir soru. Aslında biz astrofizikçilerin çalışmalarının tamamı böyle uzaklıklarda hatta çok çok daha büyük uzaklıklarda. Gezegen kesiflerinde kullanılan bir kaç yöntemden iki tanesini açıklayayım kısaca. İlki Doppler etkisi temeline dayalı, gözlediğimiz cisimlerin rengi onların bize göre olan hareketlerine bağlı olarak değişiyor. Örneğin bizden hızla uzaklaşan bir cismi daha kırmızı görüyoruz. Gezegenler ve bağlı oldukları yıldızlar ortak bir kütle merkezi etrafında dolanırken, Dünya üzerindeki gözlemcilere yaklaştığı ve uzaklaştığı dönemlerden geçiyorlar. Bu dönemlerdeki renk değişimleri ya da tayflarındaki kaymalar çok hassas olarak ölçüldüğünde yaklaşma uzaklaşma miktarı ve dolayısıyla yörüngeleri ortaya çıkartılıyor. Oldukça karmaşık ve hassas hesaplamalar ama üstesinden gelebiliyoruz. Hatta bu yöntemle gezegenlerin kütleleri ve büyüklükleri hakkında bilgilere de ulaşabiliyoruz. İkinci yöntem ise sürekli isinim yapan yıldız ile bizim aramıza giren gezegenleri, beklediğimiz ışığın sönükleşmesinden anlayabiliyoruz. Söyle duşunun, heyecanla maç izliyorsunuz ve önünüzden bir şey geçiyor. Bu esnada dikkatiniz çok dağınık değilse, önünüzden gecen şeyin bir sinek mi yoksa bir insan mı olduğunu ayırt edebilirsiniz. Bu ayırt edebilme aslında ışığın kesilme suresine, ışığın azalma miktarına ve buna benzer parametrelere bağlı. İlk yöntem gibi bu yöntem de karmaşık matematiksel terimlere dayalı hesaplamalar gerektiriyor. Bu yolla da gözlenen sistem hakkında pek çok bilgi elde etmek mümkün (Daha geniş bilgi için, sitemizde “Güneş Sistemi Dışındaki Gezegenler” şeklinde arama yapabilirsiniz).

• 1- uzaydan yansıtılan yüksek elektromanyetik radyasyonla yapay depremler oluşturulabilir mi ya da iklimler kontrol edilebilir mi. 2- karanlık madde nedir. (Tahir Karadağ)

1- Hayır  ve hayır.  2-En kısa tanımlamasıyla var olduğunu bildiğimiz ancak kendisini gözemleyemediğimiz madde. Sadece var oluşunun etkilerini gözlemleyebiliyoruz (Karanlık madde hakkında daha detaylı bilgi için bu yazımıza bakabilirsiniz).

• Kara delik ile beyaz delik bir araya gelirse ne olur? Teorik olarak bir ön görü var mı bu konuda? (Batuhan Dev)

Beyaz mı delik?!!!

• Kara delikler kütleleri sayesinde maddeleri kendine çekebiliyor bunu biliyoruz. Peki çektiği maddelerin kendisine bir etkisi oluyor mu?Mesela Dünya’nın kütle çekim alanına giren cisimler Dünya’ya düşünce gezegenimizin kütlesine bir katkıda bulunur. Peki kara delikler için aynı şey geçerli mi, yoksa sadece kütle çekim alanına giren maddeleri “içlerine” mi çekiyorlar ve çektikleri madde miktarının bir sınırı var mı? (Mert Güleç)

Bu çok güzel bir soru. Kara delikler zaman içerisinde evrimleşiyor ve buyuyor, bu büyüme yuttukları madde miktarı ile doğrudan alakalı. Yani evet kara delik içerisine düsen madde kara deligin kütlesine katkıda bulunuyor. Katkının ölçülebilir olması için çok miktarda kütlenin yutulması gerekir. Çektikleri ya da çekebilecekleri madde miktarının bir siniri yok. Ancak maddenin çekilme sureci düşündüğümüzden biraz daha karmaşık. Maddenin bir kimsinin kara delik içine düşebilmesi için bir kimsinin da tam aksi yöne doğru fırlatılması durumu sıklıkla gözleniyor. Bunun nedeni momentumun korunması prensibi.

• Aya gidilmediği halde neden gittik diye milleti kandırıyorlar? (Yujin Erhan)

Soru sormadığınız halde neden soru sormuş gibi davranıyorsunuz? Zira, ben ortada bir soru işareti göremedim. İşte Ay seyahati hakkındaki tartışmalar da tam bu kıvamda yapılıyor  🙂 (Detaylı bilgi için bu yazıyı okuyabilirsiniz)

• Mutlak tekillik nedir? Elektronlar neden aynı kuantum diziliminde yer almayı kabul etmezler? Giderek artan entropinin zaman ile ilişkisi nedir ve bu durum tersine işletilebilir mi? Evrenin yapısı frantal mı? Kurt deliğini yeteri kadar açık tutmanın bir yolu var mı? Ve Cehaletimi giderebilmem için neler önerirsiniz? (Murat Kanlıada)

  1. Mutlak tekillik, maddenin bildiğimiz hali ile madde olmanın dışına  çıktığı bir durum. Kara delikler için örneğin kütlenin tamamının tek bir noktada toplanması buna örnek olarak sunulur. Ancak ben kara deliklerin daha anlaşılır olan tanımlamalarına daha sıcak bakıyorum. Ayrıca bu kavram birçok felsefi akıma da konu olmuştur (Biraz daha detay için bu yazıya bakabilirsiniz).
  2. En basit açıklama ile birbirlerini ittikleri için. Ancak bu prensibin çalışmasına engel olacak kadar yoğun basınç durumları da mümkün. Bu durumdaki maddeye dejenere olmuş ya da yozlaşmış madde denir. Hatta bu yozlaşma durumlarının da çeşitli dereceleri vardır. Beyaz cüce ve nötron yıldızı yozlaşması birbirinden farklıdır örneğin.
  3. Diğer tüm yasalardan farklı olarak entropi teriminin zaman ilişkisi tek taraflıdır. Yani zamanda ileriye doğru işler ancak geriye doğru işletilemez. Bu durum ayrıca entropinin geçmiş ve gelecek arasında ayrım yapabildiğini gösterir ki bu sebeple felsefi anlamda da çok kez konu edilmiştir.
  4. Sanırım fraktal  demek istediniz. Fraktal yapı en küçük öğesinden en büyüğüne çok farklı eksenlerde mükemmel simetrik yapı anlamına gelir. Kozmolojik prensip, evrenin homojen ve izotropik olduğunu söyler, yani madde dağîlimi eşit ve her yönde aynı görüntü olacak yapıdadır.  Bunun yanı sıra atomlar ve gezegen sistemleri arasındaki benzeşiklikler fraktal yapıyı çağrıştırır. Fraktal yapının varlığına dair ileri sürülebilecek birçok örnek var. Ancak var olmadığının tersi ispatlanmadığı sürece bu bir yaklaşım olarak kalacaktır.
  5. Kurt deliği sorusunu es geçiyorum. Sadece bir soru sormak istiyorum, eğer kara delikler kurt deliği ise, zamanla madde yutarak nasıl buyuyorlar? Yani, siz bir huninin  içinden geçen su nedeniyle ağırlaştığını gördünüz mü hiç? (Solucan delikleri için bu yazımızı okumanız faydalı olacaktır.)
  6. Cehalet gitmez, hep orada kalır. Form değiştirir ya da azalır belki ama tamamen gitmez. Kalmadığını düşündüğünüz anda sorun var demektir. İngilizce ile aranızı iyi tutmanızı ve güncel makaleler okumanızı öneririm. Hatta olanaklarınız varsa Astronomi eğitimi düşünmenizi öneririm. Öğrenmenin en güzel yolu kendi araştırmanı yapmak 🙂

• An itibariyle tıpkı Hubble’ in keşfettiği ilk günkü gibi genişleyen içinde zerreden şumusa her şeyi barındıran evrenimizin çalışma prensibini kendi medeniyetimizle birikimimizle oluşturduğumuz fizik hikâyesiyle açıklayabilir miyiz? Eğer açıklayabilirsek kendi içinde birbirine temellendirilen denklemlerle oluşturulmuş ve kendisini kendisiyle çürütmek yahut ispatlamak mümkün olmayan bir kurgudan başka ne olacaktır? Eğer açıklayamıyorsak alternatif olarak yeni hikâyeler oluşturup açıklamak ne kadar mantıklı olur?, yoksa her şeyi anlamak için en azından kafamızın içinde de olsa bir seferliğine evrenin en dışına hatta evrenin içinde genişlediği sonsuz boşlukta yahut yoklukta yokluğu deneyimleyip birşeyler ileri sürmek daha mantıklı olmayacak mıdır? (Turan Kurt)

Bizim evreni anlama çabamız şöyle bir örnekleme ile açıklanabilir. Hayatında hiç ağaç ya da orman görmemiş bir insanı, yüzlerce yıldır yaşayagelen bir ormanın içine bırakıp 10 saniyeliğine etrafı gözlemesine izin veriyorsunuz. Bu 10 saniyelik gözlemlerin sonucunda, ormanın yapısını, içindekileri hatta yaşını anlamasını bekliyorsunuz. Evrenin yaşı ile bir insanın, hatta modern teknolojiye sahip insanlığın ömrü kıyaslandığında durumumuz bu örnekten çok da farklı değil. Asıl büyüleyici kısmı, o 10 saniye içerisindeki gözlemlerimizle ulaşabildiğimiz bilgiler.

• Ne tarafa baksak hep 13,5 milyar yıl geçmişi görüyoruz. Böyle olduğu halde, neden bir noktadan patlama oldu diyoruz? Yoksa 13,5 milyar yıl bizim için bir sınır mı? (Ats Korfez)

Hayır, aslında görünen evrenin sınırları 93 milyar ışık yılı olarak hesaplanıyor. Daha önce gözlediğimiz objeler, evrenin genişlemesi nedeniyle bizden hızla uzaklaştılar. Bu uzaklaşma miktarını da hesaba katarak düşündüğümüzde gözlenen evren kavramını anlayabiliriz. Bizden 10 milyar ışık yılı ötedeki bir gözlemci de aynı şekilde tüm yönlerdeki tüm cisimlerin aynı şekilde uzaklaştığını görüyor. Evrenin hangi noktasına giderseniz gidin aynı durum söz konusu. Büyük patlama teorisi, tek bir noktada patlama olduğunu söylemez, tam aksini söyler (Daha detaylı bilgi için, bu yazımızı ve ardından bu yazımızı okumanız yerinde olur).

Yrd. Doç. Dr. Nur Filiz AK




Bilimkurgu Filmlerindeki Gerzek Uzaylılar -2

Daha önce, bilimkurgu filmlerinde karşımıza çıkan akıl yoksunu uzaylılar hakkında birkaç kelam etmiştik. Ancak çok bilimkurgu filmi ve bu filmlerde gerzeklikte yahut psikopatlıkta sınır tanımayan çok ırk var. Kaldığımız yerden devam edelim:

Akılsızlıkta olmasa da, psikopatlıkta nobel ödülünü hakeden ırkı ilk sırada dile getirmek olmazdı. Biliyorsunuz, Dünya dışı bir uygarlık bize çözmemiz için kırk takla atmamız gereken ama bir şekilde çözmeyi başardığımız bir sinyal gönderir. Sinyali çözdüğümüzde bunun bir uzay aracının planları olduğunu anlarız ve harala gürele aracı yapmak için çalışmalara başlarız.

Sevinçten ve heyecandan gözü dönmüş bilim insanları, aracı bitirdikten sonra kameralarını, kayıt cihazlarını kaptıkları gibi, Cevat Kelle teçhizatıyla kuşanıp uzaylı dostlarımızı ziyarete giderler.

Bizi ayaklarına çağıran, onca yol tepip gittiğimiz ama, kafamızı okşayıp evimize eli boş geri gönderen psikopat uzaylı (The Contact).

Ama o da ne? İnsan kılığına girmiş çatlak bir uzaylı, “siz ne şeker şeylersiniz, canlarım benim” temalı bir konuşma yapıp, bir de yapılan tüm kayıtları silip bilim insanımızı geriye postalarlar. La milyar dolarları döktük, insanları seferber ettik, çılgınca bir histeriyle sizle tanışmaya geldik. Nedir olayınız, nedir derdiniz? Dalga mı geçiyorsunuz, bu nasıl bir kendini beğenmişlik, nasıl bir psikopatlıktır? Ağam uzaylılar bizimle eğlenir işte, olay bu.

Bunların yıldızlararası yolculuk yapabilme yanında, suda da yüzebilen gemilere sahip bir türü daha var. Artık niye ve niçin gelmişler bilmiyoruz ama, ABD kıyılarına (Filipinler civarına, Antalya sahillerine gelecek halleri yok, ABD iyidir) inerler ve cart diye kalkanlarını çalıştırıp tatbikat yapan savaş gemilerini patlatmaya başlarlar. Bakın bu uzaylılar biraz daha medeniler, çünkü elbise giymeyi öğrenmişler. Anadan üryan yalınayak başı kabak gezmiyorlar ortalıkta. Ama,canlarım, teknolojide aşmışsınız, uçmuşsunuz da, “güdümlü füze” denilen şey sizde yok mudur? Abi yapmadınız mı öyle birşey, niye yapmadınız, manyak mısınız? Şu kıçı kırık teknolojimizle biz bile bin kilometre öteden hedefi sıfır hatayla vuran füzeler geliştirmişiz, biz, biz!

Güdümlü füze mi? O da ne, bizim havalı görünümlü döne döne gelen, ışıklar saçan bombalarımız var (Battleship).

Sonuç? Ne olacak, hep ıskalayıp durdular bizi. Sonuçta da hepsinin çanına ot tıkayıp Valhalla’ya postaladık. Hem de İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma antika bir savaş gemisi ve akşamdan takma dişlerini bardağa koyup uyuyan bir grup emekli asker dedeyle.

Daha önce ana gemilerine bilgisayar virüsü yerleştirip patlattığımız gerzekliğin kitabını yazmış olan ırk, geçtiğimiz yıllarda intikam için geri dönmeye karar vermişti. Geldiler, yine çil yavrusu gibi Dünya’yı istila ettiler. Yine diplomasi yok, yine bir “konuşarak anlaşalım” yok. Ama savaş teknolojileri aşmış uçmuş her zamanki gibi (güdümlü füze yine yok, civ civ lazer var ancak). Bu sefer kafayı çalıştırmışlar birazcık, bilgisayarlarına antivirüs yazılım yüklemişler. Yüksek zeka örneği sergiliyorlar.

Okul otobüsü peşinde koşturan istilacı kraliçe. Kızım senin askerlerin yok mu, ne işin var savaş meydanında, deli misin, manyak mısın? (Independence Day 2).

Ama o da ne? Yanlarında “kraliçelerini” getirmişler. A aaaa manyaklara bak! Genel bilimkurgu kanunudur, kraliçeyi öldürürsen uzaylılar ne yapacaklarını şaşırırlar, hemen yenilirler. Acımadan öldürdük kraliçelerini, gözünün yaşına bile bakmadık. Ahmaklıkta sınır tanımayan geri kalanlarını da teker teker avladık, mis gibi oldu ortalık, tertemiz…

Uzaylıların hepsi ahmak değil tabii ki. Psikopatlıkta zirve yapmış olanları var. Canları sıkılır, Dünya’ya bir tane robot, bir tane de kendilerinden birini yollarlar. Sebep? İnsanlık kötü, insanlık bozulmuş, yazık ediyorlar güzelim gezegene. Toplayalım oradan her canlıdan bir tane, Nuh’un gemisi misali alıp götürelim, sonra da hepsinin köküne kibrit suyu dökelim, öldürelim, yok edelim, katliam yapalım, soylarını kurutalım! Mantık böyle, bu arkadaşlar soykırım uzmanı.

Sevgi neydi? Emekti… Ahan da bu soykırımcı yakışıklı uzaylıya sevgi verdik, aşk verdik (The Day The Earth Stood Still).

Soykırım yapacaklar ama, arkada “ulvi ve iyi niyetli”ler. Hayvanları, bitkileri korumayı amaçlıyorlar, çevreciler, yaşama saygı duyuyorlar. Yersen tabii. Ama bilimkurgu filmi kuralları burada yine devreye giriyor: Son derece ahlaklı Psikopatlar olan bu uzaylı dostları ikna etmek gerekiyor. Kim yapacak bunu, neyle yapacak? Sıradan biri yeterli; aşk var, sevgi var çünkü. Bakın, aşk, sevgi falan önemli. Uzaylıya anaç bir hanım abla verir bu zehiri ve hooop, Dünya kurtuldu. E kuşlar böcekler, çevreci hassasiyetleriniz falan? Neysse…

Gerzeklikte sınır tanımayan uzaylılarımız elbette burada da bitmedi. Devam edeceğiz…

Zafer Emecan

Kapak Fotoğrafı: Star Trek Orjinal Seri’deki, hayatı vur patlasın çal oynasınla geçen uzaylı karakterlerden biri olan Mudd.




Bilimkurgu Filmlerindeki Gerzek Uzaylılar -1

Daha önce, uzaylıların nasıl saftirik varlıklar olduğunu teker teker incelemeye çalışmıştık. Hepsini bir araya toplayıp yeniden bakalım:

Şimdi, Dünya’ya istilaya gelen bu uzaylı arkadaşlarımızın gemileri süperdir, olağanüstü teknolojiye sahiptir fakat iyi izole edilmemiştir, hava alır. Bu yüzden mikrop kapıp ölürler. Buna rağmen ordularında sağlık ekibi, doktor neyin bulundurmazlar…

Basit tıbbi teçhizat, ilkyardım veya hastane gibi kavramlardan habersiz bu uzaylılar, şimdiye kadar Dünya’yı işgale gelen (ve birazdan aşağıda anlatacağımız) birkaç ırk arasında gerzeklikte ilk sıraya yerleşiyorlar.

War-of-the-Worlds

Ordularında “sıhhiye” kavramında bihaber oldukları için işgal sırasında toplu halde ölen dingil uzaylılar (War of the Wolds)

Sevgili uzaylılarımız zaman zaman kendi gezenlerinde temin etmekte sıkıntı yaşadıkları bir madde için Dünya’ya saldırırlar. İhtiyaç duydukları şey de genellikle “su” olur bu arada.

Onca gelişmiş teknolojilerine karşın medeniyetten yoksun oldukları anlaşılan bu uzaylı kardeşlerimiz, Dünya insanlarıyla diplomatik ilişkiye geçmeyi, “Denizlerinizde bolca su var, birazını bize verirseniz karşılığını öderiz, hem siz hem de biz faydalanırız” demeyi falan hiç düşünmeden bodoslama saldırıya geçerler.

461080_139692372843917_1119063452_o

Ticaret denilen şeyden haberleri yoktur. Siz bize su verin, biz de size şunları verelim gibi basit bir mantık güdemedikleri için tonla masrafa girerek sorgusuz sualsiz savaş açarlar (Battle: Los Angeles).

Az önce medeniyetten yoksun dedim, kusura bakmayın ama sadece medeniyet değil, akıl da noksandır bu yaratıklarda. Çünkü Güneş Sistemi’nde Dünya’dan çok daha fazla suya sahip Enceladus, Europa gibi uydular bulunur. Dünya’ya gelip onca savaş masrafıyla uğraşacaklarına gidip sessiz sakin bu uydulardan diledikleri kadar su alabilirler, bizim ruhumuz bile duymaz. Kuiper Kuşağı’ndaki yüzbin tane, her biri milyonlarca ton su içeren buzlu göktaşlarını saymıyorum bile bakın. Ama diyoruz ya, filmlerdeki uzaylılar gerzeklikte sınır tanımıyor…

Hayvan gibi teknolojileri arasında giyim-kuşam ürünleri bulunmaz. İstisnasız anadan üryan gezmeye bayılan bu uzaylıların suya hassas olanları, suyla kaplı bir gezegene (dünya diyelim) geldiklerinde dahi koruyucu elbise giymezler. Buradan yağmurluk denen giysinin çok yüksek bir teknoloji ürünü olduğunu anlayabilirsiniz.

signs

%70’inden fazlası su olan Dünya’yı çırılçıplak anadan üryan halde işgale gelen ama suya değince ölen kafasız uzaylıları şaşkınlıkla izleyen biz Dünyalılar (The Sings)

Hadi tamam, aşmışsınız uçmuşsunuz kılık kıyafet sorunun toptan çözmüşsünüz de, en azından kolye, yüzük, aksesuar, ya da hiç olmadı bi yaka kartı falan takının. Bu ne zevksizliktir, nasıl bir boşvermişliktir?

Bilgisayarları da her türlü müdahaleye açıktır. Misal, bunların bilgisayarını laptopunuzun kızılötesi portu aracılığıyla çökertebilirsiniz. Çünkü bunca guvenlik açığı tehlikesine rağmen, her türlü iletişim protokolunu tanırlar. Buradan öğrendigimle, şu sıralar evdeki bluetooth’lu bilgisayarımla wireless ağa bağlanmaya calışıyorum. Protokol ve frekans sorunlarını çözer çözmez başaracam.

independence-day-it-s-happening-the-sequel-of-independence-day-is-coming-check-out-the-title-and-release-date

Akıl almaz teknolojiye sahip devasa gemileriyle Dünya’yı işgale gelen milyar nüfuslu uzaylı ordusunu karısıyla sorunlu bir profesör ve yarı çatlak bir pilot sayesinde bilgisayarlarına virüs bulaştırarak tümüyle yok etmiştik. Üstelik dalga geçerek… (Independence Day)

Bunların genellikle kalkanları olan hayvani boyutlarda bir ana gemileri var. Fakat bu 700 hektarlik geminin bir noktasina atacağınız dandirik bir stinger füzesi ile tümünü havaya uçurmanız mümkün.

Zincirleme patlama ile yok olur gidiyor koca gemiler. Yine de, gemilerinin bu zayıf noktasına 15-20 cm kalınlığında çelik bir plaka yerleştirmeyi akıl edemezler.

DeathStarII-BotF

Çok güçlü gemiler yaparlar ama, ateş ettiğinde tüm geminin poff diye havaya uçmasını sağlayan zayıf bir noktaları vardır hep. Buraya ver edersin bombayı, havaya uçarlar. (Star Wars)

Bir de, sanırım iletişim için kullandıkları gizli bir frekans oluyor hep. Bu frekansa girip bir şekilde yayının kestiğiniz veya karıştırdığınızda şaşkın ördeklere dönüyorlar, patır patır avlayabiliyorsunuz hepsini.

Hep mi kötü niyetli bunlar? Hayır… Aralarında son derece iyi niyetli görünüp de aslında gerzekliğin veya psikopatlığın en uç örneklerini sergileyenler de var.

Bunlar hiçbir masraftan kaçınmadan “iletişime geçme” isteklerini dünyalılara iletirler. Bunu bazen yetkili değil de, son derece gereksiz insanlara yapsalar da, öyle ya da böyle insanlığı tonla masrafa ve beklentiye sokacak bir buluşma ayarlarlar.

uzaylılar

Bunların iyi olanların insanlığı yıllarca beklentiye sokup, tonla masraf çıkararak ortalığı ayağa kaldırırlar. Geldiklerinde ise selam verip giderler. Elimizde “eee ne oldu şimdi?” demekten başka birşey kalmaz (Close Encounters of The Third Kind ve Contact).

İnsanlığın aylarca oradan oraya koşturması, milyarlarca dolarlık projelere girişmesinden sonra “görüş günü” gelip çattığında; ya şöyle bir inip el sallayıp giderler, ya da ayaklarına çağırdıkları insanları ellerinde buluşmaya dair tek bir delil veya fayda olmadan geri postalarlar.

Bilim kurgu yapımcılarının bizlere “iyi niyetli uzaylılar” diye kakaladıkları bu yaratıklar eğer gerzek değillerse, bildiğiniz psikopattır. Olayın sonunda tüm insanlık; “ee ne oldu şimdi” diye birbirlerine bakakalır…

Zafer Emecan

Kapak fotoğrafı: Stargate SG1 dizisinden Jack O’Neil ile konuşan Asgard ırkından birkaç kişi.




Zaman ve Zamanın Oku

Birçok kişiye çok sıradan gelebilir hatta çoğumuz fark etmemiş olabiliriz bile, zaman şu ana kadar tam olarak anlaşılamamış ancak, hayatımıza çok fazla dahil olmuş bir kavramdır. Her gün zamanın içinde (bir nevi) hareket ederiz. Biriyle buluşacaksak sadece 4 bileşen yeterlidir buluşmayı tam olarak ayarlamak için.

x, y, z koordinatlarını kız arkadaşınıza verseniz bile, aylar öncesinden yer ayırttığınız güzel ve bir o kadar da pahalı mekanda buluşmak için bu bilgi kız arkadaşınıza yeterli gelmeyecektir. Çünkü t koordinatını yani zamanı söylemediğiniz için, sizi orada söylediğiniz andan ömrünün sonuna kadar beklemek zorunda kalabilir ki, bu da hiç hoş olmaz.

Einstein’den önce uzay ve zaman birbirlerinden tamamen farklı yapılar olarak görülüyordu. Ancak Einstein bunun böyle olmadığını uzay ve zamanın iç içe geçmiş olduğunu söyleyip, uzay-zaman olarak tanımlamıştır. Önceki yazılarımızı okuduysanız, bunu nereden bildiğimizi biliyor olmalısınız. O halde gelelim zamanın oku kavramına.

Zaman

Herkesin çok normal olarak karşıladığı olay, geçmişin geleceği etkilemesi ve her tik tak’ta geleceğe doğru ilerlememiz. Ki bunun fiziksel olarak bir nedeni yoktur; fizik kanunları aynı şekilde tersinebilirdir de. Yani zamanın yönünü değiştirdiğinizde de fizik doğru bir şekilde işler ama, neden zaman tek yönde ilerliyor? İşte bu soru, doğru sorudur. Zaten doğru cevaba ulaşmak için ilk önce doğru soruyu sormak lazım.

Zamanın oku kavramı Arthur Eddington tarafından ortaya atılmıştır ki, kendisi zamanında onunla ropörtaj yapmak isteyen birinin “bu dünyada Einstein’ın izafiyet teorisini anlayan 3 insandan birisisiniz” şeklinde devam eden soru cümlesine, “peki üçüncü kişi kimmiş?” diye cevap veren bir bilim insanıdır.

Zamanın oku kavramının entropi ile çok derinlemesine bir bağlantısı vardır. Şöyle hayal edelim elinizdeki yumurtayı yere düşürürseniz yumurtanın kabuğu kırılır paramparça olmuş bir şekilde içi etrafa dağılır. Ne kadar dağınık değil mi? Evet işte entropi de bunu söylüyor bir şey düzenden düzensizliğe veya az düzenli bir halden daha düzensiz bir hale gitme eğilimindedir.

Yumurta elinizdeyken bir bütün halindedir ve kabuğun içi bir nevi düşük entropili durumdadır. Sonraki haline göre ve kabuk içinde belli bir düzen içindedir ancak, yere çarpıp kırıldıktan sonra bütün parçalar başka yönlere saçılmış ve yumurtanın akıyla birlikte sarısı daha bir düzensiz bir hale gelmiştir. Bunu aşağıdaki görselde çok daha net bir şekilde görebilirsiniz.

Entropi

Peki zamanın okunun entropiyle ne alakası var?

Çünkü zamanın ileri gittiği bir evrende entropi daima artar yani düzenden düzensizliğe geçiş bize zamanın doğası hakkında güzel bir fikir verir.

Eğer yere çarpmış bir yumurtanın her bir atomuna çarptığı yönün aksine ve ters ama aynı büyüklükte bir kuvvet uygularsak, bu sefer düzensizlikten düzen yaratmış olacağız ve yumurta yerdeki o dağılmış konumundan ilk önceki bütün konumuna gelecektir. Yani düşük entropi düzeyine. Burada bir şey fark etmiş olmalısınız: Bütün atomlara zıt yönde ve aynı büyüklükte bir kuvvet uygularsanız zaman sanki geri akıyormuş gibi gelecek, yani zamanın oku geçmişi gösterecek.

Kısacası entropi, düşük entropi düzeyinden yani düzenden yüksek entropi düzeyine yani düzensizliğe gidiyorsa, zaman ileri akıyordur. Eğer entropi, yüksek entropi düzeyinden düşük entropi düzeyine doğru gidiyorsa (yani düzene doğru), zaman geri akıyormuş izlenimi verir. Gerçekten de fiziksel olarak eğer bütün prosesi bu şekilde düzene doğru daha düzenli hale hale çevirecek gücünüz olursa, zamanın oku geçmişi göstermeye ve siz de neden zaman ileriye akmıyor demeye başlarsınız. Ancak belki de, buna göre beyniniz farklı şekillenmişse, bunun farkına bile varmazsınız.

Eyüp Gürses




Dünya Dışı Yaşam mı, Utangaç UFO’lar mı?

Evrende yaşamın sadece dünya ile sınırlı olmadığını düşünen çok sayıda kişinin sık yaptığı bir hata; başka bir gezegende zeki hayatın var olup olmaması ile, Dünya semalarında (astronomlara görünmemeyi becererek) yaldır yaldır ışıklar saçıp gezen UFO fenomenini birbirine karıştırmak.

Aklı başında, biraz biyoloji veya astronomi ile ilgilenmiş her insan bilir ki; uzayda başka gezegenlerde gelişmiş yaşam biçimlerinin varlığı, hatta bu zeki hayatın evrende hatırı sayılır biçimde yaygın olması olasıdır, normaldir. Aksini düşünmek hatalı bir yaklaşım olur.

Biz dahil hiçbir bilim insanı, uzayda hayat yoktur veya evrende gelişmiş tek zeki uygarlık biziz demiyor (bunu bir kenara not alın, unutmayın). Aksine, bilim insanlarının çoğu uzayda zeki hayatın yaygın olduğunu düşünüyor, hatta bunu içten içe umut ediyor.

Gelgelelim, söz konusu olan “ikide bir dünyaya gelip giden” UFO fenomeni olduğunda işler biraz karışıyor. Şimdi, koskoca evreni bir kenara bırakıp sadece 80-100 küsür bin ışık yılı genişliğine ve 8-10 küsür bin ışık yılı kalınlığa sahip kendi galaksimiz Samanyolu’ndan söz edelim:

ufo-24874200

• Samanyolu’nda bugün bizim hesaplayabildiğimiz kadarıyla 300-400 milyar yıldız var. Ben ilkokula giderken bu sayının 10 milyar olduğu sanılıyordu.

• Bir yıldızın çevresinde hayat oluşabilmesi için o yıldızın makul sayılabilecek bir ışınım gücüne sahip olması gerekir, ne çok küçük ve zayıf, ne de aşırı büyük olmamalıdır. Ayrıca yeterli ömre sahip olması gerekir. Büyük deli dolu yıldızların hayat süreleri birkaç milyon yılı geçmediği gibi, inanın onların 1 ışık yılı yakınında bile bulunmak istemezsiniz.

• Galaksimizde, yıldızlar arasındaki uzaklık büyüktür, hem de çok büyüktür. İkili ve üçlü yıldız sistemleri haricinde, birbirine 1 ışık yılından yakın yıldız sayısı, galaksi merkezine çok yakın bölgeleri ve küresel kümeleri saymazsak çok küçük yüzdelerdedir.

• Bir yıldızın çevresinde gelişkin yaşam formlarının oluşabilmesi için özel şartlara sahip gezegenler gerekir. Olası yaşam, ister bizim gibi karbon temelli, isterse silikon yahut başka kökene sahip olsun, farketmez. Uygun şartlarda (yüksek ısı ve ölümcül radyasyon içermeyen) bir gezegene veya uydusuna ihtiyaç vardır.

• Çoğu yıldızın çevresindeki gezegenlerden pek azı yaşama uygun bölgelerde yer alır. Tabi sıcaktan kayaların eridiği ya da tüm maddelerin buz kestiği bir gezegende gelişkin zeki yaşam olabilir derseniz orasını bilemem.

• Bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda “yaygın” olmasına rağmen farklı gezegenlerdeki zeki yaşamın nadiren birbirine yakın bölgelerde oluşabileceği görülebilecektir.

Öyleyse;

ufo-878120 

• Birbirine uzak bu zeki yaşam formlarının bir diğerinden haberdar olabilmesi için uzaktan da olsa gözlem yapabilecek teknolojik seviyeye ulaşmış olması gerekiyor.

• Uzaktan gözlem yaparak bir yıldızın çevresindeki yaşama uygun kuşakta bir gezegen bulunup bulunmadığını doğrudan göremezsiniz. Çünkü yıldızın parlak ışığı doğrudan gözlem yapmanızı engeller.

• (Bizim yaptığımız gibi) Dolaylı yoldan yapılan gözlemlerle yaşam kuşağında gezegenler bulabilirsiniz. Fakat bu gezegenlerin yaşama (ya da hangi tür yaşama) elverişli olup olmadığını anlamak deveye hendek atlatmak gibidir.

• Her şeye rağmen yaşama elverişli olduğunu keşfettiğiniz gezegende zeki bir yaşam formunun var olup olmadığını anlamanızın ise, size zeka belirtisi sinyaller göndermiyorlarsa -bildiğimiz kadarıyla- hiçbir yolu yoktur. Evet, atmosferinin kirlilik düzeyini ölçerek bir yargıda bulunabilirsiniz ama, bu yargınız o gezegende birkaç yıl önce patlayan bir volkanın sizi yanıltmış olmamasını ummaktan ibarettir.

Yıldızlar arası yolculuk yapabiliyorsanız?

• Yıldızlararası yolculuk, bugünkü bilgimiz dahilinde insanlar için mümkün değil. Işık hızını bırakın aşmak, yaklaşmak bile çok ciddi bir sorun (Ki zaten ışık hızı da konvansiyonel yöntemlerle aşılamaz. Eğer kulağı tersten göstererek aşmak mümkünse bile, bizler henüz bir yolunu bilmiyoruz).

• Çok büyük sandığımız ışık hızı, yıldızlararası yolculuklar için yeterli bir hız değil. Daha açık ifade etmek gerekirse; ışık hızında giden bir gemiyle başka yıldızlara ulaşmak, “kağnı” ile dünya turuna çıkmakdan farksız. Hatta kağnı ile dünya turu çok daha makul ve hızlı bir yöntem.

• Yine de; “biz çok gelişkin bir ırkız, ışık hızının birkaç katında (mesela 10 katı) yolculuk yaparız” diyorsanız, elinizdeki kağnıyı at arabasıyla değiştirmişsiniz demektir. Fakat atlarınızın sadece yürüdüğünü varsayın. Çünkü ışık hızının 10 katı hızda, en yakın yıldıza ulaşmanız -geride bıraktıklarınız için- 5 ay, en yakın yıldız kümelerinden birine mesela Ülker’e ulaşmanız 38 yıl sürer. Buna bir de dönüş zamanını (geride sizi bekleyen gözü yaşlı sevgilinizi özleyip dönecekseniz eğer) ekleyin. Siz görelilik vs ayağına döndüğünüzde hala filinta gibi olabilirsiniz de, Ülker’den döndüğünüzde 38 yıl geçmiş olacak haberiniz olsun.

• Dolayısıyla keşfettiğiniz zeki yaşam barındıran gezegeni ziyaret edebilmek için aşırı zeki ve gözü kara bir uygarlık olmalısınız.

Çok zeki bir uygarlıksınız ve ışık yıllarını çekirdek gibi çitliyorsunuz:

• Bu durumda Samanyolu’nun büyüklüğünü iyi kavramak gerek. Her bir gezegeni ziyaret edip, her taşın altına bakarak zeki canlıları aramaya başladıysanız oldukça sabırlı olmanız lazım.

• Çok gelişmiş sensörlerinizin çözünürlüğü ne seviyededir bilmiyorum ama, yüzlerce ışık yılı uzaktan, onbinlerce yıldız ve milyonlarca gezegene tek tek bakıp dünyayı farketmeniz oldukça zor olacaktır. Ne kadar yıldızla muhatap olacağınızı görmek için lütfen şu linke tıklayın.

Linkteki fotoğrafta Samanyolu’nun çok küçük bir kesimindeki yıldız yoğunluğunu göreceksiniz. o gördüğünüz birbiriyle iç içe girmiş her benek, her noktacık bir yıldız (ön plandaki beyaz yıldızlar ise ngc650 yıldız kümesine ait).

UFO

• Eğer çok uzaktan dünyayı farketti iseniz bile, burada zeki bir canlı türü olduğunu hop diye farkedemezsiniz. Malesef insanın zekasına yönelik hiçbir bilgi şu ana kadar fazla uzağa gidemedi. Belki aşırı duyarlı sensörleriniz 1900’lü yılların başına ait dünyadan gelen radyo parazitlerini almış, bunun zeki bir varlığa ait iletişim biçimi olduğunu süper bilgisayarlarınızla çözmüşseniz, onu bilemeyeceğim işte. Yalnız bunu yapmak için en eski radyo sinyallerimiz henüz daha ötesine ulaşamadığından, Dünya’dan 120-130 ışık yılından uzakta durmayın ve sinyali normal uzaysal parazitlerle birbirine karıştırmayın.

• Her şeye rağmen Dünya’yı buldu iseniz, hatta ziyaret ediyorsanız öyle kaçamak bakışlar atma saflığına da girmeyin. Size göre aşırı ilkel olan bu toplumun “işleyişine karışmamak” için gizli gizli takılmanıza gerek yok. unutmayın, insanlık sizler için alet kullanmayı öğrenmiş maymun’dan farksız.

• Yine de çok ahlaklı varlıklarsanız elbette izleyin gidin. Ama sizi görenler var, paranoyak ettiniz adamları.

• Madem bir sürü paranoyak yarattınız ortalıkta, bari bilimden falan anlayan, sizin var olabileceğinizi bilen, üstelik sürekli gökyüzü gözlemi yapan bilim insanlarına görünün. Bunu yapın ki, amatör kameraların çektiği titrek görüntüler yerine adam akıllı videolarınız ve fotoğraflarınız olsun.

• Sahi, herkese görünüp de, sizi doğru düzgün görüntüleyebilecek (amatör de olsa) astronomlara görünmemeyi nasıl başarıyorsunuz?

ufo-5787

Niyetiniz ne? 

• Onca ışık yılı mesafe içinde onbinlerce, yüzbinlerce yıldızı tarıyor ediyor, Dünya gibi gezegenler arıyorsunuz. Niçin?

• Kaynaklarından faydalanmak için böyle gezegenlere ihtiyacınız mı var?

• Muhteşem medeniyetinizin ve teknolojinizin devamını sağlayabilmek amacıyla bu bulduğunuz gezegenlere yerleşmeyi niçin düşünmüyorsunuz?

• Sizin silahlarınıza göre ok ve yaydan farkı olmaması gereken dandik silahlarımızdan mı korkuyorsunuz?

• Yoksa hepiniz “ışık ve sevgiyle” oradan oraya gezen bilim insanları mısınız?

• Ya da burası bir hayvanat bahçesi ve turistik geziler düzenliyorsunuz? Hmm…

Neyse, konuyu çok fazla bilimkurgu izlediğini düşündüğüm bir bilim insanı olan Douglas Vakoch‘ın SETI projesi kapsamında oraya buraya dünyanın yerini gösteren sinyaller, haritalar ve şarkılar gönderilmesi üzerine söylediği bir söz ile kapatayım:

“Neden uzaylıların barışçıl olduğunu düşünüyoruz. Uzaya müzik yayını dünyanın tam yerini ele veriyor. Nasa’nın böyle konuları tartışmaya açması gerekir. Uzaya dünyanın galaksideki adresini gösteren haritalar ve bilgiler gönderilmesinin gelecek nesiller için büyük tehlike yaratabilir. dünyaya karşı yapılacak bir uzay saldırısından sağ kurtulmamız mümkün olmaz.”

Zafer Emecan

Yazıda kullanılan tüm görseller Mars Attacks filmi ve Mars Attacks çizgi romanlarından alıntıdır.




Değişken Yıldız V838 Monocerotis

V838 Monocerotis, Güneş’ten yaklaşık 20.000 ışık yılı uzaklıktaki Monoceros takımyıldızında bulunan, Güneş’in yaklaşık 15 bin katı parlaklığa sahip kırmızı renkli değişken bir dev yıldızdır.

Bu görüntüsü ilk olarak bir süpernova patlaması olarak düşünülmüştür ancak, daha sonra tamamen farklı bir şey olduğu farkedilmiştir (yıldız ölümü veya çift yıldızların birleşmesi gibi). Bu kozmik nesne, ışık yansımaları ve Süperlüminal hareket olarak bilinen bir olayı gerçekleştirmesi ile bilinmektedir.

Eğer bir yıldızın çevresinde gaz ve toz bulutları varsa ve ayrıca yıldızdan yansıyan ışığın, o yıldızın çevresinde genişleyen nesnenin görüntüsünü ortaya çıkarmak için ulaşması daha fazla vakit alırsa halkalar, öyle olmamalarına rağmen ışık hızından daha hızlıymış gibi görünürler.

V838 Monocerotis’in durumunda ise; ortaya çıkan bu ışık yansımasının emsali olmayan görüntüleri, Hubble Uzay Teleskopu tarafından çekilmiştir.

Burcu Ergül