Gizemli Nesne “Oumuamua” Hakkındaki 10 Gerçek

Güneş sistemimizden geçtiği doğrulanan ilk yıldızlararası nesne olan ‘Oumuamua’ hakkında 5 tane bildiğimiz, 5 tane de bilmediğimiz bilgiyi aşağıda sizlere sunuyoruz.

1) Buralardan olmadığını biliyoruz.

Oumuamua takma adlı ve 1l/2017 U1 olarak bilinen nesne, Güneş sistemimizde ortaya çıktığında çok hızlı yolculuk ediyordu (saniyede 87.3 km). Güneş sistemimiz içerisinde bulunan kuyruklu yıldızlar ve astreoitler bundan daha yavaş bir hızla hareket eder (ortalama saniyede 19 km). Teknik olmayan bir tabir ile ‘Oumuamua’ yıldızlararası bir serseridir.

2) Nereden geldiğinden emin değiliz.

Oumuamua, Güneş sistemimize Şilyak (Lyra) takımyıldızının tehlikeli bir noktasından girdi ancak aslında nereden geldiğini söylemek mümkün değil. Binlerce yıl önce, Oumuamua asıl ait olduğu gezegen sisteminde başıboş dolaşmaya başladığında yıldızlar çok farklı pozisyondaydılar bu yüzden de tam olarak nereden geldiğini belirlemek olanaksız.

3) Burada durmayacağını da biliyoruz.

Oumuamua, Güneş sistemimizin dışına doğru yöneldi ve geri dönmeyecek. Hızlıca Pegasus takımyıldızına doğru yöneldi ve yaklaşık 4 yıl sonra Neptün‘ün yörüngesini de geçecek. 11.000 yıl içerisinde ise bir ışık yılı mesafede olacak.

4) Nasıl göründüğünü de bilmiyoruz.

Onu sadece teleskop aracılığı ile bir ışık noktası şeklinde görebildik (çok uzakta bulunuyor ve uzunluğu da yarım milden daha az) ancak eşsiz dönüşü, bize onun puro gibi uzamış olduğunu ve genişliğine göre 10 kat daha uzun olduğunu düşündürtüyor. Onu hiçbir zaman göremeyiz. Sanatçıların tasvirleri de neye benzediği konusundaki tahminlere dayanıyor.

5) Çok az bir hız artışına sahip olduğunu biliyoruz.

Bu cismi gözlemleme kampanyasına gelen hızlı cevaplardan sonra, Oumuamua’nın umulmadık bir hız artışına sahip olduğunu gördük. Ancak daha önceki tahminlere göre bu hızlanma, rotası boyunca çok az değişmektedir.

NASA’nin Jet İtki Laboratuarı’nda bulunan Dünya’ya Yakın Nesneler Çalışmaları Merkezi’nde (CNEOS) görevli olan Davide Farnocchia, Oumuamua’nın üzerindeki bu zor tespit edilen gücün muhtemelen yüzeyinden çıkan gaz püskürmeleri yüzünden ortaya çıktığını belirtti. Ayrıca bu tarz bir gaz püskürtmenin, Güneş sistemimizdeki bir çok kuyruklu yıldızın hareketine etki ettiğini de ekledi.

6) Takla attığını biliyoruz.

Nesnenin parlaklığındaki sıra dışı çeşitlilikler, onun birden fazla eksen üzerinde döndüğü izlenimini uyandırmaktadır.

Bu görsel, Oumuamua’nın güneş sistemimizin dış bölgelerinde hızla hareket etmesini gösteriyor. Nesnenin yaptığı karmaşık dönüşler, onun şeklinin tam olarak belirlenmesini zorlaştırdığı için onun neye benzediğini gösteren bir çok model mevcuttur (Telif: NASA/ESA/STScI).

7) Hangi maddelerden oluştuğunu bilmiyoruz.

Güneş sistemimizdeki kuyruklu yıldızlar, Güneş’e yaklaştıklarında çok fazla toz ve gaz ortaya çıkarırlar fakat Oumuamua bunu yapmadı. Bu da, gözlemcilerin onu asteroit olarak tanımlamayı düşünmelerine sebep oldu.

Hawaii Üniversitesi Astronomi Enstitüsü’nde astronom olan Karen Meech, bir çok kuyruklu yıldızın yüzeyinde var olan küçük toz parçacıklarının Oumuamua’nin yıldızlararası uzaydaki yolculuğu boyunca aşınmış olabileceğini söyledi. Onu ne kadar daha fazla araştırırsak, daha fazla heyecan verici şeyler öğrenebileceğimizi de ekledi. Belki de tozdan daha zor görülen gazlar çıkarıyor olabilir ancak bu noktada bunu bilmemiz imkansız.

8) Onu beklememiz gerektiğini biliyoruz.

Sadece ne zaman olacağını bilmiyorduk. Yıldızlararası bir nesnenin keşfi, on yıllardır tahmin ediliyordu. Yıldızlar arasındaki mesafelerd,e muhtemelen milyarlarca ve milyarlarca asteroit ve kuyruklu yıldız bağımsız bir şekilde dolanmaktadır. Bilim insanları, Güneş sistemimize girebilecek bunun gibi küçük cisimlerin olmasının kaçınılmaz olduğunu anladılar. Oumuamua’nın bu ziyareti, gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğu konusundaki modellerimizi güçlendirmektedir.

9) Şu an ne yaptığını bilmiyoruz.

2018 yılının Ocak ayından sonra Oumuamua, artık teleskoplarla görülemez kadar uzaklaştı. Ancak bilim insanları, uluslararası gözlem kampanyasında toplanan bilgileri analiz etmeye devam ediyorlar ve bu eşsiz yıldızlararası ziyaretçi hakkında daha fazla gizemi ortaya çıkarmaya çalışıyorlar.

10) Önünde sonunda bir başkasını daha görme şansına sahip olduğumuzu biliyoruz.

Oumuamua’nın Güneş sistemimizde gözlemlediğimiz ilk yıldızlararası nesne olmasından dolayı araştırmacılar, bunun gibi yeni keşfedilen gök cisimleri ile ilgili genel sonuçlara varmamızın zor olduğuna dikkat çekiyorlar. Gözlemler, diğer yıldız sistemlerinin düzenli bir şekilde bu tarz kuyruklu yıldız benzeri nesneleri dışarı atma olasılığına işaret etmektedir ve buna göre yıldızlar arasında sürüklenen bir çok böyle nesne olması gerekir. Gelecek temelli ve uzaya dayanan araştırmalar, daha fazla yıldızlararası serserileri belirleyebilir ve bilim insanlarına analiz etmek için daha fazla örnek sağlayabilirler.

Çeviri: Burcu Ergül

https://solarsystem.nasa.gov/news/482/10-things-mysterious-oumuamua/
Kapak ilüstrasyonu: ESA/Hubble, NASA, ESO, M. Kornmesser




Dünya’nın Sonu, İçin Alternatiflerimiz Neler?

Merhaba karanlık, benim eski arkadaşım… Atmosferimiz, Güneş’e olan yakınlığımız ve diğer çok sayıda güzel rastlantı, canlıların hayatta kalmasına ve gelişmesine olanak sağlıyor.

Hal böyle olunca, işte buradayız; masalarda ve kahve dükkanlarında oturuyor, bu durum sanki sıradışı türden bir mucize değilmiş gibi sokakta yürüyoruz. Fakat bütün güzel şeylerin bir sonu olmalı. Günün birinde Dünya, bildiğimiz şekliyle yaşama benzeyen hiçbir şeye karşı misafirperver olmayacak.

Bu gezegen üzerindeki yaşam, şu andan itibaren milyarlarca yıl geçse bile muhtemelen sona ermeyecek. Fakat, gök fiziğindeki şartların değişmesine bağlı olarak herhangi bir zamanda da sona erebilir; belki yarın, belki yarından da yakın.

Bilim insanları, Dünya’nın pek çok şekilde ölebileceğini düşünüyor.

1) Dünya’nın erimiş çekirdeği soğuyabilir.

Dünya, magnetosfer adı verilen, koruyucu bir manyetik kalkan ile çevrilidir.

Bu manyetik alan, Dünya’nın dönmesiyle oluşur. Dünyanın dönmesiyle, sıvı demir ve nikelden oluşan kalın bir katman (dış çekirdek), katı bir metal topunun (iç çekirdek) etrafında fırıl fırıl döner ve bu sayede dev bir elektrik dinamosu meydana gelir.

Magnetosfer, Güneş’ten yayılan enerjili parçacıkları saptırır ve bunlar kendisine çarptığı zaman, boyut ve şeklini değiştirir.

Dünya’nın atmosferine çarpan yüksek enerjili bu parçacık seli sonucunda, hoş görünümlü kuzey ışıkları tetiklenebilir veya bazen de bozucu nitelikteki jeomanyetik fırtınalar meydana gelir.

Fakat çekirdek soğursa, manyetosferimizi kaybederdik; ayrıca bizi Güneş fırtınalarından koruyan şey de kaybolurdu ve Güneş fırtınaları, atmosferimizi yavaş yavaş uzaya doğru sürüklerdi.

Aynı şey, bir zamanlar suyla zengin olan ve kalın bir atmosferi bulunan Mars’ın da başına milyarlarca yıl önce gelmiş, bugün bildiğimiz kadarıyla neredeyse havasız ve görünüşe göre yaşamsız olan bir yeryüzüne yol açmıştı.

2) Güneş ölmeye ve genişlemeye başlayabilir.

Güneş (ve bizim ona göre olan konumumuz), belki de narin varoluşumuzun en önemli parçasıdır.

Fakat Güneş sonuçta bir yıldızdır ve yıldızlar er ya da geç ölür.

Şu an Güneş, ömrünün yarısında bulunuyor; hidrojeni, kaynaşma yoluyla sürekli şekilde helyuma dönüştürüyor.

Ancak bu durum sonsuza kadar sürmeyecek. Şu andan itibaren milyarlarca yıl sonra, Güneş’in hidrojeni azalacak ve helyum kaynaştırmaya başlayacak.

Bu tepkime daha fazla enerji içereceği için, Güneş’in tabakalarını dışa doğru itecek ve muhtemelen Dünya’yı Güneş’e doğru çekmeye başlayacak.

Önce yanıp kül olacağız, ardından da buharlaşacağız.

Bu durum veya Güneş’in genişlemesi, Dünya’yı yörüngesinden dışarı doğru itecek. Dünya, herhangi bir yıldıza bağlı olmaksızın, boşluğa doğru kayan serseri bir gezegen şeklinde donarak ölecek.

3) Dünya, ölümcül bir yörüngeye itilebilir.

Serseri gezegenlerden bahsetmişken, gezegenler oluşum esnasında sık sık kendi yıldız sistemlerinden kovulurlar.

Aslında, son zamanlarda yapılan canlandırmalara göre Samanyolu‘nda bulunan serseri gezegenlerin sayısı, yıldızların 100.000 katı olabilir.

Bu serseri gezegenlerden biri, Güneş Sistemimize sürüklenebilir ve Dünya’nın istikrarını bozarak, onu olağanüstü ve yaşanması zor bir yörüngeye sokabilir.

Yeterince büyük olan ve yeterince yakına sürüklenen bir gezegen, bizi Güneş Sisteminin tamamen dışına bile çıkarabilir. (Ya da Venüs veya Merkür gibi yakındaki bir gezegen ile çarpışmamıza sebep olabilir.)

Dünya da bir kar topu haline gelerek kendi başına serseri bir gezegen olabilir. Bu arada, kayda değer büyüklükteki bir kütle çekim itişi, şiddetli soğukluk ve kavurucu sıcaklık arasında değişen, uç noktada ve ölümcül mevsimler oluşturabilir.

4) Serseri bir gezegen, Dünya’ya çarpabilir.

Sürüklenen bir gezegen, sadece yakın mesafeden geçmek ve Dünya’nın yörüngesini bozmak yerine doğrudan ona çarpabilir.

Bu beklenmedik bir olay olacaktır. Yaklaşık 4.5 milyar yıl önce küçük bir gezegen, Güneş Sistemimizde yer alan daha büyük bir gezegene çarpmıştı; bunun sonucunda da Dünya ve uydusu Ay oluştu.

Yeni bir çarpışma, benzer şekilde, çarpışmadan çıkan enkazları Güneş Sisteminin her tarafına fırlatacak ve Dünya’yı baştan sona yüzde 100 eritecektir. Ayrıca muhtemelen, yeni gezegen sonunda yeniden biçimlenecek ve soğuyacak olsa da, yaşanabilir olup olmayacağını bilemeyiz.

5) Asteroitler, gezegenimizi bombardımana tutabilir.

Hollywood senaristleri, asteroitlerden kaynaklanan ölümü ve kıyamet senaryolarını çok seviyor.

Uzaydan gelen kayalar epey yıkıcı olabilir (büyük bir kaya, muhtemelen dinozorları yok etmişti) fakat gezegenin tamamını iyice silip süpürmek daha büyük veya çok sayıda asteroit gerecektir.

Yine de, böyle bir şey gerçekleşebilir. Dünya, oluştuktan sonraki yüz milyonlarca yıl boyunca asteroitlerin bombardımanına uğradı.

Çarpışmalar o kadar şiddetli oldu ki, okyanuslar uzun yıllar boyunca kaynadı.

O noktada yaşamın tamamı tek hücreliydi ve sadece sıcaklığa en dayanıklı olan mikroplar kurtulmayı başardı.

Günümüzde daha büyük olan yaşam formları, bundan neredeyse kesin olarak sağ kurtulamayacaktır. Eğer benzer bir darbe yaşarsak, hava sıcaklıkları haftalar boyunca 480 Celsius dereceden daha yükseğe çıkabilir.

6) Dünya, başıboş gezen bir kara deliğin çok yakınından geçebilir.

Kara delikler, Hollywood’un en sevdiği ikinci ölüm gezegeni şekli olabilirler. Bunun sebebini görmek zor değil.

Bunlar gizemli oldukları kadar korkutucular da. İsmi bile uğursuz.

Haklarında pek bir şey bilmiyoruz fakat bildiğimize göre o kadar yoğunlar ki, bir kara deliğin olay ufkundan ışık bile kaçamıyor. Üstelik bilim insanları, ‘geri tepen’ kara deliklerin uzayda başı boş şekilde gezdiklerini düşünüyorlar, tıpkı serseri gezegenler gibi.

Bunlardan birinin güneş sisteminden geçmesi, akıl almaz bir durum değil. Küçük bir kara delik, Dünya’nın yanından sorunsuzca geçebilir fakat Ay’ın kütlesinden daha büyük olan bir kara delik, büyük sorunlara yol açabilir.

Eğer ışık kaçamıyorsa, Dünya da kesinlikle kaçamayacaktır. Yeterince büyük ve serseri bir karadelik olursa, geri dönüşün olmadığı noktadan sonra neler olabileceğine dair iki tane görüş var.

Olay ufkunun ötesinde, atomlar tamamen kopana kadar esneyebilir.

Diğer fizikçilerin kuramına göre ise, evrenin tam sonuna düşebiliriz veya kendimizi tamamen farklı bir evrende bulabiliriz (bunlar bilimsellikten uzak spekülatif, sadece kişisel düşüncelerdir).

Geri tepen bir kara delik, Dünya’yı ıskalasa bile, depremlere ve başka yıkımlara sebep olacak kadar yakından geçebilir, bizi Güneş Sisteminden kovabilir veya döne döne Güneş’e doğru gitmemize yol açabilir.

7) Dünya’nın atmosferi, bir gama ışını patlamasıyla yok olabilir.

Gama ışını patlamaları veya GRB’ler, Evren’deki en güçlü doğa olaylarından birisidir.

Bunların çoğu, devasa yıldızlar öldüğü zaman çökmelerinin sonucunda meydana gelir. Küçük ve kısa bir patlama, güneşimizin ömrü boyunca üreteceği enerjiden daha fazla enerji yayabilir.

Bu enerjinin ozon tabakasını yok etme, Dünya’yı tehlikeli morötesi ışıkla istila etme ve ani, küresel soğumayı tetikleme potansiyeli var.

Aslında, Dünya’ya doğrulmuş eski bir GRB, Yeryüzünde gerçekleşen 440 milyon önceki ilk kitlesel yok oluşa sebep olmuş olabilir.

Neyse ki Fermi Gama Işını Uzay Teleskobunun proje yönetici vekili David Thompson, National Geographic dergisine GRB’lerin aslında pek endişe kaynağı olmadığını söylüyor.

Kendisi dergiye, söz konusu tehlikenin, “ABD’nin Maryland eyaletindeki Bowie şehrinde yer alan evimin tuvaletinde bir kutup ayısı bulduğu zaman karşılaştığı tehlikeye eşdeğer” olduğunu söylüyor.

8) Evren, nihai “Büyük Yırtılma”sında parçalara ayrılabilir.

Bu şey aslında sadece Dünya’nın değil, bütün evrenin sonunu getirebilir.

Fikir şöyle: Karanlık enerji adı verilen gizemli bir güç, giderek artan bir hızda evreni parçalara ayırıyor.

Eğer bu durum, tıpkı şimdilerde olduğu gibi hızlanmaya devam ederse, belki şu andan itibaren 22 milyar yıl sonra, atomları bir arada tutan kuvvet başarısız olacak; ve evrendeki bütün maddeler çözülerek ışınım haline gelecek.

Fakat “Büyük Yırtılma”nın gerçekleşeceğini varsaymak işe yaramaz bir şeydir; insanların hayatta kalmayacağı küresel bir felâketten sonra ne olacağını kim bilebilir ki?

Bazı mikropların hayatta kalıp, daha karmaşık bir yaşamın tohumlarını yeniden ekmeleri mümkün.

Fakat gerçekleşen yıkım topyekun olursa, en azından bir yerlerde bazı başka zeki yaşam şekillerinin var olmasını ümit edebilir ve onlara saygılarımızı sunabiliriz.

Çeviri: Ozan Zaloğlu

Kaynak: Business Insider




Yörünge Rezonansı Nedir?

Yörünge rezonansı veya yörüngesel rezonans, aynı cismin (bir gezegenin veya yıldızın) yörüngesinde dolanan gök cisimlerinin birbirlerine uyguladıkları kütle çekim etkileri nedeniyle ölçülebilir bir yörüngesel periyotta dönmelerine deniliyor.

Tamam, kabul ediyoruz, biraz karışık geldi bunu okuduğunuzda, ama izah edeceğiz, sakin olun.

Bu olaya örnek vermek için en bilindik örneği seçelim; “Jüpiter’in Galileo uyduları“. Galileo tarafından keşfedilmiş olan Io, Europa, Ganymede ve Callisto; kütle çekim rezonansına verilebilecek en mükemmel örnektir. Bunlardan epey uzakta yer alan Callisto uydusunu bir kenara bırakıp, Io, Europa ve Ganymede arasındaki ilişkiye bakalım.

Io, bu uydular arasında Jüpiter’e en yakın olanıdır ve gezegenin çevresindeki bir turunu tam 1.769 günde tamamlar. İkinci sırada gelen Europa bir tam turunu 3.551 günde atar. Güneş Sistemi’ndeki en büyük uydulardan biri olan Ganymede ise Jüpiter çevresinde 7.155 günde dolanır. Şimdi, bu dolanım sürelerinin arasındaki ilişkiye bakalım:

Yörünge Rezonansı

Io 1.769 günde dolanıyordu. Ondan sonra gelen Europa ise 3.551 günde. Europa’nın bu dönüş süresi, Io’nun hemen hemen iki katıdır. Yani, Io iki tur atarken Europa bir tur atar. Jüpiter çevresinde 7.155 günde dolanan Ganymede’ye gelelim: Bu uydunun dolanım süresi de Io’nun yaklaşık dört katı. Yani, Io dört tur attığında Ganymede sadece bir tur atmış olur. Kısacası Io, Europa ve Ganymede arasındaki yörünge rezonansı; 1:2:4 şeklinde özetlenebilir.

Peki neden böyle?

Öncelikle, bu uydular birbirlerine çok yakındırlar. Bu yakınlık birbirleri üzerinde ciddi bir kütle çekim baskısı oluşturur. Örneğin Io ile Europa yörünge düzleminde aynı hizaya geldiklerinde, önemli bir gel-git etkisi meydana gelir. Bu gel-git etkisi de şu yazımızda anlattığımız biçimde uyduların yörüngelerini bozar. Her uydu, bir diğerini ya çeker, ya da iter. Bu itme ve çekme, uyduların yörüngelerini birbirlerini artık etkileyemeyecekleri bir uzaklığa gelene kadar değiştirir.

Yörünge Rezonansı
Jüpiter ile yörünge rezonansı içinde hareket eden “Troyalı” asteroidler.

 

Bu itme ve çekme savaşında elbette büyük cisim (örneğimizde Jüpiter) de etkilidir. Çünkü, gel-git etkisinin en önemli kısmını çevrelerinde döndükleri yıldız veya gezegen yaratır. Sonuç nedir peki?

Daha önce “Lagrange noktaları” hakkında yazdığımız yazıyı okumuşsunuzdur. Okumadıysanız şimdi okuyun. Evet, tüm bu uydular yörüngesel dengeyi birbirlerinin lagrange noktalarında bulabilirler ancak. Birbirlerinden yeterince uzaklaştıklarında (veya yakınlaştıklarında), hem gezegenin, hem de diğer uydunun kütleçekim etkisi eşitlenir.

Örneğin; Io ile Europa dolanımları sırasında aynı hizaya geldiklerinde, Io’nun Europa üzerine uyguladığı kütle çekim gücü, Jüpiter’in uyguladığı ile aynı olur. Aynı biçimde, Europa ile Ganymede aynı hizaya geldiğinde, Europa’nın Ganymede üzerindeki kütle çekim etkisi Jüpiter ile eşit seviyededir. Devamında her üç uydu aynı hizaya gelir ve birbirleri üzerine Jüpiter ile eşit oranda kütle çekim uygularlar. Bu da, her üç uydunun bu uyumlu dönüşünün sebebidir.

Satürn'ün halka yapısı içindeki "C" boşluğu. Bu boşluğun sebebi, gezegenin dev uydusu Titan ile halkaları oluşturan parçacıklar arasındaki yörünge rezonansıdır.
Satürn’ün halka yapısı içindeki “C” boşluğu. Bu boşluğun sebebi, gezegenin dev uydusu Titan ile halkaları oluşturan parçacıklar arasındaki yörünge rezonansıdır.

 

Yörünge rezonansı, sadece birbirlerini etkileyebilecek kadar yakın geçiş yapan gök cisimleri için geçerlidir ve Güneş Sistemi’nde sıklıkla görünür. Örneğin, Plüton Neptün’le kesişen bir yörüngeye sahip olduğu için benzeri bir rezonans ile (2:3) Güneş çevresinde döner: Neptün’ün Güneş çevresindeki her üç turuna karşı, Plüton iki tur atar. Bunun nedeni de yine Güneş, Neptün ve Plüton’un birbirleri üzerine uyguladıkları gel-git etkileridir.

Satürn’ün halkaları da yörünge rezonansı ile biçimlenir. Halkalar arasında görülen boşlukların sebebi, halka içlerinde veya yakınlarında bulunan uyduların, halka parçacıklarını itip çekerek kendi lagrange noktalarına taşıması nedeniyle bu boşluklar oluşur. Buna ek olarak, Neptün ve Jüpiter gibi dev gezegenlerin “Güneş ile” ortak lagrange noktalarında hapsolmuş olan asteroidler de yörünge rezonansına ilginç birer örnektir. Jüpiter’in yakınındaki “Hildalar” adı verilen asteroidler, Güneş çevresindeki bir tam turlarını Jüpiter ile aynı sürede tamamlarlar. Yani, Jüpiter ve hildalar arasındaki rezonans 1:1’dir.

Yörünge rezonansı hakkında daha fazla bilgi almak için şu videoyu (ingilizce) izleyebilirsiniz.

Zafer Emecan

Kapak fotoğrafı; Eylene Pirez




Uzay Hukukunda “Barışçıl Amaç” Ne Anlama Geliyor?

Uzay Hukuku ve Politikaları alanındaki gelişim, 1957 yılı Ekim ayında ilk insan yapımı uydu olan Sputnik’in fırlatılmasını izleyen dönemde ivme kazanmıştır. Bugün uzay hukuku isminde bir uluslararası hukuk alanı mevcut olması ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaşın bir yansımasıdır.

Belli yaşam alanlarında hukuk, birtakım temel ilkeler tarafından şekillenir. Uzayın kendine özgü şartları uzay hukuku bakımından Dünya’dakinden farklı bir hukuki yaklaşımı gerektirmektedir. Bu bağlamda uzay şartlarının hukuk anlamında getirdirdiği; sınırlar, mülkiyet ve sorumluluk gibi konuları önceki yazılarımızda incelemiştik.

Bu yazımızda Çift amaçlılık” kavramı çerçevesinde “Barışçıl Amaç” nedir ve ne gibi sonuçlar doğurmaktadır, bunları inceleyeceğiz.

Uzay Güvenliği açısından bazı sorulara cevap aranmaktadır:

  • Devletlerin uzaydan faydalanma hakları sınırlandırılabilir mi?
  • Görevi ne olursa olsun, her uydunun özgürce çalışma hakkı var mıdır?
  • Her türlü uzay silahı yasaklanabilir mi?
  • Askeri anlamda tehdit oluşturan her türlü uyduya müdahale edilebilir mi?

BM Genel Kurulunda Uzay Güvenliği hakkında yıllık toplantı sonuç bildirgelerinde birkaç maddelik yer ayrılır. Bu sorular üzerindeki tartışmada da yorumlanmaya çalışılan kavram uzay çalışmalarının Çift Amaçlılığıdır.

Barışçıl Savaş Uzay
80’li yıllarda, ABD ile Sovyetler Birliği arasında yoğun bir uzaysal askeri güç yarışı yaşanıyordu. Bugün de Dünya yörüngesinde bulunan yapay uyduların çoğu sivil amaçlı uydular değil; ABD, Rusya, Fransa ve Çin gibi devletlere ait askeri amaçlı uydulardır.

 

Burada kastedilmeye çalışılan şey, bir uzay aracı ya da sisteminin hem sivil hem de askeri amaçlara hizmet ediyor olmasıdır. Buna en güzel örnek Küresel Konumlama Sistemi – GPS (Global Positioning System)’tır. Günlük hayatta sivil kullanımı yaygın olan bu sistem aslında askeri amaçlarla hayata geçirilmiştir.

ABD Uzay Politikası sivil ve askeri ayrımı yapmayan bütüncül bir hareket tarzı izlemektedir. Ama Avrupa Birliği ve Japonya gibi uzay kabiliyeti olan ülkeler sivil-askeri ayrımı yapmaktadır. ABD işgal kuvvetleri tarafından yapılan Japon Anayasası 9. maddesi ile Japonya ülke olarak harp etme hakkından feragat etmiş ve silahlı kuvvetler bulundurmayacağını hüküm altına almıştır (…Japanese people forever renounce war…war potential, will never be maintained). Bunun yansıması olarak da uzay faaliyetleri sadece sivil amaçlı olarak icra edilmektedir. Kuzey Kore’nin faaliyetlerini izlemek için bir uydu fırlatılması hususu Japonya’da bir anayasa ihlali olup olmadığı geçmişte gündem olmuştur.

Dış Uzay Anlaşması (OST) 4. Maddesinde „münhasıran barışçıl amaçlarla”(exclusively for peaceful purposes) uzayın kullanılması amaçlanmıştır. Bu noktada iki tartışma vardır: Birincisi barışçıl sözcüğüne iki farklı anlam verilebilmesi olmuştur. İkinci olarak da münhasıran sözcüğünün durumudur.

X37 uzay space
Bugün ABD’nin X37 insansız uzay aracı gibi, barışçıl mı yoksa askeri amaçla mı kullanıldığı konusunda emin olunamayan çok sayıda araç Dünya yörüngesinde dolanıyor. Benzer araçlara Rusya ve Çin gibi devletler de sahip fakat, bunu açıklamakta biraz daha ketum davranıyorlar.

 

Barışçıl kelimesine verilen anlamlardan biri askeri olmayan diğeri de saldırgan olmayandır. Herhangi bir araç ya da sistem askeri olabilirken saldırgan olmayabilir. Haberleşme ve yüksek çözünürlüklü gözlem keşif uyduları barışçıl mı kabul edilmelidir? Şüphesiz bu araçlar askeridirler lakin kendi başlarına saldırgan ve saldırı amacı taşımamaktadırlar. Buna rağmen saldırı amaçlı silahları destekliyor olabilmektedirler.

Geçmişte, Sputnik’in fırlatılmasından önceki dönemde ABD için uzayın münhasıran yani sadece barışçıl amaçlarla askeri olmayan anlamda kullanılması yönünde iken, bu görüşü 1958 yılı itibarı ile terk ederek saldırgan olmayan biçiminde değişirmiştir. Buna karşın Sovyetler Birliği en başından askeri yoğunluklu uzay çalışmaları yürütmesine rağmen barışçıl terimini askeri olmayan biçimde kabul ettiğini öne sürmüştü.

1967 yılında Dış Uzay Anlaşması (OST) imza edilirken bu iki süper güç, barışçıl sözcüğüne saldırgan olmayan terimi kapsamına soktu ve hatta klasik silahların uzaya yerleştirilmesinin önünü açacak şekilde uzay yeteneği olmayan ülkelerin itirazlarına karşın anlaşma metninde kitle imha silahlarını yasaklayacaktı.

Balistik Füze Uzay Savaş Balistic Missile
Bugün Rusya, ABD, Çin, Pakistan, Fransa, Hindistan, İngiltere, Kuzey Kore gibi ülkelerin ellerinde bulunan kıtalararası balistik füzeler, aslında askeri amaçlı uzay çalışmalarının bir parçası konumundalar.

 

Nükleer silahların atmosfer ve şu altının yanında dış uzayda da kullanımı halihazırda 1963 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması kapsamı içinde yasaklanmıştı. OST ise bu yasağın kapsamını biyolojik, kimyasal ve radyolojik kitle imha silahlarını yasaklayacak şekilde genişletti. Ancak uzaya yerleştirilebilecek klasik ve başka özel silahlar hala bu anlaşmaların kapsamı dışındadır.

Zaten uzaya çıkmaktaki asıl güdü daha ilk saniyeden itibaren askeri amaçlarla olmuştur. Bu yeteneğe sahip ülkeler çoğunlukla askeri keşif ve istihbarat uyduları, askeri haberleşme uyduları, askeri seyrüsefer uyduları planlayıp kullanıma soktukça barışçıl sözcüğüne başka türlü bir yorumda bulunmak pratikte bir anlam ifade etmeyecektir. Bugün silah taşımayan bu tipte uyduların barışçıl olma ilkesi ile ters düştüğü iddiasına artık rastlanmamaktadır.

Devletlerin resmi uzay politikalarına göre barışçıl ile kastedilen durum bazı şartlarda askeri olmak zorundadır. Bir açıdan askeri olmanın bir anlamı da barışı korumaktır. Örneğin GPS uydularına verilen görevlerden biri nükleer patlamaların denetlenmesidir. Bu kapsamda GPS IIA, IIR ve IIR-M uydularına NDS(Nuclear Detonation Detection System) sistemleri yerleştirilmışıtır.

Uzay güvenliği teknolojik gelişmelerin ışığında Güvenlik politikalarının ana unsurlarından biri haline gelmiştir. Uzay Hukukun olgunlaşmamış olması ve barındırdığı muğlak noktalar yüzünden uzay faaliyetlerinden nelerin yasal nelerin yasak olduğu tam anlamıyla belirlenebilmiş değildir. Bundan da öte eğer bir devletin mevcut anlaşmaları ihlal etmesi durumunda karşılaşacağı yaptırımlar belirli değildir. Uzak olmayan bir gelecekte mutlaka yuakrida bahsedilen bu hususlar tamamlanacaktır.

Yavuz Tüğen

Kapak fotoğrafı: https://kylekirkner.deviantart.com/art/Alien-Peace-326136322




Sahi, Bi Marduk Vardı Ne Oldu Ona?

Marduk (Nibiru); bilim insanlarının “olmaz öyle saçmalık” demelerine aldırmadan; “yok var valla, mayalar yazmış, onlar bizden çok ileriymiş, her şeyi biliyorlarmış” geyiklerine inanan ve bu boş inançlar yoluyla cebini dolduran simsarlara kananları hayal kırıklığına uğratmış bir uydurmaydı… Çok büyük iddialarla ortaya atılmıştı bu saçmalık:

—— ——
“Bir başka astronomi uzmanı eski toplumun, Babil’in kozmolojisine göreyse, güneş sistemimizde henüz bizim farkına varamadığımız bir “Onuncu Gezegen” vardır; son derece yoğun ve büyük kütleye sahip bu gezegene Sümerler “Nibiru” (Geçiş Gezegeni) demiş; Babil astronomlarıysa en büyük tanrıları Marduk’un adını vermişlerdir. Söz konusu gezegen, kuyrukluyıldızlara benzeyen eliptik yörüngesini 3600 yıl dolayında tamamlamaktadır ki bu rakam, Mezopotamya altmışlı matematiğinin de temelini oluşturmuştur.”
—— ——

İlk kez 2003 yılında Türkiye’de yayınlanan bir kitapla kamuoyunun gündemine taşınan ve basından sosyal medyaya kadar oldukça büyük bir kesimin dikkatini çekip ciddi ciddi varlığına yönelik argümanlar ortaya konulan bu gezegenin, 2007-2008 yılları arasında teleskopla görülebilecek kadar yakına geleceği, daha sonrasında ise giderek yakınlaşmasının çıplak gözle bile takip edilebileceği iddia ediliyordu. Üstelik bu iddiya inananlar arasında gazeteci ve televizyoncu ağır abiler/ablalar bile vardı. Bunlara göre Marduk gelecek, seller, depremler, yanardağ patlamaları ile Dünya sarsılacak, yer yerinden oynayacaktı… Üstelik ciddi ciddi bunun daha önce birçok kez olduğunu, yine olmasının “çok güzel” olacağını, uygarlığımızın yeniden şekilleneceğini iddia ediyorlardı.

Marduk
Taşa kazınmış her cismi uzaylıya, uzaya, bilinmeyen güçlere yoran sahtekarlar olduğu gibi, buna inanmaya hazır milyonlarca insan da var.

 

2008 yılı geçip de gezegen ortada görünmeyince, bu sefer de; “yörüngesi tam Güneş’in Dünya’ya göre arka tarafına denk geliyor, o yüzden görünmüyor” saçmalığı öne sürüldü.

Bilim insanları yine böyle bir şeyin olamayacağını söylediler ama nafile… Milyonlarca insan, Güneş’e karşı çekilen fotoğraflarda oluşan lens efektlerini Marduk gezegeni olarak görmeye ve üzerine efsaneler üretmeye devam ettiler.

planets2
Marduk (Nibiru) sahtekarları bilimsel görünümlü infografikler üretmekte de gecikmemişlerdi.

 

Kaldı ki işin içinde, Marduk büyüklüğünde ve düzenli olarak Merkür, Venüs, Mars ve Dünya’dan oluşan İç Güneş Sistemi’ne giren böylesi büyük bir gezegenin yörüngesel arızalar ve sapmalar oluşturacağı gerçeği vardı.

Eğer böyle bir gezegen her 30 küsür bin (veya 100 bin) yılda bir buralarda geçip gidiyorsa, Dünya’nın, Venüs’ün, Mars’ın yörüngesinde düzensizlikler olmalıydı. Oluşan bu düzensizliklerin “yeniden” normale dönmesi ve gezegenlerin tekrar kararlı yörüngelere dönmeleri ise onbinlerce, hatta yüzbinlerce yıl sürmeliydi.

Hele ki asteroid kuşağı üzerinde oluşacak bunun gibi bir etki, kuşaktaki asteroidleri onbinlerce yıl boyunca hallaç pamuğu gibi savurmalıydı. Geçmiş “Marduk geçişleri”nden kaynaklanan etkilerin bugün amatör astronomların bile ölçebileceği biçimde açıkca gözlemleniyor olması gerekirdi. Tabi, buna da kulak tıkamayı tercih etti Mardukseverler…

nibiru-and-arriving-anunnaki-lg
Uzaylı bekleyen “ışık ve sevgi dolu” bilge Güney Amerikalı Maya Rahibi çizimleri de oldukça havalı görünüyor.

 

2012 yılının ortaları geldiğinde ise Mardukseverler sessizliğe gömülmeye, aynı tarihe başka saçmalıklar ekleme gayretine bürünmeye başladılar. Foton kuşağı, aydınlanma çağı, galaktik hizalanma vs vs… Akıllarına o anda gelen neyse, 21 aralık 2012’ye yamadılar. Peki Marduk? O unutuldu…

Ama Marduk efsanesinden çok kişi ekmek yedi: Zecharia Sitchin, Immanuel Velikovsky, Alan Alford, Burak Eldem gibi yazarların konu hakkındaki kitapları Dünya genelinde milyonlarca, Türkiye’de ise yüzbinlerce satıldı. Yine her zaman olduğu gibi, hiçbir bilimsel temeli olmayan hayal ürünü fantastik hikayeler gerçekmiş gibi sunularak birilerinin para kazanmasına, birilerinin de boş inançlar peşinde koşmasına neden oldu, hepsi bu kadar…

Zafer Emecan




Gaz Devi Gezegenlerin Uydularında Yaşam

Bugün Güneş Sistemi dışında keşfedebildiğimiz gezegenlerin (exoplanet’lerin) çok büyük kısmı, Jüpiter, Satürn veya Neptün gibi büyük kütleli gaz devi gezegenlerden oluşuyor. Görece daha kolay keşfedildiği için bir yıldızın çevresinde eğer varsa bu tip bir gezegenin, hele ki yıldızına yakın geçiş yapıyorsa “önce” keşfedilmesi zaten normal.

Kaldı ki, bilim insanları, çevresinde böyle bir dev gezegen keşfedilmiş bazı yıldızları yakın takibe aldıklarında, başka gezegenlere de rastlayabiliyorlar. Bugün çoklu gezegen sahibi olduğu düşünülen yıldızlardaki diğer gezegenler böylesi “yakın takip” sonucunda keşfedildi. Fakat takdir edersiniz ki, bu oldukça zor ve uzun uğraş gerektiren bir iş. Teleskobu yıldıza doğrultup, biraz bekleyip “aha gezegen gördüm” diyerek yapılamıyor bu keşifler.

Şöyle örnekleyelim; bir yıldızın çevresindeki gezegeni “yıldızın gezegenden kaynaklanan kütleçekimsel salınımı” yöntemiyle keşfedebilmeniz için, çevresindeki gezegenin en az bir tur atmış olması, yani en az bir tur attığı dönem içinde yıldızın gözlemlenesi şart. Yakın bir gezegen yıldızının çevresinde birkaç gün veya birkaç aylık periyotlarla “hızlı” biçimde döneceği için onu saptamak çok kolay olacaktır.

Fakat, daha uzak bir, mesela güneş benzeri bir yıldızın çevresinde mars uzaklığında dönen bir gezegen olduğu varsayıldığında iş “uzar”. Çünkü bu gezegenin yıldızı çevresindeki dönüş süresi 1 yıldan fazla olacaktır. Dolayısıyla bu gezegenin keşfi için, o yıldızı “en az” 1 yıl gözlemlemek gerekir. Ek olarak 1 yıl da “emin olmak” için gözlemlenmek zorunda, yani en iyi şartlarda 2 yıl boyunca yıldızı gözlemleyeceksiniz…

Keza, yıldızın ışınımındaki değişim (tutulum düzlemi dünyadan görülebilecek konumdaysa) yöntemiyle yapılacak keşiflerde de durum aynı şekilde uzun dönemli gözlemleri gerektiriyor. Gezegenin her turunda yıldızın önüne geçip ışığını azaltmasını beklemek lazım. Hele ki gezegen yıldızından uzakta ise, güvenli bir keşif birkaç yıl alabiliyor.

Keşfedilen dev gezegenlerin çevrelerindeki uydular konusu ise yaşam arayışları için önem taşıyor. Yıldızının yaşam kuşağında yer alan dev bir gezegende bildiğimiz türde bir yaşamın oluşabilmesi elbette mümkün değil. Çünkü bunlar jüpiter gibi, katı yüzeyleri olmayan gaz devleri.

Gaz Devi
Avatar filmi, bir gaz devi gezegenin çevresinde dolanan uydudaki olası yaşamı konu ediyordu.

 

Bu uydulardan bazıları da “yaşanabilir” niteliklere sahip olabilir. Ki Satürn’ün uydusu Titan, verilebilecek en güzel örneklerden biri. Eğer Satürn güneşe daha yakın bir konumda olsaydı, Titan yeterli güneş ışığı alabilecek, belki de bu sayede üzerinde yaşanılabilir bir yer haline gelebilecekti. Tabi, Güneş’e yakınken atmosferinin uçup gitmemesi için Titan’ın biraz daha büyük kütleye sahip olması gerekecekti. Veya, o gaz devi gezegenin çevresinde Dünya’ya yakın büyüklükte bir uydunun var olması düşünülülebilir. Gaz devi gezegenler, Dünya veya daha büyük kütleli karasal bir gezegeni rahatlıkla uydu olarak barındırabilirler. Böylesi büyük kütleli bir uydu, bir atmosfere rahatlıkla sahip olabilecektir.

Hatta dev gezegenlerin yaygınlığı göz önüne alındığında, dünya dışı yaşamın aslında dünya gibi “tekil” gezegenlerde değil de, daha çok bu tip uydular üzerinde geliştiği varsayılabilir bile. Böyle bir durumda, suyun sıvı halde kalabileceği uzaklıkta yer aldığı sürece, dev gezegenin çevresinde dolaştığı yıldızın büyüklüğü (Güneş’ten büyük olmadığı sürece) önemli olmayacaktır. Bu bir M tipi kırmızı cüce de olabilir, K veya G sınıfı bir yıldız da.

Küçük yıldızlarda yeterli enerji alabilmek için yıldıza fazla yakın olmaktan kaynaklanan “kütleçekim kilidi” (gezegenin sürekli aynı yüzünün yıldıza dönük olması) sorunu da böylece ortadan kalkar. Çünkü uydu gaz devinin çevresinde döneceği için, düzenli gece-gündüz döngüleri yaşanacaktır. Örneğin, Satürn’ün uydusu Titan, gezegenin kütleçekim kilidine kapılmış olsa da, yaklaşık 7’şer dünya günü süren gece-gündüz dönemi yaşar.

Yine, yeterli kütleye ve atmosfere sahip olan bu “yaşanabilir” uydunun, gaz devi gezegenden biraz uzak olması gerekiyor. Çünkü gaz devi gezegenlerin manyetik alanları çok büyüktür ve yakınlarındaki uydulara bol miktarda radyasyon saçarlar. Ancak, uydu yeterince uzaksa (1-2 milyon km kadar), bu radyasyon tehlikesinden korunmuş olur. Yine, Satürn’ün uydusu Titan’ı örnekleyelim bu konuda: Titan, 1.2 milyon km’lik uzaklığı ile Satürn’e hem güvenli bir mesafede yer alır, hem de Satürn’ün manyetik alanının koruması altındadır.

Tabi ki tüm bunlar şimdilik birer varsayım. Henüz Güneş Sistemi dışında hiçbir gezegene ait böylesi bir uyduyu keşfetmemiz mümkün olmadı. Ancak, önümüzdeki yıllarda gözlem teknolojilerimiz ilerledikçe, keşfedebileceğimizden şüphemiz yok.

Zafer Emecan




Güneş’in En Dış Katmanı Neden En Sıcak Katmandır?

Sarı cüce G tayf sınıfı bir yıldız olan Güneş, oluşturduğu gezegen sistemi kütlesinin yüzde 99’luk kısmını oluşturmaktadır. Güneş, kayalık gezegenlerde olduğu gibi belirgin katmanlar yerine, yüzeyine yaklaştıkça yoğunluğu değişen gaz katmanlarına sahiptir.

Ancak iç yapısı belirgin katmanlardan oluşur. Elbette en iç kısmında beklendiği gibi çekirdek olmak üzere, dış kısımlara gidildikçe ışınım katmanı ve konveksiyon katmanına rastlarız. Bu noktadan daha dışarı gidildikçe fotosfer, kromosfer ve koronadan oluşan ”Güneş atmosferi” bizi karşılar.

Yazımızın anahtar kelimelerinden biri olan “fotosfer”, diğer bir deyişle “ışık küre”, Güneş yüzeyinin başladığı yerdir. Yani optik olarak gözlemlediğimiz, Güneş’in görünen yüzeyi fotosferdir ve aynı zamanda 5840 K’lik (K= Kelvin: 0 “sıfır” kelvin, – “eksi” 273 santigrat derecedir) sıcaklığı ile Güneş’in en soğuk katmanıdır. Fotosferin hemen üzerinde bulunan “kromosfer” (renk küre), 20 bin K’lik sıcaklığı ile Güneş tutulmalarında kendini gösterir.

gunes-korona
Güneş’in yüzeyinden yüzlerce kat daha büyük sıcaklığa sahip Korona (corona) katmanı. Bu katman, Ay tutulmaları sırasında Dünya’dan rahatlıkla çıplak gözle veya basit teleskoplarla izlenebilir. Tutulmalar haricinde görebilmek için, Güneş’in parlak ışınlarını maskeleyen özel düzeneklere ihtiyaç vardır. Bu düzenekler, Güneş’i gözlemleyen özel teleskoplarda ve yörüngeye yerleştirilmiş uydularda bulunur.

 

Kromosferin üzerinde, yıldızımızın en dış katmanı olarak bilinen “korona katmanı” ise bir milyon (10^6) K’lik, diğer katmanlara oranla aniden artan sıcaklığıyla 70 yıldan fazla süredir “Koronal Isınım Sorunu” adı altında bilim insanlarını meşgul etmiştir. Çünkü Güneş’in çekirdeğinde sürekli üretilmekte olan yoğun nükleer reaksiyonlardan en uzak noktada bulunan ve aynı zamanda Güneş’in en dış katmanı olan korona katmanının en soğuk katman olması gerekiyor. Ancak bırakın en soğuk katman olmasını, bu katman korona katmanının altında bulunan fotosferden bile 200 kat daha sıcak.

Peki Neden?
Geçmişte sorunun çözümüyle ilgili ortaya bazı varsayımlar atılmış. Örneğin yüksek hızda hareket eden elektronların oluşturabileceği nano-parlamaların aşırı ısı üretebileceği öne sürülmüş. Ancak bu parlamalar bugüne kadar doğrudan hiçbir şekilde gözlenememişler ve dolayısıyla pek de ikna edici olamamışlar. Ancak bugün Japonya, Avrupa ve Amerika’dan oluşan uluslararası bir bilim ekibi konu hakkında Güneş’ten bazı veriler alarak önemli ipuçları elde etmeyi başarmışlar. Görünüşe göre bulmacanın cevabı Güneş’in manyetik alanı içinde gizli.

Güneş'in katmanları
Güneşin katmanları: (1) Çekirdek, (2) Işınımsal Bölge, (3) Konveksiyon Katmanı, (4) Fotosfer, (5) Kromosfer, (6) Korona. Bu katmanlarda gerçekleşen olaylar: (7) Güneş Lekeleri, (8) Granüller, (9) Prominanslar

 

Ekip, koronal katmanın etkilerini silip süpüren “rezonant emilim” adında bir olgu keşfetmiş. Bu olguya göre, eğer manyetik alanlar sayesinde sürmekte olan iki çeşit dalga varsa, bu durumda bir dalganın daha güçlü olmasını sağlayacak bazı türden senkronize desenler ortaya çıkıyor. Bu durumu bir trambolinde aynı anda zıplayan iki kişiden birinin daha yükseğe sıçramasına benzetebilirsiniz.

Ekip, rezonant emilimin “enine dalgalar” (yukarı ve aşağı hareket) ve “dönüş dalgaları” (anafor hareketi) olmak üzere iki tür dalga arasında oluştuğunu belirlemiş. Her bir dalga hareketinin belirlenmesi için farklı türden uydular kullanılmış. Örneğin enine dalgalar için Hinode Uydusu kullanılırken, dönüş dalgaları ise IRIS Uydusu tarafından gözlenmiş.

Dönüş dalgalarını gözlemleyen IRIS uydusu
Dönüş dalgalarını gözlemleyen IRIS uydusu

 

Bu iki uydu da manyetik enerjinin nasıl ısıya dönüşebildiğini çözebilmek adına Güneş’in yüzeyinden dışa doğru çıkmakta olan “Güneş çıkıntıları”nı gösteren bir harita oluşturmuşlar. İki uydu da enine dalgaları ve dönüş dalgalarını gözlerken aynı zamanda Güneş çıkıntılarını gözlemeye devam etmiş.

İlginç bir şekilde veriler, dalgaların senkron bir şekilde hareket ettiğini ortaya çıkarmış. Aynı zamanda Güneş’in manyetik alanı boyunca uzanan çıkıntıların alan boyunca 10 bin santigrat dereceden, 100 bin santigrat dereceye yükseldiği gözlenmiş. Ancak sorun şu ki, iki dalga da senkronize bir biçimde aksa bile ortada bir jimnastikçinin daha yükseğe sıçraması gibi ısı enerjisini öylece ortaya çıkaracak bir enerji bulunmuyordu.

Oysa veriler çıkıntı boyunca sıcaklığın 10 kat yükseldiğini göstermekteydi. Bu yüzden verilere göre dalgalar birbirlerine senkronize gözükseler bile kusursuz bir şekilde senkron değillerdi. Enine dalgalar, dönüş dalgalarının ardından hafif bir biçimde farklı akıyordu. Bu, bizim günlük hayatta yaşadığımızın tam aksi bir durum. Çünkü örneğin bir fincan çayı bir çay kaşığıyla karıştırdığınızda kaşığın etrafında dairesel hareketler oluşur.

Yani çayınızı karıştırdığınızda çayınızdaki enine dalgalar ve dönüş dalgaları kusursuz bir uyum içindedir. (Zaten böyle olmasaydı çayımızı karıştırdığımızda ortaya bir anafor çıkmazdı.) Ancak Güneş’in manyetik alanı içinde oluşan dönüş dalgasının gücü, enine dalga hareketinden hemen sonra zirveye ulaşıyordu. Ve aslında bu durum, akıştaki manyetik enerjinin ısı enerjisine dönüşmesi için harika bir yol olan türbülansı oluşturuyordu! Başka bir deyişle enine dalgaların ve dönüş dalgalarının tam olarak senkronize olmaması manyetik bir dinamo meydana getiriyor, bu da bilim insanlarının üzerinde hayli kafa yorduğu koronal tabakadaki aşırı ısıyı oluşturuyordu. Böylece bilim insanlarının yaklaşık 70 yıldır çözemediği “Koronal Isınım Sorunu”nun cevabı, uluslararası bilim ekibinin yoğun çabaları ve iki uydunun da katkılarıyla bulunmuş oldu.

Çeviren ve Geliştiren: Kemal Cihat Toprakçı
Düzenleyen: Sibel İnce

Kaynaklar:
www.iflscience.com/space/why-suns-outer-layer-200-times-hotter-one-below http://www.gunesfizigi.com/gunesin-temel-ozellikleri/
http://hyperphysics.phy-astr.gsu.edu/hbase/solar/sun.html
https://tr.wikipedia.org/wiki/Güneş
http://sun.stanford.edu/
https://en.wikipedia.org/wiki/Solar_physics




Perseid Göktaşı Yağmuru: 12-13 Ağustos

10 Ağustos’tan itibaren göktaşı yağmurlarının en popüleri olan Perseid (Kahraman) göktaşı yağmuru görülmeye başlanacak ve 12 Ağustos gecesi doruğa ulaşacak.

Bu göktaşı yağmurunu bu kadar popüler yapan şey saatte 100’e yakın göktaşının açık yaz günlerinde rahatlıkla görülebiliyor olması. Kış aylarında Geminid (İkizler) göktaşı yağmurunda 120 adet göktaşı gözlenebiliyor, fakat kış aylarında hava çoğunlukla kapalı olduğu için Perseidler daha sık anılır.

Ön Bilgi: Eğer bir şehirde yaşıyorsanız ve şehirden uzaklaşma şansınız yoksa, yani gökyüzüne baktığınızda gördüğünüz hepi topu 10-15 yıldızdan ibaret ise, boşuna meteor yağmuru izleyeceğiz diye kendinizi hırpalamayın, hiçbir şey göremezsiniz. Bu muhteşem gökyüzü şöleni için Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali gibi gözlem açısından uygun alanların seçildiği etkinliklere katılmanızı tavsiye ederiz. 

Göreceğimiz yüzlerce göktaşından bazıları alev topu dediğimiz çok parlak ışık saçan göktaşlarıdır. Oldukça nadir görünürler, fakat ben arkadaşımla Perseidleri izlerken bir alev topunun yeri sanki şimşek çakmış gibi aydınlattığına şahit olmuştum. Bu yüzden eğer imkanınız varsa şehir ışıklarından uzak bir yerlere gitmenizi tavsiye ediyoruz.

Perseid-fireball
Bir alev topu

 

Bu göktaşı yağmuru nereden geliyor, neden her yıl aynı aralıkta görüyoruz?

Perseid göktaşı yağmuruna sebep olan şey 109/Swift-Tuttle kuyrukluyıldızıdır. Bu kuyrukluyıldız her 133 yılda bir Güneş etrafında bir tur atar. Bu sırada Güneş’e yakınlaşmasıyla geride bazı parçalarını bırakarak yörüngesi üzerinde bir enkaz yığını oluşturur. Dünya’nın yörüngesinin bu kuyrukluyıldızın yörüngesiyle kesişmesi sonucunda bu enkaz yığınının içerisinden geçeriz.

swift_tuttle_path
Dünya ile kuyrukluyıldızın yörüngesinin kesişmesi

 

Dünya’nın kütle çekim etkisiyle burada bulunan irili ufaklı taşlar atmosfere müthiş bir hızla girerek yanarlar. Biz bu anlık yanarak kayma olayını “yıldız kayması” olarak adlandırsak da aslında onlar kuyruklu yıldızdan geriye kalan taş parçalarıdır.

Neden Perseid (Kahraman) göktaşı yağmuru olarak adlandırıyoruz?

Dünya’nın yörüngesi ile kesişim noktası olan doğrultuda Perseus takım yıldızı yer alır, bu sebeple bu göktaşı yağmurunu Perseid göktaşı yağmuru olarak adlandırıyoruz.

Perseids
Perseid göktaşı yağmurunun görüneceği nokta. Cassiopeia (Koltuk) takım yıldızı ile Perseid (Kahraman) takım yıldızı arasında

 

Peki Dünya bunları temizlemiyor mu, nasıl oluyor da her sene tekrar görüyoruz?

Aslında evet, Dünya bir kısmını temizliyor. Fakat tıpkı kuyrukluyıldız gibi, ardındaki enkaz da yörünge etrafında belirli hızlarda dolanır. Dolayısıyla her seferinde farklı bir enkaz yığınının ortasından geçiyoruz. Bu bazen sayının daha fazla, bazen daha az olmasına bile sebep olabilir. Fakat ortalama olarak 100 adet görebileceğimizi biliyoruz.

Nereden daha iyi görebiliriz?

Karanlık… Mümkün olduğu kadar karanlık bir yere kaçmakta fayda var. Bir tepeye çıkın, sırtınızı çimenlere yaslayın ve görsel şölenin tadını çıkarın. Şehir ışıkları gökyüzünü çok fazla aydınlattığı için birçoğunu görmenize engel olacaktır. Eğer başka seçeneceğiniz yoksa gözünüzü karanlığa alıştırmaya çalışın, etraftaki sokak lambasını elinizle engelleyin ve gözünüze bir şekilde ışık gelmemesini sağlayın. Böylelikle daha fazlasını görebilirsiniz.

Saat kaçta görebiliriz?

Perseus (Kahraman) takımyıldızı, yani göktaşı yağmurunun kaynak noktası gece yarısı ortaya çıkıyor. Dolayısıyla gece yarısından sonra çok daha rahat görebilirsiniz. Fakat havanın karanlık olduğu her saat uygun olacaktır.

Nereye bakmalıyız?

Perseus (Kahraman) takımyıldızı gece yarısı Kuzeydoğu bölgesinde bulunuyor. Fakat bu sadece başlangıç noktası (ilk fotoğrafta görüldüğü gibi). Dolayısıyla her yönde onları görmeniz mümkün.

Teleskoba, dürbüne ihtiyacım var mı?

Bir göktaşı yağmurunu izlemenin en keyifli olayı hiçbir ekipmana ihtiyaç duymamanız. Hatta ekipman kullanmamanız gerekiyor. Çünkü bu olay saniyeden de kısa süreli bir olaydır. Siz daha evet gördüm deyip dürbünü çevirene kadar yanıp gider. En güzeli, en geniş alanı görebileceğiniz şekilde uzanıp tüm gökyüzünü seyretmektir.

Fotoğrafını çekebilir miyim?

Eğer bir üçayak (tripod) ve DSLR bir kameranız varsa fotoğraflarını çekebilirsiniz. Kameranızı en geniş açıya, düşük bir ISO değerine getirip pozlama süresini BULB moduna alın. Kamerayı titreştirmeden (süre ayarlı) olarak çekim yapın, kadraja bir göktaşı girdiğinde durdurun. Yıldızlar 10 saniye sonra uzamaya başlayacaktır, fakat kuyrukluyıldızın kayma çizgisini görebilirsiniz. Bunun için en geniş açıda çekim yapmanızda fayda var. (Detaylı bilgi için: Astrofotoğrafçılık)

Süleyman Yeşil & Ögetay Kayalı




Mars Tipi “Örümcek”

Gönüllü (fahri) bilim insanları Mars’ın Güney Kutbundaki “örümcekleri” keşfediyor. Mars’ın güney kutup bölgelerini izleyen on binlerce gönüllü “amatör astronom“, yaptıkları gözlemlerle yüzeyi daha yakından tanımlamaya yardımcı oluyorlar.

Gönüllüler gözlemleri sayesinde donmuş karbondioksit levhalarının mevsimsel değişikliklerine ve ‘Örümcek’ olarak bilinen erozyonlarına yeni bakış açıları katıyorlar.

Gönüllüler evlerinden ‘Mars Reconnaissance Uydusu’ üzerinden CTX (Context Camera) ile Mars yüzeyini keşfediyor ve güney kutbundaki dönemsel arazilerin türlerini belirliyor. Gönüllüler bu bilgileri  ‘Planet Four : Terrains’ web sitesinde paylaşıyor. Bu veriler  yüksek çözünürlüklü kameralarla (HiRISE) gözlem yapacak bilim insanları için faydalı oluyor ve böylece HiRISE ile daha az sayıda araziye daha detaylı bakılması sağlanıyor.

HiRISE ile yüksek çözünürlüklü görüntüler alınmadan önce gönüllülerin orta çözünürlükte incelediği görüntülerden yola çıkılır. Bu şekilde orta çözünürlüklü görüntüler 20’den fazla bölgenin daha yüksek çözünürlük ile araştırılmasına yardımcı olmuştur. Gezegen bilimci Candice Hansen “Pek çok vatandaşın Mars’ın incelenmesine yardımcı olmak için vakit harcadığını görmek heyecan verici olduğunu ve gönüllü insanların keşif gücü sayesinde işlerinin kolaylaştığını” ifade etti.

Gezegen bilimci Meg Schwamb (Gemini Gözlemevi, Hilo Havai) ise Thursay projesine ait sonuçları Amerikan Gökbilim Derneği Gezegen Bilimleri Bölümü ve Avrupa Gezegen Bilimi Kongresi’nin yıllık toplantısında paylaştı. Schwamb ‘Örümcek bacaklarını andırır şekilde olması sebebiyle ‘Örümcek olarak ya da yunanca ‘Araneiform’ olarak adlandırılan arazilerin bir çok kanaldan tek bir kanala ulaşır olduğu keşfedilmiştir.

Sonuçlar örümceklerin, alt tabakaların ısınmasıyla üst tabakadaki buzların erimesinden meydana geldiğini göstermektedir.  Çözülmüş karbondioksit gaz basıncını artırır ve gaz kalan buz tabakasındaki deliklerden dışarı akar ki bu da oyuk içine tozu çeker ve böylece örümceğin bacaklarına benzeyen kanallar oluşur. Geçen on yılda bu olay güney kutbu taraflarında HiRISE tarafından görüntülendi.

“Gönüllülerin desteği olmadan bu bölgelerin bahar ve yaz ayları boyunca diğer bölgelere göre nasıl geliştiğini göremezdik” diye ifade etti.

İlgili resim

Gönüllülerin elde ettiği veriler sayesinde daha önce HiRISE ile karbon dioksit buzulları ya da örümcek olarak adlandırılmayan bazı yerlerin örümcekler olarak adlandırılması sağlanmıştır. Gezegen bilimci Candice Hansen “Örümcek arazisi hakkında öğrendiklerimizle daha önce herhangi bir işaretlememiz olmayan bölgelerde de buzul işaretlemeleri yapabildik. Bu belki de arazinin erozyona uğraması ile ilgilidir.

Gönüllülerden elde edilen yeni gözlemlerin bazıları yüzeylerdeki bu örümcek yapılarının çarpma kraterlerinden saçılan (püsküren) materyallerden oluştuğunu  gösteriyor. Kraterler  aşınabilir. Yüzeyleri ise daha fazla aşınıyor olabilir. Örümcek formunu alması için buz levhasının uzun süre kalıcı olması ya da kalın olması gerekmiyor, aşınabilir olması yeterli’. ‘Gönüllerimiz sayesinde cevaplayacak  yeni sorular yeni buluşlara sahibiz” şeklinde yorum yapmıştır.

Mars’ın güney kutbu bölgesinde ilave alanları incelemek için yeni CTX görüntüleri eklenmekte ve gönüllü destekleri devam etmektedir. Daha fazla bilgi almak için aşağıdaki siteyi ziyaret edebilirsiniz.

Aytaç Kokuroğlu

http://terrains.planetfour.org

Kaynak: http://marsmobile.jpl.nasa.gov/news/?NewsID=1945

İkinci görsel http://www.turkla.com/2016/12/20/small-troughs-growing-on-mars-may-become-spiders/ Adresinden alınmıştır.




Güneş Sistemi’nde Kaç Gezegen Var?

Geç olsun, güç olmasın demişler. Plüton‘un gezegenlikten çıkarıldığı günlerden beri içinde yer aldığımız Güneş Sistemi’nde kaç gezegen olduğu tartışılıp duruyor. Kimi 8, kimi 9 gezegen var derken, kimileri de onlarca gezegen olduğunu dile getiriyor. Biz bu işe biraz daha bilimsel bakmaya çalışalım ve gerçeği ortaya koyalım:

Plüton’un ötelerinde yeni küçük gezegenler bulunmaya başladığında, uluslararası astronomi birliği bir gezegenin ne olduğuna ilişkin tanımını değiştirmek, bir bakıma güncellemek durumunda kaldı. Buna göre, bir gökcisminin gezegen sıfatını elde edebilmesi için şu niteliklere uyuyor olması gerekli:

  1. Küresel bir yapıya sahip olacak kadar fazla kütleye sahip olmalı. Yani, iri meteorlar gibi yamuk yumuk bir yapıda değil, düzgün küresel bir biçimde olmalı.
  2. Doğal olarak Güneş veya başka bir yıldızın etrafından yörüngede dönmeli. Uzayda başıboş dolaşan hiçbir cisim bir gezegen olarak nitelenemez.
  3. Dolandığı yörüngeyi başka bir gezegenle paylaşmamalı ve yörüngesi üzerindeki diğer gökcisimlerini, çerçöpü temizlemiş olmalı.

Bu yukarıdaki üç kritere uyan gezegen sayısı, şu an için bildiğimiz kadarıyla Güneş Sistemi’nde sadece 8 adet: Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün. Dolayısıyla, “evet bu bir gezegen” diyebileceğimiz sadece sekiz gökcismi var sistemimizde. Bir zamanlar gezegen olan Plüton ise, üçüncü kriteri karşılayamadığı için malesef gezegen sınıfına giremiyor. Ancak, küresel bir yapıya sahip olduğu ve Güneş’in çevresinde dolandığı için kestirip atmamız da mümkün değil. Bu durumda, Plüton ve benzeri gezegenleri ayrı bir sınıflandırma içinde isimlendirip, onlaracüce gezegen ismini veriyoruz.

Cüce gezegen Ceres (Fotoğraf: Dawn uzay aracı – NASA).

 

Plüton’dan önce gökbilimciler, Mars ile Jüpiter arasında yer alan asteroid kuşağında başka bir “gezegen” daha bulmuşlardı. Ceres adı verilen bu gezegen, çok küçük olduğu anlaşılana kadar gezegen muamelesi görmüş, ancak daha sonrasında irice bir meteor olarak tanımlanmıştı. Evet, Ceres oldukça büyüktür, bununla beraber, en küçük gezegen olan Merkür ile dahi karşılaştırıldığında çok küçük kalır. Takdire şayan emeklerle keşfedilen Plüton da yine aynı biçimde yaklaşık olarak Ceres boyutlarında bir gökcismidir. Fakat, daha şanslı olduğu için 2000’li yıllara kadar biraz basının, biraz da insanların ismine duyduğu sempatinin hatırına gezegen olarak nitelenmiştir.

Ancak, geçtiğimiz 10-15 yıl içinde Plüton’un yörüngesi yakınlarında ve daha uzakta, Kuiper Kuşağı içlerinde kendisine benzer boyutlarda onlarca gökcismi bulununca, Plüton’un gezegen ünvanı da elinden alınmak zorunda kaldı. Çünkü, bu ünvan kendisinden alınmasaydı, bulduğumuz diğer tüm gökcisimlerine de gezegen demek zorunda kalacaktık ve bu büyük bir kargaşaya neden olacaktı. Düşünsenize, Güneş Sistemi’ndeki gezegenleri saymaya kalktığımızda onlarca isim sıralamak zorunda olacaktık. İşte bu nedenlerden dolayı, Plüton ve Ceres benzeri gezegenlere “cüce gezegen” diyoruz.

Plüton ve uydusu Charon’un (ortadakiler), gezegenimiz Dünya ve uydumuz Ay ile boyut kıyaslaması.

 

Bugün, bazılarını Kozmik Anafor’da sizlere tanıttığımız, Trans Neptunian Object (Neptün Ötesi Cisimler) adıyla da anılan çok sayıda cüce gezegen var: Plüton, Ceres, Haumea, Sedna, Orcus, Quaoar, Makemake, Varuna, Eris, Ixion bunlardan birkaçı. Gökbilimciler, daha da keşfedilecek onlarca böylesi cüce gezegenin var olduğunu düşünüyor ve araştırmalara devam ediyorlar. Takdir edeceğiniz gibi, çok uzaklarda yer aldıkları için oldukça soluklar ve keşfedilmeleri de zaman alıyor. Bu da bize, önümüzdeki yıllar boyunca cüce gezegen keşiflerinin bitmek bilmeksizin süreceğini gösteriyor. Fakat, artık sayıları o kadar fazlalaştı ki, keşfedilen cüce gezegenlerin haber değeri bile olmuyor.

Evet, sorumuzun cevabına gelince:

Güneş Sistemi’nde 8 tane gezegen, en az 10 tane de cüce gezegen var diyebiliriz. Unutmayın, cüce gezegen sayısı hala belirsiz ve yenilerini keşfetmeye devam ediyoruz. Yirmi yıl sonra cüce gezegen sayısı 15-20 civarında, hatta daha fazla bile olabilir.

Zafer Emecan




Titius-Bode Yasası Doğru Mu, Yoksa Rastlantı Mı?

Titius-Bode yasası, basit bir biçimde şunu söyler; “her gezegenin Güneş’ten uzaklığı, bir önceki gezegenin iki katıdır”

1700’lü yılların sonunda, Johann Daniel Titius ve Johann Elert Bode isimli bilim insanları, Güneş Sistemi‘ndeki gezegenlerin belirli bir matematiksel modele uygun biçimde dizildiklerini ifade eden bir model ortaya koydular. Gerçekten de modele baktığınızda, gezegenlerin Güneş’e uzaklıklarının basit bir matematiksel diziyi takip ettiği görülüyordu.

Buna göre, ilk gezegen olan Merkür‘den sonra gelen Venüs‘ün Güneş’e uzaklığı Merkür’ün iki katıdır. Dünya ise Güneş’e Venüs’ten iki kat uzakta bulunur. Mars’ın uzaklığı ise Dünya’nın Güneş’e uzaklığının iki katı olmalıdır. Ve bu kural, böylece tüm gezegenlere uyarlanabilir.

Modeli matematiksel olarak basit biçimde ifade etmeye çalışalım.

İlk gezegen olan Merkür’ün uzaklığını sıfır (0), ikinci gezegeni 3 kabul edip, diğerlerinin uzaklığını da bir öncekinin iki katı şeklinde yazarsak, ortaya şöyle bir skala çıkar:

Gezegenler
0 3 6 12 24 48 96 192

Burada 0 Merkür, 3 Venüs, 6 Dünya, 12 Mars, 24 Ceres, 48 Jüpiter, 96 Satürn, 192 ise Uranüs‘tür. Önemli bir not olarak şunu düşelim; Titius-Bode yasasının ortaya atıldığı zamanlarda Asteroid kuşağında yer alan Ceres bir gezegen olarak görülüyordu. Neptün ise henüz keşfedilmemişti.

Bu oluşturduğumuz skalayı, gök bilimde kullanılan “astronomik birim“e (AB) dönüştürmek için ise, her birine dört ekleyip 10’a bölmemiz gerekiyor. İşlemi yaptığımızda şu şaşırtıcı sonuçla karşılaşıyoruz:

Gezegenlerin AB olarak uzaklıkları
0,4 0,7 1,0 1,6 2,8 5,2 10,0 19,6

Bu rakamlar, gerçekten de gezegenlerin Güneş’e olan uzaklıkların Astronomik Birim (1AB 150 milyon km’dir) olarak yaklaşık değerleridir. Tabloyu “kabaca” yorumlarsanız, gerçekten matematiksel bir düzen varmış gibi görürsünüz. Oysa bu yanıltıcıdır. Çünkü, bu skalaya göre işlem yapmaya kalkıştığınızda hata payınız milyonlarca kilometreyi bulur.

Titus-Bode
Titius-Bode Yasası’na göre gezegenlerin AB biriminden verilen uzaklıklıkları (rakamları 10’a bölmelisiniz).

 

Bu sistemde örneğin Mars’ın Güneş’e uzaklığı yaklaşık yüzde beş oranında hatalıdır. Yine, Satürn’ün uzaklığını da yüzde beş hata payıyla öngörür. Diğer gezegenler için hata payları da yüzde bir ile yüzde üç arasında değişir.

Tüm bu hata paylarına rağmen, Titius-Bode yasası “o kadar kusur kadı kızında da olur” düşüncesiyle uzun yıllar boyunca kabul gördü. Öyle ki, aslında bir yasa ile uzaktan yakından ilgisi olmadığı halde “yasa” tanımlaması dahi yapıldı. Oysa, bu sadece bir hipotezdi. Biraz da sanırız insanlardaki “mükemmellik” algısı bunda etken oldu. Düşünsenize, gezegenler bile hiç gerek olmadığı halde (evet gerek yoktur, başka ve orantısız dizilimler de mükemmel bir Güneş Sistemi oluşturabilir) belli bir sistemi takip ediyor görünüyordu ve bu insanların çok hoşuna gitti.

Ta ki, 1846 yılında Neptün keşfedilene kadar

Titius-Bode yasasının doğruluğundan çok emin olan gök bilimciler, Neptün keşfedildikten sonra hemen uzaklığını ölçme girişiminde bulundu.

pluton-neptun
Neptün ve Plüton’un yörüngeleri Titius-Bode yasasına uymadığı gibi, birbiri ile iç içe olacak kadar tuhaf bir yapıdadır.

 

Kısa süre sonra ise Neptün’ün uzaklığı (Newton kanunları kullanılarak) ölçülmüştü. Büyük bir şaşkınlık yaşadılar çünkü Neptün Güneş’e bu yasanın öngördüğünden tam yüzde 30 daha yakındı. Bu ise neredeyse 1 milyar km’lik bir hata demekti.

Sözde yasaya en büyük ve son darbeyi ise Plüton’un keşfi vurdu. Yapılan ölçümler, Plüton’un Güneş’e uzaklığının Titus-Bode Yasası ile öngörülenden tam yüzde 95 daha yakın olduğunu gösteriyordu. Hata payı milyarlarca km idi.

Nihayetinde Titius-Bode Yasası’nın sistemimizdeki Neptün’e kadar olan gezegenlere “kabaca” uyuyor görünmesinin bir rastlantıdan ibaret olduğu kabul edildi. O zamana kadar “olsa da olur, olmasa da” diye bakılan yüzde 3-5’lik hatalar tekrar göze batmaya başladı. Ne de olsa, gezegenler arasındaki mesafeler düşünüldüğünde yüzde birlik bir fark bile milyonlarca kilometre demek oluyordu.

Titius Bode yasası yanlış da olsa, bilgi yarışmalarında size kolaylık sağlayabilir. Bu arada, bilgi yarışmaları çok sıkıcı olduğu için Survivor yarışması fotosu kullanmayı uygun bulduk.
Titius Bode yasası yanlış da olsa, bilgi yarışmalarında size kolaylık sağlayabilir. Bu arada, bilgi yarışmaları çok sıkıcı olduğu için Litvanya’da yapılan Survivor yarışmasına ait bu fotoyu kullanmayı uygun bulduk.

 

Bununla beraber, yine de kullanım alanları vardır. Örneğin, Dünya’nın Güneş’e uzaklığının ortalama 150 milyon km olduğunu bilirseniz, diğer gezegenlerin uzaklıklarını (Uranüs’e kadar) aklınızdan kabaca hesaplamanıza yarayabilir. Amatör astronomlar ve bilgi yarışmalarına katılanlar için faydalı bir bilgi 😉

Bugün Titius-Bode yasası, gök bilim tarihinin anılarından biridir sadece. Hala hatırlayan ve bazen keşfettiğimiz uzak gezegenlerde benzer orantılar gördüklerinde yad eden birkaç gök bilimci haricinde, bilim tarihininde yapılmış hatalı (ancak güzel) çıkarımlardan biri olmak dışında başka yerde adı geçmez.

Zafer Emecan




Çok Uzaklardan Güneş’e Bakmak: Sedna

Üstteki, bir sanatçı tarafından yapılan ilüstrasyonda, cüce gezegen Sedna’dan (2003 VB12 veya 90377 Sedna olarak da isimlendiriliyor) yıldızımız Güneş’e atılan bir bakışın canlandırmasını görüyorsunuz.

Güneş Sistemi’nin çok uzak dış kısımlarında, Plüton’un da ötesinde yüzbinlerce asteroid ve cüce gezegenin yer aldığı Kuiper Kuşağı yer alır. Kuiper Kuşağı; tıpkı Mars ile Jüpiter arasında yer alan Asteroid Kuşağı‘nın, İç Güneş Sistemi’ni sarmaladığı gibi, tüm gezegenleri bir halka biçiminde ama bu kez çok uzaklardan sarmalar.

Güneş’e en uzak olduğu dönemde 140 milyar km ötede, bu kuşak içinde yer alan cüce gezegen Sedna’dan bakıldığında çok uzaklardaki Güneş ve gökyüzü ilustrasyondaki gibi görünüyor olmalı. Plüton’un Güneş’ten sadece 6 milyar kilometre uzakta olduğu düşünüldüğünde Sedna’nın ne kadar uzak olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz.

Sedna
Sedna’nı bir sanatçı tarafından yapılan tasviri. Bu cüce gezegen çok uzakta ve oldukça küçük olduğu için maalesef teleskoplarımızla sadece bir ışık noktası şeklinde görünür. Yapısı ile ilgili bildiklerimizin tümünü, ondan yansıyan ışığın tayf analizi ve yörünge hızının ölçümlenmesiyle elde ediyoruz.

 

Sistemimiz aslında seyrek bir gaz ve toz tabakası ile kaplıdır. Ancak, içerisinde yer aldığımız için bu seyrek tabakanın varlığını kolayca farkedebilmemiz mümkün olmaz. Kimi zamanlar “burçlar ışığı” şeklinde gördüğümüz tozdur aslında bu. Güneş Sistemi’nin içerisinde yer alan işte bu toz, o mesafeden bakıldığında Güneş ışınlarını saçarak yörünge düzleminde bulanık bir kuşak oluşturur.

Sedna oldukça küçük bir cüce gezegendir. Plüton’dan daha küçük, yaklaşık 1.000 km’lik bir çapa sahiptir. Güneş çevresindeki geniş yörüngesini yaklaşık 11.500 yılda tamamlar. Aslına bakılırsa Sedna, Kuiper Kuşağı ile çok daha uzakta yer alan Oort Bulutu arasında gelip giden aşırı eliptik yörüngeye sahip olan bir gezegenciktir.

Sedna
Cüce gezegen Sedna’nın keşfedilmesini sağlayan teleskop görüntüsü. Bu fotoğrafta yer alan gökyüzü bölgesinde, arka plandaki yıldızlara göre küçük bir hareket gerçekleştiren bir gökcismi olduğu farkedildi. Daha sonra bu cismi izleyen gökbilimciler, onun aslında cüce bir gezegen olduğunu anladılar.

 

Güneş, bu cüce gezegenin göklerinde çok çok parlak bir yıldız şeklinde görünmesine karşın, Güneş’ten aldığı ısı ve ışık, yörüngesinin en yakın olduğu zamanlarda bile (11.5 milyar km) bizden tam 6 bin kat daha azdır. Gezegenin yüzeyini bırakın ısıtmayı; bir mum ışığı kadar ancak aydınlatabilir. Bu nedenle, Sedna’da sıcaklık hiçbir zaman -200 santigrat derecenin üzerine çıkamaz.

Eğer burada yaşayan birileri olsaydı, gelişmiş teleskoplara sahip olmadıkları sürece büyük ihtimalle ne bizden ne de Güneş Sistemi’ndeki diğer gezegenlerden haberdar olmayacaklardı. Çünkü o mesafeden bakıldığında gezegenler Güneş’e çok yakın bir açısal mesafede yer alır ve yıldızımızın parlaklığı arasında kaybolurlar.

Zafer Emecan




Plüton, 1 Milyon Kuyruklu Yıldızdan Oluşmuş Olabilir!

Aslında Plüton devasa bir kuyruklu yıldız olabilir. Araştırmacılar, Plüton’un ünlü “kalbi”nin sol tarafını oluşturan ve azot buzu içeren geniş bir buzul olan Sputnik Planitia’ya yakından baktıktan sonra cüce gezegenin kökeniyle ilgili yeni bir teori geliştirdiler.

San Antonio’da bulunan Southwest Araştırma Enstitüsü’nde çalışan bir bilim insanı olan Chris Glein açıklamasında, buzul içindeki tahmini azot miktarı ile, eğer Plüton Rosetta’nın incelediği 67P kuyruklu yıldızındaki kimyasal bileşenlerle benzer bir yapıya sahip olan yaklaşık bir milyon kuyruklu yıldız ile veya Kuiper Kuşağı‘nda bulunan diğer cisimler ile oluşturulsaydı o zaman sahip olacağı tahmini azot miktarı arasında merak uyandırıcı bir tutarlılık bulduklarını söyledi.

Avrupa Uzay Ajansı’nın Rosetta aracı,  2014-2016 yılları arasında 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızının yörüngesinde dolandı. Yörüngedeki ana araç, kuyruklu yıldızın buzlu gövdesine ilk yumuşak dokunuşu yapmayı başaran Philae adlı iniş aracını yerleştirdi. Kuiper Kuşağı ise, Neptün’ün yörüngesinin ötesinde yer alan donmuş cisimlerden oluşmuş bir halkadır ve Plüton da bu kuşağın en büyük sakinidir.

Plüton’da bulunan azotlu bir buz ovası olan Sputnik Planitia’nın bu görüntüsü,  2015 yılının Temmuz ayında cüce gezegene yakın geçiş yapan New Horizons (Yeni Ufuklar) uzay aracı tarafından çekildi. (Telif: NASA/JHUAPL/SwRI)

 

Glein ve meslektaşı  Hunter Waite, Rosetta’dan ve Temmuz 2015’te Plüton’a yakın geçiş yapan NASA’nın New Horizons (Yeni Ufuklar) görevinden gelen verileri analiz ettikten sonra yeni bir Plüton oluşum senaryosu tasarladılar. Glein, “araştırmamız, Plüton’un kuyruklu yıldızların yapı taşlarından miras aldığı ilk kimyasal yapısının – belki de yer altı okyanuslarında – kimyasal olarak sıvı su ile değiştirilmiş olduğunu öne sürmektedir” diye açıkladı.

Glein ve Waite, Plüton’un kökenini kesin olarak ortaya attıklarını iddia etmiyor: İkili, Güneş’tekine yakın kimyasal bileşimlerle soğuk buzların birleştiği cüce gezegenin yer aldığı  “Güneş modeli”nin de oyunda kaldığını belirtiyorlar. Glein, ayrıca bu araştırmanın Yeni Ufuklar ve Rosetta misyonlarının Plüton’nun kökeni ve evrimi konusundaki anlayışımızı genişletmeye yönelik fantastik başarılarına dayandığını belirtiyor. “Kimyayı dedektiflik aracı olarak kullanarak bugün Plüton’da gördüğümüz bazı özellikleri uzun zaman önce oluşum süreçlerine kadar takip edebiliyoruz” diye ekledi.

Çeviri: Burcu Ergül

https://www.space.com/40687-pluto-formation-1-billion-comets.html




Güneş Sistemi Gezegenlerinde Mevsimler

Mevsimler, gezegenin yıldızı etrafındaki yörüngesinin ve kendi eksen eğikliğinin doğal bir sonucu olarak meydana gelir. Bunlara bağlı olarak bazı zamanlarda bazı atmosfer olayları sık ya da seyrek yaşanır.

Bildiğimiz üzere dünyamızda genel anlamda 4 mevsim yaşanmaktadır. Neden diğer gezegenler de mevsim yaşamasın ki? Elbette onlar da mevsim yaşarlar. Tabi süreleri ve mevsimler arasındaki değişiklikler birbirlerinden oldukça farklılık göstermektedir. Öncelikle bir gezegende mevsimler nasıl oluşur ve mevsimlerin oluşmasını sağlayan unsurlar nelerdir, açıklamakta fayda var.

Mevsimler, gezegenin yıldızı etrafındaki yörüngesinin ve kendi eksen eğikliğinin doğal bir sonucu olarak meydana gelir. Eksen eğikliği nedeniyle yılın bazı aylarında Güneş ışınları bir yarım küreye daha dik açıyla gelirken diğer yarım küreye ise daha eğik açılarla gelir.

Mevsimleri oluşturan olgu, Güneş’e yakınlaşıp uzaklaşmamız değildir.

 

Örneğin Dünya’da, 21 Haziran’da Güneş ışınları Yengeç Dönencesi’ne dik açı ile gelirken yılın en uzun günü yaşanır ve kuzey yarım küre için yaz mevsiminin başlangıcı iken, Oğlak Dönencesi’ne daha eğik bir açı ile gelir ki bu da kış mevsiminin başlangıç tarihini temsil eder.

Çünkü bu durum atmosferden geçen radyasyon miktarı ve Güneş ışınlarının geliş açısı ile bazı atmosfer olaylarının daha sık gerçekleşmesine neden olur. Bu olayların bütünü ise mevsimler olarak adlandırılır. Dünya’da mevsimler arası süre ortalama olarak 90-93 gün arası iken Mars’ta 7 ay, Satürn’de ise 7 yıla kadar çıkabilir.

Dünyamızda mevsimlerin oluşmasında eksen eğikliği eliptik yörüngeden daha etkin bir rol oynar. Eliptik yörüngenin etkisinin az olmasının sebebi ise Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinin daireye yakın bir eliptik şekil ortaya koymasıdır.

Yani Güneşe en yakın ve en uzak konumu arasındaki mesafe, mevsimler üzerinde anlamlı bir fark yaratacak kadar fazla değildir -bu da yaklaşık 5 milyon kilometreye tekabül eder-.

Peki diğer gezegenlerde durum nedir?

Mesela Merkür’de bir mevsimin başladığı veya bittiği anlaşılabilir değildir. Çünkü Merkür’ün bir günü 57, bir yılı da 88 dünya günüdür. Yani 2 dolanma hareketi 3 dönme hareketine eşittir (Detaylı bilgi için: Merkür’de Farklı Bir Gün). Ama merak etmeyin, zaten orada mevsim yaşayacak bir atmosfer de bulamazsınız.

Eksen eğiklikleri yaklaşık olarak 3 derece olan Venüs ve Jüpiter’de de mevsimler arasındaki fark çok azdır. Venüs’te atmosfer basıncı ve sera etkisi hakimken Jüpiter’de ise saatte binlerce kilometreye ulaşan ve yüzlerce yıl sürebilen fırtınalarla uğraşmak zorunda kalacaksınız.

Lakin Mars’ta durum biraz farklı. Mars’ın mevsim döngüleri Dünya’ya benzese de Mars’ta mevsimlerin döngüsünü eksen eğikliği değil daha çok eliptik yörünge sağlar. Güneş’e en yakın ve en uzak konumu arasındaki fark oldukça fazladır. Bu da mevsimler arasındaki farkları bariz hale getirir.

Görsel üzerine tıklayıp büyütebilirsiniz.

 

Mars’ta da Dünya’daki gibi kuzey yarım kürede yaz mevsimi, gezegenin Güneş’e en uzak olduğu zamanlarda yaşanır. Yani güney yarım kürede yaz, kuzey yarım küreye göre daha sıcak; kış da daha uzun ve soğuk geçer. Ancak burada da mevsimsel döngünün önemli bir parçası olan toz fırtınalarına maruz kalacaksınız.

Yörünge ve Eksen Eğikliğine Dair Bazı Rakamlar

Sonuç olarak sadece bizim gezegenimizde değil, diğer birçok Güneş Sistemi gezegeninde de mevsimsel döngüler yaşanmaktadır. Ancak bize uygun yaşam için elverişli koşulları, evimiz Dünya’dan başka hiçbir yer sunmuyor.

Ek Sorular ve Cevapları:

Eksen eğikliği olmasaydı ne olurdu?

  • Mevsimler oluşmazdı.
  • Gece ve gündüz her zaman eşit olurdu.
  • Güneş ışıkları her zaman ekvatora dik düşerdi.
  • Matematik iklim kuşakları ortadan kalkardı.

Gezegenlerin yörüngeleri neden eliptiktir?

Kepler Yasalarınca hiçbir gök cisminin yörüngesi çember değildir (Detaylı Bilgi İçin: Kepler Yasaları). Bir gezegen, yıldızının etrafında ne kadar yüksek hızla dönüyorsa o kadar basık bir yörüngeye sahiptir.

Umut Can Güven

https://www.universetoday.com/15462/how-far-are-the-planets-from-the-sun/
https://bilimfili.com/gezegen-atmosferleri/
http://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/baska-gezegenlerde-de-mevsimler-gorulur-mu




Garip Bir Nesne: Ay

İnsanların çoğu icin bir romantizm kaynağı, insan davranışlarını etkileyen astrolojik bir cisim veya karanlık gecelerin aydınlatıcısı iken, diğer bir kısım insan için bilimsel bir merak konusu. Hatta bazıları Ay’ı görmüyor, merak bile etmiyor. Etmez de, işleri var, güçleri var. Ya da ilgileri yok, olmak zorunda değil ki…

Plüton-Charon ikilisini saymazsak, bir gezegenin kendi kütlesine göre sahip olabileceği en büyük ve en yakın uydu. Aslında uydudan öte; bir eş… Dünya ve Ay, tam olarak öyle olmasa da birer çift gezegen olarak nitelenir bazen, tıpkı Plüton ve Charon gibi.

Görece dünyaya çok yakın olması yüzünden Dünya’nın kütleçekim kilidine kapılmış Ay. O yüzden kendi cevresindeki dönüş hızıyla Dünya çevresindeki dönüş hızı aynı. Dolayısıyla bize aynı yüzünü gösteriyor sürekli.

Benzer bir durum biraz daha yumuşak olsa da, Güneş ve Merkür arasında söz konusu. Merkür de Güneş’e çok yakın oldugu icin çekim kilidine yakalanmış durumda. Yani bir yüzün uzun süreler boyunca yanarken, diğer yüzü soğuktan donuyor, Allah düşmanıma vermesin…

Oluşumu icin farklı görüşler mevcut: kimine göre Dünya’nın henüz katılaşmadığı dönemde bir gökcismi ile çarpışması sonucu oluşmuş. Kimine göre ise milyarlarca yıl önce Dünya’nın çekim kuvvetine kapılıp hapsolmuş bir gökcismi.

Dev gezegenlerin Güneş’e yakın konumlarından yavaşca uzaklaşırken, cekim etkileriyle yörüngelerini darmadağın ettiği kayaç iki gezegenin yakınlaşması belki de…

Nedir, ne değildir bilemem… Bildigim Ay’ın güzelliği ve bizim var olmamıza olan katkıları. O kadar uzaktan ne yapıyor demeyin, üzerindeki kraterlere bakarsanız anlayabilirsiniz. Bazen birilerinin kalkan olmasi gerekiyor diğerlerine gelecek tehlikelere karşı… Dahası da var ama anlatmak uzun sürer. Gel-git döngüsünün Dünya’nın içinde yarattığı sürtünmenin gezegenimizin hala jeolojik olarak “canlı” kalmasına destek olduğunu söyleyip geçeyim. Efendim, deprem ve volkanlar gereklidir yaşam icin; zaman zaman çok can alsalar da geleceğimizi garanti altına da alırlar.

Ay iyidir, güzeldir… Yavasca, her yıl 4 santimetre kadar uzaklaşıyor Dünya’dan. Bir gün, uzun yıllar sonra bir gün, çok ama çok uzak olacak bize. Yine de; ne ben, ne o, ne sen, ne de torununun bilmemkaç bin kuşak sonrası Ay’ın yokluğunu göremeyecek. Hatta belki onun gittiğini görecek hiç kimse kalmayacak buralarda. Öyle olsa da, şimdilik bakmakla yetinelim, henüz o ve biz buralardayken.

Zafer Emecan




Dev Bir Asteroid: 4 Vesta

Yukarıda gördüğünüz bu fotoğraf, Mars ile Jüpiter arasındaki Asteroid Kuşağı‘ndaki en büyük gökcisimlerinden biri olan 4 Vesta isimli asteroide ait.

Güneş’ten ortalama 345 milyon km uzakta yer alan 4 Vesta, bir cüce gezegen olarak nitelenemeyecek kadar küçük olmasına rağmen, bir asteroid için “dev” sayılabilecek kütle ve boyutlardadır.

Biraz “yamuk” olmasına karşın, ortalama 572 × 557 × 446 km çapındaki bu asteroidi ilk kez “net” biçimde Dawn (Şafak) uzay aracının gönderdiği fotoğraflar sayesinde inceleyebildik. Daha öncesinde yeryüzündeki en güçlü teleskoplarla bile, üstteki fotoğrafın sağ üst köşesindeki küçük bulanık bir görüntü olarak görebiliyorduk.

4 Vesta
4 Vesta asteroidinin Dawn uzay aracı tarafından çekilmiş bir fotoğrafı.


4 Vesta, Güneş çevresindeki bir tam dönüşünü 3.6 yılda bir tamamlıyor. Aslında, Güneş Sistemi içindeki küçük, önemsiz bir gökcisminden öte, tek önemli özelliği “Pallas” ile birlikte bildiğimiz en büyük asteroidlerden biri olması. Tabii, önümüzdeki yüzyıllarda şu an aklımıza gelmeyen birçok konuda önem kazanabilir. Örneğin, ülkemizin yüzölçümüne sahip bu asteroid, gözde bir madencilik merkezi olabilir.

2011 yılında 4 Vesta’yı ziyaret eden Dawn uzay aracı, incelemesini tamamladıktan sonra Asteroid Kuşağı’ndaki “tek” cüce gezegen olan Ceres‘e doğru yola çıktı ve şu anda Ceres yörüngesinde incelemelerini sürdürüyor

Zafer Emecan




Gezegen Büyüklüğünde Uydu: Ganymede

Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeni olan gaz devi Jüpiter’in bilinen 63 uydusu arasındaki en büyük ve ayrıca Güneş Sistemi’nin de bilinen en büyük uydusu Ganymede’dir.

Uydu, 1610 Yılında Galileo Galilei tarafından Jüpiter’in diğer 3 büyük uydusu ile birlikte keşfedilmiştir. Galileo Uyduları olarak adlandırılan bu 4 uydu, küçük bir teleskop ya da dürbünle dahi çok rahat gözlemlenebilir. Güneş Sistemi’nin bilinen en büyük 6 uydusunun 4’ünü bu Galileo Uyduları oluşturmaktadır.

Ganymede, 5.262 km lik çapı ile Merkür gezegeninden bile daha büyüktür (Merkür’ün ekvator çapı 4.879 Km dir). Dolayısıyla, Satürn’ün uydusu Titan ile beraber, gezegen boyutlarında olup da başka bir gezegenin uydusu olmak zorunda kalan nadide gökcisimleri arasında yer alır.

titan-merkur-ganymede
Ganymede, Satürn’ün uydusu Titan ve Merkür gezegenlerinin boyut karşılaştırması. Titan ve Ganymede her ne kadar Merkür’den daha büyük boyutlarda olsalar da, oldukça hafif buz yapılı gökcisimleridir. Merkür ise büyük oranda kayaç yapılıdır ve dev boyutlarda bir demir çekirdeğe sahiptir. Bu nedenle her iki uydudan çok daha fazla kütleye sahiptir.

Öyle ki onu Jüpiter’in yörüngesinden alarak Güneş’in yörüngesinde bir yere koymuş olsaydık eğer, boyutları ile hiç göze batmadan rahatlıkla bir gezegen olarak kabul edilebilirdi. Ancak, Merkür’den daha büyük çapa sahip olmasına rağmen Ganymede oldukça hafiftir. Kütlesi, Merkür’ün kütlesinden yaklaşık 2.8 kat daha azdır. Bu da uydunun yapısının büyük oranda buzdan oluştuğunu gösteriyor.

Ganymede uydusunun yüzeyinde kalın bir buz tabakası mevcut fakat, farklı olarak bu tabakanın üzerinde bolca miktarda çarpma izleri, oluklar ve kraterler var. Yüzeyindeki kraterlerden bazıları 4 Milyar yaşını bulabiliyor. Kraterlerin bu denli uzun süre korunabilmiş olmasının sebebi, uydunun kabuğunda çok fazla tektonik hareketlerin gerçekleşmiyor olmasına bağlanıyor. Yani, Ganymede jeolojik olarak pek aktif bir yapıya sahip değil.

ganymede-icyapi
Ganymede’nin iç yapısı ve boyut olarak Dünya-Ay ikilisi ile kıyaslanması. Ganymede, küçük bir demir-kaya karışımı çekirdeğin çevresine toplanmış büyük miktarda su buzundan oluşan bir yapıya sahiptir.

Ganymede, en büyük olmasının yanı sıra kendine ait manyetosfere sahip olan tek uydudur. Uydunun iç yapısı hala sıcaktır ve eriyik durumda bir tabakası vardır. Jüpiter’in manyetosferi içinde yer almasına rağmen, kendi manyetosferi çapının iki katı bir alanda etkilidir. Bu manyetosferi, özellikle uydunun ekvator bölgelerini Jüpiter kaynaklı yüksek enerjili parçacık akışından korumaktadır.

Ancak bu manyetosfer, yine de uydunun yüzeyinin günde 8 rem (0.08 sievert) iyonize edici radyasyona maruz kalmasını engelleyemez (Radyasyon oranları ve etkileriyle ilgili şu yazımızda detaylı bilgi bulabilirsiniz). Dünya’da günlük normalimizin 0.14 rem olduğunu düşünecek olursak, Ganymede uydusuna gelecekte insanlı kolonilerin radyasyona karşı güçlendirilmiş olması veya yer altına kurulmaları gerekliliği ortadadır.

Yakın zamanda yer atlında tuzlu su okyanusu bulunduğunu öğrendiğimiz Ganymede, bizim yaşamamızın yanı sıra Dünya dışı yaşam ihtimali için de önemli bir yer konumunda.

Berkan ALPTEKİN & Sinan DUYGULU

En üstteki görselde Ganymede’nin Galileo Uzay Aracı tarafından çekilmiş olan bir fotoğrafı yer alıyor.




Mars’ta Zaman: Yıllar, Günler, Saatler…

Gelecekte bir gün, insanlar Mars üzerinde kolonileşip yaşamaya başladığında, bugün alışık olduğumuz “saat” ve “yıl” kavramlarının orada Dünya ile eş zamanlı olarak aynen kullanılmasını bekleyemeyiz.

Çünkü her iki gezegenin hem Güneş çevresinde, hem de kendi çevrelerindeki dönüş hızları farklıdır ve bu durum, ciddi sorunlara yol açar.

Mars’ın Güneş çevresindeki bir turu, bizde olduğunun aksine 365 gün değil, 687 “Dünya günü” sürer. Yani, Bir Mars yılı neredeyse iki Dünya yılına denktir. “Mars günü” açısından ise, bir Mars yılı yani Mars’ın Güneş’in çevresinde dönüşü 668 gündür. Dolayısıyla Dünya’daki 365 günlük takvimi Mars’ta kullanmaya kalktığımızda, daha ilk yıl dolmadan Güneş’in gökyüzündeki konumundan mevsimlere varana kadar her şey birbirine girer.

Mars Yörünge
Dünyamız, Güneş’e Mars’tan iki kat daha yakındır ve bu nedenle Güneş çevresindeki bir turunu Mars’tan iki kat hızlı gerçekleştirir. Yani, Mars gezegeni Güneş çevresinde bir tur atmışken, Dünya iki tur atmış olur.

Gün(gece gündüz döngüsü) kısmından devam edelim:

Dünya’nın kendi çevresindeki bir turuna denk gelen 24 saatlik “gün” kavramı da Mars’ta işlemez olur. Maalesef bir Mars günü (Mars gününe “sol” adı veriliyor), Dünya gününe çok yakın olsa da, 24 saat değil, 24,6 saattir. Bu da, yaklaşık her 48 günde bir, Dünya’ya göre tam bir tur eksik döndüğü anlamına gelir. Daha başka bir deyişle; Dünya’da 48 gün geçmişken, Mars’ta sadece 47 sol yaşanmıştır. Geçen zaman aynıdır, fakat ölçekler gece-gündüz döngüsüne göre oranlandığı için, iki gezegende ne saatler, ne günler, ne de yıllar birbirini tutmaz.

Dünya ile bağları korumak adına Dünya saat kavramının kullanılması Mars’ta yaşayanlar için ciddi bir sorun demektir. Günlerinizin (gece-gündüz döngüsü) şaşacak olması yetmezmiş gibi, Mars’ın mevsimsel döngülerini de bu zaman ölçeğiyle belirleyemezsiniz. Çünkü Mars’ta da döngüsel mevsimler yaşanmaktadır ve gezegendeki toz fırtınaları öncelikle bu döngünün düzenli bir parçasıdır. Dolayısıyla, hayati önemi olan mevsim değişikliklerini belirlemek için bir Mars saati ve takviminin belirlenmesi zorunludur.

Yani, Dünya ile eş zamanlı olarak aynı takvim ve saat sistemini Mars’ta kullanamayız. Bu da demek oluyor ki, gelecekte Mars sakinleri farklı bir takvim ve saat sistemi kullanacaklar. Yahut, her iki gezegen için sorun yaratmayacak, gece-gündüz ve mevsim döngülerinden bağımsız yeni bir zaman ölçüm sistemi geliştireceğiz.

Zafer Emecan




Asteroit Kuşağından Geçmek Ne Derece Tehlikeli Olabilir?

Bilim Kurgu filmlerinde genellikle Asteroit Kuşağı’ndan geçen uzay araçları karşısına aniden çıkan devasa gök taşları sebebi ile sürekli ani manevralar yapmak zorunda kalır ve filmi izleyen kişi bu sahneleri soluksuz takip eder.

Peki Mars ile Jüpiter arasında yer alan Asteroid Kuşağı gerçekte de bu kadar dolu dolu ve tehlikeli bir yer midir?

Şu an itibari ile bildiğimiz kadarı ile bu bölgede yaklaşık olarak 500 Binden fazla irili ufaklı asteroit mevcut. Bunlardan yalnızca 200’e yakınının çapı 100 km den daha büyük. Bunların haricindekiler birkaç metre ile 100-200 metre çapları arasında değişiyor.

StarTrek_starship_Enterprise_NCC1701A_firing_phasers_freecomputerdesktop_wallpaper_1024
Bilimkurgu filmlerinde, Asteroid kuşakları geçilmesi zor manevralar gerektiren mayın tarlaları gibi gösterilir. Film için gerekli aksiyonu sağlaması açısından oldukça heyecan verici sahnelere yol açsa da, bu durum malesef yanlıştır.

Bu kuşaktaki asteroitlerin tamamını bir araya getirsek Uydumuz Ay’ın toplam kütlesine ulaşamayacak kadar az bir sayıda ve kütledeler diyebiliriz.

Kuşak içinde herhangi iki asteroit arasındaki ortalama mesafe Dünya ve Ay arasındaki mesafe ile hemen hemen aynı sayılır. Yani ortalama 400.000 km civarı… O kadar ki, Asteroit Kuşağı’nın Mars’a en yakın kenarında yer alan bir Asteroit, Güneş çevresindeki bir tur dönüşünü 3 yılda tamamlarken kuşağın en dış kenarındaki bir asterotin bir tur dönüşü 6 yılı bulabiliyor. Bu durum aslında Asteroit Kuşağı’nın sanılanın aksine ne kadar boş bir alan olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

Tabii ki bu durum kuşağın her yerinde mesafeler bu şekildedir gibi bir kesin olgu da yaratmıyor. Bazılarının Güneş çevresindeki yörüngelerinde dönüşleri sırasında yolları kesişebiliyor ve çarpışmalar meydana gelebiliyor. Böyle durumlarda Asteroitler daha küçük parçalara ayrılarak yörüngelerde dönüşlerini sürdürüyorlar.

L5zmg
Güneş Sistemimiz’deki gezegenlerin sıralaması ve Asteroid Kuşağı’nın Konumu. Kuşaktan önceki gezegenler sırasıyla Merkür, Venüs, Dünya ve Mars gibi karasal gezegenler iken, kuşak sonrasında gaz devi gezegenler olan Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün yer alır.

Bilim insanları 70’li yıllardan itibaren günümüze dek birçok uzay aracını bu kuşaktan sorunsuz olarak geçirdiler. Hatta bazı uzay araçlarını Asteroitlerin yüzeylerine indirerek araştırmalar gerçekleştirdiler.

En basitinden şu şekilde düşünürsek; Asteroit Kuşağı sanılanın aksine o kadar boştur ki, bir asteroitin üzerinde yaşıyor olsaydık eğer ömrümüzün sonuna gelene dek çevremizdeki bir başka asteroiti hiçbir zaman çok yakından göremeyebilirdik. Aynı durum, Neptün’ün ötesinde yer alan ve büyük miktarda asteroid içeren “Kuiper Kuşağı” için de geçerlidir.

Sinan DUYGULU