Luna 3 Ay Keşif Aracı ve Ay’ın Arka Yüzü

Üstteki fotoğrafta solda gördüğünüz araç, 4 Ekim 1959 yılında SSCB tarafından fırlatılıp başarıyla Ay’a gönderilen Luna 3 uzay sondası.

SSCB’nin (bugünkü Rusya) Baykonur Uzay Üssü’nden Vostok roketiyle Ay’a gönderilen yaklaşık 278 kg ağırlığa sahip olan araç, fırlatıldığı tarihten itibaren 18 gün boyunca veri gönderimini sürdürmüş, 29 Nisan 1960’da ise tümüyle çalışmaz hale gelmiştir.

Sağda gördüğünüz imaj ise, Ay’ın Dünya’dan görülmeyen yüzüne ait, insanlık tarihinde çekilen ilk fotoğraf. Tüm insanlık, Ay’ın arka yüzünü ilk kez bu fotoğrafla gördü. Luna 3 bu görüntüyü alabilmek için Ay çevresinde yörüngeye girmiş ve yaklaşık 40 bin km uzaklıktan “Ay’ın karanlık yüzü” olarak da bilinen “arka tarafı”nı görüntülemişti. 

Luna 3

Luna 3’ün uç kısmında bulunan kamera açıklığı ve içinde yer alan Yenisey-2 Telefoto cihazı.

Gerçekte, Ay’ın hiçbir yüzü karanlık değildir, her yanı eşit derecede Güneş ışığı alır. Fakat, kütleçekim kilidi nedeniyle sürekli bir yüzü bize bakacak şekilde Dünya’nın çevresinde dolandığı için, biz hep aynı yüzünü görürüz. Buna karşın, Luna 3 sayesinde göremediğimiz “karanlık” tarafı da ilk kez görüntülendi ve bir sır olmaktan çıktı.

Fotoğrafın çekilmesini sağlayan, dönemi için teknoloji harikası olarak niteleyebileceğimiz Yenisey-2 telefoto cihazıydı. Yenisey-2’nin toplam 40 fotoğraf çekebilme kapasitesi vardı. Araç fotoğrafları, beraberinde taşıdığı 35mm’lik normal bir fotoğraf filmi ile çekiyor, daha sonra bu filmler otomatik bir sistemle yıkanıp bir iç kameranın önüne getirililip arkadan verilen güçlü ışıkla aydınlatılıyor, kamera bu filmi “tarayıp” Dünya’ya televizyon sinyali şeklinde aktarıyordu. Yani tam bir elektro/mekanik mucizeydi diyebiliriz.

Luna 3 Ay

Luna 3 tarafından Ay’ın görünmeyen arka yüzüne ait çekilen ve gönderdiği ilk fotoğraf.

Araç, 40 fotoğraf çekebilme kapasitesi olmasına rağmen Dünya’ya 29 adet fotoğraf gönderebildi. Fotoğrafların kalitesi elbette ilk deneme olduğundan oldukça düşüktü ancak, daha sonraki araçlar için büyük tecrübe kazandırdı. Ayrıca araçta yer alan mikrometeor ve kozmik ışın dedektörleriyle de ilk kez Ay yörüngesinde farklı bilimsel araştırmalar yapılabilme imkanına kavuşulmuştu.

Tüm bunlara rağmen, Ay’ın bu dünyadan görülmeyen tarafında uzaylıların yerleşimlerinin bulunduğundan tutun da, nazilerin üsler kurduğuna kadar bir dolu şehir efsanesi hala canlılığı koruyor. Fakat şimdiye kadar ABD, Rusya, Çin, Japonya ve Avrupa uzay ajanslarının sahip olduğu uydularla yapılan gözlemlerin hiçbirinde beklendiği gibi böyle bir bulguya rastlanmadı. Yine de, milyonlarca insan tek bilimsel dayanağı ve kanıtı olmayan böylesi söylentilere inanmayı sürdürüyor.

Zafer Emecan




Isı Kalkanı: Dünya’ya Dönmek Mi, Yoksa Düşmek Mi?

Uzay araçları, yeryüzüne dönerken güçlü ısı kalkanlarına ihtiyaç duyarlar. Bu kalkanlar olmasa, atmosfere girişte yanıp kül olmaları kaçınılmaz olur. Peki, uzaya çıkarken de aynı atmosferi geçiyorlar ama,  o sırada  yanmıyorlarsa dönüşte niçin başlarına bu geliyor?

Öncelikle, uzay araçlarının yeryüzüne “iniş” adı altında gerçekleştirdikleri yolculuğun gerçekte “bodoslama düşüş” olduğu gerçeğini kabullenerek işe başlayalım. Şu aralar bolca reklamını gördüğünüz SpaceX kapsülleri bile, eğer yeniden kullanılmaları gerekliyse (veya insan taşıyorsa) Dünya’ya bu şekilde “sağlam olarak” geri dönüyorlar. 

Isı Kalkanı Neden Gerekli?

Hem artık kulanılmayan uzay mekikleri, eskiden kullanılan Apollo (ABD) ve şu an en yoğun kullanılan Soyuz (RUSYA) gibi kapsüller; Dünya’ya dönerken atmosfere çok sınırlı bir yönlendirme kontrolüyle, fakat büyük bir hızla girerler. Saatte 30 bin km‘yi bulan bu düşüş hızı, mekiğin veya kapsülün atmosferin seyrek dış katmanlarıyla sürtünmesine ve 1.500 santigrat derecenin üzerine ulaşabilen bir sıcaklıkta ısınmasına neden olur. (Araç uzaya çıkarken, atmosfer içinde bu hıza ulaşmaz, hatta yaklaşmaz bile. O nedenle tehlikeli derecede ısınması söz konusu değil.)

Isı Kalkanı

Apollo Kapsülü’nün ısı kalkanı. Apollo ve Soyuz araçlarında kullanılan bu kalkan, atmosfere giriş sırasında “yanarak” oluşan enerjiyi “kullanır” ve kapsülün iç gövdesini aşırı ısıdan korur.

Atmosferin bu seyrek üst katmanı, uzay aracını yavaşlatamayacak kadar düşük yoğunluklu gazlardan oluşuyor. Buna karşın, aracın çok yüksek hızı nedeniyle oluşan sürtünme böylesi büyük ısıların oluşması için yeterli.

Araç, ısı kalkanı sayesinde bu düşük yoğunluklu atmosfer katmanını geçip, yeryüzüne yakınlaştıkça atmosferin artan kalınlığının oluşturduğu baskı ile yavaşlar ve giderek soğur. Ardından inen cisim bir kapsül ise paraşütleri açılır, bir uzay mekiği ise uçak gibi normal iniş gerçekleşir. Sadece birkaç dakika önce 1.000 derecenin üzerine çıkmış olan ısı kalkanı sıcaklığı, araç yeryüzüne indiğinde elle dokunulabilecek kadar düşmüş olur.

Bu arada ısı kalkanı dediğimiz şey öyle über süper teknolojik bir sistem değil. Kapsüllerde bildiğimiz şişe mantarına benzer bir kaplama kullanılıyor. Mantar atmosfere girişte yanarken ısıyı dağıtıyor ve kapsülün yanması engelleniyor. Uzay kapsüllerinin dönüşte alev topuna dönüşmelerinin nedeni aslında bu. Mekiklerin dış katmanları ise inşaatlarda görebileceğiniz hafif tuğlalar gibi seramik bir malzemeyle kaplı. Bu kaplamanın dış kısmı bin dereceye kadar ısınsa bile, içte bulunan mekiğe bu ısının çok azını iletiyor.

Isı Kalkanı

Uzay mekiklerinin tüm yüzeyi, ısıyı dışarıda tutup geminin gövdesini koruyan seramik tuğlalardan meydana gelen ısı kalkanı ile kapladır. .

Peki bu “düşerek geri dönme” sıkıntısından kurtuluşumuz mümkün mü?

Hayır, şu an için teknolojimiz bunun yapabilmek adına yeterli değil. Bir aracın, ısı kalkanına ihtiyaç duymadan yeryüzüne dönebilmesi için, iniş sırasında hızını azaltmasını sağlayacak frenleyici güçlü roketlere ihtiyacı vardır. Ancak, bu frenleyici roketlerde kullanmak için de bolca yakıtı taşımanız gerekir. Uzay araçlarını çok büyük maliyetleri olan muazzam miktarda yakıt kullanarak fırlatıyoruz. Hem aracın, hem de onu fırlatmak için gereken yakıtın ağırlığı arttıkça, fırlatma maliyetleri ve mühendislik sorunları da artıyor.

Uzaya gönderdiğimiz araçların, küçük bir uzay aracını yeryüzünden fırlatmak için kullandığımız miktarda yakıta sahip olması gerekir ki, dönüşte bu roketlerini ateşleyerek hızını azaltsın ve ısınma sorunu olmadan geri dönebilsin. Ancak, bahsettiğimiz maliyet ve böylesi büyük miktardaki yakıta sahip ağır bir aracı uzaya göndermenin getireceği mühendislik sorunları yüzünden bunu yapabilmemiz mümkün değil.

İleride ucuz, hafif ve güçlü yeni itki sistemleri geliştirebilirsek, elbette bu sorundan da kurtulmuş olacağız. Ancak, günümüzde ve yakın gelecekte şimdilik bu mümkün görünmüyor. İtki sistemleri demişken; isterseniz sizi geleceğin itki sistemlerini anlattığımız şu yazı dizimizin ilk bölümüne davet edelim: Geleceğin İtki Sistemleri

Not: Hayır, SpaceX şirketinin şu roketi “uzaydan geri dönmek” amacıyla inşa edilmedi. Amacı, uzayda uyduları yerleştirdikten sonra geri dönmek. Yoksa, 300 küsür kilometre ve ötesi yörününgeye uydu yerleştirdikten veya araç gönderdikten sonra geri dönmek “şimdilik” (2018) değil. 

Zafer Emecan

Fotoğraflar telif: NASA / ESA / RSA




NASA’nın Yeni Hedefi Titan veya Bir Kuyruklu Yıldız

ABD Uzay Ajansı NASA’nın bir sonraki Güneş Sistemi misyonu için seçtiği finalistler, önceden gerçekleştirilmiş bazı projeler hakkında daha kapsamlı araştırmalar yapmayı amaçlıyor.

NASA’nın gerçekleştirmeyi planladığı yeni görevler; birkaç uzay aracının daha önce gittiği yerlere gitmek olacak. 20 Aralık 2017 tarihli basın telekonferansında açıklandığı üzere; ajansın seçim sürecindeki iki finalistinin hedefi; ya Satürn‘ün uydusu Titan‘a ya da 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızına geri dönmek olacak.

Titan - Dragonfly

TITAN’DAKİ DRONE: Bu sanatçının konseptinde gösterilen Dragonfly görevi, Satürn’ün uydusu Titan’ın birkaç yerine uydunun kimyasını araştırmak için drone benzeri uzay araçları göndermeyi amaçlıyor.

İlk finalist olan Dragonfly görevi; 2025 yılında fırlatılıp Satürn’ün en büyük uydusu olan Titan’a 2034 yılında varacak olan drone benzeri araçları göndermek olacak. Daha önce Titan yüzeyine iniş gerçekleştirilen NASA’nın Cassini-Huygens görevi, Titan’ın sıvı etan ve metan içeren göllere ve nehirlere sahip olduğunu ve ayrıca yaşama olanak sağlayan bir kimyaya sahip olabileceğini göstermişti.

Laurel, MD’deki Johns Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuvarı’nın baş araştırmacısı Elizabeth Turtle, “hayat için gerekli bileşenlerin olduğunu bildiğimiz çevrede prebiyotik kimyanın ne derecede ilerleyeceğini test edebiliriz” diye açıklıyor bu görevi.

Diğer bir finalist olan Kuyruklu Yıldız Astrobiyoloji Keşif ve Örnek Getirme (The Comet Astrobiology Exploration Sample Return – CAESAR) görevinde ise; ESA (Avrupa Uzay Ajansı) tarafından gönderilmiş olan Rosetta Uzay Aracı tarafından haritalandırılan 67P Kuyruklu Yıldızı’nın yüzeyinden, 100 gram örnek toplamak için 2025’ten önce bir uzay aracı fırlatılacak ve bu araç 2038 yılında Dünya’ya dönecek.

Kuyruklu Yıldız

KUYRUKLU YILDIZI YAKALAMAK: Kuyruklu Yıldız Astrobiyoloji Keşif ve Örnek Getirme (The Comet Astrobiology Exploration Sample Return – CAESAR) görevi, 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızından Dünya’ya örnek getirecek.

Cornell Üniversitesi baş araştırmacısı Steven Squyres, Rosetta’nın haritalama çalışmasının; kuyruklu yıldızın bir parçasını yakalamayı amaçlayan çok zor bir aktivite için başarı şanslarını önemli ölçüde arttırdığını söyledi.

Her proje, görev kavramlarının daha da geliştirilmesi için fon alacak ve Temmuz 2019’da; NASA, hangi görevin yapılacağını ilan edecek.

Biri Satürn’ün uydusu Enceladus‘un gayzerlerinde hayat izi arayacak olan, diğeri de Venüs‘e inmeyi amaçlayan diğer iki göreve ise; gelecekteki yarışlara hazırlanma amacıyla, karmaşık teknoloji sorunları ile uğraşmak adına fon verilecek.

Çeviri: Burcu Ergül

https://www.sciencenews.org/blog/science-ticker/nasa-next-stop-will-be-titan-or-comet




Evrende En Fazla Bulunan Elementler (Bolluk Sıralaması)

Bilindiği gibi, evrenin büyük patlama teorisinin öngördüğü biçimde oluştuğu düşünülüyor. Bugün çevremizde var olan elementler de ilk olarak bu süreçle oluşmaya başladılar

Teoriye göre, evren ilk oluştuğu, henüz yıldızların oluşması için gerekli uygun ortamın meydana gelmediği zamanlarda en hafif (en düşük atom numaralı) üç element, bu oluşum döneminin sağladığı enerji ile meydana geldi. Bunlardan en büyük miktarda oluşanı %75 oranla Hidrojen, %25 oranla Helyum ve eser miktarda Lityum elementleriydi.

Daha sonrasında, evrenin bebeklik döneminin sonlarına doğru ilk yıldızlar oluşmaya başladı. Sadece Hidrojen ve Helyum elementinin baskın olduğu bu dönemde oluşan yıldızlar, evrenin daha küçük ve yoğun olması nedeniyle oldukça büyük boyutlardaydılar. Öyle ki, bugün “dev yıldız” olarak nitelenen 100-150 Güneş kütlesine sahip yıldızlardan daha büyük, 200, hatta 300 Güneş kütlesinde yıldızlar meydana gelmişti.

Diğer Elementler Nasıl Oluştu?

Bu dev, ancak çok kısa ömürlü yıldızların çekirdeklerindeki nükleer reaksiyon sırasında Hidrojen ve Helyum’dan daha ağır; Oksijen, Neon, Karbon, Azot, Silisyum, Magnezyum, Berilyum, Fosfor, Sodyum, Demir gibi elementler meydana gelmeye başladılar. Periyodik tabloda atom ağırlığı Demir’e kadar olan tüm elementler; bu ilk yıldızlar ve daha sonraki kuşak yıldızların nükleer füzyon süreçlerinde içlerinde oluştular. Bu süreci daha iyi öğrenmek için şu yazımızı okumanız faydalı olacaktır.

Element Yıldız

Yıldızların içinde gerçekleşen nükleer füzyon, bir yandan enerji üretirken bir yandan da yeni elementlerin oluşmasıyla sonuçlanır.

Demirden daha ağır; Nikel, Gümüş, Bakır, Sezyum, Cıva, Platin, Kurşun, Uranyum gibi elementler ise, yakıtı tükenen dev yıldızların ölümü anlamına gelen süpernova patlamaları sırasında ortaya çıkan çok büyük miktarda enerji sırasında oluştu. Bu süreç hakkında detaylı bilgi için bu yazımızı okuyabilirsiniz.

Element Çeşitliliği Nasıl Arttı?

Yukarıda anlattığımız yıldız oluşum ve ölüm süreçleri sırasında, evrenin ilk dönemlerinde var olan Hidrojen ve Helyum atomları birleşerek bugün çevremizde gördüğümüz ve bildiğimiz atomları meydana getirdiler. Yani, evrendeki Hidrojen oranı düşmeye, daha ağır elementlerin miktarı ise artmaya başladı.

Burada şu anki element bolluğu miktarını hesaplarken birşey dikkatinizi çekmiş olmalı (ilgili yazılarımızı okuduğunuz varsayıyoruz): Çekirdeğinde nükleer reaksiyonlar bittikten sonra ölen her yıldız ister bir beyaz cüceye dönüşsün, isterse süpernova olarak patlayarak yok olsun, yaşam süreci içinde Hidrojeni atom numarası Demir’e kadar olan elementlere dönüştürüyor.

Hepimiz yıldız tozuyuz derken, yerdeki tozu kastetmiyoruz. Vücudumuzdaki her atom, aldığımız her nefes, üzerine bastığımız toprak, 13 milyar yıl önce var olmuş olan ilkel yıldızlardan bir parça taşır.

Yani, her yıldızın çekirdeğinde Oksijen, Karbon, Azot, Magnezyum, Neon ve Silisyum oluşumu gerçekleşiyor. Dolayısıyla, Hidrojen ve Helyum’dan sonra evrende en fazla bulunan elementler bunlar olmak zorunda. Çünkü, (kırmızı cüceler haricinde) türü ne olursa olsun her yıldız bunları üretiyor ve bir şekilde evrende yeni yıldız oluşum bölgelerine saçıyor.

Şu Andaki Element Bolluk Sıralaması Nedir?

Evrenin oluşumu üzerinden geçen yaklaşık 13.8 milyar yıllık süreç içerisinde, anlattığımız süreç dahilinde evrene yeni elementler saçıldı. Evrenin bebeklik evresinde Hidrojen, Helyum ve az miktardaki Lityum karşısındaki oranları %0 olmalarına karşın, diğer elementlerin miktarı şu anda yaklaşık %2 dolaylarına kadar artış gösterdi.

O halde, bilim insanlarının evrendeki yıldızların ve galaksileri gözlemleyip tayf analizlerini yaparak ortaya koydukları element bolluk oranını sıralayalım:

  1. Hidrojen (%74.5)
  2. Helyum (%23.84)
  3. Oksijen (%1.04)
  4. Karbon (%0.46)
  5. Neon (%0.13 )
  6. Demir (%0.11)
  7. Azot (%0.096)
  8. Silisyum (%0.065)
  9. Magnezyum (%0.058)
  10. Sülfür (%0.044)

Üstteki yüzdelik sıralama, büyük patlamadan bugüne kadar oluşmuş elementlerin evrendeki bolluk miktarı. Elbette, Güneş Sistemi de genel olarak bu oranlara uyuyor. Ancak, ele aldığımız ölçekler küçüldükçe bolluk oranları da değişiklik göstermeye başlıyor.

Vücudumuz da yıldız tozu dedik. Ancak, bizi oluşturan yıldız tozu oranı, yıldızları oluşturandan biraz daha farklı.

Örneğin, Dünya‘yı oluşturan elementler arasında Hidrojen ilk sırada değil, %45’in üzerinde bir oranla Oksijen. İnsan vücudu da evrenin genelinden farklı bir element kompozisyonuna sahip. Aşağıda kütle oranını sıraladığımız elementlerden oluşuyor vücudumuz:

  1. Oksijen (%65)
  2. Karbon (%18.5)
  3. Hidrojen (%9.5)
  4. Azot (%3.2)
  5. Kalsiyum (%1.5)
  6. Fosfor (%1.0)
  7. Potasyum (%0.4)
  8. Sülfür (%0.3)
  9. Sodyum (%0.2)

Atmosferimiz de biliyorsunuz %78 Azot ve %21 Oksijen’den meydana geliyor. Ancak, evrendeki tüm elementlerin birbirine oranı, yukarıda ilk verdiğimiz sıralamadaki gibi. Elbette, evren yaşlandıkça Hidrojen ve Helyum oranı düşmeye, diğer daha ağır elementlerin oranı artmaya devam edecek.

Zafer Emecan

http://periodictable.com/Properties/A/UniverseAbundance.html
https://www.thoughtco.com/most-abundant-element-in-known-space-4006866
https://www.quora.com/How-does-the-elemental-composition-of-the-human-body-compare-to-elemental-composition-of-universe
http://spiff.rit.edu/classes/phys240/lectures/elements/elements.html
https://education.jlab.org/glossary/abund_uni.html
Kapak Fotoğrafı Telif: Kellie Jaeger




Uluğ Bey ve Başyapıtı: Uluğ Bey Zici

Uluğ Bey, dönemi için önemli çalışmalara imza atmış bir astronom ve matematikçidir. Yaptığı çalışmalar, teleskobun icadına kadar geçen süre içinde tüm dünya bilim insanlarınca başvuru kaynağı olarak kullanılmıştır.

15. yüzyılın büyük astronomi âlimi Uluğ Bey (1394-1449), Timur’un torunu, Şahruh Mirza’nın oğludur. Asıl ismi Muhammed Taragay‘dır. 1413’te babasının yerine Türkistan ve Maveraünnehir bölgesi emirliğine geldi. Fakat kendini idarecilikten çok bilime verdi ve bilime hizmet eden âlim hükümdarlardan oldu. “İlmin hâkim olduğu bir ülkede, ilimle uğraşan bir kişi olmayı, hükümdarlığa tercih ederim.” sözüyle bunu veciz bir şekilde ifade etti.

Uluğ Bey

Uluğ Bey’in Zici, (Zic-i Uluğ Bey), Türkçe basımıyla birçok kez yayınlandı ve günümüzde de çeşitli yayınevleri tarafından yayınlanmaya devam ediliyor.

Kırk yıla yakın hükümdarlık döneminde, matematik ve astronomi ilmine büyük hizmetlerde bulundu. Sarayını bir akademiye çevirdi. Devrin, 60-70 civarındaki meşhur bilginini burada topladıv ilmî çalışmalar yaptırdı. Zamanında Semerkant¸ mühim bir ilim, kültür ve sanat merkezi konumuna yükseldi.

Gıyaseddîn Cemşid el-Kâşi’nin, Uluğ Bey’in matematik ve astronomi alanlarındaki dehasına misal teşkil etmesi noktasında naklettiği şu olay gayet ilginçtir: “Bir gün atla dolaşırken, H. 818 yılının Recep ayının 10 ile 15’i arasındaki bir pazartesi olarak bilinen günün, güneş yılına göre hangi güne isabet ettiğini bulmak istedi. Güneşin o güne tekabül eden boylamını iki dakikaya varan bir hata ile hesap etti. Vakıa, sonucu duyarlı olarak çıkaramamış, derece ile iktifa etmişti. Fakat bunu günümüz insanları arasında hiç kimse yapamaz; zihni hesapta bu derece maharet kimseye müyesser değildir.”

Semerkant Rasathanesi ve Zic-i Gürganî

Türkiye’nin yetiştirdiği bilim tarihi uzmanlarından Ord. Prof. Aydın Sayılı¸ 1960’ta yayımladığı “The Observatory İn Islamand İts Place İn The General History Of The Observatory” (İslam Dünyasında Rasathane ve Genel Rasathane Tarihi İçindeki Yeri) isimli eserinde, rasathanenin/astronominin doğuşunu İslâm medeniyetine borçlu olduğunu ilmî anlamda ortaya koymuş ve şu tespiti yapmıştır: “Mısırlılar ve Mezopotamyalılardan başlayarak medeniyetimizin meydana gelmesinde doğrudan doğruya rol almış olan medeniyetlerde, rasathaneye ilk defa İslâmiyet’te rastlanır.

Uluğ Bey

Semerkant Rasathanesi’nin dıştan görünümü.

Bu anlamıyla rasathane, Türk İslâm medeniyetinin meydana getirdiği ve dünya medeniyetine sunduğu bir kuruluştur.” İslâm astronomisinde ilk büyük canlanma¸ Nasîreddin Tûsî(1201-1274) tarafından 1259’da kurulan Meraga Rasathanesi ile ortaya çıktı.1421’de Uluğ Bey tarafından Semerkant’ta kurulan rasathaneye ilham kaynağı ve model oldu.1

Semerkant Rasathanesi, Uluğ Bey’in en önemli eseridir. “Gök biliminde ilerlemeyen milletler, büyük millet olamaz.” tespiti, onun rasathaneyi ve buradaki çalışmaları ne denli önemsediğinin delillerindendir. O dönemde Doğu’da ve Batı’da bu mükemmellikte bir rasathane bulunmuyordu. Uluğ Bey’in adını insanlığa duyuran ve ilim tarihine geçmesini sağlayan, bu rasathanedeki çalışmalarıdır. Dünyaca meşhur bilim tarihi otoritelerimizden Prof. Fuat Sezgin de aynı kanaattedir:

“Kurduğu rasathane, çağının en modern usullerle gözlem yapan, araştıran, inceleyen, bilimin aydınlığını yayan bir ilim irfan merkeziydi.” Burada kullanılan “Suds-i Fahrî”, “Rub-u Daire” gibi bazı âletler, Uluğ Bey tarafından icat edilmiştir.

Uluğ Bey

Semerkant Rasathanesi’nin içten görünümü.

Yıldızların yüksekliklerini bulmada kullanılan, 40.2 metre çapa, 63 metre uzunluğa sahip “Rub-ı Daire” (Duvar Kadranı), Ayasofya Camii’nin kubbesi büyüklüğündeydi. O devre kadar astronomide bu büyüklükte bir alet meydana getirilememiştir. Bu alet, dürbün/teleskop icat edilinceye kadar yıldızların uzaklığı, namaz vakitleri, kıble tespiti gibi çeşitli gözlem işlemlerinde kullanılmıştır. Rasathanede yapılan gözlem ve hesaplamalar¸ günümüz astronomi değerlerine oldukça yakındır. Uluğ Bey, bir yılın uzunluğunu 365 gün 6 saat 10 dakika 8 saniye olarak belirlemiştir. Modern ölçümlere göre de 365 gün 6 saat 9 dakika 9.6 saniyedir; aradaki fark 1 dakikadan azdır.

Uluğ Bey; Kadızâde Rûmî, Gıyaseddîn Cemşid el-Kâşi, Âli Kuşçu ve öteki astronomların işbirliğiyle¸ yıldızların gökyüzündeki konumlarını ve hareketlerini bildiren katalog/cetvel mahiyetindeki Zic-i Gürganî’yi (Zic-i Uluğ Bey) tam 12 yılda hazırladı. Eseri 1437’de bitirmekle birlikte, eksiklerini giderip her şeyiyle tamamlaması 1449’u buldu. Kendisinin ve inşa ettiği rasathanenin, tek büyük ilmî eseri budur. Devrin en önemli astronomi kitabı olduğu gibi¸ tüm zamanların da astronomi şaheserlerindendir. Uluğ Bey’i astronomi biliminin zirvesine çıkarmış ve dünya bilim tarihinin en büyük astronomlarından yapmıştır.

Zic-i Uluğ Bey, Avrupa’da 16. yüzyıl sonunda Tycho Brahe cetvelleri yazılıncaya kadar bir buçuk asır geçerliliğini korumuştur. Rus doğu bilimci Wilhelm Barthold’un, eserin ilmî kıymeti hakkında vardığı hüküm oldukça çarpıcıdır: “Orta zamandaki astronominin en son sözü ve ilmin teleskop icat edilinceye kadar erişmiş olduğu en son derecesidir.”

Eserde, gökyüzünün güneyinde kalan 48 takımyıldız konu edilmiş ve bunların içinde yer alan 1018 yıldızın koordinatları en doğru biçimde tespit edilmiştir. Eserin en önemli özelliği, sabit yıldızlar hakkında yeni gözlem kayıtları içermesidir.

Uluğ Bey

Uluğ Bey’in hazırladığı yıldız kataloğu, günümüzde de astronomi tarihi çalışmaları için önem arzediyor. Kataloğun 1917 yılında basılmış ingilizce versiyonunu bu linkten PDF formatında indirebilirsiniz.

Eser dört bölümden meydana gelmiştir: Birinci bölümde¸ farklı toplumlar tarafından kullanılan değişik takvim/kronolojik sistemleri ele alınmıştır. İkinci bölümde¸interpolasyon2 tabloları; sinüs ve kosinüslerin tayini; gölgenin trigonometrik çizgi olarak düşünülmesi; ekliptiğin3 muhtelif noktalarının deklinasyonu4; bir gök cisminin ekvatora uzaklığı; yeryüzündeki bir yerin enlem ve boylamının tayini; iki yıldızın veya gezegenlerin uzaklık tayini gibi uygulamalı astronomiye ait bilgi, gözlem ve hesaplamalara yer verilmiştir. Üçüncü bölümde, dünya merkezli kâinat sistemine göre¸ gök cisimlerinde görülen hareketler ve yerleri konu edilmiştir. Güneş ve gezegenlerin hareket teorisi; gezegenler¸ güneş ve ayın, yer merkezine uzaklığının tayini; güneş ve ay tutulmaları incelenmiştir. Dördüncü bölümde ise, astrolojiyle ilgili mevzulardan bahsedilmiştir.

İlim Tarihindeki Yeri ve Süregiden Değeri

Batlamyus (Almagest), Nasîreddin Tûsî (Zic-i İlhanî) ve Gıyaseddîn Cemşid (Zic-i Hakanî) tarafından yapılan hesaplama hatalarını Uluğ Bey, yeni esaslara ve astronomik tespitlere dayanarak düzeltmiştir. Kendisinden önce Doğulu ve Batılı bilginlerin tahminî ve takribî (yaklaşık) hesaplamalarını terk etmiş; cebir, geometri ve trigonometriye dayalı, kesin sonuçlar veren matematiksel hesaplama esasını uygulamıştır. Zic-i Uluğ Bey, asırlar boyunca astronomi alanında başucu kaynaklarından olmuştur. Aslı Farsça olan eser, çok erken dönemlerde bütün Batı dillerine çevrilmiş ve yüzyıllarca Avrupa üniversitelerinde okutulmuştur.

Meraga ve Semerkant Rasathaneleri; Takiyüddin Efendi’nin 1577’de İstanbul’da kurduğu ilk Osmanlı Rasathanesi (İslâm Âleminin de 3. büyük rasathanesi) başta olmak üzere, 18. yüzyıl Hindistan’ında Jai Singh tarafından Delhi ve Jaipur gibi şehirlerde kurulan rasathaneler gibi, Tycho Brahe ve Kepler tarafından kurulan ilk Avrupa rasathanelerine de modellik ettiler.

Uluğ Bey, ortaya koyduğu ilmî çalışmalarla bugün bile bilim dünyasında adından söz ettirmektedir. Batılı bilim çevreleri onu “15. Yüzyılın Astronomu” unvanıyla taltif etmiştir. Merkezi Amerika’da bulunan Uluslararası Astronomi Derneği (International Astronomical Union), ayın görünen yüzeyinin önemli bir bölgesine “Uluğ Bey Krateri” ismini vermiştir. Günümüzde Kandilli Rasathanesi¸ hicrî ve kamerî aybaşlarının hesaplanmasında hâlâ Uluğ Bey Zici’nden faydalanmaktadır.5

İsmail Çolak
http://somuncubaba.net/dergi/181-sayi/astronomi-semasinin-yildizi-ulug-bey/ 

Dipnotlar:

1) Aydın Sayılı¸ The Observatory in Islam¸ Ankara¸ 1960¸ Türk Tarih Kurumu Yayınları¸ s.260-271 vd.;Sayılı¸”Rasathane”¸ İslam Ansiklopedisi¸ c.9¸ Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları¸ İstanbul¸ 1964¸ s.627-632; A. Süheyl Ünver¸ İstanbul Rasathanesi¸ Ankara¸ 1969¸ s.XI; M. Fuat Köprülü¸ “XIII. Asırda Maraga Rasathanesi Hakkında Bazı Notlar”¸ Belleten¸ Sayı: 23-24/1942¸ s.216; Hilmi Ziya Ülken¸ İslam Felsefesi: Kaynakları ve Tesirleri¸ Ankara¸ 1967¸ s.133; Seyyid Hüseyin Nasr¸ İslam ve Bilim¸ İstanbul¸ 2006¸ İnsan Yayınları¸ s.20¸ 23¸ 105¸ 112¸ 114; İhsan Kurt¸ Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü¸ Ankara¸ 1990¸ Kültür Bakanlığı Yayınları¸ s.36¸ 42.Ord. Prof. Aydın Sayılı’nın rasathanelerin kuruluşuna Müslüman bilginlerin öncülük ettiği görüşünü diğer bir bilim tarihi uzmanlarından Prof. Fuat Sezgin de desteklemektedir: “Avrupa’da rasathanenin kurulma çalışmaları¸ İslâm dünyasından 500 yıl kadar sonra başladı. Rasathane¸ tamamen Müslüman âlimlerinin bir icadıdır.” Bkz. İrfan Yılmaz¸ Yitik Hazinenin Kâşifi Fuat Sezgin¸ Genişletilmiş 4. Baskı¸ Yitik Hazine Yayınları¸ İstanbul¸ 2014¸ s.152. Fuat Sezgin’in Meraga Rasathanesi ile ilgili tespitleri ise şöyledir: “Çağının en büyük en modern rasathanesiydi. 1259-1265 yılları arasında Merağa Rasathanesi’nin astronom aletleri Ay’ın¸ Güneş’in ve yıldızların yüksekliğini ölçüyordu. Büyük âlim Nasıreddin et-Tûsî¸ Zîc-i İlhânî başta olmak üzere astronomi üzerine yazdığı eserler¸ uzun asırlar Batılı astronomlara yol gösteren kitaplardan oldu.” Bkz. İrfan Yılmaz¸ Yitik Hazinenin Kâşifi Fuat Sezgin¸ s.159. Tûsî’nin¸ Meraga Rasathanesi’nde yaptığı bazı gözlem ve çalışma usulleri¸ çağımızın astronomi çalışmalarına dâhi emsal teşkil etmiştir. Meraga’da¸ Ay’a yüksek yerlerden değil çukur yerlerden gözlem yapılıyordu. Günümüzde ise Tower Teleskoplarla donatılmış Amerikan astrofizik laboratuvarlarının fotoğraf odalarının yer altında olması dikkat çekicidir. Bkz. Hamit Dilgan¸ Büyük Türk ÂlimiNasireddinTusî¸ İstanbul¸ 1968¸ s.5¸ 9; Kurt¸ Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü¸ s.42.

2) Mühendislik ve deneylere/ölçümlere dayalı benzeri bilim dallarında¸ toplanan verilerin bir fonksiyon eğrisine uydurulmasıdır. 

3) Dünya’nın¸ elips şeklinde çizdiği yörüngeden geçtiği kabul edilen yatay düzlemidir.

4) Güneş ışınlarının¸ aylar ve mevsimlere göre dünyaya geliş açısı olup¸ ekvator düzlemiyle yaptığı açıdır. Diğer adı sapma açısıdır. Deklinasyon açısı¸ dünyanın kendi ekseni ve yörünge düzlemi ile yaptığı 23° 27′ açıdan kaynaklanır.

5) Sayılı¸ Uluğ Bey ve Semerkand’daki İlim Faaliyeti Hakkında Giyasüddin-i Kâşi’nin Mektubu¸ 2. Baskı¸ Ankara¸ 1985¸ Türk Tarih Kurumu Yayınları¸ s.77-78¸ 80-82¸ 88¸ 91¸ 124; TheObservatory in Islam¸ s.260-272¸ 277-278; Sayılı¸ “Rasathane”¸ s.627-632; S. Hüseyin Nasr¸ İslam ve Bilim¸ s.20¸ 23¸ 105¸ 112¸ 114; SigridHunke¸ Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi¸ Çeviren: S. Sezgin¸ İstanbul¸ 1972¸ s.109; Wilhelm Barthold¸ İslam Medeniyeti Tarihi¸ Ankara¸ 1973¸ s.69; Barthold¸ Uluğ Bey ve Zamanı¸ Çeviren: İsmail Aka¸ Ankara¸ 1990¸ s.1¸ 6-7¸ 55-56¸ 109¸ 167¸ 172-174; Haydar Bammat¸ İslam’ın Çehresi¸ Çeviren: O. F. Giritli¸ İstanbul¸ 1975¸ s.150; İsmail Hakkı İzmirli¸ İslam Mütefekkirleri ile Garp Mütefekkirleri Arasında Mukayese¸ Ankara¸ 1973¸ s.19; Lütfi Göker¸ Uluğ Bey Rasathanesi ve Medresesi¸ Ankara¸ 1979¸ s.120-121 vd.;Saffet Bilhan¸ Orta Asya Bilgin Türk Hükümdarlar Devletinde Eğitim-Bilim-Sanat¸ Ankara¸ 1988¸ s.44-55; Salim Aydüz¸ “Uluğ BeyZîci’nin Osmanlı Astronomi Çalışmalarındaki Yeri ve Önemi”¸ Bilig¸ Sayı: 25/Bahar 2003¸ s.139-172; Şaban Döğen¸ Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi¸ İstanbul¸ 1987¸ Nesil Basım-Yayın & Yeni Asya Yayınları¸ s.300-304; Muammer Dizer¸ Ali Kuşçu¸ Ankara¸ 1988¸ Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları¸ s.7-10¸ 21-24¸ 41-43; Adnan Adıvar¸ Osmanlı Türklerinde İlim¸ İstanbul¸ 1982¸ s.18-19¸ 42¸ 47-48; İrfan Yılmaz¸ Yitik Hazinenin Kâşifi Fuat Sezgin¸ s.158-159; Kurt¸ Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü¸ s.42-43¸ 183-184.




Kayseri’de Türkiye’nin İlk Radyo Astronomi Çalışmaları Yapılacak!

Ülkemizde havacılığın merkezi olarak bilinen Kayseri şehri, aynı zamanda Türkiye’nin ilk ve tek radyo teleskobuna da ev sahipliği yapan şehir konumunda. Yakında, Türkiye’nin Radyo Astronomi alanında da merkezi olmaya hazırlanıyor.

Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Küçük‘ün yaptığı açıklamada, üniversite bünyesinde yer alan radyo teleskobun, artık akademik çalışmalar ve araştırmalarda kullanılmaya hazır hale geldiği belirtiliyor.

Prof. Dr. İbrahim Küçük’ün önümüzdeki süreçle ilgili açıklamalarının yer aldığı ve Yrd. Doç. Dr. Nur Filiz Ak‘ın radyo gözlemevini tanıttığı videoyu izleyip daha fazla bilgi alabilirsiniz:

https://youtu.be/TjyiMDeDNEA

Radyo Astronomi, gökcisimlerinden gelen ve optik teleskoplar yoluyla algılanması mümkün olmayan ışık dalga boylarının incelendiği, astonominin önemli bir alanıdır.

Önemli bir teknoloji ve bilgi birikimi gerektiren bu alanda çalışmaların yapılabilmesi için, Erciyes Üniversitesi bünyesinde uzun yıllardır araştırma ve geliştirme faliyetleri sürdürülüyordu. Şu anda kullanıma hazır haldeki 12.8 metre çaplı radyo teleskop ile, uzak galaksilerden gelen ışımalar, kuazarlar ve pulsarlar gibi radyo dalga boyunda aktif olan gizemli gökcisimleri gözlemlenip, uluslar arası alanda yapılan gözlem ve araştırmalara ortak olunabilecek.




Göktürk-2 Uydumuz, 5’inci Yaşını Kutluyor!

Türkiye’nin uzaydaki ilk yüksek çözünürlüklü gözlem aracı olan Göktürk-2 Uydusu, 18 Aralık 2017’de yörüngedeki beşinci yılını doldurdu.

Göktürk-2, TAI, TUSAŞ ve Tübitak Uzay işbirliği ile gerçekleştirilen ve önemli oranda yerli imkanlarla tasarlanıp üretilmiş olan bir keşif gözlem uydusudur. Tasarım ve üretim süreci 2007 yılında başlamış ve 2012 yılının 18 Aralık tarihinde Çin’in Jiuquan üssünden fırlatılmıştır.

Uydumuz, yeryüzünden 686 km yükseklikte bir yörüngede yer alıyor. Bu yörüngesi ekvator düzleminde değil, Güneş eş zamanlı dönülen, kutupsal bir yörünge. Dolayısıyla, Dünya çevresinde 98 dakika süren bir turunda, aynı zamanda kuzey ve güney kutup noktaları üzerinden de geçiyor.

Göktürk-2

Yaklaşık 400 kg ağırlığındaki Göktürk-2, Türkiye’ye uydu sistemleri alanında büyük tecrübe birikimi kazandırma konusunda çok yararlı oldu.

Uydunun yörüngesini anlık olarak bu linkten takip edebilirsiniz.

Bu yörüngenin avantajı, uydunun yüksek çözünürlüklü kameraları yoluyla, Dünya üzerindeki hemen her yeri görüntüleme şansına sahip olması. Evet, yanlış anlamadınız, Göktürk-2 uydusu, gezegenimizdeki her yeri, her kara ve deniz parçasını görüntüleyebiliyor. Bir kez görüntülediği yerin tekrar üstünden geçmesi için gereken zaman da -lokasyonuna göre- 3 ila 5 gün arasında sürüyor.

Göktürk-2 uydusu, aslen T.C. Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından kullanılıyor. Temel amaç da, askeri keşif ve istihbarat sağlamak.

Göktürk-2

Göktürk-2’nin kameralarından, Fransa Salon de Provence’deki askeri havaalanı. Görüntüye tıklayıp büyüterek fotoğrafın yüksek çözünürlüğünü görebilirsiniz.

Göktürk-2

Göktürk-2’nin kameralarından, İstanbul Boğazı.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, uydu yüksek çözünürlüklü görüntüleme özelliğine sahip. Üzerinde yer alan kameralar ile, yeryüzündeki herhangi bir alanı 20×20 km’lik pozlamalarla, 2.5 metre (fotoğrafta bir piksel 2.5 metreye tekabul edecek biçimde) çözünürlükle görüntüleyebiliyor.

Bu şu demek; gözlemlenen alanlardaki her türlü değişim veya yapılaşmayı, yahut hareketliliği gözlemleyebiliyoruz. O nedenle de Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından terörle mücadelede etkin biçimde kullanılıyor.

Başta, 5 yıllık bir görev süresi için tasarlanmış olan uydu, hala sorunsuz bir biçimde çalışmaya devam ettiğinden, uzun yıllar boyunca kullanılmayı sürdürecek gibi görünüyor. Bugün beşinci yaşını kutlayan uydumuzun fırlatılış anını aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz:

https://vimeo.com/75023716

Bu arada yazımızda birşey farketmiş olmalısınız: “Düz Dünya saçmalığına iman etmiş” cahillerin “kutuplara gitmek yasak, NASA insanlıktan gizliyor” savının da ne büyük saçmalık olduğunun açık delilidir uydumuz. NASA ile falan işimiz yok, bizim ülkemiz ve bilim insanlarımız kutupları görüntüleyebiliyor. Uzaydaki kendi uydumuzla Dünya’yı görüntüleyebiliyoruz.

Dünya’nın düz olduğu iddiasında olup, ülkemizi ve bilim insanlarımızı yalancılıkla suçlayan bu ahlak yoksunu cahillere kendi uydumuz ile gerekli cevapları vereceğinizi umuyoruz.

Zafer Emecan




Ay Antlaşması – Uzay Hukukunun Öksüz Evladı

Birleşmiş Milletler bünyesinde kaleme alınan ve Uzay Hukukunun kaynakları arasına giren bu antlaşmanın resmi adı, “Devletlerin Ay ve Diğer Gök Cisimleri Üzerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Antlaşma”dır. Kısa olarak Ay Antlaşması – Moon Treaty adı ile bilinmektedir.

Soğuk Savaş’ın gölgesi Dünya üzerinde iken, peş peşe uzaya dair anlaşmalar BM tarafından uluslararası camianın oylarına sunulmuştur. Daha önceki yazılarımızda bu anlaşmaların çoğuna değindik. Ay Antlaşması’nın, bu diğer antlaşmalardan temel farkı, Dünya devletlerinin birçoğu tarafından imza edilmemiş ve kabul edilmemiş olmasıdır.

Antlaşma, Aralık 1979’da BM’ye sunulmuştur. Gerekli beş devletin imzasının Temmuz 1984’te toplanması ile de resmen yürürlüğe girmiştir. 2016 tarihi itibarı ile sadece 17 devlet tarafından onanmıştır. Kapsamlı ve tüm insanlığın çıkarlarını gözeterek kaleme alınan antlaşma, 11. maddesi yüzünden uzay yetenekli büyük devletler tarafından rağbet görmemiştir.

Ay Antlaşması

Antlaşmaya göre Ay, insanlığın ortak malıdır ve hiçbir millet yahut devlet, üzerinde tek başına hak iddia edemez.

Dünya devletlerinin anlaşmayı imzalamaktan çekinmesinin asıl sebebine değinmeden önce, ana hatlarıyla Ay Antlaşması hükümlerine bir göz atalım:

  • Bu antlaşma, Dünya hariç, Ay ve Güneş Sistemindeki tüm gök cisimlerini kapsar.
  • Ay ve gök cisimleri ve çevrelerindeki yörüngeler münhasıran barışçı amaçlarla kullanılır. Belirtilen bu uzay alanlarında askeri amaçlı çalışma yapılamaz, askeri üs kurulamaz, nükleer ve kitle imha silahları yerleştirilemez, bu sahalar tehdit amaçlı kullanılamaz. Ancak güvenlik ve araştırma amacıyla askeri personel bulundurulabilir.
  • Ay ve gök cisimleri insanlığın ortak malı olarak tüm devletlerin erişimine, araştırma yapmasına, istasyon kurmasına ve benzeri faaliyetlerde bulunmasına açıktır. Sayılan bu haklar engellenemez.
  • Ay ve gök cisimlerinde kurulacak üsler, buradaki laboratuvar ve cihazlar, diğer imzacı devletlerin ziyaret ve incelemelerine açık olacaktır.
  • Ay ve gök cisimlerinde yapılacak olan araştırma ve diğer faaliyetler, bunlardan elde edilen bulgu ve sonuçlar düzenli aralıklar ile BM Genel Sekreterliği’ne bildirilecektir.
  • Ay ve gök cisimlerinden getirilen örnekler, bu örnekleri getiren devletlerin mülkiyetinde olacaktır. Ancak diğer devletlerin bu örnekleri isteme ve inceleme haklarına saygı göstereceklerdir.

Ay Antlaşması bu noktaya kadar, genel geçer kapsamı, barışçıl amaç ilkesi, faaliyetlerin niteliği vb. Uzay Hukuku ilkeleri kapsamında kaleme alınmıştır. Ancak Ay Antlaşması’nın 11. maddesi ABD, Rusya, Çin gibi “Uzay Yetenekli” devletlerin bu anlaşmadan uzak kalmasına sebep olmuştur.

Ay Antlaşması madde 11 özetle der ki;

  • Bu Anlaşma hükümlerinde yansıtıldığı üzere Ay ve doğal kaynakları insanlığın ortak mirasıdır. Ay’da, kullanım ya da işgal yoluyla ya da herhangi bir başka yolla ulusal egemenlik tesis edilemez. Ay’ın yüzeyi veya alt yüzeyi, herhangi bir kısmı veya doğal kaynakları, herhangi bir Devlet, uluslararası ya da hükümetler arası veya sivil toplum kuruluşu, ulusal organizasyon veya sivil toplum kuruluşu veya herhangi bir gerçek kişinin mülkiyetinde olamaz. Ay’ın yüzeyinde veya yüzey ile bağlantılı yapılar da dahil olmak üzere Ay’ın yüzeyinde veya altındaki sahalara yerleştirilen personelin, uzay araçlarının, ekipmanların, tesislerin, istasyonların ve tesisatların varlığı, Ay üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı tesis etmez.
  • Ay ve gök cisimlerinden geniş çaplı ekonomik veya diğer sivil amaçlar ile yararlanma söz konusu olursa, bu durum ayrı bir işletme rejimi anlaşması ile düzenlenecektir. Temel ilke, teknik olanakları ve teknolojiyi sağlayan devletlerin haklarına ve gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarına özen gösterilerek, elde edilecek kazançtan BM üyesi her devletin hakkaniyetli bir biçimde yararlanmasını sağlamaktır.

Bu hüküm çerçevesinde uzay yetenekli devletlerin büyük paralar ve çaba harcayarak bir gök cisminde elde edeceği fayda ve kazancı, tüm ülkelerle paylaşmak zorunda bırakılmalarını kabul etmemeleri temelde anlaşılır bir durumdur. Peki hangi ülkeler bu antlaşmayı imzaladı ve kabul etti?

Fransa, Hindistan, Romanya ve Guatemala Ay Antlaşması’nı sadece imzalamışlar fakat henüz onaylamamışlardır.

Avusturya, Belçika, Şili, Kazakistan, Kuveyt, Lübnan, Meksika, Fas, Hollanda, Pakistan, Peru, Filipinler, Suudi Arabistan, Uruguay, Venezuela ve TÜRKİYE bu antlaşmayı imza ya da katılma yoluyla onamışlardır ve de antlaşmaya TARAF HALİNE GELMİŞLERDİR.

Türkiye’nin katılım bildirisi linki: http://treaties.un.org/doc/Publication/CN/2012/CN.124.2012-Eng.pdf

Ay Antlaşması’nın bağlayıcılık hususu bakımından diğer uzay anlaşmalarından bir farkı bulunmamaktadır. Bu anlaşma, anlaşmayı onayan beşinci ülkenin bunu BM’ye bildirmesinden 30 gün sonra yürürlüğe girer. Antlaşmayı daha sonra onayan ülkeler için anlaşma, bu durumu bildirmelerinden 30 gün sonra geçerli olur.Bu hali ile Ay Antlaşması sadece onu onayan ülkeler tarafından bağlayıcıdır.

Yavuz Tüğen

Kapak Fotoğrafı Telif: Chiara Fersini




Eski NASA Uçuş Müdürü: Kriz Esnasında Sakin Kalabilmek!

Eski NASA uçuş müdürü Paul Hill, şimdi geriye dönüp 2001 yılında NASA’nın görev kontrol odasında bir uçuşu yönettiği sırada meydana gelen kazaya baktığında sık sık şöyle düşünüyor: “Vay canına, herkesi öldürebilirdik!”

Ancak Hill o an, uzay mekiği Discovery’nin Uluslararası Uzay İstasyonu‘na (UUİ) yaptığı Mart 2001 tarihli seferi esnasında yalnızca eldeki gerçeklere odaklanmıştı. Mekik UUİ’ye kenetlendiği zaman, bir uçuş denetmeni mekiğin iki soğutma devresinden birinin çalışmayı durduğunu işaret etti; bunun sebebi muhtemelen sistemin içinde buzlanma oluşmasıydı.

Eğer buz kırılırsa, sonunda soğutma sistemine zarar verebilir ve Discovery’nin bilgisayarları yanabilirdi. Bu durumda mürettebat ve görev kontrol, yaklaşık bir buçuk saat içinde ya can kaybını göze alıp yörüngeden acil şekilde çıkmaya başlayacak, ya da bozuk bir mekikle uzay istasyonunda mahsur kalacaktı.

“Haberler kötüydü” diyor Hill.

Hill, Görev Kontrol Odası Başkanlığından Toplantı Odasına: Takım Performansını Ortaya Çıkarma Rehberi kitabının yazarı. Kendisi ayrıca 24 farklı uzay mekiği ve UUİ görevinde uçuş müdürü olarak çalışmış ve 2003 Columbia felâketinin soruşturulmasına önderlik etmiş. NASA’nın uçuş denetmenlerinin, kriz esnasında stresle başa çıkmak için belirli taktikleri ve düşünce süreçlerini kullandığını söylüyor. Bu taktikler, 2001 yılındaki olayda işe yaramış.

‘O mekiği kaybedebilirdik’

Görev kontrol, hem uzay istasyonundaki mürettebatı hem de mekikteki mürettebatı durumdan haberdar etmiş ve mekikteki mürettebat soğutma devresindeki sorunu çözmek için çalışmaya başlamış. Mühendislik destek takımı, sorunu belirlemeyi başaramamış. Görev kontrol sessizliğe gömülürken, Hill ve takımı verileri izlemiş.

“Veriler üzerinde ayrıntılı şekilde çalışırken, birbiriyle konuşurken, sözlü döngüdeki uçuş müdürüyle konuşurken ve kararlar verirken herkes dikkatini daha fazla toplamaya ve daha sakin hale gelmeye eğilimli oluyor” diyor.

Mürettebat, iki soğutma devresini de çalışmaları gereken sıcaklıktan daha yüksekte çalıştırarak sorunu düzeltmiş. Discovery sonunda görevini tamamlamış ve güvenli şekilde iniş yapmış. Soğutma sistemleri yeniden incelendiğinde, devrelerde aşırı miktarda nem olduğu doğrulanmış.

“Bu şekilde davranmasaydık, o mekiği kaybedebilirdik” diyor Hill. “Eğer bu durum biz kenetlenmeyi bitirdikten sonra meydana gelseydi veya uzay istasyonundan atlayıp kaçmaya çalışmak gibi ahmakça bir şey denemiş olsaydık, o astronotları kaybetme ihtimalimiz gerçekten çok yüksek olurdu.”

Kriz

Columbia Uzay Mekiği atmosfere girdikten sonra yanmış, parçalanma anı kameralara böyle yansımıştı.

Hepsi bittikten sonra, uzay istasyonu program müdürü içeri girmiş ve görev kontrol takımına saygılarını sunmuş.

“İlk defa, yapmakta olduğumuz şey ile aslında bir nevi bağlantım kopmuştu ve ‘Ah evet, bu çocuklar harika bir iş yapıyor. Onlar gerçekten iyi’ diye düşünmüştüm” diyor Hill: “O zamana kadar bu durumun hepsi, doğru şeyi yapmak ve gözlerimizi toptan ayırmamakla ilgiliydi.”

Görev kontrolün, telaşı uzaklaştırmak için bir stratejisi var

Uçuş denetmenleri, muhtemel olarak felâketsel durumlarla, kısmen bu yoğun odaklanma ile başa çıkabiliyorlar. Hill, “saçlarımız tutuşurken koridorda koşturmak” yerine, takımın bir dizi soruya odaklandığını söylüyor.

  • Elimizdeki durum hakkında tüm bildiklerimiz (ve bilmediğimiz) şeyler neler?
  • Veriler, elimizdeki durum hakkında aslında ne söylüyor?
  • Bu durumun sonucunda meydana gelebilecek en kötü şey ne?
  • Takım, kesin olarak bildiği yeterli bilgiye sahip mi; ve nasıl daha fazla bilgi alabilir?
  • Görevde ilerleme kaydetmeye devam etmek veya herkesi güvende tutmak için hangi acil adımlar atılabilir?

Hill, geçmişteki taktiklerin veya sonuçların, yeni bir kriz hakkındaki fikirlerinizi etkilemesine izin vermemenin önemli olduğunu söylüyor; bu ister insanları uzaya uçurmak olsun, ister kendi işinizi kurmak olsun.

“Bazı kötü şeyler olmaya başladığı zaman ve eyleme geçmeye başlamanıza dair bir dürtü hissettiğinizde, başınız derde girer” diyor. “Şöyle dersiniz: Bu durum daha önce başıma gelmişti. Son üç kez böyle yapmıştık. Her zaman işe yaramıştı, bu yüzden yine böyle yapacağım.”

‘Aman tanrım, tam olarak bunu mu yaptık?’

Hill, geçmişte elde ettikleri başarıların takımındaki üyeleri yanıltmaması için onlara her zaman bir miktar “korku” aşılamaya çalıştığını söylüyor. “Önemli olan bugün ne yaptığımızdır, bugün ne karar verdiğimizdir” diyor. “Bu astronotları, arkadaşımız olan bu insanları korumak için, bu veriye bakmak, doğru kararı vermek ve doğru eylemi gerçekleştirmek veya doğru öneriyi yapmak zorundayız.”

Hill, NASA’nın görev kontrolünün bilimsel çözümlemeye ve belirli sorulara odaklanarak, muhtemel bir krizin ortasında bile sakin ve mantığın yönlendirdiği bir ortam kurabildiğini söylüyor. “Eski bir patronumun söylediği gibi, ‘Bir krizin içinde olduğunun ilk belirtisi, muhtemelen gidip pencereden atlamak istemen değildir” diyor Hill. “Biraz daha bilgi edin, telaşı daha sonra yaparız.”

Discovery’nin soğutma devreleriyle ilgili kriz esnasındaki tehlike geçtiği zaman, Hill tam da bunu yapmıştı. “Eğitim gördüğünüz ve ortama alıştığınız zaman, görev kontroldeki o pis acil durumlarla baş etmek o kadar zor değil” diyor.

“Ancak mesaimi bitirdikten sonra çıkıp gittiğim zaman, gökyüzüne baktığımı ve şöyle dediğimi hatırlıyorum: Aman tanrım, tam olarak bunu mu yaptık?”

Çeviri: Ozan Zaloğlu

Kaynak: Business Insider




Uzay Hukukunda Yaptırım Sorunu

Uzay Hukuku kapsamında, dış uzaydaki çalışma ve faaliyetler düzenlenmektedir. Bu alandaki uluslararası düzenlemeler Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında şekillenmektedir.

Yüzyıllar boyunca oluşan ve olgunlaşan temel hukuk ilkelerinin doğrudan dış uzaya genişletilmesi çoğu zaman sıkıntı oluşturmaktadır.

Uzay Hukukunda problem oluşturan birçok durum uluslararası anlaşmalar ile çözüme kavuşmuş görünmektedir. Ancak bunların yanında hala çözüm bekleyen alanlar da bulunmaktadır. Bu yazımızda uzay hukukun güncel sorunlarından „denetleme ve yargı mekanizması eksikliğine” kısaca değineceğiz.

Birleşmiş Milletler binası önünde yer alan “anıt”lardan biri.

Yaptırım nedir? Yaptırım bir hukuk kuralına aykırı davranılmasının sonucunda yol açılan zararın ortadan kaldırılmasını amaçlar. Yani yaptırım, bir hukuk kuralına aykırı davranılması halinde hukuk düzenince öngörülen sonuçtur.

Uzay Hukukunun temelinin atıldığı ve bu alandaki başlıca ilkeleri ortaya koyan 1967 tarihli Dış Uzay Anlaşması bakımından en büyük eksiklik bir denetleme ve yargı mekanizmasının bulunmayışıdır. Anlaşma bünyesinde her ne kadar birtakım yasaklar ortaya konmuş olsa da taraf devletlerin bu hükümleri ihlal edip etmediğine karar verebilecek tarafsız ve uluslararası hukuki bir mekanizmaya  ihtiyaç duyulmaktadır.

Örnek vermek gerekirse herhangi bir yörüngedeki uyduya kitle imha silahları veya nükleer reaktör konulursa ve bu durum fiziki bir denetleme neticesinde ortaya çıkarsa, uluslararası anlaşmalarla yasaklanan bu eylemler için herhangi bir yargı süreci şu  an için işletilemeyecektir.

Çin’in, yerden fırlatılan füzeler ile yörüngede yer alan bir uyduyu imha etmesini gösteren diyagram.

11 Ocak 2007 günü Çin, dış uzayda bir AŞAT (Anti Satellite – Uydu Etkisizleştirme) denemesi esnasında KT-2 füzesi ile kendisine ait eski bir meteoroloji uydusunu imha etmesi gerek  tüm dünyada bir şok etkisi yaratmıştı. Bu çarpışma sonucunda ortaya çıkan binlerce parça, LEO (Alçak İrtifa) yörüngedeki diğer uydular için büyük bir tehlike oluşturmuş ve uzay çöplüğü oluşturarak uzayın kirletilmesine sebebiyet vermişti. Çin’in icra ettiği bu deneme kendisinin de taraf olduğu Dış Uzay Anlaşmasının 9 ve 11. Maddesine aykırıydı.

Bu hükümlerde özetle; „Dış uzayda yapialçak bir deney, insanlık veya başka uzay araçları bakımından risk oluşturuyorsa, deneyi gerçekleştirecek devlet, bu hususu deney öncesi Birleşmiş Milletler kanalı ile duyurur ve ilgili deney uluslararası bir danışma sürecinde değerlendirilir.” denilmektedir.

Tabii ki de Çin, bu denemesini önceden duyurmadı.

Bu tür bir denemenin Dış Uzay Anlaşması ve diğer uluslararası uzay anlaşmalarını ihlal ettiğine dair bir karar alacak makam ya da organ yoktur. Ancak bu tür kararları alacak bir kurum oluşturulduğunda, herhangi bir yaptırım söz konusu olacaktır.

Yaptırım

Devletlerin egemenlik haklarına karşı olacak her girişim işin doğası gereği zordur. Uluslararası arenada dolaylı da olsa bu tür yaptırım kararlarını alabilecek tek yasal kurul Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’dir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Birleşmiş Milletler’in, üye ülkeler arasında güvenlik ve barışı korumakla yükümlü, en güçlü organıdır. Birleşmiş Milletler’in diğer organları sadece tavsiye kararı alabilirken, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararları, tüm üye ülkeler açısından bağlayıcılık taşımaktadır. Bu bağlayıcılık, üye ülkelerin tamamına yakını tarafından imzalanmış olan Birleşmiş Milletler Tüzüğü’nde açık bir şekilde belirtilmiştir.Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları, üye ülkeler tarafından verilen bir önergenin, 15 üye ülkeden dokuzu tarafından kabul edilmesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi ülkelerden birinden ret oyu almamış olması şartıyla alınır.

Uzay Hukuku bakımından bu dolaylı yolu işletmekten başkaca bir yaptırım mekanizması halihazırda bulunmamaktadır.

Yavuz Tüğen




NuSTAR, Karadelik Püskürmesinin Gizemini Araştırıyor.

Kara delikler yırtıcı yiyiciler olduğu için ünlüdür, ancak onlara düşen her şeyi yemezler. Maddenin küçük bir kısmı, plazma denilen, çevrelerine çok zarar verebilecek güçlü sıcak gaz jetlerinde geri çekilir.

Yol boyunca bu plazma,bir şekilde, kara deliğin dönüş ekseni boyunca iki parlak sütun oluşturarak ışığı güçlü bir şekilde yayacak kadar enerji kazanır. Bilim insanları, bunun nerede ve nasıl olduğunu uzun zamandır tartışıyorlar.

Gökbilimcilerin bu gizem için yeni ipuçları var.  NASA’nın NuSTAR uzay teleskopu ve İspanya, La Palma’daki William Herschel Gözlemevi’ndeki ULTRACAM adlı hızlı bir kamerayı kullanarak, bilim insanları püskürtmelerdeki parçacıkların “açılmadan” ve parlak ışık kaynakları haline gelmeden önce yol aldığı mesafeyi ölçebildi. Bu mesafeye “hızlanma bölgesi” adı verilir. Çalışma Nature Astronomi dergisinde yayınlandı.

Bilim insanları, her biri normal bir yıldızdan beslenen bir kara delikten oluşan Samanyolu’nun “X-ışını ikilileri” adlı iki sisteme baktı. Bu sistemleri, kara deliğin etrafında dönen maddeden oluşan düz bir yapı olan birikim diskinin madde içine düştüğünden dolayı parladığında oluşan patlama esnasında farklı noktalardan incelediler.

V404 Cygni adı verilen bir sistem, Haziran 2015’te gözlemlendiğinde neredeyse parlaklığın zirvesine ulaşmıştı. O zaman, X-ışını ikilisinden gelen 21. yüzyılda görülen en parlak patlamasını yaşıyordu. GX 339-4 olarak adlandırılan diğer sistem ise gözlemlendiğinde beklenen maksimum parlaklığının yüzde 1’inden azdı. GX 339-4’ün yıldızı ve kara deliği V404 Cygni sisteminden çok daha fazla birbirine yakındır.

Farklılıklarına rağmen; sistemler, NuSTAR’ın ilk X-ışınlarını tespit etmesi ve daha sonra ULTRACAM’in kısmen görünebilir ışıkta ışımalar tespit etmesinin arasında benzer zaman gecikmelerini (yaklaşık onda bir saniye) gösterdiler. Bu gecikme, göz kırpmalarından daha az sürede oluşur ancak kara delik püskürtmeleri fiziği açısından önemlidir.

“Bir ihtimal ise; püskürtmelerin fiziğinin diskin boyutuyla değil bunun yerine hız, sıcaklık ve püskürtmenin temelindeki parçacıkların diğer özellikleriyle belirleniyor olmasıdır” diye açıklıyor Birleşik Krallık’taki Southampton Üniversitesi’nde astronom olan ve çalışmanın asıl yazarı olan Poshak Gandhi.

Bilim insanlarınca bu sonuçları açıklama yönündeki en iyi teori, X-ray ışınlarının kara deliğe çok yakın olan bir maddeden kaynaklandığıdır. Güçlü manyetik alanlar, bu maddenin  bir kısmını püskürtme boyunca yüksek hızda sürükler. Işık hızına yakın bir hızda çarpışan, optik radyasyon akımı yaymaya başlayıncaya kadar plazmaya enerji veren parçacıklardaki bu sonuçlar, ULTRACAM tarafından yakalanmıştır.

Bu, püskürtmenin neresinde gerçekleşiyor? Optik ve X ışını ışığı arasındaki ölçülen gecikme bunu açıklamaktadır. Bilim insanları, bu süreyi neredeyse ışık hızına yakın olan parçacık hızı ile çarparak yol alınan maksimum uzaklığı belirlerler.

Yaklaşık 30.000 km’lik yayılma, plazmanın en güçlü ivmeyi hissettiği ve ışık yayarak “açtığı” püskürtmedeki iç hızlanma bölgesini gösterir. Bu sadece Dünya’nın çapının üç katı altındadır, ancak kozmik açıdan küçücüktür, özellikle V404’teki kara delik Cygni’nin 3 milyon Dünya’nın birleşimi kadar ağırlığa sahip olduğu dikkate alındığında.

Pasadena, California’daki Nasa’nın Jet İtki Laboratuvarında görevli astronom ve bu çalışmanın ortak yazarı Daniel Stern’in açıklamasına göre gökbilimciler, bu çalışmanın sonuçlarını kullanarak jet güçlendirme mekanizmaları için modeller geliştirmeyi umuyor.

Bu ölçümleri yapmak kolay değildi. Uzaydaki X-ray teleskopları ve yerdeki optik teleskopların bilim insanlarının teleskopların algılamaları arasındaki küçücük gecikmeyi hesaplamaları için patlamalar süresince X-ray ikililerine tam olarak aynı anda bakmaları gerekmektedir. Böyle bir koordinasyon, gözlem ekipleri arasında karmaşık bir planlama gerektirir. Aslında, NuSTAR ve ULTRACAM arasındaki koordinasyon, 2015 patlaması sırasında yalnızca yaklaşık bir saat mümkündü, ancak hızlanma bölgesi ile ilgili çığır açan sonuçların hesaplanması için yeterli oldu.

Bu sonuçların, bilim insanlarının bu çalışmadakilerden çok daha büyük olan süper kütleli kara delik anlayışları ile de bağlantılı olduğu görünmektedir. BL Lacertae adı verilen Güneşimizin kütlesinin 200 milyon katı ağırlığındaki bir süper kütleli sistemde bilim insanları, bu çalışmanın bulduğundan milyonlarca kat daha fazla zaman gecikmesi olduğu sonucuna vardılar. Bu, püskürtmelerin hızlanma bölgesi boyutlarının muhtemelen kara deliklerin kütleleri ile ilgili olduğu anlamına gelmektedir.

Gandhi şöyle devam ediyor “Heyecanlıyız çünkü sadece V404 Cygni gibi yıldız-kütleli kara deliklerdeki değil, aynı zamanda canavar süper kütleli olanlardaki püskürtmelerin iç işleyişleri ile ilgili bir kıstas bulmuş olduk.”

Sonraki adımlar, bu ölçülen gecikmeyi diğer X-ray ikililerinin gözlemlerinde doğrulamak ve her boyuttaki kara deliklerde bulunan püskürtmeleri birbirine bağlayan bir teori geliştirmektir.

NuSTAR’ın esas araştırmacısı ve Pasadena Caltech’te astronomi profesörü olan Fiona Harrison şöyle söylüyor: “Küresel zemin ve uzay teleskoplarının birlikte çalışması, bu keşfin anahtarıydı. Ancak bu sadece bir göz gezdirmeydi ve öğrenilmesi gereken çok şey var. Gelecek, kara deliklerin aşırı uçtaki fiziğini anlamak için gerçekten parlak.”

NuSTAR, Caltech’in liderliğinde ve NASA’nın Washington Bilim Görev Direktörlüğü için JPL tarafından yönetilen bir Küçük Kaşif görevidir. NuSTAR, Danimarka Teknik Üniversitesi ve İtalyan Uzay Ajansı (ASI) ortaklığında geliştirildi. Uzay aracı Orbital Sciences Corp., Dulles, Virginia tarafından inşa edildi. NuSTAR’ın görev operasyon merkezi UC Berkeley’de ve resmi veri arşivi NASA’nın Yüksek Enerji Astrofizik Bilim Arşivi Araştırma Merkezi’nde bulunmaktadır.  ASI, görevin yer istasyonunu ve ayna arşivini sağlamaktadır. Caltech ise  JPL’yi NASA için yönetmektedir.

Çeviri: Burcu Ergül

https://www.nasa.gov/feature/jpl/nustar-probes-black-hole-jet-mystery




Ay’ın Karanlık Yüzü

Ay’ın Dünya’dan bakıldığında görülemeyen tarafı için halk ve medya tarafından sıklıkla kullanılan, oldukça popüler olan bir ifadedir Ay’ın karanlık yüzü.

Karanlık olduğu, görülemediği ve bilinmediği düşünüldüğü için UFO’cuların ve komplo teorisyenlerinin gözdeleri arasındadır. Fakat genelde bilim insanları tarafından kullanılan bir ifade değildir, daha da önemlisi bilimsel makalelerde böyle bir ifadeye rastlanmaz.

Dünya ile Ay, yerçekimsel kitlenmede oldukları için biz Dünya’dan sadece Ay’ın bir yüzünü görüyoruz. Göremediğimiz tarafının ise Güneş ışığı almadığı düşüncesi aklımıza gelebilir. Ay’ın kendi etrafında dönen bir gök cismi olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Ay'da hava yoksa, Nazi bayrağı nasıl dalgalanıyor? Şaka bir yana, komplo teorisyenlerinin iddialarına göre Almanlar Ay'a 1940'larda gitmiş ve arka tarafından gizli bir Nazi üssü kurmuş.

Ay’da hava yoksa, Nazi bayrağı nasıl dalgalanıyor? Şaka bir yana, komplo teorisyenlerinin iddialarına göre Almanlar Ay’a 1940’larda gitmiş ve arka tarafından gizli bir Nazi üssü kurmuş. Beyin bedava demiş miydik?

Ay 1,54° yörünge eğikliği ile kendi etrafında döndüğü için yüzeyinde her bölge zamanla Güneş’e bakar ve Güneş ışığı alır. O yüzden bu bölgeyi tanımlarken Ay’ın karanlık yüzü demek yerine; Ay’ın arka yüzü veya Ay’ın uzak tarafı denilmesi daha doğru olmakta. Ay’ın karanlıkta kalan bir yüzü yok. Kesin bilgi, yayalım…

1960’lara kadar, Dünya’dan göremediğimiz ve uzay aracı gönderemediğimiz için gözleme şansımız olmamıştı bu bölgeyi. 1959 yılında; üstünde sadece fotoğraf makinesi, radyo ünitesi, bataryası ve jiroskobu olan Luna 3 isimli Sovyetler Birliği uzay aracı ilk kez Ay’ın arka tarafını görüntüledi. Günümüz standartlarına göre basit olsa da iddialı bir düzeneği vardı. Fotoğraf makinesi, fotoğraf filmleriyle görüntü alıyordu ve çekilen filmler bu insansız uzay aracının içinde taranıp dijital bilgiye dönüştürülüp Dünya’ya radyo dalgalarıyla yollanıyordu.

LUNA3

Luna 3 uzay aracı ve Ay’ın arka yüzüne dair insanlığın elde ettiği ilk fotoğraflardan biri.

Luna 3, toplamda 29 fotoğraf çekebildi ve Dünya’ya dönüş yolculuğunda 17 tanesini iletebildi. 22 Ekim 1959’da ise iletişim kesildi. Atmosfere girip yandığı veya Dünya’nın yörüngesinde bir süreliğine dolanmış olabileceği düşünülüyor.

1965 yılında ise yine Sovyetler Birliği uzay aracı olan Zond 3, Ay’ın arka tarafıyla ilgili bilgilerimizi arttırdı. Fakat Zond uçuşlarının ana görevi aslında Mars’a ulaşmak, Mars-Dünya arasındayken uzay aracıyla iletişim kurabilecek teknolojinin olduğunu göstermekti. İki kamerası, kızılötesi ve morötesi spektrometresi, manyetometresi, kozmik ışın dedektörü, güneş parçacığı dedektörü ve meteorid dedektörü olan bu uzay aracı kalkışından 33 saat sonra Ay’a ulaşıp etrafında dolanırken Luna 3’ün fotoğraflayamadığı yerler de başta olmak üzere Ay’ın 68 dakika boyunca, Luna 3’e oranla oldukça kaliteli fotoğraflarını çekti. Dokuz gün sonra ise çektiği fotoğrafları birkaç ay boyunca Dünya’ya iletmeye devam etti. Zond 3 ile, Mars yolculuğunda, Dünya’dan 95 milyon km uzaklıktan sonra bir daha iletişim kurulamadı dolayısıyla ana görevi Mars olan Zond, bu hedefini yerine getiremedi.

image-zond3

Zond 3’ün bizlere ilettiği Ay’ın arka yüzüne ait kaliteli fotoğraflardan biri.

Zond 3’ün çektiği fotoğraflar ile Ay’ın arka yüzeyindeki dağlar, kraterler ve düzlükler ayırt edilebilmiştir. Dolayısıyla Ay’ın arka yüzündeki bir çok bölgenin isimlendirmesini -bazı isimlendirmeler bir süreliğine Uluslararası Astronomi Birliği’nde tartışmalara neden olsa da- Sovyet bilim insanları yaptı.

ABD ise 1966 ile 1967 yılları arasında Ay Yörünge Aracı Programı dahilinde beş insansız uzay aracı yolladı. Bunlaradan özellikle ilk ikisi gelecekte yapılacak insanlı keşifler için iniş yeri belirlemeye yöneliktir. Ay yörünge aracı programında radyasyon yoğunluğu, Ay’ın yerçekimi alanı ile fiziki yapısı ve mikrometeorit çarpma verileri incelenmiştir. Ay’ın arka yüzüyle ilgili kapsamlı verilerin çoğu ise Lunar Orbiter 5 ile elde edilmiştir. 633 tane yüksek çözünürlüklü, 211 tane orta çözünürlüklü fotoğraf çekilmiş, yörünge araçları toplamda Ay’ın yüzeyinin yüzde 99’unun yüksek kaliteli haritasını çıkarmışlardır. (Çekilen fotoğraflarda ayırt edilebilen en ufak nokta bir metre boyutundadır.) Bu uzay araçlarının hepsi de Apollo uçuşlarında iletişim tehlikesi oluşturmamaları için Ay’a çarptırılmışlardır.

Hemen bir yıl sonra, 1968’de Apollo 8 görevi ile ABD’li Astronot William Anders, Ay’ın arka yüzünü gören ilk insan olmuştur. Apollo 10’dan Apollo 17’ye kadarki bütün uzay araçlarındaki astronotlar da Ay’ın arka yüzünü görme fırsatını yakaladılar.

aydandunyayabakis484

Apollo 8 astronotlarının, Ay’ın arka yüzünden dönüş yaptıkları sırada çektikleri bu fotoğraf, tarihteki yerini “Dünya doğumu” olarak almıştı…

Fakat nasıl biz Dünya’dan baktığımızda Ay’ın arka tarafını göremiyorsak, Ay’ın arka tarafından da Dünya gözükmüyor. Ay’ın etrafında dönen bu uzay araçları, Ay’ın arka tarafına geçtiklerinde Dünya ile iletişim kuramamaktalar. Apollo görevlerinde, servis modülü uzay aracı Ay’ın arka tarafındayken ateşlenirdi ve uzay aracı tekrar görünür olana kadar Houston ile iletişim içinde olamazlardı. Dünya’daki kontrol ekibinde çalışanlar iletişimin olmadığı bu önemli dakikaların oldukça gerilimli geçtiğini söylerler. Ay’ın arka yüzüne iniş yapılmamasının ana nedeni de aslında budur. İletişimin olmaması, görev kontrolünde bir aksilik çıkması ihtimalinde yönlendirici müdahalede bulunma şansını yok eder.

Ay’ın ön ve arka yüzünün jeolojileri birbirlerinden oldukça farklıdır ve bu en ilginç özelliklerinden biridir.

ay-on-ve-arka

Solda, Ay’ın Dünya’dan görülen tarafı. Sağda ise, göremediğimiz yüzü.

Ön yüzeyinde çokça gördüğümüz, yüzde 31′ini kaplayan koyu renkli düzlüklerden arka tarafta pek yoktur. Sadece yüzde 1‘lik yer kaplarlar. Yüzeye çarpan göktaşının şiddeti, dış kabuğu kırmaya yettiği zaman, sıvı olan iç yüzey yani lavlar ortaya çıkar ve katılaştığı zaman daha düz bir yüzey oluşturur.

Bu bazaltik kısım, yüzeydeki yükseltilere göre demir içeriği bakımından çok zengin oldukları için koyu renkli gözükmektedirler. Eski astronomlar bu yüzey yapılarını gerçekten deniz sandıkları için latincede deniz anlamına gelen mare (çoğulu maria) adını vermişlerdir.

Japon Uzay Ajansı JAXA’nın Kaguya (Selene) uydusu tarafından alınmış Ay’ın arka yüzüne ait detaylı bir fotoğraf.

Ay’ın arka tarafına dair en çarpıcı yerlerden biri Tsiolkovsky krateridir. 185 km genişliğinde olan çarpma kraterinin etrafı koyu renkli olduğu için çabucak göze çarpar. Kraterin ortasında 3200 m yüksekliğinde bir tepe vardır. Apollo 17 astronotu ve aynı zamanda jeolog olan –Ay yüzeyine ayak basan ilk ve tek bilim insanı– Harrison Schmitt, diğer bilim insanlarıyla birlikte, Apollo 17’nin Tsiolkovisky’ye indirilmesini istemişlerdir.

Servis modülüne ufak iletişim uyduları koyup Ay’ın arka yüzeyinden bağlantı sağlanabileceği fikrini ortaya atmışlardır. Fakat NASA fazla riskli bulduğu için ön yüzeydeki Taurus-Littrow vadisini seçmiştir. Farkedilen en büyük yapılardan bir diğeri ise Mare Moscoviense yani Moskova Denizi’dir. Derinliği oldukça fazla olan bu çarpışma havzasına Ay’ın ön yüzeyindeki o kadar havzadan yakın derinlikte olanların sayısı çok azdır.

Ay'ın karanlık yüzü

Yüksek çözünürlüklü bu fotoğrafın üzerine tıklayarak, uydumuzun arka yüzünü çok detaylı biçimde inceleyebilirsiniz.

Ön tarafında katılaşmış volkanik yüzeyler baskınken ve haliyle ön taraf daha düzken, arka tarafı daha derin kraterlere ve dağlık bir yapıya sahiptir. Bunun içsel nedenleri olabileceği gibi (yerçekimsel kitlenmenin yarattığı ısının etkisi, magmanın asimetrik kristalizasyonu) dış nedenlere de bağlı olabiliyor.

Yapılan simülasyonlar Theia hipotezine bağlı olarak Ay oluşum öncesi diskinde daha ufak uydular da oluşabildiğini göstermekte. Çok ufak bir çekirdeği olan veya hiç çekirdeği bile olmayan, Ay’dan ortalama üç kat ufak bir uydunun ses altı bir hızla Ay’a çarpması, krater oluşturmak yerine bu şekilde bir akresyon ile birleşmelerine olanak vermekte. Böyle bir olay iki yarım küredeki kabuk inceliği farkını ve Ay’ın arka yüzeyindeki dağ yapılarının çokluğuyla da uyumlu oluyor.

Dunya-Ay-4588

Geçtiğimiz yıl Deep Space Climate Observatory uydusu tarafından çekilen bu fotoğrafta, Ay’ın arka yüzü ve gezegenimiz bir arada görülüyor.

Günümüzde uzay ajanslarının uyduları Ay’ın yörüngesinde dolanmakta ve çok yüksek çözünürlüklü görüntüler çekebilip bilimsel analizler yapabilmekteler. Bu uydular sayesinde Ay’ın yapısı ile ilgili hipotezler sınanıyor ve teoriler geliştirilmeye devam ediyor. Fakat 1972’de Apollo 17 döndüğünden beri insanlık Ay’a ayak basmadı hatta Alçak Dünya Yörüngesi’nden (yerden 160-2000 km yukarısı) uzağa gitmedi. NASA 2018 yılında insansız denemelerine başlayacağı Orion uzay aracı ile 2021 yılında tekrar Alçak Dünya Yörüngesi’nden uzağa, Ay yörüngesine insanlı uçuş gerçekleştirmeyi planlıyor.

Yani önümüzdeki 20 yıl içinde insanlık tekrar uzayı keşfe çıkmaya hazırlanmakta. Gidilecek yerlerden biri de tabii ki Ay’ın uzak tarafı olacaktır. Dünya ve Ay’ın evrimini daha iyi anlamak için bu kraterleri incelemek, Ay’ın iki yüzünün jeolojisi oldukça farkı olduğu için ciddi derecede önem taşımakta. Burada yapılacak araştırmalar sonucunda düşündüğümüzden daha karmaşık bir oluşum süreci ortaya çıkabilir.

cinuzayaraci

Çin’in geçtiğimiz yıllarda Ay yüzeyine gönderdiği robot uzay aracı. Şu anda, Ay yüzeyinde olup da Dünya ile hala iletişimde olan tek araçtır.

Fakat Ay’ın arka tarafında Dünya ile iletişim şansı olmadığını söylemiştik yukarıda. Bunu aşmanın yolu var elbette. Ay-Dünya sisteminin L2 Lagranj noktasına yerleştirilecek bir uydu hem Dünya’yı hem de Ay’ı görebiliyor ve Ay’dan 65 bin km uzak olan bu noktada sabit durabiliyor. (Dünya’dan ortalama 35 bin km uzakta sabit duran iletişim uydularımız gibi) NASA’nın Ay Bilimi Enstitüsüsü’nden profesör Jack Burns Bu L2 Lagranj noktasına uydu yerleştirmesiyle başlayacak olan -önce robotik, daha sonra insanlı- L2-Uzak bölge görevlerinin  Apollo programlarından çok daha düşük maliyetli olacağını söylüyor ve bu görevler bir çok ilki de yanında getirecekler.

Taylan Kasar

Kaynaklar:

https://en.wikipedia.org/wiki/Far_side_of_the_Moon

http://www.nature.com/nature/journal/v476/n7358/full/nature10289.html

http://arxiv.org/abs/1211.3462

http://www.planetary.org/blogs/guest-blogs/bill-dunford/20130429-dark-no-more-exploring-the.html

http://news.discovery.com/space/history-of-space/zond-3-saw-the-moons-far-side-on-its-way-to-mars-130718.htm




TUG’da Yeni Bir Değişen Yıldız Keşfedildi

İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Sinan Aliş ve ekibi, TUG’da (Antalya Tübitak Ulusal Gözlemevi) yer alan RTT150 teleskobunu kullanarak yeni bir değişen yıldız keşfetti.

Yrd. Doç. Dr. Sinan Aliş, Prof. Dr. A. Talat Saygaç, YL Öğr. Süleyman Fişek ve Doç. Dr. Hasan Esenoğlu’ndan oluşan bir grup araştırmacı, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nin RTT150 teleskobu ve ona bağlı çalışan TFOSC adlı algılayıcısı ile yürüttükleri gözlem projesi sırasında yeni bir değişen yıldız keşfettiler. Değişen olduğu keşfedilen bu yıldız, Kutup Yıldızı’nın da içinde yeraldığı Küçük Ayı (Ursa Minor) adlı takımyıldızda yeralıyor.

Araştırma grubu başka bir yıldızla ilgilenmelerine rağmen, aynı alanda bulunan SDSS J164808.23+765802.5 adlı yıldızın parlaklığının değiştiğini farkettiler. Başka gecelerde elde edilen verilerin de kontrol edilmesi üzerine bu yıldızın bir değişen yıldız olduğu anlaşıldı. SDSS J164808.23+765802.5 adlı yıldızın değişimi ile ilgili herhangi bir kayıt bulunmuyor.

Keşfedilen değişken yıldız, Küçük Ayı Takımyıldızı yönünde yer alıyor. (Fotoğraf telif: Bernhard Hubl)

Astronomlar, bu tür keşifleri duyurmadan önce uluslararası merkezlerden doğrulama alırlar. Değişen yıldızlarla ilgili olarak iki önemli merkez bulunuyor. Bunlardan birincisi Rusya’daki GCVS (General Catalogue of Variable Stars), diğeri ise Macaristan’daki IBVS (Information Bulletin on Variable Stars). Kayıtlara geçen, bilinen tüm değişen yıldızların adlandırılmaları Uluslararası Astronomi Birliği’nin (IAU) belirlediği kurallara göre GCVS tarafından yapılıyor. Değişen yıldızlarla ilgili haberlerin, gelişmelerin ve bilimsel çalışmaların yayınlandığı IBVS bülteni ise IAU adına Macaristan’daki Konkoly Gözlemevi tarafından yayınlanıyor.

Değişen yıldızlar, astronomların yıldız iç yapı ve evrimlerinin anlaşılmasına büyük rol oynuyor. Farklı kütle, kimyasal kompozisyon ve yaştaki yıldızların fiziksel özellikleri ve bu özelliklerin evrim üzerindeki etkileri değişen yıldızların gözlemleri ile elde edilen birikim sayesinde anlaşılıyor. Bu nedenle her yeni değişen yıldız, sahip olduğu farklı özellikler ile yıldız evrim modellerinin sınanmasına ve iyileştirilmesine yardımcı oluyor. Sıradışı özellikler göstermese dahi, her yeni değişen yıldız bu alandaki bilgimizi pekiştiriyor.

Değişen Yıldız

Şekil 1. SDSS J164808.23+765802.5 adlı yıldızın saptanan ışık değişimlerine örnek.

RTT150 ile değişen olduğu keşfedilen bu yıldızın ayrıntılı olarak takip edilmesi ve değişim doğasının yakından incelenmesi gerekiyor. Ancak, araştırma grubunun yaptığı ilk incelemelere göre, SDSS J164808.23+765802.5 adlı yıldız bir zonklayan değişen yıldız. Bu tür değişen yıldızlar, iç yapılarındaki kararsızlıklar nedeniyle yarıçaplarını düzenli olarak arttırıp azaltıyorlar. Yani, yıldız dönemli bir şekilde şişip, büzülüyor. Bu sırada, yıldızın büyüklüğü artarken, yoğunluğu azalıyor, sıcaklığı artıyor. Sıcaklığın artması ise yıldızın parlaklığını önemli ölçüde arttırıyor. Astronomlar bu parlaklık artış azalış düzeninden yıldızın zonklayan bir yıldız olduğunu anlayabiliyorlar.

Yrd. Doç. Dr. Sinan Aliş’in liderlik ettiği grubun elde ettiği gözlemler, SDSS J164808.23+765802.5 adlı yıldızın yaklaşık 3 saatlik bir dönemle (periyotla) şişip büzüldüğünü gösteriyor (Şekil 1). Bu gruba dahil olan değişen yıldızların çoğu düzgün bir hareketle, bütünlük içinde yarıçapını arttırıp azaltıyor. Astronomlar bu tür zonklamaları çapsal zonklamalar olarak adlandırıyorlar (Şekil 2).

Değişen Yıldız

Şekil 2. Zonklayan yıldızlarda meydana gelen çapsal zonklamalar.

Ancak bu grubun bazı alt sınıflarında zonklamalar düzenli olmayabiliyor, yıldızın farklı yerlerinde farklı dönemlerde şişip büzülmeler meydana gelebiliyor. Bu tür zonklamalar da çapsal olmayan zonklamalar olarak adlandırılıyor (Şekil 3).

Dr. Aliş’e göre; keşfin kendisinin çok büyük bir bilimsel önemi yok, yalnızca titiz ve dikkatli çalışmanın bir sonucu. Ancak bugünden sonra bu yıldızın ayrıntılı incelenmesiyle elde edilecek bilgiler astronomlar için önemli olacak. Araştırmacılar önümüzdeki günlerde İstanbul Üniversitesi Gözlemevi’nin 60 cm’lik IST60 teleskobuyla yıldızı ayrıntılı incelemeye alacak ve parlaklık değişimlerini takip edecek.

Şekil 3. Delta Scuti türü zonklayan yıldızlarda çoğunlukla görülen çapsal olmayan zonklamalar.

Önümüzdeki günlerde IBVS’nin 6213 numaralı sayısında yayınlacak çalışmaya göre, SDSS J164808.23+765802.5 adlı yıldız zonklayan değişen yıldızların bir alt grubu olan Delta Scuti sınıfından. Bu da yıldızın çapsal olmayan zonklamalar yaptığı anlamına geliyor.

İlk belirlemeler yıldızın yüzey sıcaklığının Güneş’e benzer bir şekilde 6000 K olduğunu gösteriyor. Küçük Ayı takımyıldızında en son adlandırılmış değişen yıldız BB UMi adında. IAU’nun değişen yıldızları adlandırma kurallarına göre, Yrd. Doç. Dr. Sinan Aliş ve arkadaşları tarafından keşfedilen bu yeni değişenin adı büyük olasılıkla BC UMi olacak.

Uluslararası Astronomi Birliği’nin Değişen Yıldızlar Bülteni IBVS’ye http://konkoly.hu/ibvs/adresinden erişilebilinir.

Kaynak: http://fen.istanbul.edu.tr/astronomi/?p=7331




3D Yazıcı İle Roket Motoru Yakında!

Bilim insanları, 3D yazıcı kullanarak karmaşık motor parçalarını inşa etmeye ve bunları birleştirerek oluşturacakları yüksek performanslı roketin kullanıma geçmesine; 20 bin pound (yaklaşık 1.400 atmosfer) basınç altında kriyojenik sıvı hidrojen ve oksijen ile ateşleme testlerinin uygulanmaya başlamasına bir adım daha yaklaştı.

Modüler üretim veya üç boyutlu yazıcı teknolojisi, uzay araçlarının dizaynlarını geliştirmek, daha düşük maliyetli uzay aracı üretimi ve keşif görevlerini sağlayabilmek için anahtar teknoloji konumunda. Bu teknoloji Dünya’dan ayrılmak için inşa edilen uzay araçlarıyla, uzay gemileriyle; diğer varış noktalarına gidip oralara iniş yapmamız için sağlayacağı olanaklarla tüm uzay teknolojisini etkisi altına alma potansiyeline sahip. Bu motorla ilgili gelecek planları içinde, motorun yakıtı olarak sıvı oksijen ve metanla motor testlerinin yapılması var. Mars inişi görevlerinin verilerine göre Kızıl Gezegen’de metan ve oksijen üretmek olası. Eğer bunu yapabilirsek Mars’ta kullanacağımız roket motorlarının bir sorununu daha çözebiliriz.

Projenin yöneticisi olan, Alabama Huntsville’de ki NASA Marshall Uzay Uçuş Merkezi’nden Elizabeth Robertson, projenin aşamalarıyla ilgili şunları söylüyor:

“Üç Boyutlu bir roketin, test aşamalarını başarıyla geçmiş olan yüzde 75’lik bir kısmını üretmiş durumdayız. Türbin pompalarının, enjektörlerin ve sübapların beraber yapılan testleri gösteriyor ki; iniş yapabilen, itki kuvvetine sahip üst seviyede çok işlevli bir roket motorunu üç boyutlu yazıcı teknolojisiyle elde edebiliriz.”

3D yazıcı

Üç boyutlu yazıcı ile üretilen roket motoru ve motorun üretiminde çalışan bilim insanları.

Geçen üç yıl boyunca Marshall takımı; az önce bahsettiğimiz türbin pompaları, enjektörler ve sübapları, üç boyutlu yazıcılar kullanarak üretmek ve onları bireysel olarak gerekli testlerden geçirmek için çalışıyorlardı. Parçaları hep beraber test etmek için birleştikleri zaman gerçek bir roket motoru gibi çalışıp çalışmadığı görülecek.

Test çalışmalarına öncülük eden Nick Case bu durumu şöyle açıklıyor:

“Mühendislik argosunda buna deneysel motor deniyor. Bizim için önemli olan bu ürettiğimiz motorun geleneksel bir motor gibi birlikte çalışması ve bir roket motorunun içinde bulunabileceği ekstrem sıcaklıklara ve basınçlara dayanıklı olabilmesi. Bir türbinli motorun dönüşü saniyede 90 bin devirden daha fazla olmalıdır ve sonuçta sizi 20 bin pound basınçlı basınç odasından çıkarabilecek bir alevlendirme gücü olmalıdır. Bu güçteki bir motor, roketi bir üst yörüngeye taşıyabilecek ya da Mars’a iniş yapmanızı sağlayacak gücü oluşturabilir.”

Parçalara en uzunu 10 saniye olan 7 farklı test uygulanıyor. Testler süresince, üç boyutlu yazıcı teknolojisi kullanılarak ortaya çıkarılmış motor, 6 bin derece Fahrenayt’tan (3.315 santigrat dereceye denk geliyor) daha yüksek sıcaklıklarda çalışan bir roket motorunun maruz kalabileceği en ekstrem çevre koşullarına maruz bırakılıyor.

Üç boyutlu yazıcı ile üretilen motorun test aşaması.

Üç boyutlu yazıcı ile üretilen motorun test aşaması.

Türbin pompaları likit hidrojen formundaki yakıtı 400 derece Fahrenayt’ın (-240 santigrat) altına kadar soğutabiliyor. Testler uzay aracının itki sisteminin ana dayanağı olan roket yakıtında kriyojenik (aşırı soğuk) sıvı hidrojen ve oksijen kullanılarak yapılıyordu. Hatta metan ve oksijenin Mars görevlerindeki en iyi yakıt seçimi olacağı kanıtlanırsa, bu kriyojenik likit hidrojen ve oksijen karışımlı roket yakıtı üç boyutlu yazıcı donanımının limitlerini de test edecek. Çünkü bu sefer ürünler daha ekstrem şartlara ve oldukça kırılgan olan kriyojenik sıcaklığa maruz kalacak. Metan testlerinde motora, soğutulmuş bir yanma odası, yağlama fıskiyesi ve bir türbinli pompa eklenmesi düşünülüyor.

“NASA’nın bu testleri, uzay teknolojileri için kaliteli uçuş parçaları yapmamızı sağlayan görece daha yeni bir teknoloji olan modüler üretim kullanmaya bağlı maliyeti ve riski azaltıyor. NASA’yla daha önce çalışmamış sağlayıcılar, roket motorları için yeteri kadar dirençli parçaları nasıl yapacaklarını öğreniyorlar. Bu projede öğrendiklerimizi Amerikan şirketleriyle ve çalışma ortaklarımızla da paylaşabiliriz” diye ekliyor Robertson.

Her bir parçanın yapımı için, bir tasarım 3D yazıcı’nın bilgisayarına giriliyor. Daha sonra yazıcı, metal tozunu her bir parçayı oluşturmak için katmanlar halinde diziyor ve bir lazer yardımıyla, -ki bu aşama seçici lazer eritimi olarak biliniyor- hepsini eriterek birbirine kenetliyor. Bu üretimin en karmaşık parçalarından biri olan türbin pompası, geleneksel kaynak ve montaj işlemleriyle yapılan bir türbin pompasından yüzde 45 daha az parçaya sahip. Elde edilen enjektör, geleneksel yollarla elde edilen enjektörden yaklaşık 200 adet daha az parçaya sahip ve yalnızca üç boyutlu yazıcı teknolojisiyle yapılabildiği için daha önce içermediği bir takım parçaları da var. Sübaplar gibi karmaşık parçaların yapımı geleneksel yöntemlerle bir yıl gibi bir süre alırken, üç boyutlu yazıcı teknolojisi bunu yalnızca bir kaç ayda yapabiliyor. Bu durum geleneksel yönteme göre parçaların daha çabuk tamamlanmasını ve test aşamasına daha çabuk gelmesini sağlıyor.

Marshall’ın itki sistemi tasarlayıcılarından David Eddleman bu konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Bu yeni üretim teknolojisi, yeni tasarımların ve geleneksel yöntemlerin izin vermediği parça geometrilerinin önünü açıyor. Bir motordaki sübap tasarımlarının her parçası için performansları optimize eden daha verimli yapılar oluşturmamıza olanak sağladı.”

Tüm bu parçaların karakteristik özellikleri ve performans verileri NASA’nın Malzeme ve İşlem Teknik Bilgi Sistemi (MAPTIS)’nde mevcut. MAPTIS ile ilgili daha çok bilgi edinmek veya erişim sağlayabilmek için  maptis.nasa.gov/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

Çeviren: Ece Özen

Kaynak




İnsanlığın Facia İle Başlayan Ay Serüveni: Apollo 1

Tarih, Ocak 1967 yılını gösterdiği sıralarda, Sovyetler Birliği (SSCB), Uzay Yarışında Amerika’nın çok ilerisinde olduğunu tüm Dünya’ya ispatlamış ve sürekli yeni denemeler ile de bunu perçinlemeye devam etmekteydi.

Başkan Kennedy’nin Ay’a çıkma için tanıdığı 10 yılın bitmesine 3 yıl kala NASA hala programın çok gerisindeydi. Yaklaşık 400.000 kişilik bir ekip 3 astronotu Ay’a taşıyacak olan ve o güne kadar eşi benzerine hiçbir yerde rastlanmamış olan devasa Saturn 5 roketini uçuşa hazırlamaya çalışıyordu.

Amerikan uzay üssü Florida, Cape Canaveral’da haftanın 7 günü geceli gündüzlü çalışmalar ve testler hızla devam ediyordu. Programın en önemli parçaları olan Komuta ve Hizmet modülü ve belki de işin en zor kısmı olan astronotları ay yüzeyine indirecek olan Ay modülü bitmek tükenmek bilmez testlere tabi tutuluyordu.

Gecikmeler ile birlikte Nasa’nın üzerindeki baskılar da artmaya başlamıştı.

Apollo 1 AB1P15

Apollo 1 modülünün iç kısmı.

İlk Apollo uçuşu, astronotların içerisinde bulunacağı komuta modülünün deneme uçuşu olacaktı. Görevin komutanı, daha önce uzaya çıkmış 2. Amerikalı olan Virgil “Gus” Grissom’du. Gus, ekibi ile birlikte uzay aracını ilk defa incelediğinde endişeye kapıldı çünkü her yerde serseri kablolar ortalığa dolanmış ve her yerden aşağıya sarkıyorlardı. Bu durumu kendisine ileten arkadaşı John Young’un uyarısına karşılık Gus’ın cevabı “ Bunu insanlara şu dakikadan sonra söylersem tek yapacakları beni kovmak olur” şeklinde olacaktı.

27 Ocak 1967 tarihinde 3 mürettebat, Apollo 1 uzay aracının ilk yeryüzü testini gerçekleştirmek amacıyla Cape Canaveral uzay üssündeki bir rampada uzay aracının içerisine girdiler. Komuta modülü, tamamen kendi imkanlarını kullanarak denenecekti yani kendi elektriğini, kendi yakıtını ve kendi oksijenini kullanacaktı. Kontrol merkezinden tamamen bağımsız olarak yapılacak olan bu teste bu sebeple “Kablosuz” adı verilmişti. Astronotlar gerçek bir uzay aracında olunacağı gibi içerisi basınçlı saf oksijen ile doldurulmuş bir kabine kilitlenmişti.

ap1-s67-21294

Apollo 1 modülünün yangın sonrası görüntüsü… 

Saatler süren testler sonrasında bir ara modül ile iletişim tamamen koptu. Telsizden “Daha şurada üç bina arasında konuşamıyorsak Ay’a nasıl gideceğiz” şeklinde bir anons duyuldu. Astronotlar radyo iletişiminin tekrar kurulmasını beklerken Gus’un altında açıkta duran bir kablodan kıvılcım sıçradı ve basınçlı oksijen sebebi ile hızla alev aldı. Derken çok şiddetli bir patlama duyuldu.

Yardıma koşan insanlar patlamanın şiddeti ile geri savruldu. Diğerleri ise zehirli gazlar ve yüksek ısı sebebi ile modüle yanaşamıyordu. Uzun uğraşlar sonucu modülün ağır ve hantal kapağı 5 dakika içerisinde ancak açılabildi fakat iş işten geçmiş ve ekip kaybedilmişti.

Mürettebat Virgil Grissom, Ed White ve Roger Chaffee, Amerikan hükümeti tarafından şehit olarak onurlandırıldı ve resmi tören düzenlendi.

Yaşanan bu trajedi, NASA ekibini inandıkları görevden geri döndürmeye yetmemişti. Belki de bu üç astronot hayatlarını feda ederek insanlığın Aya gidişinin önünü açmış olacaktı, çünkü 17 ay gibi kısa bir süre içerisinde Apollo programı topyekün elden geçirilerek tekrar inşaa edilmiş olacaktı. Hem de bu sefer yalnızca 3 saniye içerisinde açılan bir tahliye kapağı ile…

Sinan DUYGULU




Çarpışan Nötron Yıldızlarından Gelen Kütle Çekim Dalgaları Tespit Edildi

İki nötron yıldızının (atarca) çarpışmasından kaynaklı “kütle çekim dalgaları”nın (uzay zaman dalgalanması) tespit edilmesi, astronominin yeni bir çağa girdiğinin göstergesi oldu…

Astronominin yeni çağı başladı. Şu ana kadar ilk kez bilim insanları, hem kütle çekim dalgaları hem de aynı kozmik olaydan – bu durumda bu, nötron yıldızları olarak bilinen iki süper yoğun yıldızsal cesedin dehşetli birleşimi oluyor- kaynaklanan ışığı gözlemledi.

Araştırmacıların dediğine göre bu önemli keşif; evren hakkında heyecan verici yeni anlayışları açığa çıkaracağını vaat eden “multimessenger astrophysics, yani çok habercili astrofizik” alanının ortaya çıkmasına ön ayak olmaktadır. Bu buluş ayrıca; evrenin altın, platin ve diğer ağır element kaynağının nötron yıldızı çarpışmaları olması konusunda da ilk sağlam kanıtı sağlıyor.

Kütle Çekim Dalgaları

İlk kez, iki nötron yıldızının çarpımasından kaynaklı kütleçekim dalgaları ve bu çarpışmadan bize gelen ışık aynı anda keşfedildi. Bu, kütleçekim dalgalarının da ışık hızıyla yayıldığını kanıtlamamızı sağladı.

Araştırmacılar bu keşfi nasıl tanımlıyorlar? “eşsizlik sınıfta kaldı” diyor LIGO projesinde yer alan bir bilim insanı olan Richard  O’Shaughnessy.

“Bu, astronomi bilimi yolumuzdaki bir dönüşüm” diye space.com’a açıklıyor Rochester Teknoloji Enstitüsü Merkezi Bilgisayarsal Görelilik ve Yer çekimi bölümünden O’Shaughnessy: “Bu harika.”

Yeni bir tespit türü

Kütle çekim dalgaları, çok büyük kozmik nesneler tarafından oluşturulan, uzay-zaman dokusunda oluşan küçük dalgalanmalardır. Bu dalgalanmalar, ışık hızında hareket ederler ancak, dağılmazlar veya ışığın yaptığı gibi sönümlenmezler.

Albert Einstein, kütle çekim dalgalarının varlığını ilk olarak 1916’da yayımlanan özel görelilik teorisinde tahmin etmiştir. Ancak astronomların bunları doğrudan tespit etmeleri bir yüzyıl sürmüştür. Bu kilometre taşı, Eylül 2015’te LIGO iki birleşen kara deliğin yaydığı kütle çekimi dalgalarını gördüğü zaman geldi.

Bu ilk keşif, projenin üç kurucu ortağına 2017 Nobel Fizik ödülünü kazandırmıştır. LIGO ekibinin bu başarısı, kısa süre içerisinde hepsi de çarpışan kara deliklerin kökeninin izini süren üç diğer keşifle takip etti.

Nötron yıldızlarının çaprışmasının bir simülasyonu (Kaynak: Avrupa Güney Gözlemevi – ESO)

16 Ekim 2017’de Dünya çapındaki konferansla duyurulan ve birçok bilimsel dergideki bir hayli fazla makalede yer alan beşinci kütle çekim dalgası tespiti, tümüyle yeni bir şey. 17 Ağustos 2017’de Louisana ve Washington’da bulunan LIGO’nun iki dedektörü, yaklaşık 100 saniye süren bir sinyal aldı – ki bu iki birleşen kara delik tarafından oluşturulan bir saniyelik “cıvıltı”dan daha uzundur.

LIGO Bilimsel İşbirliği’nin sözcüsü ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Kavli Astrofizik ve Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nün üst düzey araştırma bilim insanı David Shoemaker açıklamasında “ bize kaynağın hemen büyük olasılıkla görmeyi umduğumuz ve dünyaya göreceğimize söz verdiğimiz olasılık olan nötron yıldızları olduğu göründü.” dedi.

Aslında LIGO ekibinin hesaplamaları; her bir çarpışan nesnenin, kendilerini kütle açısından nötron yıldızı bölgesine koyan, Güneş’in kütlesinin 1.1 ve 1.6 katı kütleyi barındırdığını ileri sürüyor (Her birleşen kara delik, düzinelerce Güneş kütlesi içeren önceki tespit edilmiş sinyallerden sorumlu). Süpernova patlamalarında ölen çok büyük yıldızların çökmüş kalıntıları olan nötron yıldızları, aynı zamanda evrenin en egzotik nesnelerinden biridir.

Farklı bir açıklamada ise Pasadena Kaliforniya’daki Carnegie Bilim Enstitüsü’nün Gözlemevleri’nde görevli teorik astrofizikçi Tony Piro “gerçek bir kara delik olmaksızın kara deliğe oldukça yakındırlar” diye açıkladı. “Sadece bir çay kaşığı kadar nötron yıldızı, dünyadaki bütün insanların toplamı kadar ağırdır.”

Takım Gayreti

İtalya Piza yakınlarındaki Virgo kütle çekim dalga dedektörü de Ağustos 17’deki olayda GW170817 (ortaya çıkış tarihi olmasından dolayı) adı verilen bir sinyal yakaladı. Ve NASA’nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskopu da yaklaşık aynı zamanda, aynı konumdan gelen gama ışın patlamasının –ışığın en yüksek enerji formu- yerini tespit etti.

Kütle Çekim Dalgaları

Solda, söz konusu galaksinin nötron yıldızları çarpışmadan önce Hubble Teleskobu ile alınmış görüntü. Sağda ise, çarpışmadan sonra Las Campanas’taki Swope teleskobu ile yakalanan patlamanın parlak ışığı.

Bütün bu bilgiler araştırmacılara, gökyüzünün güneyindeki ufak bir alanda sinyal kaynağının izini sürmelerine yardımcı oldu. Keşif ekibi üyeleri, bu bilgiyi Dünya genelindeki meslektaşlarına ulaştırdılar ve bu kısmı yer ve uzay temelli teleskoplarla incelemelerini istediler.

Bu takım çalışması çabucak meyvesini verdi. Kütle çekim dalgası tespitinden sadece saatler sonra Piro ve meslektaşları, Şili’deki Las Campanas Gözlemevi’ndeki teleskobu kullanarak Dünya’dan yaklaşık 130 milyon ışık yılı uzaklıktaki eşleşen optik ışık kaynağının yerini saptadılar.

Ekip üyelerinden ve ayrıca Carnegie Gözlemevi’nde görev yapan Josh Simon açıklamasında “yakındaki bir galakside parlak mavi bir ışık kaynağı gördük – ilk defa bir nötron yıldızı birleşmesinin kor halindeki enkazı gözlendi. Kesinlikle heyecan verici bir andı” dedi.

Yaklaşık bir saat sonra yine Şili’de bulunan Gemini Güney Teleskobu’nu kullanan araştırmacılar, aynı kaynağı kızılötesi ışıkla da tespit ettiler. Çeşitli araçları kullanan diğer ekipler, kaynağı elektromanyetik tayf üzerinden radyo dalgalarından X-Ray dalgalarına kadar her şekilde araştırdılar.

Bu çalışma; gözlemlenen ışığın bir kısmının, iki nötron yıldızı çarpıştığında ortaya çıkan altın ve uranyum gibi ağır elementlerin radyoaktif ışığı olduğunu ortaya çıkardı.

Bu büyük bir iş. Bilim insanları, çoğunlukla hidrojen ve helyum gibi hafif elementlerin büyük patlama esnasında oluştuğunu ve demire kadar olan diğer elementlerin yıldızlar içerisindeki nükleer füzyon süreci içerisinde oluştuklarını zaten biliyorlardı. Ancak daha ağır elementlerin kökeni iyi anlaşılamamıştı. Çünkü, süpernova patlamamaları bugün gözlediğimiz miktardaki ağır elementin ancak bir kısmını üretebiliyor. Geri kalan miktarın nasıl üretildiği şimdiye kadar bir soru işareti idi.

Masasachusetts, Cambridge Harvard- Smithsonian Astrofizik Merkezi’nde görevli Edo Berger, “kökeni bu zamana kadar gizli kalmış periyodik tablodaki ağır elementlerin, nötron yıldızları birleşiminde oluştuğunu gösterdik” diye açıklama yaptı. Berger, bu olayı Şili’deki Cerro Tololo Inter-American Gözlemevi’ndeki Karanlık Enerji Kamerası ile inceleyen ekibin liderliğini yapmaktadır.

Ayrıca Berger açıklamasında her birleşmenin altın, uranyum ve cep telefonlarımızda bulunan nadir elementlerin birçoğu gibi değerli metallerin Dünya’nın kütlesinden daha fazla miktarda üretildiğini belirtti. Aslında araştırmacıların söylediklerine göre GW170817, muhtemelen 10 Dünya kütlesi değerinde altın ve uranyum üretmiştir.

Gelecek Daha Fazla Şey

GW170817’nin derinlemesine incelenmesi, diğer önemli anlayışları da ortaya çıkardı.

Örneğin; bu çalışma, tahmin edildiği gibi kütle çekim dalgalarının aslında ışık hızında hareket ettiğini göstermiştir (Fermi Uzay Teleskopu, kütle çekim dalgası sinyali bittikten sadece 2 saniye sonrasında gama ışını patlaması tespit etti). Şimdi astronomlar, nötron yıldızları hakkında birazcık daha fazla şey biliyorlar.

Ancak GW170817 sadece bir başlangıç. Örneğin; CfA’dan ve ayrıca Harvard Üniveristesi Astronomi bölümüne başkanlık eden Avi Loeb, bu gibi “çok habercili” gözlemlerin göksel cisimlerle uzaklıkları kalibre etmekte başka bir yol sağlayacağını söylemektedir.

Teoride bu gibi ölçümler, bilim insanlarına evrenin genişleme sabitini belirlemede yardımcı olabilir. Yeni açıklanan keşfe katılmayan Loeb’e göre Hubble sabiti olarak bilinen bu değerin tahminleri, süpernova patlamaları gözlemleri kullanılarak mı, yoksa kozmik arka plan ışıması (Big Bang’den kalan eski ışık) kullanılarak mı yapıldığına göre çeşitlilik göstermektedir.

“Şu an burada daha önce ulaşılamayan ama şimdi açık bir yol var” diyor. O’Shaughnessy’in vurguladığı gibi başka böyle yolların açılması muhtemel.

Çeviren: Burcu Ergul
Kaynak: Space.com




Galileo Galilei ve Dünya Merkezciliğinin Düşüşü

Gelmiş geçmiş en büyük bilim insanlarından biridir Galileo Galilei. Bir uygarlığın gölgesinde olduğu karanlığa meydan okumuş, yargılanmış ve hapsedilmiştir. Ancak bulguları ve keşifleri bütün karanlığa rağmen bugünkü modern fiziğin ve astronominin temelini oluşturmuştur.

1609’da Galileo, Hollandalı gözlük imalatçılarından esinlenerek ilk teleskobunu yaptı ve gökyüzüne çevirdi. 1610’da “The Stary Messenger (Sidereus Nuncius)” kitabında yaptığı gözlemleri yayınladı. Gözlemlerine göre Ay, düz değildi, dağları ve kraterleri olan bir küreydi. Venüs de, Ay gibi evrelere sahipti ve bu Güneş etrafında döndüğünün kanıtıydı.

Jüpiter dört büyük uyduya sahipti. Bu uydular, onları neredeyse aynı zamanda gözlemleyen Simon Marius tarafından verilen Ganymede, Callisto, Europa ve Io isimleriyle anılacak; daha sonra da “Galileo Uyduları” olarak isimlendirilecekti.

Galilei-Galileo-SidereusNuncius

Galileo’nun 1610 yılında yayınladığı The Stary Messenger (Sidereus Nuncius) kitabından bir bölüm. Kitap, son derece detaylı Ay çizimleri içermekte…

Bütün bu bulgular, kilisenin ve Aristotales’in (Aristo) Dünya merkezli evren doktrini ile çakışıyor ve Kopernik’in Güneş’i merkeze alan modelini destekliyordu. Kopernik modeli ve ondan önce bu modeli destekleyenler hakkındaki yazımıza göz atabilirsiniz.

Galileo burada durmadı, 1612’de “Discourse on Bodies in Water” kitabı ile Aristotales’in “cisimler su üzerinde yassı ve düz oldukları için durur” fikrini çürütüp, bunun bir cismin ağırlığı ve yer değiştiren su arasındaki ilişki sayesinde mümkün olduğunu yazdı. 1613’te ise Güneş lekelerini gözlemleyerek, Aristotales’in “Güneş mükemmeldir” savını da çürüttü.

Galileo Güneş Lekesi

Galileo’nun Güneş lekesi gözlemlerinden sonra yapmış olduğu çizimler.

1616’da kilise Kopernik modelini “kâfir” ilan etti ve Galileo’nun bulgularını yayınlamasını yasakladı. Galileo’nun bu yasağı 1623’te arkadaşı kardinal Maffeo Barberini papa seçilene kadar sürdürdü. Papa Urban VIII ismini alan arkadaşı, Galileo’nun Kopernik modelini desteklemediği sürece çalışmalarını yayınlamasına izin verdi.

Ne yazık ki 1632’de yayınladığı “Dialogue Concerning the Two Chief World Systems (Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo) kitabı kilisenin limitlerini çok zorlamıştı. Kitap biri Kopernik modelini savunan, biri Aristotales’i savunan, biri de tarafsız olan üç kişinin diyalogları hakkındaydı ve bilimsel gerçekler nedeniyle haklı olarak Kopernik modelinin savunulduğu bir yayındı.

Galileo

Galileo’nun engizisyonda yargılanıp mahküm edilmesine neden olan Dialogue Concerning the Two Chief World Systems (Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo) kitabının orjinal baskısı.

Kilise, kendisini derhal Roma’ya, engizisyon mahkemelerine çağırdı. Aylar süren duruşmalardan sonra suçlu bulundu ve ev hapsine alındı. Ev hapsinde kitap yazmaya devam etti. Eserleri Hollanda ve Fransa’da kitlelere ulaşırken, Galileo 1638’de oldukça hasta ve kör olmuştu.

8 Ocak 1642’de hayatını kaybetti. Kilisenin Galileo’nun eserleri ve Kopernik teorisi üzerindeki yasağı bir yüzyıl daha sürdü. Ancak, 1758’de yasakları kaldırmak zorunda kaldılar. Kopernik modeline karşı tutumları da 1835‘te tükendi. 20. yüzyılda birçok papa, Galileo’nun görüşünü seve seve kabul edip yüceltmek zorunda kalmıştır. Çünkü modern dünyada bu kadar sevmedikleri görüşlere karşıtlık sürdürüp ayakta durmaları imkansızdır.

Bu büyük bilim insanının evreni anlamamıza yönelik katkıları sadece keşifleri ile değil, kullandığı metotlar ve bulgularını kanıtlamak için matematiği kullanmasıyla da çok önemlidir. Bilimsel devrimde çok büyük bir rol oynamıştır ve hakkıyla “Modern Bilimlerin Babası” ünvanını almıştır.

Galileo

Galileo kendisinden 800 yıl önce yaşamış Aristotales’in mirası sayılabilecek, bilimsellikten uzak karanlık bir Dünya içinde doğmuştu. Mücadelesini, engizisyon terörü altında ki bir Avrupada, inanılmaz baskılar altında sürdürmüş ve savunduğu bilimsel değerler uğruna en sonunda hayatını kaybetmiştir. Ölümünden ancak 200 yıl sonra kilise tarafından kabul gördü. Neredeyse bin yıl süren, Dünya’yı evrenin merkezi zanneden karanlık görüşten sonra, son 200 yılda silkelenip kendimize gelebildik. Uçmayı keşfettik, Ay’a gittik, Güneş Sistemi’nin dört bir köşesine robotlar gönderdik, uzay istasyonları ve parçacık hızlandırıcılar inşa ettik.

Galileo Galilei ve onun gibi nicelerine ne kadar borçlu olduğumuzun hiç bir ölçütü olamaz. O ve kendi gibi bir çok bilim insanı, bugün sahip olduğumuz bilgi birikimi ve pozitif bilimlerin yüceltilmesi ile bizi bilgisizlikten kurtarmışlardır

Dünya yörüngesinin 650 milyon kilometre uzağındaki Jüpiter ve dört büyük uydusu uygarlığımızın kaderinin değişmesine böyle yardımcı olmuşlardır. Eğer referans ve ilham alabileceğimiz Jüpiter, Venüs ve Ay gibi gök cisimleri olmasaydı bugünkü durumumuz çok farklı olabilirdi. Evrendeki başka uygarlıklarında gökyüzüne baktıklarında ilham alabilecekleri böylesi gezegenlere sahip yıldız sistemlerinde yaşıyor olması dileğiyle.

Berkan Alptekin




Sovyet Ay Aracı: Lunniy Korabl

Birçoğunuzun görmediği, hatta bilmediği bu araç, Sovyetler Birliği’nin Ay’a insan göndermek amacıyla inşa ettiği, ancak hiçbir zaman Ay’a gönderilmemiş olan, kısaca LK denilen Lunniy Korabl isimli Ay modülü. (Orjinali böyle yazılıyor, Лунный корабль nette ararken işinize yarar.)

ABD’nin iki kişilik Ay modülünün aksine, SSCB’nin bu yüzey aracı, tek kişilik olarak tasarlanmıştı ve daha küçüktü. 1960’lardaki uzay yarışı sırasında tasarlanan aracı kullanması için, aralarında Sovyetler’in ünlü uzay kahramanlarından (ilk uzay yürüyüşünü gerçekleştiren insan) Aleksey Leonov’un da aralarına dahil olduğu bir ekip uzun yıllar boyunca eğitim ve denemelerde bulundular. Ancak ABD, Ay’a ulaşıp üst üste seferler düzenlediği halde aracı hazır hale getiremeyen SSCB, sonunda Lunniy Korabl projesini iptal etti.

Bu proje, araç tasarımı ve aracın üretilmiş prototipleri 1980’li yılların sonuna kadar devlet sırrı olarak gizli kalmayı sürdürdü. Ancak, SSCB’nin dışa açılım politikaları sonucunda hakkındaki bilgiler Dünya’ya açıklandı.

Sovyet Ay Aracı: Lunniy Korabl

Uzay aracının tek kişiyi Ay’a götürüp getirmek amacıyla dizayn edilmiş üst bölümü.

LK, aslına bakılırsa ABD’nin Ay modüllerinden “birazcık” daha güvenli bir araçtı. Örneğin, olası eğimli bir yüzeye iniş yapması durumunda, aracın yan yatıp devrilmesini engelleme amacıyla baş kısmında dengeleyici roketler bulunuyordu. Ayrıca, inişin herhangi bir aşamasında oluşabilecek bir aksaklıkta, inişi iptal edip doğrudan yörüngeye geri dönebilecek biçimde dizayn edilmişti. Sovyetlerin bu “önce güvenlik” odaklı araç dizaynları bugün de geleneksel olarak sürüyor. Rus uzay araçları, ölümlü kaza oranlarına baktığımızda günümüzde de hala en güvenli uzay araçları olarak bilinirler.

Lunniy Korabl’ın uçuş aşamaları ABD’nin Ay aracına çok benziyordu. Dev bir roketle yörüngeye çıkarılan araç, Ay yörüngesinde kalıp bekleyecek olan servis modülü ile birlikte Ay’a uçuyor, daha sonra yüzey modülü ayrılarak yüzeye iniyordu. Bu modül de iki parçadan oluşuyor, görev bittikten sonra alt kısmı Ay yüzeyinde kalacak şekilde ikiye ayrılıp tekrar yukarıda bekleyen servis modülü ile birleşip Dünya yörüngesine geri dönüyordu. Daha sonra ise, servis modülünün uç kısmında bulunan kapsüle binen kozmonotlar yeryüzüne ulaşıyorlardı.

Lunniy Korabl modülünün genel şeması.

Uzaydaki ilk denemesi 1970 yılının Kasım ayında insansız biçimde, Sovyetler’in o güne kadar geliştirdiği en güçlü roket olan N1 tarafından fırlatılarak yapılan Lunniy Korabl, Aralık ve 1971’in Şubat aylarında iki defa daha Dünya yörüngesinde test uçuşu gerçekleştirdi. Dördüncü ve son test ise, L3 roketi ile yapıldı.

Tüm bu testlerin sonunda, LK’nın insanlı uçuşlar için hazır olduğuna karar verildi. Ancak, çok geç kalınmış, Amerikalılar Ay’a ulaşmış, hatta defalarca gitmişlerdi. Bunun sonucunda, Ay’a ulaşmak için kozmonotların hayatını riske atmamak bahane gösterilerek, çok büyük paralar harcanmış olan LK projesine son verildi. SSCB, kendine yeni hedef olarak bir uzay istasyonu kurmayı seçti ve ünlü MIR Uzay İstasyonu ile bu arzusunu gerçeğe dönüştürdü. Ay görevlerini ise, insansız Luna modülleriyle gerçekleştirmeyi sürdürdü ve bunda da çok başarılı oldu. Öyle ki, bu insansız araçlar Ay’dan taş ve kaya örnekleri dahi getirdiler.

1280px-Soviet_moonrover

SSCB’nin Ay’a gönderdiği insansız Lunokhod aracı. Detaylı bilgi için şu yazımıza göz atabilirsiniz.

Bu vazgeçişin altında güvenlik gerekçeleri önemli bir yer tutsa da asıl neden, SSCB’nin olası bir başarısızlıktan çekinmesiydi. Çünkü ABD Ay’a gitmiş, tüm Dünya ve bilim insanları canlı canlı şahit olmuştu. Hatta o kadar ki, Ay yolculukları sırasında amatör astronomların en büyük hobilerinden biri, Ay araçlarını takip etmek ve uçuş sırasında telsiz konuşmalarını dinlemekti. Böylesi bir ortamda, SSCB’nin olası bir başarısızlığı büyük bir prestij kaybına yol açacaktı ve Moskova hükümeti böylesi bir riskin altına girme cesareti gösteremedi.

En üstteki görselde solda, şu an bir müzede sergilenmekte olan LK Yüzey modülünün günümüze gelebilmiş prototiplerinden biri görülüyor. Sağ tarafta ise, aracın bir ay görevi sırasında tüm parçaları birarada nasıl görüneceğinin illüstrasyonu yer alıyor.

Zafer Emecan




Gerçek Tony Stark; Elon Musk!

Elon Musk; zamanının ötesinde, kelimenin tam anlamıyla geleceği satın almak için kolları sıvamış, “Bu adamla aynı dönemde yaşamak Messi ile aynı dönemde yaşamaktan bile güzel!” dedirten bir girişimci.

“Abartmayın yahu!” diyenlerinizin, yazının sonunda hak vereceklerini düşünüyoruz, bu amaçla bulabileceğiniz en kapsamlı yazıyı hazırlamaya çalıştık.

Musk, 28 Haziran 1971’de Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti Pretoria’da doğdu. Sıkıntılı bir çocukluk geçiren Musk, diğer sıra dışı insanlar gibi kendi kendine öğrenmeye ve kendini geliştirmeye başladı.
İlkokulda zamanını genelde ansiklopedilere gömülmüş şekilde geçirdiğini ve öğrendiği çoğu şeyi kendisi okuyarak öğrendiğini söylüyor. Sebebi ise, okul derslerini dinlemeyi sıkıcı bulması. Çünkü Musk, insanları bir bilgisayar olarak görüyor ve aslında bakarsanız, gerçekten öyle. Beyin ve vücut, bir insanın donanımıdır. Yazılımı ise düşünme tarzı, değer sistemi, alışkanlıkları ve kişiliği… Onun için öğrenme ise beyne veri ve algoritma download etme süreci. Sınıf eğitimini sevmeme sebebi ise, öğretmeni bir şeyi açıklarken dinleme eyleminin sunduğu kabul edilemez yavaşlıktaki download hızı…

Elon Musk

İlk kişisel bilgisayarı Commodore VIC-20’ye sahip olduğunda 9 yaşındaydı. Bir bilgisayara sahip olduktan sonra programlama üzerinde araştırmaya ve öğrenmeye başladı. 10 yaşında IBM’in özel bir sınavına katıldı ve en yüksek puanlardan birini alarak bilgisayar programcılığına olan yatkınlığını kanıtladı. 12 yaşında ise programlama hakkında edindiği bilgilerle Blastar adlı bir oyun geliştirdi ve bu oyuna 1983 yılında PC and Office Technology dergisi talip oldu. Musk oyunu 500 Amerikan dolarına satarak ilk kazancını 12 yaşında kazanmış oldu.
Elon Musk ve kardeşi Kimball Musk ile yapılan röportajlarda, o döneme ait şöyle bir şey anlatılıyor;

Elon 12 yaşında iken bunalım benzeri bir ruh hali içerisindeymiş ve bulabildiği her psikolojik kitabı okuyormuş. Fakat bu rahatlamasına yardımcı olmamış. Bunun üzerine kardeşi ona okuması için Otostopçunun Galaksi Rehberi adlı kitabı vermiş. Elon kitaba bayılmış ve hayatta asıl önemli olan şeyin, insanın hayatındaki ve evrendeki görüşünü geliştirmek olduğuna kanaat getirmiş. Hayat felsefesi de bu şekilde oturmaya başlamış.

1988 yılında 17 yaşındayken Güney Afrika ordusunda askerlik yapmamak için evden ayrıldı ve Amerika’ya gitme planları yapmaya başladı. Amerika hakkında, “Orası muhteşem şeylerin mümkün olduğu yer.” diyordu, ve gerçekten de öyle oldu. İlk olarak Kanada’ya gidip Queen University’ye başladı ve ilk eşiyle de orada tanıştı. İkinci yılında Pensilvanya Üniversitesi’ne geçiş yaparak, ABD’ye girmiş oldu.
Üniversite hayatı boyunca, insanların geleceğini en çok nelerin etkileyeceğini düşünerek çalıştı. Kafasında 6 maddelik bir liste vardı;
-İnternet
-Sürdürülebilir Enerji
-Uzay Keşfi
-Dünya dışı kalıcı yaşam alanları
-Yapay zeka
-İnsan geninin tekrar programlanması.
Ardından, sürdürülebilir enerji konusuna odaklanmaya karar verdi, ama aynı zamanda internetin gelişimini ve internet ihtiyacını gözden çıkarmak istemiyordu, ve internet üzerine çalışmak, onu iyileştirmek istedi. Bunun üzerine Musk, Stanford Üniversitesi’nde uygulamalı fizik ve malzeme bilimi üzerine yaptığı yükseklisans eğitimini 2. gününde bırakarak, ABD’ye gelen kardeşi Kimball ile çevirimiçi içerik yayınlama yazılımı olan Zip2 projeleri üzerinde çalışmaya başladı. Musk, ilk ticari başarısı olan Zip2 projesini COMPAC’a 307 milyon dolar nakit ve 37 milyon dolar değerinde hisse karşılığında sattı.

PayPal

Okulu bıraktıktan sonra, 1999 yılında Musk, elektronik ödeme sistemleri üzerinde çalışmaya başladı, çünkü bu sektör git gide popüler olmaya başlıyordu. Silikon Vadisi’nde 4 ortağı ile birlikte geliştirdiği yeni projesinin adı X.COM oldu, X.COM bir çevirimiçi finans ve ödeme servisiydi. 2001 yılında şirketin adı PayPal olarak değiştirildi ve bir yıl sonra şirket, eBay tarafından 1.5 milyar dolara satın alındı.SpaceX

2002 yılında henüz PayPal satılmamışken Musk roket teknolojisiyle yakından ilgilenmeye başladı. Ve yılın sonlarına doğru 100 Milyon dolar sermaye ile en büyük girişimini başlattı. 31 yaşındaydı ve ticari uzay yolculuğunu mümkün kılmak için üçüncü şirketi Space Exploration Technologies, yani SpaceX’i Haziran 2002’de kurdu.
Yola çıkış amacı; uzay yolculuklarının güvenliğini artırmak, maliyeti düşürmek, roketleri tekrar kullanılabilecek şekilde tasarlayarak uzay yolculuklarını kolaylaştırmak ve Musk’ın kafasındaki en sıradışı hedef olan: Mars’ı kolonileştirmekti.

Elon Musk

Katıldığı TED konuşmasında; SpaceX’in en büyük hedeflerinden birinin tekrar tekrar kullanılabilecek roketler üretmek olduğunu anlattı. “Kullandığımız tüm ulaşım araçları; arabalar, bisikletler, at arabası, tren… Hepsi tekrar kullanılabilir araçlar, ama roketler değil. Uzaya ulaşabilen bir medeniyet olabilmek için bu sorunu çözmeliyiz.” diyerek uzaya ulaşmayı ve uzay yolculuklarını, hem kolay hem daha düşük maliyetli yapma konusundaki isteğini ortaya koydu. Bir yandan da, roket üretiminde yüksek maliyetin bürokrasiden kaynaklandığını düşünüyordu, bu yüzden özel bir şirket olarak daha düşük maliyetli roketler tasarlayabileceğine inancı tamdı. Geri dünüşümlü roketler üretmek için ihtiyaç duyacağı araç gereçler piyasada yoktu ve Musk SpaceX bünyesinde yeni tasarım ve bileşenler üreterek Falcon roketleri projesini hayata geçirmek için ilk adımı atmış oldu. Şu ana kadar, tekrar kullanılabilir roket misyonu doğrultusunda iki roket tasarlandı; Falcon 1 ve Falcon 9. Şirketin Dragon uzay aracı ise, Uluslararası Uzay İstasyonu’na erzak temin etmek üzere geliştirildi ve şimdi, Dragon’un insanlı hali için çalışmalar devam etmekte.
Falcon 1 roketi küçük ve bir kaç yüz kg ağırlığındaki yükleri yörüngeye çıkarabilecek şekilde tasarlanmıştı. Çünkü Musk, çok büyük bir roketle işe başlarsa başarısızlık durumunda tüm bütçeyi yerle bir edeceğini düşünüyordu. Bu sayede Falcon 1 roketini, daha büyük olan Falcon 9 roketi için deneme tahtası olarak da kullandı.

Baştan sona SpaceX tarafından tasarlanan Falcon 1 roketi bugüne kadar 2’si başarılı 3’ü başarısız olmak üzere 5 adet fırlatma gerçekleştirdi. 28 Eylül 2008’de gerçekleşen ilk fırlatması 4. denemede yörüngeye ulaşmıştı. İlk üç denemenin başarısız olması sonrası Musk sadece 4. fırlatmaya yetecek kadar kısıtlı bir bütçeleri kalmasına rağmen bu riski göze aldı ve 2008 sonlarında 4. fırlatmayı gerçekleştirip başarılı oldu. Bu, ilk başarılı fırlatmaydı. İkinci başarılı fırlatma, 14 Temmuz 2009’da, Malezya’ya ait RazakSAT uydusunu yörüngeye ilk denemede fırlatarak gerçekleştirdi. Bu fırlatmadan sonra Falcon 1’in kullanımı sonlandırıldı.

Yine tamamı ile SpaceX tarafından tasarlanıp geliştirilen Falcon 9 roketleri, 16’sı başarılı olmak üzere tamı tamına 17 fırlatma gerçekleştirdi. Falcon 9 araçları; Falcon 9 v1.0, Falcon 9 v1.1 ve Falcon 9-R modellerinden oluşuyor. Bu üç araç da, orta ölçekteki fırlatma sistemleri sınıfında bulunuyor. İlk kez, yörüngeye çıkıp başarılı şekilde geri dönen ve okyanus üzerindeki rampaya indirilen Falcon 9 roketinin de geçtiğimiz günlerde kullanımı sonlandırıldı ve roket müzede sergilenmeye başlandı. Bu roketler dışında çeşitli nedenlerle iptal edilen iki roket projesi daha bulunmakta; Falcon 5 ve Falcon 9 Air.

Elon Musk’ın ortaya koyduğu, dikey iniş kalkış yapabilen Falcon roketi.

SpaceX’in en önemli işlerini özet geçmek gerekirse;
– Falcon 1 roketi, özel sektör tarafından finanse edilen ve yörüngeye ulaşan ilk sıvı yakıtlı roket. (28 Eylül 2008)
– Dragon uzay aracı, özel bir şirketin uzaya fırlattığı, yörüngeye oturttuğu ve başarılı bir şekilde dünyaya geri getirttiği ilk uzay aracı. (9 Aralık 2010)
– SpaceX, Uluslararası Uzay İstasyonu’na bir uzay aracı (Dragon) yollayan ilk özel şirket. (25 Mayıs 2012)
– SpaceX’in yer eşzamanlı yörüngeye ilk teslimatı; SES-8 uydusu’nun fırlatılışı olmuştur. (3 Aralık 2013)
– Bir uzay aracının ilk aşamasını yere başarılı bir şekilde indiren ilk şirket. (22 Aralık 2015)
– Bir uzay aracının ilk aşamasını su üzerine başarılı bir şekilde indiren ilk şirket. (8 Nisan 2016)

NASA 2006’da Uluslararası Uzay İstasyonu’na yük tedarik edebilecek bir fırlatma/taşıma sistemi yapması için SpaceX ile Ticari Yörüngesel Taşımacılık (COTS) sözleşmesi imzalamıştı ve bu saydığımız gelişmelerden sonra, uzaya nakliye işi oldukça kolaylaşmış ve ucuz hale gelmiştir. Öncelerde, büyük roketlerle uzaya malzeme gönderilir, roketin ilk aşama kısmı roketten ayrılıp okyanusa düşerdi. SpaceX, tüm roketi tek parça halinde dünyaya geri getiriyor ve malzemeden tasarruf yapıyor. Okyanus üzerindeki platforma indirmek ise, roketin işi bittikten sonra en yakın okyanus yüzeyine inmesini sağlayarak yakıttan da oldukça büyük tasarruf yapılmasını sağlıyor. Yani bu adamlar birer dahi!

Tesla Motors

Tahmin ettiğiniz gibi, Nikola Tesla…

Bu büyük uzay girişimciliği yetmiyormuş gibi Musk 2004’de, roket projeleri devam ederken, çılgınca bir girişimde daha bulundu ve elektrikli taşıtların gündelik hayata dahil olmasını hızlandırmayı amaçlayarak insanlığa sürdürülebilir geleceğe doğru büyük bir adım attıracak bir otomotiv şirketini 70 milyon dolarla kişisel olarak fonladı. Evet, o şirket; Tesla.

Elon Musk, 2003 yılında Martin Eberhard ve Marc Tarpenning adlı iki mühendis tarafından kurulan ve yatırımcıları arasında Google’ın kurucuları Larry Page ve Sergey Brin’in bulunduğu Tesla Motors’a katıldıktan 4 yıl sonra da şirketin CEO’su ve genel tasarımcısı oldu.
Yakın gelecekte arabaların Apple’ı olabilecek olan Tesla, elektrikli araba algısını kökten değiştiriyor. Elektrikli araba diyince aklımıza ufak tefek, akülü çocuk arabası gibi tasarlanmış, 50 km’yi ağır ağır, zar zor kat eden araçlar geliyor. Bu noktada Tesla’nın yaptığı, elektrik devrimi oluyor sanırım.

Tesla’nın ilk elektrikli spor otomobil üretimi Tesla Roadster oldu. Çok konuşulan ikinci araç ise tamamı elektrikli lüks Sedan; Tesla Model S.

Tesla Model S, 0-100 hızlanmasını 2,9 saniyede yapabilen, tek bir şarj dolumuyla 450 km giden bir araç. AR-GE ile belirlenen hedef ise 800 km!
Araç her prizden şarj olabiliyor ama hızlı şarj için özel 240 voltluk prizler veya duvara bağlanan özel adaptörleri mevcut. Aynı zamanda yol üzerinde sayısı bu yıl oldukça artırılan süpercharger istasyonları var. İstasyonda 20 dakikada aracı şarj edebiliyorsunuz ama eğer “çok acelem var” diyor ve dolumu beklemek istemiyorsanız uzun yollar için belli bir ücret karşılığında pil değişimi de yapılıyor ve bu da yaklaşık 2-3 dakika sürüyor.

Amerika’nın Güney sahilinin dört bir yanı şarj istasyonlarıyla dolmaya başladı.

Tesla Motors 2008’den bu yana 90.000’e yakın elektrikli araba teslim etti. Geçtiğimiz günlerde 0-100 hızlanması 2,5 saniye olan Tesla Model S Plood versiyonu piyasaya sürüldü ve sıradaki iki yeni araç ise merakla beklenen Model X ve Model 3.

Ayrıca, Tesla Motors Türkiye ayağını da 2015 Kasım ayı itibariyle “Tesla Motorları Satış ve Hizmetleri Limited Şirketi” adıyla açtı ve bu yıl 9 adet süpercharger istasyonuyla başlayıp, istasyon sayısını zamanla artıracaklarını duyurdu. Hadi yine iyiyiz.

SolarCity

Musk birkaç yıl sonra kafasına koyduğu sürdürülebilir enerji olayını herkese benimsetmeyi ve hayata geçişini hızlandırmayı amaçlayarak bir firma kurdu, hem de bu sefer bu işi kuzenleriyle yaptı. 10 milyon doları gözden çıkarıp firmayı 2008 de kurdu.

SolarCity, amacı ABD’deki her evin çatısını güneş panelleriyle kaplamak olan, yenilenebilir enerji depolama şirketidir. Aynı zamanda elektrikli araçlar için de güneş enerjisi depolamakla ilgili projeler üretmekteler. Yani kısacası enerji ihtiyacının tamamını güneş enerjisiyle gidermeyi planlıyorlar. Günümüzde kullanılan güneş panelleri, topladıkları güneş ışınlarının %20 kadarını enerjiye dönüştürebiliyorken, SolarCity’nin tasarladığı paneller %30 oranında daha fazla enerji üretiyor ve maliyetin de düşürülmesi için çalışmalar sürüyor. Panellerin üretimine de 2017’de başlamayı planlıyorlar.

Elon Musk, aynı zamanda 2013’te Hyperloop adlı üst düzey bir hızlı ulaşım aracı tasarımı üzerinde çalışmaya başladı. Bu proje bir süre sadece fikir olarak kaldı ama Ocak 2016’da bu araç için Nevada Çölü’nde test yolu inşaası başladı. Bu yolun ve araç örneğinin 2016 yılı sonunda tamamlanması bekleniyor.

Hyperloop

Elon Musk şuan aşağıdaki sektörlerin tamamının içerisinde:
– Otomotiv
– Uzay ve havacılık
– Güneş enerjisi
– Enerji depolama
– Uydu
– Yüksek hızda kara taşımacılığı
– Gezegenler arası ulaşım, yerleşim.

Bu çalışmaların ve daha bir çok projenin, fikrin adamı olan Elon Musk; “Eğer sizin için önemli bir şeyler varsa ve elinizdeki veriler yapmamanızı öneriyorsa, siz yine de yapmaya devam edin.” diyor. Çünkü o, bu projelerde başarılı sonuç alana kadar bir çok başarısızlık, iflas ve depresyon atlatmış bir girişimci, kelimenin tam anlamıyla, ezber bozan adam.
Peki ya Iron Man filmindeki Tony Stark için Elon Musk’dan ilham alındığını biliyor muydunuz? Evet evet, Tony Stark aslında Elon Musk! Üstelik ikinci filmde rol bile aldı. Ne kadar harika, değil mi?

Richard Branson’ın, Elon Musk hakkında çok güzel bir açıklaması var;
“Şüphecilerin ‘yapılamaz’ dediği ne varsa Elon gitti ve yaptı. 1990’larda tanımadığımız insanları arayıp kredi kartı numaralarımızı verdiğimiz günleri hatırlıyor musunuz? Elon, PayPal denen küçük bir şeyin hayalini kurdu. Şirketleri Tesla Motors ve SolarCity temiz, yenilenebilir enerji üzerine kurulan bir geleceği gerçeğe dönüştürüyor. SpaceX, uzay keşif faaliyetlerini tekrar gündeme sokuyor. Elon’un bir taraftan gezegeni iyileştirmek için çalışırken diğer taraftan terk etmemiz için uzay gemileri inşaa etmesi bir paradoks.”

Son olarak Elon Musk’dan bir tavsiye; “Her zaman bir şeyleri nasıl daha iyi yapabileceğinizi düşünün ve kendinizi sorgulayın.”

Berfin Dağ

waitbutwhy.com/2015/05/elon-musk-the-worlds-raddest-man.html
www.spacex.com/about
www.forbes.com/profile/elon-musk/
https://tr.wikipedia.org/wiki/Elon_Musk