Merkür’ün Açıklanamayan Yörüngesi

Başlığa baktığınız zaman yazının içeriği hakkında bir fikir edinemeyenleriniz mutlaka olmuştur. Konuya giriş yapmadan önce iki yörüngesel gökbilim terimini açıklamak istiyoruz:

Keplerin birinci yasasına göre Güneş Sistemi içerisinde bulunan tüm gezegenler, odaklarından birinde Güneş’in bulunduğu eliptik yörüngelerde dolanırlar. Bu dolanımı esnasında Güneş’e en yakın olduğu yörünge konumu “günberi noktası”, en uzak konumu ise ”günöte noktası” olarak adlandırılır. Günöte, günberi ve Güneş’in bulunduğu noktalar üzerinden bir doğru geçirildiğinde oluşan bu doğruya “büyük eksen” denilir.

merkur-gunete5487

Şekil-1) 1, günöte noktası; 2, günberi noktası; 3, Güneş’in konumu

Diğer bir terim olan “devinim” ise -bu yazımızda- Merkür’ün yörüngesinin büyük ekseninin zaman içerisinde yavaşça doğrultu değiştirmesidir. Aslında bu olay tüm gezegenler için olmaktadır. Madem ki bu durum sadece Merkür’e özgü değil, neden sürekli Merkür ile anılmaktadır?

Merkür’ün gözlenen günberi devinimi, Newton mekaniği ile yapılan tahminlerle uyuşmuyor. Newton fiziğine göre bu durum, Güneş-Merkür ikilisinin birbirlerine uyguladıkları kütle-çekimsel etki ve diğer gezegenlerin yarattıkları kütle-çekimsel tedirginliklerinden dolayı meydana gelmektedir.

mercury

Merkür’ün yörüngesi ve yörüngesindeki her bir turu sonucu oluşan ilginç dönüş hareketi.

Bu faktörleri dikkate alarak yapılan hesaplamalar sonucunda yörüngesinde oluşan sapma yüzyılda yaklaşık 532 yay saniyesi (1 yay saniyesi = 1/3600 derece) olarak tespit ediliyor. Ancak bu durum gözlemlerle doğrulanmak istediğinde hesaplamaların ön gördüğü biçimde sonuçlanmıyor. Yapılan gözlemlerle elde edilen sonuç, gezegenin yörüngesinin yüzyılda yaklaşık olarak 574 yay saniyesi kadar saptığıdır. Hesaplamalarla gözlemler arasındaki fark yaklaşık 42 yay saniyesidir.

merkurdenklem1

Denklem-1) Newton mekaniğine göre faktörler

Bu sonuçlara göre gökbilimciler, Güneş Sisteminde şu ana kadar keşfedilmemiş bir gezegen olduğunu ve bu gezegenin Merkür’ün yörüngesinde tedirginlik yarattığını öne sürerler. Bu gezegene bir isim dahi verilir (Bkz: Vulcan Gezegeni). Böylelikle hesaplamalarla gözlemler arasında ortaya çıkan farkın bu nedenden dolayı oluştuğuna inanılır ve gezegeni aramak için çalışmalar başlar. Ancak aramaların sonucunda böyle bir gezegen bulunamaz.

Merkür

Merkür’ün yörüngesindeki “garip” dolanımını yukarıda verdiğimiz görsellerle canlandıramadıysanız, bir de bu animasyonu izleyin….

1915-1916 yıllarında Einstein, genel görelilik kuramını tamamlar ve Newton’ın evrensel kütle-çekim yasasını değiştirerek, yeni bir bakış açısı getirir. Bu kurama göre uzay, maddenin sahip olduğu kütlenin etkisiyle bükülmektedir. Oluşan bu bükülmüş geometriye “kütle-çekim”, evren dokusuna ise “uzay-zaman” adı verilmektedir.

Daha sonraları genel göreliliğin getirdiği yeni evren dokusu, Merkür’ün Newton mekaniği ile yapılan günberi devinimi hesaplamalarına dahil edilir. Yeniden yapılan hesaplamalar sonucunda anlaşılır ki, hesaplamalarla gözlem arasındaki 43 yay saniyelik fark, genel göreliliğin katkı sağladığı düzeltmeler sayesinde giderilmektedir. Böylelikle on yıllardır açıklanamayan Merkür’ün yörüngesindeki fazladan sapma, Einstein’ın keşfettiği genel görelilik ile açıklanmış olur.

merkurdenklem2

Denklem-2) Genel göreliliğe göre faktörler

Peki Newton fiziği neyi gözden kaçırıyordu da her yüzyılda 43 yay saniyelik bir fark doğuyordu? Aslında bu pek de gözden kaçırma sayılmaz, sadece o zamanlarda genel görelilik bilinmiyordu. Aslında Merkür’ün yörüngesine olan şey; Merkür günberi konumundayken, Güneş’in göreceli olarak sahip olduğu muazzam kütlesinden dolayı ortaya çıkan uzay-zaman eğrisinin Merkür’ün yörüngesinde sapma meydana getiriyor olmasıdır.

Genel göreliliğin denkleme eklediği düzeltme:

merkurdenklem3

Denklem-3) Genel görelilik düzeltmesi

merkur-tablo45

Tablo) Denklem sabiterinin açıklaması ve değerleri

merkurdenklem4

Denklem-4) Merkür’ün yüzyılda tamamladığı periyodun bulunması

Denklem 5

Denklem 5) 1 radyanın yay saniyesi cinsinden ifadesi

Denklem 6

Denklem 6) Denklem 3’ü yerine yazarsak

Denklem 6-1

Sonuç

 

Kutay Arınç Çokluk 

  1. http://www.math.montana.edu/~umsfjdoc/m394/mercury2.pdf
  2. http://cosmictimes.gsfc.nasa.gov/teachers/workshops/Newton_Einstein_FactCards_SpF.pdf
  3. https://en.wikipedia.org/wiki/Apsidal_precession
  4. https://en.wikipedia.org/wiki/Tests_of_general_relativity#Perihelion_precession_of_Mercury
  5. http://www.prespacetime.com/index.php/pst/article/viewFile/125/125



Aurora Nedir, Niçin Ve Nasıl Oluşur?

Aurora denilen görsel şölen, Güneş fırtınalarının uzaya yaymış olduğu yüklü parçacıkların Dünya’nın manyetik alanı ile etkileşmesi sonucu oluşan göz alıcı ışıklardır. “Kutup Işıkları” da denilen bu parıltılar, tarih boyunca insanları büyülemiş muhteşem ışık şovlarıdır.

Kuzey ve Güney kutup noktalarında gözlemleyebildiğimiz Auroralar, Aurora Borealis (Kuzey Işıkları) ve Aurora Australis (Güney Işıkları) olarak da bilinirler.

Peki Auroralar nasıl oluşurlar?

Güneş rüzgarlarıyla, yıldızımızdan yaklaşık saatte 1 milyon mil hızla uzaya fırlatılan ve hayli yüksek oranlarda yüklü elektronlardan oluşan parçacıklar, Güneş’ten ayrıldıktan neredeyse 40 saat sonra Dünya’nın çekirdeğinin ürettiği manyetik güç çizgilerini izleyerek manyetosfere ulaşırlar ve atmosferde bulunan elementlerle etkileşime girerler.

Manyetik Alan

Güneş rüzgarlarının taşıdığı yüklü parçacıklar, Dünya’nın manyetik alanı tarafından saptırılarak yönlendirilir. Ancak bunların bir bölümü, manyetik alan çizgilerini takip ederek gezegenimizin manyetik kutuplarından geçer ve atmosfere ulaşır.

Bilim insanı Celsius, 1741 yılında Auroraların meydana getirdiği manyetik akımları, manyetik kontrolün kanıtı olarak tanımlamıştır.

Kristian Birkeland ise 1908 yılında manyetik akımın Aurora arkı boyunca bu tür partikül hareketlerinin genellikle gün ışığından karanlığa doğru, Doğu-Batı doğrultusunda hareket ettiğini savunmuştur. Bu yönlenme hareketi daha sonra “Aurorasal Elektron Hareketi” ismini almıştır (ayrıca Birkeland akımı olarak da bilinir).

1800’lü yılların sonunda, Alman gökbilimci Hermann Fritz‘in katkılarıyla Auroranın çoğunlukla “Aurorasal Bölge” de görüldüğü saptanmıştır (Aurorasal Bölge Dünya’nın manyetik kutbunun çevresinde yaklaşık 2.500 km çapında halka şeklinde bir bölgedir). Bunun dışında oluşabilecek güçlü bir manyetik fırtına, geçici olarak Aurasal ovali genişlettiğinde, nadiren ılıman enlemlerde de görülebilir.

29 Temmuz 1998 yılında THEMIS uzay sondaları ilk kez Auroralara sebep olan manyetosferik fırtınanın başlangıcını görüntülemeyi başarmıştır. Sonda, Aurorasal yoğunlaşma başlamadan 96 saniye önce manyetik temas fikrini kullanarak ölçüm yapmış ve bunun üzerine astronom Vasilis Angelopoulos “Verilerimiz ilk kez açıkça gösteriyor ki manyetik temas bu olayın tetikleyicisidir.” ifadesini kullanmıştır.

Aurora ISS

Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan Auroraların görünüşü.

Büyük manyetik fırtınalar, yaklaşık olarak 11 yılda bir gerçekleşen Güneş lekesi döngüsü ile en yoğun noktalara ulaşırlar. Bu fırtınalar, takip eden 3 yıl boyunca da etkisini sürdürebilir. Aurorasal Bölgenin içinde Auroranın meydana gelme olasılığı, genel itibariyle IMF (Gezegenler arası manyetik alan) çizgilerinin eğimine, özellikle de güney yönlü olmasına bağlıdır.

Solar rüzgar (Güneş rüzgarı) partikülleri çarpışır ve Dünya’nın manyetik alan çizgileri boyunca hızlanırlar. Bu sebeple iyonize olan atmosferin üst kısımlarındaki (80 km den yukarısında) oksijen ve nitrojen atomları, bu parçacıklar tarafından uyarılırlar.

Elektron kazanan nitrojen (azot) atomları ile, uyarılan oksijen atomlarının temel enerji düzeyine dönüşümüyle foton salınımı ortaya çıkar. İşte gökyüzünde gördüğümüz Auroralar, bu fotonlardır.

Tüm bu manyetik ve elektriksel kuvvetler, sürekli kayan kombinasyonlarla birbirleri ile etkileşirler. Bu kaymalar ve akışlar, 50,000 voltta 20,000,000 ampere kadar ulaşabilen atmosferik akımlar boyunca “Aurora’nın Dansı” şeklinde görülebilmektedir.

Aurora

Kuzey kutbuna yakın görülen auroralara bir örnek. Bu fotoğrafta görülen kuzey ışıkları, çıplak gözle bu kadar belirgin görülemez. Bu fotoğraf, uzun pozlama sonucu elde edilen belirginleşmiş bir görüntüdür.

Bu göz alıcı renkler nasıl oluşmaktadır?

Auroraların renkleri, Güneş’ten rüzgarlarıyla gelen yüklü parçacıkların atmosferimizde hangi elemente ait atomla çarpıştığına ve karşı karşıya geldikleri atmosfer yüksekliğine bağlıdır. Temel olarak açıklayalım:

Oksijen: Yeşil veya kahverengimsi kırmızı, absorbe edilen enerjinin miktarına bağlı olarak 240 km yüksekliğe kadar yeşil, bunun üzerinde ise kırmızı renktedir. Oksijenin başka bir atom veya molekülle çarpışması yüksek enerjisini emecek ve temel hale geçmesine engel olacaktır. Atmosferin üstünde yüksek oranda oksijen bulunur, Bu tür çarpışmalar, seyrek olduğu için oksijen kırmızı ışık yayabilir.

240 km’den aşağıya indikçe, çarpışma olasılığı artar ve böylece kırmızı renk oluşamaz. Bunun temel sebebi, başka bir atom veya molekülle çarpışmaların, temel hale geçmesine engel olacak ve sonunda yeşil ışık yayacak olmasıdır.

Nitrojen (Azot): Mavi, veya kırmızı. Bunun dışında atom iyonize olduktan sonra tekrar elektron kazanırsa mavi ışık oluşacaktır. Yüksek enerji seviyesinden temel seviyeye geri dönüyorsa kırmızı ışık yayacaktır. 90 km yüksekliğe kadar mavi bunun üzerinde ise kırmızı ışık görülecektir.

Yazan: Ulaş AKKAYA
Düzenleyen: Sinan DUYGULU & Zafer Emecan




Güneş’in Bugünü ve Yarını

Güneş; dengeli olarak niteleyebileceğiz aşamada, gençlik günlerini yaşayan bir yıldızdır. Gökbilimciler yıldızların bu dengeli ve sağlıklı ömür bölümünü “anakol evresi” olarak nitelerler. Bu süreç içerisinde yıldız, çekirdeğindeki çok yoğun maddenin büyük bir kısmını oluşturan hidrojeni helyuma çevirerek enerji üretir.

Ancak, bir süre sonra yıldızın çekirdeğinde helyuma dönüştürecek miktarda hidrojen kalmaz. Çekirdeğin çevresi, yıldızın ömrü boyunca ürettip biriktirdiği Helyum’la kaplanmıştır artık. Bu hidrojen kıtlığının ne zaman gerçekleşeceği yıldızın kütlesinin büyüklüğüne, daha başka bir deyimle ne kadar ağır olduğuna bağlıdır. Güneş benzeri bir yıldızda hidrojenin yanma süresi yaklaşık 10 milyar yıl kadar sürer.

Hidrojen bitince yıldızın çekirdeğinde enerji üretimi durur. Duran enerji üretimi, yıldızı doğduğu günden beri içe doğru çökmeye zorlayan, ancak üretilen enerjinin dışa doğru baskısına yenik düşen kütleçekim gücünün hakimiyeti ele geçirmesine neden olur: Yıldızın çekirdek bölgesi içe doğru çökmeye, küçülmeye ve sıkışmaya başlar.

Not: Kütleçekim ve yıldızın ürettiği enerji arasında yaşanan savaşa “hidrostatik denge” adı verilir. Yukarıdaki yıldızın içe çökmesine neden olan mekanizmayı anlayabilmek için şu iki yazımızı (Bkz: virial kuramı), (bkz: jeans kriterleri) okuyabilirsiniz.

Güneş

Enerji üretemediği için çökmeye engelleyemeyen çekirdek bir süre sonra o kadar sıkışır ve sürtünmeden dolayı o kadar ısınır ki, 100 milyon dereceye ulaşmış olan çekirdeği çevreleyen helyum kabuk, tıpkı hidrojenin bir zamanlar yaptığı gibi enerji üretmeye başlar. Artık helyum atomları birleşerek Karbon oluşturuyordur. Bu sırada çökme süreci devam ederken ısınan yıldızın dış katmanları da genişlemeye, yıldız daha az yoğun ama daha büyük bir hale gelmeye başlamıştır. Bu yetmezmiş gibi, çekirdekteki helyum reaksiyonu, dış katmanların daha da ısınıp çok daha fazla genleşmesine neden olur.

Artık ömrünün güzel günlerini geride bırakan yıldızımız eski boyutlarından neredeyse 100 kat daha büyüktür. Helyum reaksiyonunun ürettiği büyük miktarda enerjiyle çevresine gençlik günlerinde olduğundan çok daha fazla ısı yaymasına karşın, yüzey sıcaklığı çok geniş yüzey alanı nedeniyle gençlik günlerinin yarısına kadar düşmüştür. Bu da yıldızın artık daha kırmızı görünmesine neden olur. Sonrası ise bildik hikaye; helyumun yanması biter, karbon yakılmaya başlar, o biter oksijen yakılır; sırayla neon, silikon, kükürt vs diye sürer gider bu süreç. Ancak, Güneş’in kütlesi helyum ve karbondan sonra nükleer reaksiyonları sürdürecek kadar büyük değildir. Karbon süreci sonunda büyük ihtimalle dağılıp bir gezegenimsi bulutsu gösterisiyle, ömrünü beyaz bir cüce olarak tamamlayacak.

Not: Yukarıda anlattığımız sürecin çok daha detaylı anlatımı için şu makalemizi okuyabilirsiniz. Bu süreç içerisinde yaşanacakların bizi ve Güneş’i ilgilendiren kısmı için ise şu makalemizi okumanız faydalı olacaktır. 

Üstteki görselde, Güneş’in şu anki halini ve yaklaşık 5 milyar yıl sonra dönüşeceği kırmızı dev evresindeki iç yapısını görüyorsunuz. Sağ alttaki kutuda yer alan boyut kıyaslaması, yıldızımızın ne kadar büyüyeceği ve nasıl bir şeye dönüşeceği hakkında sanırım biraz daha net fikir verebilir sizlere.

Zafer Emecan




Jüpiter Dünya’yı Gerçekten “Koruyor” Mu? (Antropik İlke)

Evrenin insan yaşamı için özel bir dizayna ve “ince bir ayara” sahip olduğunu iddia eden “Antropik İlke”, evrenin sadece Samanyolu’ndan ibaret sanıldığı dönemlerde ortaya atılmış, çoğu eski, temelsiz ve kısıtlı bilgilere sahip olduğumuz dönemlerde şekillenmiş bir düşünce biçimidir.

Bu ilke dahilinde her şeyin “insan için” var olduğu, insanın her varlığın kalbinde ve merkezinde yer aldığı, var olmuş ve var olacak her şeyin insana hizmet için olduğu iddia edilir. Aynı dönemde “insanın yaşadığı gezegen” olarak Dünya’nın her şeyin merkezinde olduğu sanılmış, mide bulandırıcı düzeyde bir kibir ve ego ile insan her şeyin “biricik merkezi” olarak görülmüştü. Bunun etkilerini bugün halen hissediyoruz. Kibir ve içi boş, altı temelsiz bir ego bataklığına bulanmuş bu ilkenin etkileri kimi zaman yer yer azalsa da, kimi zaman eskisinden bile şiddetli olarak görülebiliyor.

Bugün biliyoruz ki, bir bütün olarak “evren”, Samanyolu Galaksisi’nin 100.000 ışık yılı genişliğinden çok ama çok daha büyük, olağanüstü genişlikte bir yer. Görebildiğimiz evrenin “çapı” 100 milyar ışık yılından büyük ve içeriği 300 milyar büyük galaksi, 7-8 trilyon kadar da cüce galaksiden oluşuyor. Güneş gibi yıldız sayısı katrilyonlarla bile ifade edilemeyecek kadar fazla.

Antropik İlke - Kum

Dünya üzerindeki kum tanelerin sayısı bile, evrendeki yıldız sayısını belirtmekte yetersiz kalır.

Hele ki Dünya benzeri gezegenlerin miktarı tüm Dünya’daki kum tanelerinin sayısının birkaç misli sayıda. Üstelik bugün, -umuyoruz ki herkes tarafından- Dünya’nın Samanyolu Galaksisi‘nin ve Evren’in merkezinde yer almadığını tartışılmaz bir netlikte biliniyor.

Ve yine umuyoruz ki günümüzde aklı selim sahibi herkes tarafından, insanın da gezegenimizin merkezinde olmadığı, hiçbir şeyin insana hizmet için var olmadığı, tam tersine insan dediğimiz Homo sapiens türünün son derece sıradan bir hayvan türü olarak ekolojik sistemin bir parçası olduğunu ve onun üzerinde olmadığını (her ne kadar inatla öyle davransa da) biliniyor.

Dolayısıyla günümüzde Antropik İlke, bilimsel gerçeklerden habersiz, ayakları yere basmayan ve gerçeklere gözlerini yummuş insanların savunmayı sürdürdüğü zayıf ve çok da ciddiye alınmaması gereken bir düşünce. Burada, bu ilkenin kozmolojiyle ilgili tutumlarından birini kısaca ele almak istiyoruz.

Antropik İlke

Antropik ilke savunucularına göre, gezegenimiz Samanyolu Galaksisi’nin yaşama en elverişli bölgesinde bulunur.

Antropik İlke savunucularına göre “Dünya, Samanyolu Galaksisi’nin en uygun yerindeki, en uygun yıldıza, en uygun uzaklıktaki, en uygun boyutta olan gezegendir. Her şeyin “en uygun” olduğu yerde bulunan Dünya haricinde, Evren’de başka bir yerde yaşamın gelişmesi mümkün olamaz. Çünkü üst üste bu kadar mükemmel olasılıkların gerçekleşmesi mümkün değildir”. Bir kere olmuştur, o da Dünya’dır.

Sayısız kozmolojik bulgu, belki şimdilik doğrudan Dünya dışı yaşamı doğrulayamamış olsa da, başka yaşamların var olabilmesinin pek tabii mümkün olduğunu binbir farklı şekilde göstermiştir. Bu sahada çalışmalar halen sürmektedir. Ancak bu ilke çerçevesinde, çok bilinen bir örnek verelim:

Eskiden kalma ve artık pek doğru sayılamayacak bir bilgi, Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinin bulundukları konum ve büyüklükleri itibarıyle Dünya’yı göktaşları ve kuyruklu yıldızlardan koruduğu yönündedir.

asteroid4545878

Jüpiter olmasaydı, Dünya’nın yaşama imkan vermeyecek, meteor bombardımanı altında bir gezegen haline dönüşeceği iddia edilir.

Bugün birçok astronom da halen bunun bu şekilde olduğunu iddia etmekte ve bu görüşü savunmaktadır. Tabi burada ilk sorulması gereken şudur: “Bu sözde ‘koruma‘ görevinin bilinçli bir şekilde yapıldığı mı iddia edilmektedir?”

Bu sorunun cevabı üzerinde durmaya bile gerek görmüyoruz, elbette cevap hayırdır. Bu durumda, aklı kurcalayan ikinci soru şu olacaktır: “Dünya’nın ‘korunmaya’ ihtiyacı mı var?” Bu kadar hassas dengelerden bahsedeceksek, neden bu hassas dengeler içerisine ‘korunma ihtiyacı‘ dahil edilmiş ve gereksiz bir gerilime neden olunmaktadır? Bu sorular da, ilk ve temel sorumuzun cevabının “hayır” olmasından ötürü, otomatik olarak elenmektedir. Zira gezegenler, galaksiler ve evren bir bilinç çerçevesinde var olmamaktadır, bu durumda parametrelerin “hassas” bir şekilde ayarlanmasından söz edilemez.

Ancak son bir soru, zaten ne demek istediğimizi net bir şekilde izah edecektir: “E bu gezegenler madem bizi koruyor, o halde Dünya’ya düşen göktaşları nereden geliyor ve neden sayısız defalar canlılığın neredeyse tamamen yeryüzünden silinmesi mümkün oldu?”

Neyse, bu eksik bilginin daha doğru ifadesi bize göre şöyle olmalıdır: Evet, kimi zaman Jüpiter ve Satürn, normalde Dünya’nın yörüngesiyle çakışabilecek ve çarpmaya neden olabilecek bazı göktaşlarını (belki de gerçekten çok sayıda göktaşını) yörüngelerinden saptırarak engelleyebilirler.

kuiperbelt

Güneş Sistemi’nin dış kısımları, Kuiper Kuşağı denilen ve yüzbinlerce küçük gezegen ile asteroid’in oluşturduğu bir kuşakla kaplıdır (Telif: Don Dixon).

Ancak aynı çekim kuvveti sebebiyle, normalde Dünya’ya çarpmayacak göktaşlarını da, Dünya’ya yönlendirebilirler. Zira Jüpiter ve Satürn, meteorları ve kuyruklu yıldızları yörüngelerinden bilinçli bir tercihle saptırmamakta, “Evet, sen şuraya git.” veya “Hmm dur, sen bu tarafa git.” gibi bir tercihte bulunamamaktadırlar.

Yani, gezegenimize düşen göktaşlarının bir kısmı, Jüpiter’in (ve Satürn, Neptün ve Uranüs’ün) kütleçekimi nedeniyle kararlı yörüngeleri bozulmuş ve bize yönelmiş gök cisimlerinden oluşur. Sadece engellenenlere dikkat çekip, bu dev gezegenler sebebiyle bize yönlendirilmiş olan gök cisimlerini görmezden gelmek hata olacaktır.

Özetle, belki Jüpiter Dünya’ya yönelme ihtimali olan bir kuyruklu yıldızı saptırıp bizi kurtarır ama, aynı zamanda Dünya ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan başka bir kuyruklu yıldızı doğrudan üzerimize yollar. Kaldı ki, çoğu zaman bu tür gezegenlerin “koruma” görevi yapmaları istatistiki olarak da mantıklıdır.

Zira Dünya’nın bir çarpışma noktasında bulunuyor olma ihtimali, bulunmuyor olma ihtimalinden çok çok düşüktür (çünkü uzay son derece geniş bir yerdir ve Dünya son derece küçüktür). Dolayısıyla büyük ihtimalle, herhangi bir saptırma işleminin Dünya’yı “koruması”, ister istemez “hedef haline getirmesi” olasılığından çok çok daha yüksek olacaktır. Dolayısıyla bu süreci bir “koruma” olarak değerlendirmek saçmalık ve hata olacaktır.

jupiter_impacts_ss

Jüpiter’in üzerine düşen bir kuyrukluyıldız, astronomlarca canlı olarak gözlemlenebilmiştir (Telif: NASA Hubble).

Tabii ki Jüpiter’in ve diğer büyük kütleli gezegenlerin zaman zaman Dünya’yı olası bir çarpışmadan kurtardıklarını inkar etmemekteyiz. Ancak kelimelere, olaylara ve olgulara yüklenen anlamlar, hatalı sonuçlara varmamıza neden olabilecektir. Dolayısıyla “gizli koruyucu”, “sessiz koruyucu” veya basitçe, “koruyucu” gibi kelimeler, bu gezegenlerin kasti bir müdahalede bulunuyormuş zannedilmesine neden olabilmektedir.

Örneğin, bu “koruyuculuğu” test etmek adına International Journal of Astrobiology isimli dergide J. Horner ve B.W. Jones bir seri makale yayınlamış ve simülasyonla bu iddiaları test etmiştir. Yapılan analizlerde, birçok önceki inancın yanlışlandığı görülmüştür. Örneğin, önceki astronomların iddia ettiği “herhangi bir Jüpiter-benzeri gezegenin varlığı, Dünya’nın korunabilmesi açısından Jüpiter’in hiç olmamasından iyidir” düşüncesinin tamamen hatalı olduğu görülmüştür. Benzer şekilde, yine uzun yıllardır sanılanın aksine, Jüpiter eğer daha ufak olacak olsaydı, daha az sayıda göktaşının bize çarpacağı hesaplanmıştır.

Dolayısıyla günümüzde var olan Jüpiter, olabilecek optimum kütleden daha büyüktür ve bu, daha fazla çarpışma anlamına gelir. Aynı simülasyon ana kuşak asteroidler ve kısa dönem kuyrukluyıldızlar için tekrar edildiğinde, aynı sonuçlar elde edilmiştir: Jüpiter, bizi koruduğu kadar, bizi tehlikeye de atmaktadır. Jüpiter’in Dünya’yı “koruduğu” en temel cisimler ise Oort bulutsusundan gelen cisimlerdir. Ancak yine Jüpiter’in boyutları, “en iyi koruma” için hassas olarak ayarlanmamıştır; tam tersine, olabilecek en iyi kütleden oldukça uzaktır (ve büyüktür).

Uzun lafın kısası, bu tür konularda tek açıdan düşünerek, işimize gelen bilgi parçalarını alıp, geliştirdiğimiz hipotezleri desteklemek için kullanmak büyük bir hata olacaktır. Antropik İlke’nin de temel olarak hatası, neredeyse hiçbir bilimsel bilgiye dayanmadan, çok büyük çıkarımlarda bulunmak ve bunları test etme ihtiyacı duymamaktır. Ancak en ufak bir sorgulama silsilesi bile, bu ilkenin temellerin kolayca çürütmektedir. Hiçbir şey insan için var değildir ve insan, hiçbir şeyin merkezinde değildir. Ha, belki ego ve kibrin merkezinde olabiliriz, illa bir şeylerin merkezinde olacaksak…

Hazırlayan: Zafer Emecan
Geliştiren: Çağrı Mert Bakırcı (Evrim Ağacı)

Not: İlk olarak 2013 yılında yayınlanan bu yazımız, güncellenerek yeniden yayınlanmıştır. 




Kuiper Kuşağı Cisimleri

Yakın geçmişimize kadar Güneş Sistemi’nin en uzağındaki cismin Plüton olduğunu düşünüyorduk. Ne var ki, 1992 yılına kadar. Bu tarihten sonra, hem Güneş Sistemi’nin büyüklüğü, hem de gezegen algımız baştan sona değişti…

Palomar Gözlemevi’nde çalışan iki astronom David Jewitt ve Jane Luu, 1992 yılında Plüton gezegeninin de ötesinde yaklaşık 190 km çapında buzla kaplı bir cisim keşfetti. 1992 QB1 adı verilen bu cisim Güneş çevresindeki bir turunu 296 yılda tamamlıyordu.

1992 QB1, keşfedilen ilk Kuiper Kuşağı (Ecnebicesi Kuiper Belt) cismi olma özelliği taşımaktadır. İlk keşfin hemen ardından yeni keşiflerin ardı arkası kesilmedi ve yüzlerce yeni cisim keşfedilmeye devam edildi. Bu keşifler neticesinde, bilim insanlarının uzun süredir kuşku duydukları Kuiper Kuşağı’nın kesin bir şekilde varlığı kanıtlanmış oluyordu.

1930’lu yıllardan beri varlığı tartışılan bu kuşak ile ilgili ilk ciddi makaleyi 1951’de Gerard Kuiper yayınlanmıştır ve kuşak keşfedildikten sonra da onun adı ile anılmaya başlanmıştır. İşin ilginç yanı, Gerard Kuiper’in böyle bir kuşağın artık günümüzde kalmamış olması gerektiğini savunan kişilerden birisi olmasıydı.

Artist's_conception_of_Sedna

Cüce gezegen Sedna gibi, Kuiper Kuşağı objeleri o kadar uzaktır ki, o mesafeden Güneş sadece çok parlak bir yıldız gibi görünür. Bu nedenle kuşaktaki gök cisimlerinin hemen hemen tümü -240 santigrat derecenin altında ısıya sahip, aşırı soğuk yapılardır. Bu aşırı soğuk yüzünden büyük oranda azot, karbondioksit ve su buzundan meydana gelirler.

Kuiper Kuşağı, Neptün gezegeninin ötesinde, yaklaşık 30 ile 55 Astronomik Birim (1 Astronomik Birim = Dünya ile Güneş arasındaki uzaklık yani 150 milyon km’dir) arasında bir uzaklıktan başlamaktadır. Yani 4.5 ile 8.5 milyar km gibi bir uzaklıktan söz ediyoruz. Buradan başladığı düşünülen kuşağın tümü ise 100 milyar km’den daha öteye kadar uzanır. 

Güneş Sistemi’nin oluşmasının ardından geriye kalan “döküntü” cisimlerinin toplandığı Kuiper Kuşağı, genel olarak Mars ile Jüpiter’in yörüngeleri arasında yer alan Asteroit Kuşağı ile benzerlik göstermektedir ve simit şeklindedir. Asteroit Kuşağı’ndan bir farkla ki, Kuiper Kuşağı’nda yer alan cisimler daha çok buzla kaplıdır.

Çok küçük milyonlarca parçanın yanı sıra çok daha büyük çapta “Cüce Gezegen“ler de bu kuşakta yer alır. Yapılan gözlemler neticesinde Kuiper Kuşağı’nda, 100 km çapından büyük 100 bin civarı cisim olduğu tahmin edilmektedir. Daha küçük boyutlarda ise 1 milyonun üzerinde cisim olduğu düşünülüyor.

Kuiper Kuşağı

Eskiden gezegen olarak isimlendirdiğimiz, ancak şu anda bir cüce gezegen olarak tanımlanan Plüton’un yörüngesi de Kuiper Kuşağı içinden geçer.

Kuşakta yer alan cisimlerin bazılarının yörüngesi aşırı eliptik ve basık olabilir. Örnek vermek gerekirse; kuşak içerisinde yer alan Sedna’nın korkunç eliptik bir yörüngesi vardır ve Güneş etrafındaki bir turunu tamamlaması 11.300 yıl kadar sürmektedir (Hatırlatalım, Plüton bir turunu 248 yılda tamamlar).

Bu cisimler, gezegenlerin yer aldığı yörüngelerin çok ötesinde yaklaşık 25 Astronomik Birim genişliğindeki bir alanda kararlı yörüngelerinde dönmektedirler. Nadir olarak ise bazıları buz devi gezegenlerin kütle çekimine kapılarak onların birer uydusu haline gelebilirler. Neptün’ün uydusu Triton örneğinde olduğu gibi… Ya da daha ötesinde, aynı etki sebebi ile Güneş’e doğru hızla yol alarak aşırı eliptik bir yörünge ile kısa periyotlu bir kuyruklu yıldıza dönüşebilirler.

Güneş Sistemi’nde şu anda hızla yol alan Yeni Ufuklar (New Horizons) Plüton’un ötesinde yeni hedefine doğru yol alıyor ve bu Kuiper Kuşağı cismine ulaştığında bize hakkında ayrıntılı bilgiler ulaştıracak. Daha sonrasında da Güneş Sistemi dışına doğru yoluna devam edecek.

Zafer Emecan & Sinan Duygulu




Dünya Tam Anlamıyla Kusursuz Bir Küre Midir?

Hemen hepiniz, küre Dünya’nın şeklinin kusursuz bir küre değil, “geoid” denilen yukarıdan bastırılmış, yanlardan şişkin bir biçim olduğunu ilk ve ortaokul ders kitaplarında ve bilimum belgesellerde gördünüz, duydunuz, öğrendiniz. Buraya kadar herşey tamam.

Son dönemlerde ise, internetin yaygınlaşması sayesinde insanlar Dünya hakkında daha detaylı bilgiler edinmeye başladılar. Ancak, bu bilgiler “anlamlandırılamadıkları” için çok fazla yanlış anlaşılmaya yol açıyor. Aslında, yazının başında bahsettiğimiz geoid şekli bile yine anlamlandırılamadığı için bir yanlış anlaşılmanın konusu oluyor.

Biz bile zamanında “dünya yuvarlak değildir” şeklinde bir yazı yazmıştık ve bu yazıda onca açıklama yapmamıza rağmen yanlış anlaşılmalara sebep olmuştuk. Niye? Çünkü insanlar uzun yazıları okumayı sevmiyorlar, başlığına bakıp yargıya varıyorlar 🙂

Öncelikle en büyük yanlış anlaşılmadan başlayalım: “Dünya, eğer üzerindeki okyanusları boşaltırsak yamuk yumuk bir şekildedir. Okyanuslar sayesinde küresel görünür”.

Küre Dünya Earth

Okyanuslar olmasaydı küre Dünya böyle görünürdü düşüncesine yol açan görsel (Telif: GFZ).

Hayır, öyle değil.

Okyanuslar, Dünya’nın yüzölçümünün %70‘ini kaplarlar ve yeryüzünün “görece alçak” alanları doldurmuşlardır. Ortalama okyanus derinliği, yaklaşık 4 kilometre civarında. Elbette okyanuslarda çok daha derin çukurluk alanlar da var. Bu çukurlardan en derini ise, Büyük Okyanus’taki yüzeyden yaklaşık 11 km kadar derine inen ünlü Mariana Çukuru.

Şimdi, okyanusları boşaltalım ve okyanussuz bir Dünya’nın nasıl görüneceğini hayal edelim: Yeryüzündeki en yüksek dağ, Himalayalar’daki deniz seviyesinden 8.848 metre yükseklikteki Everest Tepesi. Okyanuslardaki en derin yer de, Büyük Okyanus’taki 11 km’lik Mariana çukuru. İkisi arasındaki yükseklik farkı toplamı ise; 19.848 metre (19.8 kilometre).

Dünya’nın çapı nedir peki? Ekvatordan ölçerseniz, bir uçtan diğerine 12.756 kilometre. Yani, okyanuslar çıktığında, 12.756 kilometrelik çapa sahip Dünya’daki en yüksek ve en derin yer arasında sadece 19.8 kilometre fark var. Devede kulak, hatta devenin üzerindeki bir sinek kadar bile değil bu fark. Özetle, okyanusları boşalttığınızda, Dünyamız yukarıdaki görselde gördüğünüz gibi eciş bücüş bir şekilde görünmüyor.

Dünya Okyanus

Dünya, okyanusları boşalttığınızda uzaydan böyle görünecekti. İlüstrasyonun üzerinde gördüğünüz o mavi küre, yeryüzündeki var olan toplam suyu bir araya getirdiğinizde ne boyutta bir küre elde edebileceğinizi gösteriyor (Telif: Jack Cook – USGS).

O görsel, Dünya üzerindeki “kütleçekim dağılımını” doğru biçimde gösterebilmek için “abartılarak” hazırlanmış eğitsel bir çalışmadan başka birşey değil. Ancak, mühendisler ve fizikçiler için hazırlanmış bu görseli herkesin görebileceği biçimde yayınladığınızda, anlamlandırma sorunu çıkıyor ve yanlış anlaşılabiliyor. Ama artık siz biliyorsunuz.

Gelelim ikinci yanlış anlaşılma olan konuya: “Dünya, kutuplardan basık, ekvatordan şişkince bir geoid şeklindedir”.

Bunu okuyan ve öğrenen insanlarımız da, uzaydan çekilen Dünya fotoğraflarını görünce “e bu kusursuz bir küre gibi duruyor, ekvatordan şişkin eliptik bir şekil olması gerekmiyor muydu?” şeklinde sorup, haklı olarak şaşırıyorlar.

Hayır, şaşırmayın.

İnsanlık bir keşfe imza attığında, bunu duyurmak ister. Coğrafyacılar da, Dünya’nın şekline ait buldukları bu en önemli bilgiyi her yerde söylemekten keyif alırlar. Ancak, kendileri zaten detayları bildikleri için, bu bilgiyi verirken insanları detaylarda boğmaktan kaçınma adına rakamları telaffuz etmezler haklı biçimde.

Japon Himawari uydusu tarafından çekilmiş olan Dünya fotoğrafı (Telif: Japon Uzay Ajansı JAXA).

Şimdi Dünya’nın çapına bakalım: Ekvatordan ölçtüğümüzde, az önce de söylediğimiz gibi 12.756 kilometre. Kutuplardan ölçtüğümüzde ise; 12.713 kilometre. Yani, aradaki fark sadece 43 kilometre! Daha başka bir deyişle, “tam olarak” İstanbul Taksim Meydanı ile, Beylikdüzü arasındaki mesafe kadar.

Uzaydan baktığınızda, 12 bin 700 küsür kilometre çapında bir cismin çapındaki hepi topu 43 kilometrelik farkı hiçbir şekilde farkedemezsiniz. Tabii, ileride uzay turizmi yaygınlaştığında kendiniz çıkıp Dünya’ya bakarak bu farkı görmeye çalışabilirsiniz de, ilginç ve eğlenceli bir deneyim olabilir 🙂

O halde Dünya kusursuz bir küre diyebilir miyiz?

Her ne kadar buna itiraz edenler çıkacak olsa da, “Dünya kusursuz bir küredir” diyebiliriz. Evet, en yüksek ve en alçak yeri arasında 19.8 kilometre ve yine evet, kutuplarla ekvator çapı arasında 43 kilometre fark var ama, bu fark böylesi büyük boyutlu bir “top” için hiçbir anlam ifade etmez.

Hepiniz cam bilyeleri, yani misketleri bilirsiniz. Hatta birçoğunuz çocukluğunda onlarla oynamıştır bile. Bu bilyeler malesef “Dünya kadar” kusursuz bir yapıya sahip değiller. Eğer, Dünya’yı bir misket boyutuna kadar küçültseydiniz, o misketten çok daha kusursuz ve pürüzsüz bir yapıya sahip olduğunu görecektiniz.

Ewa Laurence Bilardo

Bilardo topları, yeryüzünde ürettiğimiz en kusursuz “küre”ler arasındadır (Fotoğraf: Ewa Mataya Laurence – Kadınlar profesyonel bilardo şampiyonu)

Yeryüzünde en kusuzsuz olarak üretilmeye çalışılan “küre”ler, bildiğiniz gibi olimpik bir spor dalı olan bilardo oyununda kullanılan toplar. Bilardo topları, olabildiğince mükemmel bir küre şeklinde üretilmeye çalışılır ki; oynanan oyunda malzeme kusurları ortadan kaldırılsın ve sonuç sadece oyuncuların ustalığına kalsın.

Dünya’yı şu anki haliyle bir bilardo topu boyutlarına kadar küçültürseniz, üretilmiş en kusursuz bilardo topundan bile daha pürüzsüz bir top elde edersiniz. Dünya’nın ekvator ve kutup çapı arasındaki fark ile, en yüksek ve en alçak yerleri arasındaki fark o kadar küçülür ki, o mükemmel bilardo topu üzerindeki kusurlar Dünya’nın bu “kusurlarından” çok daha fazla olur.

Özetle Dünya; çok küçük detayların bile çok çok önemli olduğu işlerle ilgilenen biriyseniz geoid, çok küçük detayların önemsiz olduğu bir işle ilgileniyorsanız, mükemmel bir küredir.

Zafer Emecan

Kapak fotoğrafı: www.alamy.com




Sirkompolar (Batmayan) Yıldızlar

Hepimiz geceleri göğe baktığımızda yıldızların tıpkı güneşimiz gibi dairesel bir kavisle doğup battıklarını görebiliriz. Elbetteki bu durum dünyamızın dönüşü ile ilgili.

Ayrıca bu kavisli hareketleri; astrofotoğrafçılık ile uğraşan arkadaşlarımızın çoğunun, derin uzay cisimlerini çekmek amaçlı tesisatlarını kurup heveslerinin kırıldığı ayaz gecelerinin teselli ikramiyesi olabilmiş bir fenomendir diyebiliriz. “Yıldız izi” olarak adlandırılan bu fotoğraflar daha uzun yıllar da iş yapar zaten, klasiklerdendir. 

Peki bu durum Dünya’nın her neresinde olursak olalım aynı mıdır? Yani tüm yıldızlar aynı şekilde doğudan doğup batıdan batarlar mı?

Aslında pek değil, bazıları hiç batmaz!

Sirkompolar circumpolar

Türkiye’den görülebilen batmayan yıldızların yer aldığı takımyıldızlar (Fotoğraf telif: EPOD Miguel Claro

Çünkü astronomide deklinasyon paralelleri diye bir olay var (ayrıntısına girmeyeceğiz, enlem boylam sistemleri ile alakalı) ve deklinasyon paralelleri sürekli ufkun üzerinde olan yıldızlar vardır ve bunlara astronomide “sirkompolar yıldızlar” (ecnebicesi Circumpolar Stars) denmektedir. Yani diğer yıldızlar gibi doğup batmayan…

Sirkompolar yıldız, kutup (ve görünüşte kutup yıldızı) etrafında daire çizen anlamındadır. Kimi yıldızların neden kutup çevresinde bir dairesel harekette bulunduğuyla ilgili şu makalemize göz atmanız yararlı olabilir. Yani anlayacağınız üzere, bu batmayan yıldızlar kutup yıldızına yakın konumda olan yıldızlardır.

Sirkompolar yıldız, gözlemcinin konumuna bağlıdır. Bizim bulunduğumuz Kuzey Yarımküre’yi göz önüne alırsak eğer; Sirkompolar yıldızlara en basitinden Küçük Ayı, Büyük Ayı, Kraliçe ve Ejderha Takım Yıldızı‘nı oluşturan yıldızları örnek verebiliriz. Bu takım yıldızlar bulunduğumuz enlemde Kutup Yıldızı’nın ufuktan yüksekliğine bağlı olarak, onun çevresinde dönüyor görünürken, yılın hangi mevsiminde olursanız olun, asla ufuk çizgisinin altına inmezler. 

Sirkompolar circumpolar

Tam kutup noktası üzerinde görülebilen batmayan yıldızlar.

Dünya üzerinde güneye doğru ilerlerseniz, Kutup Yıldızı ufukta daha alçak konuma inecek ve doğal olarak batmayan yıldız sayısı da azalacaktır. Ancak, kuzeye doğru ilerlediğinizde Kutup Yıldızı daha yüksekte görünecektir. Bu durumda, sirkompolar (batmayan) yıldız sayısı daha da artacaktır. Tam kutup noktasına geldiğinizde ise, yılın herhangi bir zamanında Kuzey Yarımküre’de kuzey kutup dairesi üzerindeki konumdan görülebilen “neredeyse” tüm yıldızlar, tam tepenizdeki Kutup Yıldızı’nın çevresinde dönecekler ve hiç batmayacaklar.

Burada “neredeyse” demek zorundayız çünkü; kuzey kutup noktasında da olsanız ufka çok yakın konumda olan yıldızlar, Dünya’nın Güneş çevresindeki dönüşü sırasında “ekliptik eğimi” nedeniyle yılın belli dönemlerinde ufukun altına iner, belli dönemlerinde tekrar yükselirler. Aslında bu durum biraz daha karışık, kuzey kutup paraleli ile 42 derece paralel arasında bulunduğunuzda görülebilen yıldızlardan bahsediyoruz. Ekliptik eğim nedeniyle kutup dairesi ile bu paralel arasında görülebilen yıldızlar, yılın belli dönemlerinde kutup noktası üzerinden görülebilir, belli dönemlerinde görülemezler. Ancak, bu konuyu başka bir yazımızda açıklayalım.

Kuzey Yarımküre’de değil de, Güney Yarımküre‘de yaşıyorsanız, aynı durum -çıplak gözle görülemese de- Güney Kutup Yıldızı olan Sigma Octantis‘in çevresindeki yıldızlar için de geçerlidir. Orada da yukarıda kuzey için anlattığımız her şeyi Sigma Octantis’i referans alarak güney için uyarlayabilirsiniz.

Zafer Emecan & Sinan Duygulu 

Kapak Fotoğrafı Telif: Lincoln Harrison




Güneş ve Ay Tutulmalarından Hangisi Daha Yaygın?

Yıl boyunca pek çok kez Güneş ve Ay tutulması olur. Peki bu tutulmalardan hangisi daha yaygındır? Bu sorunun cevabı, son hesaplamaya hangi tür Ay tutulmalarını dahil edeceğimize bağlı.

Bilimsel terimlerin açıklamalarını yaparak başlayalım. Tam Güneş tutulması; Ay’ın Güneş’in önünden geçmesi sonucu, Güneş’in görüntüsünün bizim açımızdan kararmasıyla gerçekleşir. Tam Ay tutulması ise Ay’ın Dünya’nın gölgesi nedeniyle kararması olayıdır ve Ay’ın bakırımsı bir koyu bir kızıllıkta görünmesine yol açar.

Tam Ay Tutulması

Tam Ay Tutulması

Ancak Güneş ve Ay tutulmalarının birden fazla türü vardır. Bu türler “kısmi” tutulmalardır. Bunlara ek olarak Ay için bir tutulma şekli daha vardır. Aşağıdaki fotoğraflarda gördüğünüz bu tutulma türünün adı ise “parçalı” Ay tutulmasıdır. Fotoğraflar  arasındaki farkları gözlemleyebildiniz mi?

Parçalı Ay tutulması göze çarpmayan türden bir tutulmadır. Bu tutulmanın nasıl oluştuğuna beraber bakalım. Dünya’nın oluşturduğu gölgenin iki ayrı parçası vardır: Daha içte bulunan koyu gölge (umbra) ve sınırda bulunan yarıgölge (penumbra). İki farklı gölge alanı, iki farklı Ay tutulmasına sebep olur: Tam Gölgeli (Umbral) ve Yarıgölgeli (Penumbral).

Ay Tutulması

Parçalı Ay Tutulması

Yarıgölgeli (Parçalı) Ay tutulması meydana geldiğinde Ay’ın yüzeyi Dünya’nın daha açık olan yarıgölge alanından etkilenir. Bazı insanlar bu tutulmanın gerçekleştiğini fark edemediklerini söylerler.

Ay’dan bakıldığında Dünya’yı kısmi olarak örten Güneş’i görebildiğiniz için tutulma daha da  belirgindir. Aslına bakarsanız, Dünya’dan parçalı Güneş tutulmasını izlerken, Ay’ın yarıgölgesinin altında duruyorsunuz.

Güneş ve Ay

Eğer Ay diyagramda gösterilen gri alanda yani penumbra (yarıgölge) bölgesinde olursa parçalı (yarıgölgeli) Ay tutulması gerçekleşir. Siyah renkle gösterilen umbra (tam gölge) alanı ise tam Ay tutulmasının gerçekleştiği yerdir. (Diyagram ölçülü değildir)

Peki, Güneş tutulması mı daha yaygın yoksa Ay tutulması mı?

Dünya çapında bir ölçeklendirmeye bakarsak, bazen Güneş tutulmasının Ay tutulmasından üçe ikilik bir oranla sayıca daha fazla olduğunu görürüz. Ancak bu bahsettiğimiz ölçek, yarıgölgeli Ay tutulmasının tamamen görmezden gelmektedir. Yarıgölgeli Ay tutulmasını hesaba kattığınızda ise Dünya çapındaki Güneş ve Ay tutulmalarının birbirine neredeyse eşit olduğunu görüyoruz.

Hatta yarıgölgeli Ay tutulmalarını hesaba kattığınız bazı zamanlarda, Ay tutulması sayısı Güneş tutulması sayısından fazla çıkıyor. Belçikalı Astronom Jean Meeus bilinen kitabı “More Mathematical Astronomical Morsels”ın içinde 1901’den 2000’e kadar 228 tane Güneş tutulması, 229 tane ise Ay tutulması yaşandığını yazmıştır. 1’den 3000’e kadar olan yıllar için ise 7,124 Güneş tutulması ve 7,245 Ay tutulması tasvir etmiştir.

Bunlara ek olarak NASA’dan Fred Espenak ya da daha bilinen adıyla Mr. Eclipse, MÖ. 2000–MS. 3000 yılları arasını kaplayan beş bin yıllık bir süre içinde 11,847 Güneş ve 12,186 Ay tutulması bulmuştur.

Güneş Tutulması

Tam Güneş tutulması sırasında çekilen fotoğrafta Güneş’in ateşli koronalarını görüyoruz.

Söz açılmışken, Güneş tutulmaları çoğunlukla Ay’ın Dünya ve Güneş’in arasından duruma göre daha çok veya daha az geçtiği yeni ay dönemlerinde olur. Tam Güneş tutulması sırasında, bir alacakaranlık tüm görüş ufkunuzu çevreler ve yıldızımız bir anlığına karanlığa gömülür. Bu sırada Güneş’i çevreleyen bu karanlık kürenin –aslında Ay’ın– etrafında Güneş’in ateşli koronası görülebilir.

Tüm Ay tutulmaları ise dolunay döneminde, Dünya’nın gölgesi dolunayı kısmen veya tamamen sardığında gerçekleşir. Ay tutulması, Güneş tutulmasından olağanüstülük bakımından aşağı kalsa da, etkileyiciliğinde eksik kalır yanı yoktur. Ay tutulmasını izlerken, sanki Dünya’nın gölgesi Ay’ın yüzeyinden karanlık ısırıklar almış gibi hissedebilirsiniz. Bu karanlık ürperti Ay yüzeyinde tutulmanın birkaç saati boyunca dolanır.

Sonuç ne olursa olsun; Güneş tutulması da, Ay tutulması da kendilerine has güzelliklere sahiplerdir.

Çeviren: Ece Özen

http://earthsky.org/space/are-lunar-eclipses-more-common-than-solar-eclipses
Kapak Fotoğrafı: 12 Kasım 2012, tam Güneş tutulması – Avustralya AP Photo/Tourism Queensland, David Barker




Sünger Taşı Uydu: Hyperion

Bu gördüğünüz gök cismi, gerçekte bir sünger taşı değil tabii ki; Satürn’ün uydularından biri olan Hyperion. Fotoğraf, 2017 yılında görevine Satürn’e düşürülerek son verilmiş olan Cassini uzay aracı tarafından çekilmişti.

Satürn’e yaklaşık 1.5 milyon kilometre uzaklıkta, 21 gün süren bir yörüngede dolanan yumurta biçimli Hyperion, 360 km uzunluğunda ve yaklaşık 250 km genişliğinde bir kaya parçasından ibaret. Evet, biz bunu “kaya parçası” olarak niteledik ama, Türkiye’ye getirip İstanbul’un üzerine konuşlandırsınız, bir ucu Tekirdağ’da, diğer ucu Bursa’da olurdu. Yani siz bize bakmayın 😉

Yüzeyinin niçin kraterlerle bu kadar büyük oranda aşınmış olduğunu kimse bilmiyor olsa da, uydunun yoğunluğunun sudan daha düşük olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak, çarpan her meteorun bu “yumuşak” kayalık yapıdaki uyduda derin izler bırakmasının şaşırtıcı olmadığını da görürüz.

Hyperion Satürn

Uydunun Cassini tarafından yakalanmış, başka bir açıdan görüntüsü.

Hyperion o kadar hafiftir ki, yüzeyinden kaçış hızı neresinde durduğunuza göre değişmekle beraber, 45 ila 100 metre/saniye arasındadır. Yani, Hyperion’un üzerinden sapanla fırlattığınız bir taş asla geri düşmeyebilir. Hatta tek bir sıçrama ile onlarca metre mesafeyi katedebilirsiniz. Zaten bu kadar düşük bir yerçekiminde yürümek çok güç olacağı için, zıplayarak hareket etmek zorunda kalacaksınız. 

Uydunun yerçekimi o kadar düşüktür ki, Dünya’da attığınız bir adım için sarfettiğiniz güç, sizi burada metrelerce öteye fırlatabilir. Haa uydunun yüzeyindeki o derin çukurların üzerinden de atlarız sanmayın, her birinin genişliği kilometrelerce çünkü. Yalnız dikkatli olun, arkadaşınızın elini sıkmak için öne atıldığınızda, kendinizi arkadaşınızın üstünden zıplayıp geçerken bulabilirsiniz.

Uydu, Satürn’ün en büyük uydusu olan Titan ile 4:3’lük ilginç bir yörüngesel periyot içindedir. Yörünge rezonansı denilen etkileşim nedeniyle, Titan Satürn çevresinde 4 tur atarken, Hyperion 3 tur atar.

Satürn gezegeni ve oluşturduğu sistemdeki diğer onlarca uydu hakkında bilgi almak için, şu yazımızı okuyabilirsiniz.

Zafer Emecan




Mini Buzul Çağı 2022 ve Güneş Etkisi

Dünya’nın iklimindeki değişimlerde Güneş’in etkisi küçümsenmeyecek boyuttadır. 4,5 milyar yıllık tarihi boyunca Güneş üzerindeki patlamaların Dünya’ya gönderdiği enerji yüklü parçacıklar gezegenimizi ısıtmış veya düşük aktiviteli dönemlerde Dünya soğumaya girmiştir.

Bilim insanları yüz yıldan fazladır Güneş’i gözlemlemiş, gözlemler sonucunda Kelebek Diyagramı ve Leke Diyagramlarını ortaya koyup aktivite dönemini (önceki yazılarımızdan bulabilirsiniz) inceleme fırsatı bulmuştur.

Biz de önümüzdeki dönemlerde gerçekleşmesi muhtemel bir senaryodan; çok sayıda bilim insanının hemfikir olduğu 2020 mini buzul çağı fikrine değineceğiz:

Dediğimiz gibi bu bir senaryodur fakat, gözlemsel çalışmalarla desteklenen bir senaryo. Bu olması muhtemel senaryodan bahsetmeden önce, size daha önce Güneş aktivitesi zayıflığından ötürü meydana gelmiş bir mini buzul çağını anlatalım. Bunu anlatmamızın temel sebebi, bilim insanlarının 2022 yılından sonra öngördüğü mini buzul çağını, gözlemlere dayanarak aynısının yaşanma ihtimalini görmesidir.

buzul çağı

1500 ve 1600’lü yıllarda, gezegenimizi etkileyen bir mini buzul çağı yaşanmıştı.

Olay 1500’lü yıllarda meydana geldi. Avrupa şiddetli soğuklara maruz kaldı. Bu doğa olayından ötürü bazı rivayetlere göre Avrupa’nın en sıcak yerlerinde bile metrelerce kar, yaz aylarında dahi erimemiş. İşte bu olaya benzer bir durumun şu an başladığı, fakat etkisini 2022 yılından sonra daha net hissedeceğimiz konusunda bilim insanlarının görüşleri var, peki onları bu düşünceye sevk eden şey nelerdir?

Bu sorumuzun cevabı Güneş aktivitesi. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Güneş’ten gelen enerji yüklü parçacıklar Dünya’yı ısıtır. Bu parçacıkların yoğunluğu, Güneş yüzeyinde gerçekleşen patlamalardaki kütle atılımına da bağlıdır. Şiddetli ve büyük patlamalar, Dünya’ya bu sebeple normale göre (patlamasız Güneş yüzeyi) daha fazla parçacık gönderir. Daha fazla gelen parçacıklar, Dünya’yı normalden daha fazla ısıtır.

Biraz geçmişe gidelim; mesela 1600’lü yıllara. “Güneş patlamaları o tarihlerde bilinmiyordu ama, nasıl oluyor da kayıt altına alınıyordu” diyebilirsiniz. Aslında, Güneş üzerinde o tarihlerde de lekeler görülebiliyor ve her gün kayıt altına alınıyordu. Çünkü, lekeleri görebilmek için Güneş’e isli bir camla dikkatlice bakıyor olmanız yeterli. Bu kayıtlardaki lekelerin nedeni o zamanlar bilinmiyordu ama çeşitli fikirler vardı. Zaman ilerleyip teknoloji geliştikçe, o lekelerin Güneş üzerindeki patlamalar sonrasında yüzeyindeki nispeten soğuk bölgeler olduğu anlaşıldı.

Bilim insanları; lekeler, patlamalar ve küresel sıcaklık tarihi üzerine yaptıkları çalışmalar sonucunda Güneş patlamalarının Dünya’yı etkilediğini ortaya koyunca, çeşitli modeller ortaya attılar. Bu modeller patlama sayısını önceden tahmin edebilmek için geliştirildi.

Güneş Patlaması

Güneş patlamaları, yıldızımızın doğal döngüsünün bir sonucudur. Bu patlamaların miktarı zaman zaman artarken, kimi zamanlar yıldızımız oldukça sakin bir yapıya bürünür.

2006 yılında kullanılan modele göre 2010 yılında yüksek Güneş aktivitesi bekleniyorken, yıl 2010’a gelince modelin hatalı olduğu düşünüldü. Aslında problem modelde değildi; Güneş aktivitesinde zayıflama vardı. Yeni modeller geliştirildi ve Güneş’in her durumu gözlendi.  Royal Astronomical Society’de (RAS) yayınlanan makalede yüzde 90’ların da üzerinde tutarlılığa sahip modele göre Güneş aktivitesinde zayıflama olduğunu ve önümüzdeki dönemde gerçekleşecek maksimum aktiviteden sonra Güneş’in aktivitesinde zayıflamaya yönelik gidişat görüldüğü yayınlandı.

Bu durum akıllara 1500’lü yıllardaki mini buzul çağını getirdi. Yapılan araştırmada, gelecek dönemlerdeki tahmini Güneş lekesi sayısı ile 1500’lü yıllardaki leke sayısı kıyaslandı. Kıyaslama sonucunda aktivite düzeyi çok benzer çıktı. Bu da bilim insanlarında önümüzdeki dönemde bir mini buzul çağına gireceğimiz hissiyatını oluşturdu.

Ancak, bir mini buzul çağı düşüncesini doğrulamadan önce şunu da belirtmek gerekiyor:

Dünya’nın iklimi, Güneş’ten aldığı enerjinin onun aktiviteleri ile değişmesi dışında, başka çok sayıda nedenin bir araya gelmesi ile şekillenir. Örneğin; atmosferdeki bulutluluk oranının uzun dönemli dağılımı, sera etkisi oluşturan gazların miktarı, volkanik faliyetler vs. gibi.

Bizler, insan kaynaklı karbondioksit gazı salınımının gezegenimizin küresel ortalama ısı değerlerini yükselttiğini ve bu yükselmenin sürmekte olduğunu biliyoruz. Yine, muazzam sayıda ürettiğimiz besi hayvanlarımızın da atmosfere saldığı metan gazı miktarının büyük boyutlara ulaştığını ve bunun da küresel sıcaklık değerlerinin yükselmesinde etken olduğu bilgisine sahibiz.

Evet, otomobillerimizi Taş Devri çizgi filminde olduğu gibi kendi kas gücümüzle yürütemeyiz artık ama atmosferimizi ısıtmadan da ulaşım yöntemleri geliştirebiliriz.

Yani, Dünya’yı ısıtıyoruz. Ama, “bak ne güzel, buzul çağına girecekken bizim sayemizde gezegenin sıcaklığı aynı kalacak” diye düşünmeyin. Çünkü, bir buzul çağı her ne kadar kulağa korkutucu geliyor olsa da, bu geçici bir mevsimsel döngüden ibaret. Oysa, bizim atmosfere saldığımız sera gazları maalesef geçici bir sorun değil. Bu gazlar yüzünden bin yıllar boyunca gezegen iklimimiz olması gerekenden daha sıcak seyredecek.

“Olması gereken” derken neyi kastediyoruz peki? Bundan kasıt; gezegenimiz yüzeyinde yaşayan insan dahil tüm canlıların, yani bitkilerin, hayvanların, mikroorganizmaların alışık olduğu çevre koşullarını anlayın. Çoğu hayvan, sadece kendi iklim koşullarında var olabilecek biçimde gelişmiştir. Bir derecelik ısı artışı, canlının bulunduğu bölgedeki bitki örtüsünü değiştirir ve bu bitki örtüsü ile beslenen canlılar ortama adapte olamayarak yok olur. Denizlerde, nehirlerde ve göllerde yaşayan çoğu balık türü için su sıcaklığı büyük önem taşır. Sadece birkaç derecelik sıcaklık değişimi, binlerce balık türünün neslinin tükenmesine neden olabilir.

Bunların üstüne, insanlar gibi yüksek adaptasyon yeteneğine sahip canlılar, nesil tükenme tehlikesi yaşamasa da, bulundukları bölgelerdeki iklim değişiklikleri nedeniyle göçler yaşanması da kaçınılmaz olacak. Sular altında kalan kıyı bölgeleri veya çölleşen iç bölgelerde yaşayan milyarlarca insanın daha uygun yerleşim alanlarına göçme çabası, beraberinde ister istemez bölgesel yoğun savaşları ve elbette büyük insanlık dramlarını getirecektir.

O nedenle, küresel ısınma; ileride yaşayacağımızı düşündüğümüz mini buzul çağından çok ama çok daha büyük bir tehdit oluşturuyor: Hem gezegenimizdeki canlılar, hem de insanlar için…

Hazırlayan Süleyman Yeşil
Geliştiren: Zafer Emecan




Uzay Boşluğunda Koruyucu Kıyafet Giymezsek Ne Olur?

Uzay boşluğuna koruyucu kıyafetleriniz olmadan çıktığınızda, filmlerde gösterildiği gibi anında gözleriniz pörtleyip damarlarınız patlayarak ölmez, yahut anında buz tutmazsınız.

Dünya’da alışmış olduğumuz atmosfer basıncı ile uzay boşluğu arasında öyle aman aman bir basınç farkı yok. Zaten kayda değer atmosfer sahibi olan Venüs ve Titan gibi gökcisimlerine oranla oldukça ince ve düşük basınçlı bir atmosferde yaşadığımız için insan vücudu vakum ortamını tolore edebilecek güçtedir.

Rahatlıkla 1 dakikaya kadar uzayda hayati zarar görmeden kalabilirsiniz (Ama nefesimizi tutmuyoruz, tümünü veriyoruz. Çünkü ciğerlerimizdeki hava uzay boşluğunda aniden genleşerek zarar verebilir). Elbette daha uzun süre kalırsanız, beyniniz oksijen yetersizliğinden dolayı geri dönüşü olmayacak biçimde zarar görecektir ve öleceksiniz.  

a4ebf90f1b386f91c94c1fe703b8fc7a

Suyun altındaki yüksek basınçta, oksijen sorunumuzu çözdüğümüz sürece saatler, günler, hatta yıllar boyu kalabiliriz.

İnsan derisi, vücudumuzu sıkı bir şekilde saran bir “basınç kıyafeti” gibidir. Sadece uzay boşluğundaki sıfır basıncı değil, deniz altındaki 3-4 kat fazla basınçtan da bizi korur. Yani, basınç sıfıra düşünce kanınız kaynamaz, gaz haline geçmez.

Derimiz bir basınç kıyafeti gibi bizi sıfır basıncın etkisinden korur demiştik. Unutmayın, uzay boşluğu ile Dünya yüzeyindeki basınç farkı sadece 1’dir. Oysa denizin 30 metre altında 4 kat fazladır. Aynı mantıkla dalgıçların basınçtan içe doğru ezilerek ölmesi gerekliydi. Ama derimiz bizi koruyor. Zaten bu sayede, okyanuslardaki petrol kuyularının inşasında; denizin yüzlerce metre altında yüzeyin onlarca katı basınca alıştırılıp çalışan insanlar var.

Uzayda aniden donma meselesine gelince; evet, uzay boşluğu soğuktur, hem de çok soğuktur, bizim buralarda gölgede -200 santigrat derece kadar. İnsan vücudu ise 36 derece sıcaklığa sahip. E Güneş ışığı var, radyasyon var diyeceksiniz; haklısınız. Ancak, kısa sürelerde onun da pek bir zararı bulunmuyor. Belki teninizde biraz güneş yanığı oluşur, kanser riskiniz artar, o kadar.

total-recall uzay

Total Recall filminde, Mars’ın uzay boşluğuna yakın düşük basınçlı atmosferinde kalanlar, gözleri pörtleyip damarları patlayarak ölüyordu.

Normalde insanı aynı sıcaklığa (-200 derece) sahip bir sıvının içine atarsanız, anında donarak ölürsünüz. Yahut yine aynı sıcaklıktaki bir hava ortamında tümüyle donmanız birkaç dakikayı geçmez. Ancak, boşlukta vücudunuz hiçbir şeye temas etmediği için, sıcaklığınızı kaybetmeniz öyle kolay değil.

Vücut ısınızı kaybetmeniz için teninizin birşeylere “temas” etmeniz gerekir. Ancak ne hava var, ne de su. Neye temas edeceksiniz ki? Bu konuda detaylı bilgi için uzay boşluğu ve soğuk hakkındaki şu makalemize göz atabilirsiniz.

Boşlukta ancak “ışıma” yoluyla ısı kaybedileceği için, bir insanın bırakın donmayı, bir iki derece soğuması bile dakikalar, hatta saatler alacaktır.

Uzay

İnsanlığın 60 yıldan uzun süredir devam eden uzay macerasında, astronot ve kozmonotların boşluktaki sıfır basınca maruz kaldığı anlar defalarca yaşandı. Kısa süreli bu kazalarda, hızlıca yapılan müdahaleler sayesinde şimdiye kadar hiçbir ölüm veya kalıcı vücut hasarı yaşanmadı. Elbette, insanoğlu yüzünden başı dertten kurtulmayan zavallı hayvanlar üzerinde (hem yeryüzünde, hem de uzay boşluğunda) vakum ortamına maruz kalma deneyleri yapıldığını da belirtmemiz gerekiyor.

Her ne kadar tehlikeli de olsa, gelecekte üstteki fotoğrafta yer alan hanım kıza benzer bazı manyakların “uzay atlayışı” gibi sporlar adı altında yalın ayak başı kabak uzay boşluğuna atlayıp eğleneceğini, “of ne adrenalin salgıladık ha” diye hava atacağını düşünüyorum.

Zafer Emecan

Kapak Fotoğrafı: Lily Allen | Air Balloon
İlk olarak Şubat 2015 tarihinde yayınlanmış olan bu yazımız, güncellenip genişletilerek tekrar yayına sunulmuştur. 




Jüpiter’in Devasa Manyetik Alanı

Tüm diğer gezegenlerin toplamından daha fazla olan kütlesiyle, sistemimizi domine eden Jüpiter‘in manyetik alanı da adına yakışır büyüklükte, devasa bir yapıya sahiptir.

Güneş Sistemi’ne dahil olan gök cisimleri, manyetize edilmiş bir Güneş rüzgarı içinde yer alır. Güneş rüzgarı, Güneş’in atmosferini oluşturan 500 km kalınlıkta ki fotosfer ve 2.500 km kalınlıktaki kromosfer tabakalarının üstünden başlayıp bütün gezegenlerarası uzaya yayılan KORONA tabakasına dahildir.

Güneş atmosferi statik bir denge durumunda olmadığı için, Güneş’in genişleyen korona tabakası Güneş rüzgarı şeklinde bütün sistemini içine yayılır. Güneş’ten radyal yönde sürekli bir elektrik yüklü tanecik akımı meydana getiren güneş rüzgarı; elektron, proton ve helyum çekirdekleri gibi (alfa tanecikleri) parçacıklar içerir. Güneş rüzgarı iyi iletkenliği dolayısıyla elektrik bakımından nötr, yani yüksüzdür. Aksi olsaydı bile, hemen zıt yükler nötrlüğün bozulduğu yere giderek nötrlüğü yeniden gerçekleştirirdi.

Dünya Earth

Güneş’ten milyarlarca km uzaklığa kadar yayılan Güneş rüzgarları, gezegenlerin manyetik alanlarıyla sürekli bir etkileşim halindedir.

Güneşin en dış tabakası olan korona içindeki manyetik alanın büyük bir kısmı Güneş rüzgarı tarafından gezegenlerarası ortama taşınır. Güneş koronası uzay içinde genişledikçe hızı artar. Bu hız, zamana bağlı olarak 200 km/s den 1.000 km/s kadar değişiklikler gösterir. Güneş rüzgarı içindeki elektron ve iyon sıcaklıkları da uzaklıkla azalırlar. Bu olay Güneş rüzgarı ile gezegenlerin kendi manyetik alanları arasındaki etkileşimde büyük öneme sahiptir.

Mars ve Venüs haricindeki gezegenler ile bazı uydular etkili birer manyetik alana sahiptir. Manyetik alana sahip bu gezegenler ile Güneş rüzgarı arasındaki etkileşim, kendini önce manyetik gökcismi önünde oluşan bir eğri-şok dalgası ile gösterir. Etkileşme nedeniyle Güneş rüzgarı plazması içinde büyük ölçekli akımlar indüklenir. Bu akımlar gezegenin manyetik alanı boyunca bir sınır teşkil edecek biçimde yayılır. Bu sınırlar içinde kalan ve Güneş rüzgarını engelleyen manyetik bölgeye gezegenin ‘manyetosferi’ denir. Manyetosferin büyüklüğü çeşitli faktörlere bağlıdır.

Jüpiter, büyüklüğü ve iç dinamikleri nedeniyle Güneş Sistemi’nin en güçlü manyetik alana sahip gezegenidir.

Jüpiter Jupiter

Güneş Rüzgarları, Jüpiter’in dev manyetik alanınını aşamazlar.

1955 yılında Jüpiter’in, düzensiz radyo dalgası patlamaları, yaydığı gözlendi. Bu güçlü radyo ışıması bilim insanlarının ilgisini çekti. Yerden yapılan gözlemler yeterli olmadığı için daha yakından görmeye karar verdiler.

1973 ve 1974 yıllarında, arka arkaya Jüpiter’e ulaşan Pioneer 10 ve 11 uzay araçları garip sayılabilecek bir şeye rastladı: Dünya’dakinden çok daha güçlü bir manyetik alana ve bu alana yakalanmış çok hızlı hareket eden yüksek enerjili elektronlara.

Dünyanın yaklaşık on dokuz bin katı daha güçlü olduğu hesaplanan bu manyetik alanın ekseni, Jüpiter’in dönme eksenine 11 derece açı yapar. Kutupları ters yerleşmiş çift kutuplu bir manyetik alandır. Yani Jüpiter’in kuzey manyetik kutbu gezegenin güney coğrafi kutbuna, güney manyetik kutbu ise kuzey coğrafi kutbuna yakındır. Bu çift kutuplunun yanı sıra, Jüpiter’in manyetik alan yapısını karmaşıklaştıran bir dört kutuplu ve bir de sekiz kutuplu bileşeni bulunmaktadır.

Jüpiter Jupiter

Jüpiter’in manyetik alanının temel yapısı ve Güneş rüzgarı ile etkileşimi.

Manyetik alanın oluşabilmesi için gezegenin çekirdeğinin demir (Fe) ve nikel (Ni) gibi manyetik özelliği olan ağır elementleri içermesi gerekir. Dev bir manyetik alan için ise, dev bir demir ve nikel kütlesi olması gerekmektedir. Fakat yapılan araştırmalarda demir ve nikelin Jüpiter’in kütlesinin ancak küçük bir kısmını oluşturduğu keşfedildi.

Çekirdeğinin bu denli güçlü bir manyetik alan yaratması mümkün olmadığından, gezegenin manyetizmasından metalik sıvı hidrojen tabakası sorumlu tutulur. Elektrik iletkenliği çok yüksek olan bu bölgedeki elektron akımı, Jüpiter’in kendi çevresindeki hızlı dönüşünün etkisi ile güçlü bir manyetik alan oluşturur. Güçlü bir manyetik alan, dev bir manyetosfer demektir. (Jüpiter’in iç yapısı hakkında daha detaylı bilgi için şu makalemize bakabilirsiniz)

Gezegene yaklaştıkça manyetik alanın etkisi giderek artar. Güneş kökenli parçacıkların aşamayarak çevresinden dolaşmak zorunda kaldığı manyetopoz, manyetosferin sınırını belirler. Bu alan da güneş rüzgarlarının şiddetindeki değişimlerle paralel olarak kısa sürelerde genleşip daralmakla birlikte, Jüpiter’in 3-7 milyon km. uzağında başlar.

Jüpiter Jupiter

Güneş rüzgarlarının deforme ettiği manyetik kuvvet çizgilerine uyumlu olarak damla biçimini alır ve gezegenin arkasında bir milyar kilometreye kadar uzanan bir kuyruk oluşturur. Öyle ki, bu kuyruğun Satürn’ün yörüngesine kadar uzandığı gözlemlenmektedir. Dolayısıyla, Jüpiter manyetosferi hacim açısından Güneş Sistemi’nin en büyük oluşumu olarak kabul edilmelidir.

 Jüpiterin ‘van allen’ kuşakları

Jüpiter manyetosferinin iç bölgelerinde gezegen tarafından yakalanan yüklü parçacıklarla oluşmuş Van Allen kuşakları benzeri ışınım kuşakları bulunmaktadır. Jüpiter’in ışınım kuşaklarında hapsettiği yüklü parçacık sayısı, manyetik alan şiddetine bağlı olarak Dünya’nın Van Allen kuşaklarındaki parçacık sayısından çok daha fazladır.

Van Allen kuşaklarında toplanan yüklü parçacıkların çoğunluğu Jüpiter atmosferinden koparak manyetik alana kapılan gazlardan kaynaklanır. Büyük ölçüde iyonize hidrojen atomlarından salınan serbest elektron ve protonların yanı sıra, helyum, oksijen ve kükürt iyonlarına da rastlanır.

Jüpiter Jupiter

Hubble Uzay Teleskobu tarafından kızılötesi ışıkta alınmış olan, Jüpiter’in kutuplarındaki aurora oluşumları.

Jüpiter’in manyetik alanı tarafından yakalanan yüklü parçacıkların kutup bölgelerine inmesiyle Dünyadakine benzer kutup ışınımları (auroralar) oluşmaktadır. Galileo uzay aracı gözlemleri, Jüpiter’deki kutup ışınımlarının bulut tepelerinden 300-600 km yüksekte oluştuklarını göstermiştir.

Hubble uzay teleskobuyla yakalanan Jüpiter kutup ışınımları

Uyduları etkileyen bir manyetosfer

Dev gezegenin, 2017 yılı itibarıyla bilinen 69 uydusu bulunmaktadır. Bu uydulardan birçoğu da manyetosferin içinde kalan yörüngelere sahiptir.

Büyük uydulardan gezegene en yakın olan İo, Jüpiter ile uydu arasında kesintisiz süren bir elektrik akımının etkisi altındadır. Uydu yüzeyinden iyonize atomları kopararak İo ve Jüpiter’i iki yönden birbirine bağlayan sıcak plazma akımının 1000 gigawatt değerini bulduğu düşünülüyor.

Jüpiter Jupiter

Jüpiter ile uydusu Io arasında güçlü bir plazma akımı vardır. Plazma akımı, gezegenin çevresinde simit şeklinde dev bir manyetik halkanın oluşmasına neden olur.

Io uydusu gezegene bol miktarda sülfür dioksit bırakarak gezegenin etrafında simit biçimli büyük bir hat (torus) oluşturur. Jüpiter’in manyetik alanı da bu hattı kendisiyle aynı yönde ve hızda dönmeye zorlar. Dönen torus, manyetik alana da plazma yükleyerek şeklini “manyetodisk” adı verilen bir yapıya çeker. Diğer bir uydu olan Europa‘nın, (yaşam olabilme ihtimali düşünülen uydu) yüzeyi buzlarla kaplıdır. Manyetosferin yarattığı bu gerginlik buzlarla kaplı yüzeyindeki eliptik yarıklarla belli olmaktadır.

Son bir not olarak şunu söylemeliyiz; gezegeni çevreleyen 1 milyon km. yarıçapındaki alan, çok yoğun ışınımların varlığı nedeniyle uzay sondalarının bu alandan geçtikleri sıradaki etkinliklerini önemli ölçüde kısıtlamıştır ve ileride yapılabilecek insanlı araştırmalar için önemli sakıncalar yaratabilecek durumdadır. Bu bölgedeki radyasyon o kadar büyük boyutlardadır ki, günümüz uzay elbiselerini giyen bir astronotu bu bölgede birkaç dakikadan fazla hayatta kalamaz.

Merve Yorgancı




Ay Antlaşması – Uzay Hukukunun Öksüz Evladı

Birleşmiş Milletler bünyesinde kaleme alınan ve Uzay Hukukunun kaynakları arasına giren bu antlaşmanın resmi adı, “Devletlerin Ay ve Diğer Gök Cisimleri Üzerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Antlaşma”dır. Kısa olarak Ay Antlaşması – Moon Treaty adı ile bilinmektedir.

Soğuk Savaş’ın gölgesi Dünya üzerinde iken, peş peşe uzaya dair anlaşmalar BM tarafından uluslararası camianın oylarına sunulmuştur. Daha önceki yazılarımızda bu anlaşmaların çoğuna değindik. Ay Antlaşması’nın, bu diğer antlaşmalardan temel farkı, Dünya devletlerinin birçoğu tarafından imza edilmemiş ve kabul edilmemiş olmasıdır.

Antlaşma, Aralık 1979’da BM’ye sunulmuştur. Gerekli beş devletin imzasının Temmuz 1984’te toplanması ile de resmen yürürlüğe girmiştir. 2016 tarihi itibarı ile sadece 17 devlet tarafından onanmıştır. Kapsamlı ve tüm insanlığın çıkarlarını gözeterek kaleme alınan antlaşma, 11. maddesi yüzünden uzay yetenekli büyük devletler tarafından rağbet görmemiştir.

Ay Antlaşması

Antlaşmaya göre Ay, insanlığın ortak malıdır ve hiçbir millet yahut devlet, üzerinde tek başına hak iddia edemez.

Dünya devletlerinin anlaşmayı imzalamaktan çekinmesinin asıl sebebine değinmeden önce, ana hatlarıyla Ay Antlaşması hükümlerine bir göz atalım:

  • Bu antlaşma, Dünya hariç, Ay ve Güneş Sistemindeki tüm gök cisimlerini kapsar.
  • Ay ve gök cisimleri ve çevrelerindeki yörüngeler münhasıran barışçı amaçlarla kullanılır. Belirtilen bu uzay alanlarında askeri amaçlı çalışma yapılamaz, askeri üs kurulamaz, nükleer ve kitle imha silahları yerleştirilemez, bu sahalar tehdit amaçlı kullanılamaz. Ancak güvenlik ve araştırma amacıyla askeri personel bulundurulabilir.
  • Ay ve gök cisimleri insanlığın ortak malı olarak tüm devletlerin erişimine, araştırma yapmasına, istasyon kurmasına ve benzeri faaliyetlerde bulunmasına açıktır. Sayılan bu haklar engellenemez.
  • Ay ve gök cisimlerinde kurulacak üsler, buradaki laboratuvar ve cihazlar, diğer imzacı devletlerin ziyaret ve incelemelerine açık olacaktır.
  • Ay ve gök cisimlerinde yapılacak olan araştırma ve diğer faaliyetler, bunlardan elde edilen bulgu ve sonuçlar düzenli aralıklar ile BM Genel Sekreterliği’ne bildirilecektir.
  • Ay ve gök cisimlerinden getirilen örnekler, bu örnekleri getiren devletlerin mülkiyetinde olacaktır. Ancak diğer devletlerin bu örnekleri isteme ve inceleme haklarına saygı göstereceklerdir.

Ay Antlaşması bu noktaya kadar, genel geçer kapsamı, barışçıl amaç ilkesi, faaliyetlerin niteliği vb. Uzay Hukuku ilkeleri kapsamında kaleme alınmıştır. Ancak Ay Antlaşması’nın 11. maddesi ABD, Rusya, Çin gibi “Uzay Yetenekli” devletlerin bu anlaşmadan uzak kalmasına sebep olmuştur.

Ay Antlaşması madde 11 özetle der ki;

  • Bu Anlaşma hükümlerinde yansıtıldığı üzere Ay ve doğal kaynakları insanlığın ortak mirasıdır. Ay’da, kullanım ya da işgal yoluyla ya da herhangi bir başka yolla ulusal egemenlik tesis edilemez. Ay’ın yüzeyi veya alt yüzeyi, herhangi bir kısmı veya doğal kaynakları, herhangi bir Devlet, uluslararası ya da hükümetler arası veya sivil toplum kuruluşu, ulusal organizasyon veya sivil toplum kuruluşu veya herhangi bir gerçek kişinin mülkiyetinde olamaz. Ay’ın yüzeyinde veya yüzey ile bağlantılı yapılar da dahil olmak üzere Ay’ın yüzeyinde veya altındaki sahalara yerleştirilen personelin, uzay araçlarının, ekipmanların, tesislerin, istasyonların ve tesisatların varlığı, Ay üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı tesis etmez.
  • Ay ve gök cisimlerinden geniş çaplı ekonomik veya diğer sivil amaçlar ile yararlanma söz konusu olursa, bu durum ayrı bir işletme rejimi anlaşması ile düzenlenecektir. Temel ilke, teknik olanakları ve teknolojiyi sağlayan devletlerin haklarına ve gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarına özen gösterilerek, elde edilecek kazançtan BM üyesi her devletin hakkaniyetli bir biçimde yararlanmasını sağlamaktır.

Bu hüküm çerçevesinde uzay yetenekli devletlerin büyük paralar ve çaba harcayarak bir gök cisminde elde edeceği fayda ve kazancı, tüm ülkelerle paylaşmak zorunda bırakılmalarını kabul etmemeleri temelde anlaşılır bir durumdur. Peki hangi ülkeler bu antlaşmayı imzaladı ve kabul etti?

Fransa, Hindistan, Romanya ve Guatemala Ay Antlaşması’nı sadece imzalamışlar fakat henüz onaylamamışlardır.

Avusturya, Belçika, Şili, Kazakistan, Kuveyt, Lübnan, Meksika, Fas, Hollanda, Pakistan, Peru, Filipinler, Suudi Arabistan, Uruguay, Venezuela ve TÜRKİYE bu antlaşmayı imza ya da katılma yoluyla onamışlardır ve de antlaşmaya TARAF HALİNE GELMİŞLERDİR.

Türkiye’nin katılım bildirisi linki: http://treaties.un.org/doc/Publication/CN/2012/CN.124.2012-Eng.pdf

Ay Antlaşması’nın bağlayıcılık hususu bakımından diğer uzay anlaşmalarından bir farkı bulunmamaktadır. Bu anlaşma, anlaşmayı onayan beşinci ülkenin bunu BM’ye bildirmesinden 30 gün sonra yürürlüğe girer. Antlaşmayı daha sonra onayan ülkeler için anlaşma, bu durumu bildirmelerinden 30 gün sonra geçerli olur.Bu hali ile Ay Antlaşması sadece onu onayan ülkeler tarafından bağlayıcıdır.

Yavuz Tüğen

Kapak Fotoğrafı Telif: Chiara Fersini




Ceres’taki Parlak Alanlar, Eski Okyanus Alanları Mı?

Yeni bir araştırma raporuna göre; cüce gezegen Ceres’in ünlü parlak noktaları, gri ve krater dolu bu dünyanın şaşırtıcı derecede aktif olduğunu ortaya koyuyor.

Araştırma ekibi üyelerinin açıkladıklarına göre; Ceres’ın (Siryıs şeklinde okunur) parlak kısımları, eski bir yer altı okyanusunun kalıntıları olabilecek tuzlu su birikintileri üzerinde yer alıyor olabilir.

Space.com’a konuşan Pasadena’daki Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden bir gezegen bilimcisi ve çalışmanın baş yazarı olan Nathan Stein‘e göre hala yüzeye gelen tuzlu suyun olması mümkün. Ve “bu gerçekten çok ilginç.”

Washington DC’de bulunan Smithsonian Enstitüsü’ndeki gezegen jeologu Lynnae Quick lekelerdeki farklılıkları neyin yönlendirdiğini araştırırken; Stein ve ekibi, Ceres’in yüzeyindeki 300’den fazla parlak noktayı dört grupta sınıflandırdılar.

Mart 2015’ten beri Ceres’in yörüngesinde bulunan Nasa’nın Dawn görevinde müfettiş yardımcısı olan Carol Raymond ile birlikte, sonuçları 12 Aralık Salı günü gerçekleşen Amerikan Jeofizik Birliği toplantısında sundular.

Ceres Oxo

Ceres’ın Oxo Krater’i, kraterin kenarındaki nispeten büyük “çökme” nedeniyle eşsizdir.

Ceres’in Parlak Noktaları

Dawn, 2015 baharında Ceres’a yaklaşırken cüce gezegenin yüzeyinde bir avuç canlı parıltı fark etti. Daha sonraki araştırmalar, hemen hemen hepsi kraterlerin içinde veya çevresinde bulunan ve gezegen boyunca yayılan tuzdan oluşmuş bol miktarda noktayı ortaya çıkardı. Noktaların görünümündeki değişiklikler, bilim insanlarının bu noktaların nasıl oluştuğunu daha iyi anlamalarına yardımcı oldu.

Stein; Ceres’taki en yansıtıcı maddenin, kraterlerin alt kısmında bulunma eğiliminde olduğunu tespit etti. Belirlenen ilk noktalardan bazıları, iki önemli parlak alanı, yani merkezdeki Cerealia Facula ve batıdaki Vinalia Faculae’yı barındıran 92 km genişliğindeki Occator kraterinin zemininde yer almaktadır. Ceres’taki en parlak madde birikimi olan Cerealia Faculae, merkezindeki ufak bir tepe ile 10 km’den daha fazla bir alana yayılmıştır. Vinalia Faculae ise daha sönük ve biraz daha az yansıtıcıdır.

Ceres Occrator

Cüce gezegen Ceres’in Occator Krateri’nin parlak noktalarının görüntüsü. Vinalia Faculae sağda iken Cerealia Facula ise ortada yer almaktadır.

Ceres’in başka bir tür parlak maddesi, kraterlerin kenarlarında aşağıya doğru yol yol olmuş şekilde bulunmaktadır. Zemindeki maddelerden daha yaygın olan bu maddeler, büyük ihtimalle Ceres’a çarpan nesneler tarafından açığa çıkarılmıştır. Araştırmacıların belirttiğine göre, kraterlerin kenarları boyunca yayılmış üçüncü tür madde ise muhtemelen ona çarpan nesnelerden çıkmıştır.

Yanlarında parlak noktalar olan “yalnız dağ” Ahuna Mons tek başına bir kategoridedir. Ceres’taki tek büyük zirve olarak kraterle açık bir bağlantısı bulunmamaktadır. Bunun yerine bilim insanları, Ahuna Mons’un muhtemelen akan buz birikimi tarafından yaratılan bir kriyovolkan olduğunu düşünüyor.

Yeni açığa çıkan madde parlaktır ancak, milyonlarca yıl boyunca bu noktalar, yavaşça Ceres’ın yüzeyini kaplayan koyu renk madde ile karışmıştır. Araştırmacılar, geçmişte canlı bir şekilde parıldayan binlerce noktanın cüce gezegeni lekelemiş olabileceğini belirttiler.

Yeni bir çalışma, Icarus dergisinde yayımlanacak.

Ceres Haulani

Ceres’in 34 kilometre çapındaki Haulani Krateri’nin, kenarında meydana gelen toprak kaymasının kanıtları.

Sallanmış Ceres Sodası

Parlak noktaların kaynağının ne olduğu, Quick’i rahatsız eden bir soruydu. Noktalar birkaç farklı yolla oluşabilmiş olmasına rağmen; ekip üyeleri, bunların büyük ihtimalle geçmişte var olan sıvı tabakasının kalıntısı olan yüzey altındaki tuzlu su çukurlarından oluştuğuna inanıyorlar.

Quick, bu parlak noktaların Ceres’ın bir zamanlar küresel bir okyanusa sahip olduğuna dair bir işaret olduğuna inandıklarını söyledi. Aslında, cüce gezegende gerçekleşen bu aktivitenin, dış güneş sistemimizdeki Jüpiter’in uydusu Europa ve Satürn’ün uydusu Enceladus gibi buzlu uydularda daha geniş ölçekte gerçekleşebiliyor olabileceğini öne sürmüştü.

Eğer bu yorum doğruysa, Ceres’ın okyanusu zamanla yavaş yavaş – geride Stein’in “ayrık tuzlu su çukurları” dediği şeyleri bırakarak – donmuştur. Bilim insanları, bunların tam bir sıvı tabakasındansa, izole olmuş çukurlar olduklarından şüpheleniyorlar. Çünkü parlak noktaların kendilerinin aralıklı durduklarını açıklıyorlar. Stein, ayrıca her yeni kraterin tuzlu su çıkarmadığını da ekliyor.

Ceres Ahuna Mons

Ceres’in yalnız dağı Ahuna Mons, iki etkiyle yükseltiyi abartan bu temsili perspektif görüntüde görülmektedir. Bu görüntü, Nasa’nın Dawn uzay aracının geliştirilmiş renkli görüntülerinden elde edilmiştir.

Quick’in söylediğine göre, tuzlu su soğuyup donmaya başladığında, genişleyen buz tabakası sıvıyı yukarıya doğru ittirdi. Bir çok durumda; tuzlu su, çatlak ağı yolu ile yüzeye itilebilirdi. Diğer seçenek ise, çarpan nesnelerin maddeyi yukarıya doğru ittiren basıncı ortaya çıkararak bu çukurlara “baskı yapması ve sıkıştırması” idi.

Tuzlu sıvı, yeraltından Ceres’in havasız yüzeyine çıktığında işler daha ilginç bir hale gelmektedir.

Quick’in anlattıklarına göre; tuzlu su, yüzeye çıktığında fışkırmayı veya fokurdamayı isteyecektir. Kendisi bu işlemi, sallandıktan sonra açılan soda şişesi ile kıyaslamıştır. Bu tür bir püsküren soda, sıvıyı kabartan veya yukarı ve aşağı doğru püskürten etkileşimli gazlar nedeniyle ortaya çıkar.

“Tuzlu suyun Ceres’de yüzeye çıktığı zaman bunun gerçekleştiğine inanıyoruz” diye açıkladı.

Ceres Map

Cüce gezegenin yüzeyinde belirlenen önemli parlak alanları gösteren harita. Gezegen yüzeyinde, bu alanlardan 300’den fazla bulunuyor.

Kabuk inceldiğinde, yüzeye yakın yerde buzlu parçacıklar sıçratarak yay biçiminde püskürebilir. Ve Quick’in dediğine göre bu, noktaların dağınık gruplarının bazılarını açıklayabilir.

Araştırmacılara göre; daha kalın ve buzlu lav, süper parlak Cerealia Facula’yı yaratmış olabilir. Yüzeyden çatlaklar yoluyla madde sızarken, muhtemelen bir tepe oluşturmuştur. En dıştaki katmanlar ise, altında çok soğuk olan lavı izole eden buz kalkanı içinde donmuştur. Yüzeyde maddenin dışarıya püskürmesine izin veren çatlaklar ve kırılmalar olarak yeni noktalar oluştu.

Ahuna Mons büyük olasılıkla bu süreci, yükselen yapısını oluşturmak için buz lavını kendi üzerine yığarak aşırılara götürdü. Yüzeyin üzerindeki çentikler, bugün dağın yanlarında görünebilir olan buzlu noktaları yaratarak maddenin fokurdamasına izin verir.

Stein’e göre, Ceres’ınn parlak noktalarının büyük bir çoğunluğu oldukça genç, birkaç on milyon yıllık yaştan fazla değil (Unutmayın ki güneş sisteminin kendisi 4.5 milyar yıl yaşındadır). Bu, Ceres’ın bugün hala aktif olduğu anlamına gelebilir diye de ekledi.

“Ceres gerçekten ölü bir dünya değil” dedi Stein. “Dawn misyonunu sürdürdükçe, bu parlak tabakaların nasıl oluştuğunu daha ayrıntılı olarak tanımlamaya ve anlamaya çalışmaya devam edeceğiz.”

Çeviri: Burcu Ergül

https://www.space.com/39094-dwarf-planet-ceres-bright-spots-geologic-activity.html




Karasal (Terrestrial) Gezegenler Ve Yapıları

Güneş Sistemi’nde gezegenler karasal ve gaz devleri şeklinde keskin hatlarla birbirinden ayrılırlar. Yukarıdaki fotoğraftan da anlayacağınız üzere, adım atabileceğiniz bir yüzeyi olan karasal, başka bir deyişle terrestrial gezegenlerin yapılarına birlikte kısaca bir göz atalım.

Birbirine boyut ve yapısal açıdan çok benzeyen Dünya ile Venüs, hala volkanik aktiviteler yaratabilecek sıvı bir manto tabakasına sahipken, daha küçük boyutlardaki Merkür ve Mars soğuyarak bu sıvı mantolarını yitirmiş durumdalar. O nedenle Merkür ve Mars’ta volkanik aktiviteler ve plaka tektoniği (kıtaların hareket etmesi) görülmez. Bir anlamda jeolojik açıdan ölü* gezegenler olarak nitelenirler.

Karasal

Resmin üzerine tıklayarak büyük boyutlu halini görebilirsiniz.

Dünya’nın uydusu Ay’ın ise iç yapısı büyük oranda soğumuştur ve hala sıcak kalabilen katı çekirdeği oldukça küçüktür. Ay’da son volkanların bundan 1.2 milyar yıl önce patladığı hesaplanıyor. O tarihten beri Ay da jeolojik açıdan ölüdür. Yukarıdaki görselde, sistemimizdeki karasal gezegenlerin iç yapılarının temelde nasıl olduğunu görebilirsiniz.

Yazımızın başında Güneş Sistemi’nde karasal ve gaz gezegenlerin keskin bir biçimde ayrıldığını belirtmiştik, açıklayalım:

Sistemimizdeki en büyük terrestrial gezegenler olan Venüs ve Dünya’nın var olan kütlesi, büyük miktarda gazı çevresinde tutabilecek kadar değildir. Dolayısıyla hem Venüs, hem de Dünya, boyutlarıyla kıyaslandığında oldukça ince diyebileceğimiz bir atmosfer katmanına sahiptirler. Yani, Dünya’yı alıp; Newton’un bir ara kafasına düştüğü rivayet edilen elma boyutuna kadar küçültürseniz, atmosferimiz ancak o elmanın kabuğu kalınlığında olacaktır.

Karasal Dünya

Dünyamızın temel iç yapısı (tıklayıp büyük halini görebilirsiniz).

Ancak, daha büyük kütleye sahip olsalardı, işler biraz değişebilirdi. Bugün gökbilimciler Dünya’dan 2, 3, 4, hatta 10 kat büyük kütlelere sahip ötegezegenler (exoplanetler) keşfediyorlar. Bunlara “süper dünyalar” deniliyor.

Keşfedilen bu süper dünyaların kütlesi 5-6 Dünya kütlesini aşmaya başladığında, ortaya bizim Güneş Sistemi’nde örneğine rastlayamadığımız yapıya sahip; Neptün gibi gaz devleri ile, Dünya gibi karasal gezegenler arasında yer alabilecek “katı bir yüzeye” ve “çok kalın ve yoğun atmosfere” sahip gezegenler ortaya çıkıyor. Böyle bir gezegen hakkındaki yazımızı buradan okuyabilirsiniz.

Bu arada derede kalmış gezegenlerin biraz daha büyükleri ise karasal özelliklerini yitiriyorlar. Örneğin, 8-9 Dünya kütlesinden büyük iseler, onları artık bir gaz devi olarak adlandırmamız gerekiyor. Buradan şunu anlamış olmalısınız:  

Güneş Sistemi’ndeki karasal olmayan en küçük gezegen Neptün’ün Dünya ile boyut kıyaslaması

Neptün, Uranüs, Satürn ve Jüpiter gibi gezegenler; aslında oldukça büyük kütleli karasal gezegenlerin çevresinin çok çok büyük miktarlarda gazla kaplanması ile oluşuyor. Bunun nedeni, büyük boyutlardaki karasal gezegenlerin kütle çekimlerinin Dünya ve Venüs gibi küçük karasal gezegenlerden çok daha güçlü olması. Böylelikle, oluşum aşamasında çevrede var olan çoğunluğu hidrojen ve helyumdan oluşan gaz, bu gezegenlerin çevresinde birikiyor.

Evet, bu dev gezegenlerin merkezlerinde tıpkı Dünya gibi kaya ve metalden oluşan yapılar mevcut. Ama artık o merkezdeki yapıya gezegen değil; “gezegenin çekirdeği” diyoruz. Örneğin, yaklaşık 120 bin km çapa sahip olan Satürn gezegeninin merkezinde yaklaşık 20 bin km çapa ve 25 Dünya kütlesine sahip bir katı çekirdek yer aldığı hesaplanıyor.

(*) Kıta hareketleri ve volkanlarla ilintili olmasa da, bu ölü gezegenlerde yer kabuğundaki çökmeler nedeniyle hala depremler oluşmaktadır.

Zafer Emecan




“Anne Ben UFO Gördüm” Diyorsanız?

Sokakta aylak aylak dolaşıyor veya evinizin balkonunda komşuları dumana boğma pahasına arkadaşlarınızla mangal yapıyorsunuz. Birden o da ne? Gökyüzünde bir UFO, yani “tanımlayamadığınız bir uçan cisim” belirdi.

Şaşırdınız, panik yaptınız, heyecanlandınız… Durun! önce şu yazdıklarımızı okuyun, sonra harekete geçin:

• Gördüğünüz şey bir uçak olabilir. Geliş açısına bağlı olarak uçaklar son derece inandırıcı biçimde ufo’lara benzeyebilir. Hele ki akşam üstlerinde iniş hazırlığı sırasında ve farları size dönük olarak geliyorsa, uzun süre boyunca havada asılıyormuş izlenimi yaratır. Dönüş yaptığında ise birden gözden kaybolmuş gibi olur.

https://youtu.be/aNsh2xOhyxU

Uçak olsa sesini duyardım demeyin, çünkü bir yolcu uçağının sesini ancak çok alçaktan geçerken duyabilirsiniz. Çok güçlü motorlara sahip savaş jetleri hariç, 1 km uzağınızdan geçen hiçbir yolcu uçağının sesi duyulmaz. Yukarıdaki videoda inandırıcı bir ufo görüntüsünün nasıl gerçekte bir uçağa ait olduğunu görebilirsiniz.

• Gördüğünüz atmosferik bir ışık oyunu veya gökyüzündeki elektriksel bir mevzu olabilir. Örneğin şunu çoğu insan ufo zanneder. Oysa sıradan bir atmosfer olayı:

• Bazen yere yakın yapay uydular gündüz vakti bile aşırı parlak hale gelebilir. özellikle iridyum uyduları, gökyüzünde birden belirip bir süre hareket ettikten sonra aniden kaybolan çok parlak bir cisimmiş gibi görünebilirler.

Amatör astronomların çok sevdiği ve internetten üzerlerinden geçecekleri saati takip edip fotoğraflamaya bayıldığı bu uydular, sıradan insanlar için uçan daire algısı oluşturabilir.

Aşağıdaki videoda bir iridyum uydusunun geçişinin zaman aralıklı çekimini görebilirsiniz:

Bu fenomeni gördüğümüz gökyüzü parçasından böyle bir uydu geçip geçmediğini kontrol edin. internette yapay uyduların bulunduğunuz bölgeden geçiş saatlerini gösteren çok sayıda site var.

Venüs Venüs Venüs… Bu gezegen sandığınızdan çok daha parlaktır. Hava aydınlıkken, ortada tek bir yıldız olmadığında bile çok parlak görünür ve çoğunlukla ufka yakın konumda olduğu için atmosferik etkiler nedeniyle hareket ediyormuş gibi izlenimi yaratır.

Venüs UFO

Venüs gezegeni o kadar parlaktır ki, sabahları veya akşamları gördüğünüzde “böyle yıldız mı olur yahu!” diyebilirsiniz.

Zaten gökyüzündeki hareketsiz çok parlak cisimler, doğrudan bakıldığında sanki hafifçe sağa sola hareket ediyormuş hissi verirler. Bu psikolojik bir yanılgıdır. Bir gökyüzü haritasından o konumda Venüs olup olmadığına bakın. Unutmayın, ufo raporlarının yarısı Venüs’ü ufo sanan kişilerden geliyor…

• Son yıllarda moda olan, herkesin bir tane edinmeye başladığı Quadcopter‘lar (dron) aşırı derece inandırıcı ufo taklidi yapabiliyorlar. Bir ufodan bekleyebileceğiniz havada sabit durma, aniden farklı yönlere çok hızlı hareket edebilme, inanılmaz manevralar yapma yetenekleri vardır. İnsanları kandırıp eğlenmek için 8-10 tane dronu sürü halinde senkronize uçurarak sizle kafa bulmaya bayılan bir sürü (ülkemizde bile) insan var. Uyanık olun, kandırılmayın.

• Bilgisayarlar ve video yazılımları çok gelişti. Artık amatörler bile olağanüstü gerçekçiliğe sahip videolar hazırlayabiliyorlar.

Hatta çoğu amatör bu videolarında ikna edici bir kurgu ile gerçeğinden ayırd edilemez yapımlar ortaya koyabiliyor. Bunların bir kısmının ufocularla ilgisi olmasa da, bazıları ilgi çekmek ve ünlü olmak (beraberinde para kazanmak) için yaptıkları kurguları gerçekmiş gibi internete yüklüyor, basına veriyor.

Aşağıdaki video, böyle bir inandırıcı ve çok gerçekçi kurgu yapan (ve daha sonra bunu nasıl yaptığını tutorial şeklinde anlatan) amatör bir kurgucuya ait:

Tüm bunlardan eminseniz ve yanınızda olayı görüntüleyebileceğiniz bir kamera varsa şunları yapın:

• Asla cisme zoom yapmayın. hele “digital zoom” hiç yapmayın. Görüntü netleşmeyecek, aksine bulanıklaşacak ve anlaşılmaz hale gelecektir. Eğer cep telefonu ile çekim yapıyorsanız, bizim uçan dairecilerin televizyonlarda üzerinde tartıştığı hiçbir şey anlaşılmayan yamru yumru bulanak görüntülerden fazlasını elde etmeniz pek mümkün olmayacaktır.

• Kameranızın (ya da fotoğraf makinanızın) otomatik odaklama sistemi varsa iptal edin, netlik ayarını elle manuel olarak kendiniz yapın. Kameralar gökyüzünde boşlukta duran minicik cisimlere otomatik netlik ayarı yapmakta çok zorlanırlar, elinize bulanık bir videodan başka birşey geçmez.

• Kamerayı elinizde olabildiğince sabit tutmaya gayret edin. Cismi takip etmeye çalışmayın. mümkünse kamerayı sabit bir yere koyup o şekilde çekim yapın. Eğer bunu yapmazsanız, yine o meşhur titrek ve bulanık görüntülerden başka bir şey elde edemezsiniz.

• Cisim ufka yakınsa, görüntünün bir kısmına yeryüzündeki sabit bir nesneyi de almaya çalışın. Böylelikle kaydınızı izleyecek uzmanların cismin hareketlerini takip edebileği sabit bir referansları olur.

• Çekim yaparken bulunduğunuz yeri (ülkeyi, şehri, ilçeyi, hatta mahalleyi), hangi yöne baktığınızı, günün tarihini ve saatini dile getirin. Böylelikle o gün o yönde olabilecek ufo harici fenomenler ile sizin çekiminiz karşılaştırılabilir.

• Eğer bulunduğunuz yerde çok fazla ufo görüyorsanız ve bunu sizden başka pek gören yoksa, en yakın psikiyatristten randevu alın. Zihin rahatsızlıkları, kalp böbrek akciğer rahatsızlıkları kadar normaldir, utanılacak gizlenecek şeyler değildir. Psikolojik destek almaktan utanmayın.

Zafer Emecan

Facebook




Uranüs Gezegeni Ve Uyduları

Uranüs gezegeni, her ne kadar tekdüze ve sıradan görünümü nedeniyle Jüpiter, Satürn ve Neptün’ün gölgesinde kalıp, adından pek sözedilmeyen bir gezegen olsa da; Güneş Sistemi’nin 3. büyük gezegenidir ve Güneş’ten itibaren sıralamada 7. Sırada yer alır.

Uranüs, teleskop ile keşfedilmiş ilk gezegen olma özelliğine sahiptir. İsmini Yunan Mitolojisindeki gökyüzü tanrısı Uranos tan alır… Gezegeni 1781 yılında William Herscell keşfetmiştir. Yaklaşık 14.6 Dünya kütlesine sahip olan Uranüs, 50.700 km’lik çapıyla da gezegenimizin 4 katından biraz daha büyük boyutlardadır. Bu haliyle, içine 67 Dünya sığdırabiliriz.

Gezegenin Güneş’e ortalama uzaklığı yaklaşık 19 Astronomik Birim kadardır (1 Astronomik Brim 150 Milyon km dir). Yani diğer bir deyişle bu uzaklık Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığının 19 katı kadardır.

Uranus,_Earth_size_comparison

Uranüs’ün Voyager 2 uzay aracının yakın geçişi sırasında çekilmiş bir fotoğrafı ve büyüklük açısından Dünya ile kıyaslaması. Gezegenin kütlesi Dünya’nın 14.5 katıdır ve 51.100 km’lik çapıyla gezegenimizden 4 kat daha büyüktür.

Uranüs’ü diğer gezegenlere göre gizemli kılan en önemli özelliği yörünge düzlemine paralel şekilde yatık durmasıdır. Yani gezegen neredeyse 98 dereceye yakın bir eğiklikte Güneş çevresinde adeta bir tekerlek gibi dönmektedir.

Ayrıca aynı sebepten gezegenin kutupları yaklaşık 42 yıl boyunca aralıksız aydınlık kalmakta ya da 42 yıl boyunca aralıksız karanlığa gömülmektedir. Buna yol açan unsurun çok da emin olunmamakla birlikte, gezegenin oluşumu sırasında meydan gelmiş ciddi bir çarpışma olabileceği düşünülmektedir.

Bu gezegene ilk ve tek ziyaretimiz Voyager uzay aracı tarafından gerçekleştirildi ve elimizdeki detaylı fotoğrafların tamamı bu ziyarete aittir. Voyager’ın gönderdiği fotoğraflardan gezegen hakkında öğrendiğimiz en ilginç şey belki de, (elbette Satürn kadar görkemli olmasa da) ince bir halka yapısına sahip olmasıydı.

Uranüs

Uranüs gezegeninin temel yapısı ve uyduları.

Gezegenin bir günü yaklaşık 18 saattir ve bir yılı yani Güneş çevresinde bir tam tur dönüşü tam 84 dünya yılı sürer. Yani Uranüs gezegeninde yaşıyor olsaydık, yıl kavramını da Dünya’da yaptığımız gibi Güneş çevresindeki dönüşümüze göre belirleseydik, belki de hepimiz ömrümüz boyunca yalnızca 1 defa doğum günü kutlayabilecektik.

Gezegenin kütlesinin yaklaşık % 70 i buzdan ibarettir ve bu sebeple “Buz Devleri” statüsünde değerlendirilir. Fakat bu durum gezegenin katı bir yüzeye sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Yapısı ağırlıklı olarak büyük oranda Hidrojen ve Helyum ile; daha az oranda su, metan ve amonyak içermektedir.

eso_phot-31b-02

Uranüs ve uydularının ESO tarafından teleskopla alınmış bir görüntüsü. Bize o kadar uzaktır ki, yeryüzünden teleskoplarla detaylı bir fotoğrafını almak çok zordur. Uranüs’e ait elimizdeki yakın plan fotoğrafların hepsi, şu an Güneş Sistemi dışına doğru yolculuk yapan Voyager uzay araçları tarafından çekilmiştir.

Gezegenin bilinen 27 adet uydusu vardır ve bu uyduların isimleri Shakespeare ve Alexander Pope’un eserlerindeki kadın ve peri isimlerinden seçilmiştir. Bilinen en büyük beş uydusu Miranda, Umbriel, Oberon, Ariel ve Titania dır. Gezegen uydu sayısı bakımından Jüpiter ve Satürn’den sonra 3. Sırada gelir. Ayrıca gezegen Satürn kadar belirgin olmasa da, ince koyu renkli halkalara sahiptir.

Uranüs gezegenin yörüngesindeki tedirgin dönüşü ve ancak başka bir cismin kütleçekiminden etkilenmesi ile oluşabilecek zaman sapmaları sebebi ile bilim insanları tarafından Neptün Gezegeni henüz fiziksel olarak keşfedilmeden önce varsayımsal olarak hesaplanıp keşfedilmiştir. Keza çok sonraları 1846 yılında da Neptün Gezegeni fiziksel olarak resmen keşfedilmiştir. Neptün’ün keşif süreci için şu makalemizi okuyabilirsiniz.

En baştaki görselde, bir sanatçı Uranüs’ü uydusu Ariel in yüzeyinden görünüşü ile hayal edip resmetmiştir.

Zafer Emecan




Güneş Aslında Dev Bir Yıldız!

Popüler bilim yayınları ve basında, Güneş’in diğer yıldızlar karşısında nasıl da küçücük kaldığı ile ilgili çok sayıda karşılaştırma görmüşsünüzdür. Oysa yıldızlar alemi, belgeselcilerin gözdeleri olan gösterişli bu dev yıldızlara karşı pek merhametli davranmaz.

Gösterişli dev yıldızların yanında biricik yıldızımızın pek bir minik, pek bir çelimsiz kaldığı doğrudur. Ancak, bizim bu minicik sandığımız yıldızımız, Samanyolu’nda yer alan yıldızların “en az” %88’inden daha büyük kütleye, çapa ve parlaklığa sahiptir.

Üstteki fotoğrafta boyut karşılaştırmasını verdiğimiz “kırmızı cüce” yıldızlar, var olan tüm yıldızların en az %80‘ini oluştururlar ve ancak Jüpiter gibi gaz devi gezegenler ile kıyaslanabilecek boyutlardadırlar.

Kırmızı cüce yıldızlar ile, yıldızımız arasında kalan ve K tayf sınıfı anakol yıldızları olarak nitelenen bir yıldız ailesi daha bulunur. Bunlar da Güneş’in yanında küçük, mütevazı boyutlardadır ve tüm yıldızların yaklaşık %8’lik bölümünü meydana getirirler.

G tayf sınıfı bir anakol yıldızı olan Güneş, “boyut” olarak kırmızı cüce yıldızların çoğundan onlarca kat büyük olmasına karşın, kütle* açısından arada bu denli büyük farklar bulunmaz.

Güneş

Yıldızımız sadece Dünya’ya karşı değil, diğer yıldızlara karşı da pek mütevazı boyutlara sahip bir gökcismi değildir. (Fotoğraf: Mehmet Ergün)

Örneğimizdeki kırmızı cüce yıldız, yanında minicik kalıyor olsa da; yıldızımızın yaklaşık %20’si kadar, yani 5 kat az kütleye sahiptir. Onunla hemen hemen aynı boyutlarda olan Jüpiter gezegeninin kütlesi ise Güneş’in sadece binde biri kadardır. Yani o minicik  yıldız, yanında çok yakın boyutlarda görülen Jüpiter’den en az 250 kat daha ağırdır.

Unutmayın, yıldızlar kendileriyle aynı boyutta görülen gezegenlerden her zaman çok ama çok daha büyük kütleye sahiptirler.

Yine, tüm yıldızların %88’i Güneşimizden daha soluktur ve çok daha az ışıma ve enerji yayarlar. Örneğin, bir yıldız Güneş’in %80’i kütleye sahipse, yaydığı ışıma sadece %35’i kadar olabilir. Yarısı kadar kütleye sahipse, parlaklığı ve ışıma gücü yıldızımızın %5’ini geçemez. Boyut örneğini verdiğimiz %20 Güneş kütlesindeki yıldızın yaydığı enerji ise yıldızımızın %1’inden daha azdır (Kaderin bir cilvesi, bu yıldız  en az 200 milyar yıl daha parlamayı sürdürecek, fakat Güneş 5-6 milyar yıl sonra sönüp yok olacak)…

Güneş

Yıldızımız, diğer yıldızların ezici bir çoğunluğundan çok daha fazla ısı ve ışık yayar. (Fotoğraf telif: Soho Uzay Teleskobu, NASA – ESA)

Güneş benzeri kütle ve çapa sahip yıldızlar, evrende var olan yıldızların yaklaşık %3.5’ini meydana getiriyorlar. Yani, yıldızımızın akranı diyebileceğimiz epeyce yıldız mevcut. İçinde yer aldığımız galaksimiz Samanyolu’nda 400 milyar yıldız var farzedersek, sadece bizim galaksimizde en az 14 milyar Güneş benzeri yıldız var demektir. Pekii, galaksimizdeki Güneş’ten büyük yıldız sayısı kaç tanedir?

Geri kalan büyük kütleli anakol yıldızlarının ve ömrünün sonuna yaklaşmış kırmızı devlerin, tüm yıldızların en fazla %5 veya 6’sını oluşturduğu düşünülüyor. Bu da, 400 milyar yıldız içeren Samanyolu’ndaki “Güneş’in ağabeylerinin” 24 milyar civarında olduğu anlamına gelir.

Özetle her gün ışığı ile aydınlanıp ısındığınız yıldızımız, galaksimizdeki 352 milyar yıldızdan büyük ve parlakken, sadece 24 milyar yıldızdan daha küçük ve soluktur. Gördüğünüz gibi, yıldızımızın mütevazı olmak için pek bir sebebi bulunmuyor…

(*) Tam olarak aynı şey olmasa da, kütleyi “ağırlık” olarak düşünebilirsiniz.

Zafer Emecan

İleri Okuma
1) Evrende var olan yıldız türleri
2) Türlerine göre yıldız miktarı
3) HR Diyagramı




Dünya’nın İkinci Bir Uydusu Olabilir Mi?

Çoğunuz “Süt Kardeşler” filmindeki Şener Şen repliğini hatırlar; “Gulyabani diye birşey yoktur! Ama olabilir de”… Bu arada hatırlatalım; Türkiye’de yaşayıp da Süt Kardeşler’i izlememiş olanlar, bilimkurgu seviyorum deyip de Star Trek dizilerine burun kıvıranlar bizden değildir. Hatta dombilidir. Neyse, konumuza dönelim.

Dünya’nın uydusu Ay, Güneş Sistemi içinde gezegeninin kütlesine oranla (Plüton ve Charon ikilisini saymazsak) en büyük kütleye sahip olan uydudur. Yani, her iki gökcismi de birbirlerine ciddi biçimde kütleçekimsel etkilerde bulunurlar. Ayrıca, Ay Dünya’ya ortalama 380 bin km’lik uzaklığı ile oldukça yakın bir yörüngede döner.

Bir gezegenin kayda değer bir uydu sahibi olabilmesi için (Mars’ın uyduları gibi basit kaya parçalarından bahsetmiyoruz anlayacağınız üzere) öncelikle oluşum aşamasında uydu veya uydu adaylarıyla etkileşim içinde olması, yani birlikte oluşmuş olmaları gerekir. Oluşum aşamasında bu durum gerçekleşmemiş ise, sonradan bir gökcismini yakalayıp kendi uydusu haline getirmesi oldukça güçtür ve bazı şartlara bağlıdır. Bir gezegenin başka bir gökcismini yakalayıp uydusu yapabilmesi için:

• Kütlesinin uydu adayına kıyasla yeterince büyük olması
• Güneş gibi daha büyük gökcisimlerinin kütleçekim alanlarıyla başa çıkabilecek güçte kütleçekim alanına sahip olması
• Eğer kütlesi küçük bir gezegen ise, Güneş’in kütleçekim alanının uzaklık nedeniyle yeterince zayıf olduğu bir mesafede bulunması (Plüton gibi yani).
• Yakalayacağı gökcisminin açısal momentumunun kendisinin açısal momentumundan küçük olması (anlaması zor, biliyorum) gerekir.

Uydu

Şöyle küçük, sevimli bir uydumuz daha olsa fena mı olurdu ki?

Şimdi gelelim Dünya’ya: Dünya, Güneş’e 150 milyon km uzaklıktadır. Ve bildiğiniz gibi, Güneş muazzam kütleçekimi ile tüm gezegenleri kendi çevresinde tutar. Ancak, Dünya’nın kütlesi, kütleçekim alanının Güneş’ten daha baskın olduğu bir “hakimiyet alanı” oluşturmasını da sağlar. Dünya’nın kütleçekiminin Güneş’e baskın geldiği bu alanın boyutları, yarıçapı 1.5 milyon km olan bir küre biçimindedir.

Buradan şunu anlıyoruz ki, eğer Dünya bir gökcismini yakalayıp uydusu yapacak ise, o gökcisminin gezegenimize 1.5 milyon km’den daha yakından geçmesi gerekir. Ancak bu yeterli değil, çünkü gökcisminin Dünya yakınından geçerken gezegenimizin bir şekilde yörüngesine girebilmek için uygun hızda olması gerekiyor. Eğer gökcismi yavaş ise, Dünya’nın üzerine düşer, hızlı ise yanımızdan geçip gider. Bu geçiş hızı (momentumu) ne kadar uzaktan geçtiğine bağlı olarak yörüngeye girebilmesi için değişir. Örneğin 1 milyon km uzaktan geçiyorsa yavaş, 600 bin km uzaktan geçiyorsa biraz daha hızlı olmalıdır. Aksi halde gezegenimizin kütleçekimine yakalanıp yörüngeye giremez.

Dünya yakınında yer alan çoğu gökcisminin (asteroidler, kuyruklu yıldızlar vs) hızı, gezegenimizin kütleçekiminin yakalayabileceğinden çok daha fazladır. Yani, ne kadar yakınımızdan geçerse geçsin Dünya kolay kolay bir gökcismini yakalayıp yörüngesine sokacak kütleçekim gücüne sahip değil.

Öyle ya da böyle bir gökcismi gezegenimizin yörüngesine girdiğinde de bir başka sorunla karşılaşıyoruz: Ay!

Ay, gezegenimize çok yakındır ve yukarıda da söylediğimiz gibi oldukça güçlü bir çekim gücü vardır. Dolayısıyla, Dünya’nın yörüngesine giren gökcismi Ay’ın kütleçekimi ile başetmek durumunda. Şöyle bakalım o zaman:

Uydu

Bilimkurgu filmlerinde birçok gezegenin çift uydusu olduğu görülür. Ama bizim o şansımız pek olmayacak gibi.

Ay, gezegenimizin çevresinde, 380 bin km uzakta yaklaşık 29 günde bir dönüyor. Yeni gelmiş taze uydumuz ise 150 bin km uzakta yer alıyor olsun ve 15 günde bir tur tamamlasın. Bu şu anlama gelir; Ay’ın her bir turunda, yeni uydumuz iki tur atacak, yani Dünya, Ay ve Yeni uydumuz Ay’ın her bir turunda 2 kere aynı hizaya gelecekler. Yani, yeni uydumuz üzerinde her ay 2 kere güçlü bir gel-git kuvveti yaşanacak. Bu gelgit kuvvetleri yeni uyduyu dengeyi sağlayabilmesi için zaman içinde ya Ay’a, ya da Dünya’ya yaklaştıracak. Eğer uydumuz bu süre içinde gel-git dengesini sağlayabileceği bir yörüngeye parçalanmadan veya savrulmadan girebildi ise, ne alâ…

Tabi bu sürecin binlerce, hatta milyonlarca yıl alacağını hatırlatalım. Örneğin şu anda böyle “zavallı” bir uydumuz yörüngeye girse ve gökbilimciler “çok durmaz orada” dese, emin olun siz, torunlarınız, onların torunları ve onların torunlarının kuşaklarca sonrasına kadar uydu yerinde kalacaktır. İnsanların, devletlerin veya imparatorlukların ömürleri, bu tarz “kısa süreli” gökbilim olaylarını izlemek için yeterince uzun değildir.

Yeni uydumuz; Ay ve Dünya’dan uzakta bir yörüngeye girmiş ise, biraz daha şanslı olabilir. Örneğin yaklaşık 1 milyon km uzakta yörüngeye girmiş Ay’ın dörtte biri kütlesinde ikinci bir uydu, çok daha az gel-git etkisine maruz kalacağı için daha uzun süreler, hatta belki de milyarlarca yıl boyunca Dünya’nın uydusu olmaya devam eder. Tabi, bu kadar uzaktaki bir uydu yeryüzünde kendisini izleyenler için pek keyifli bir seyir sunmaz. Küçük, ancak dikkatle bakıldığında yuvarlak olduğu anlaşılan, aşırı parlak bir yıldız gibi görünecektir gözümüze.

Sözün özü, yukarıdaki anlatımımızdan anlamış olmalısınız ki, Dünya’nın kalıcı bir ikinci uydusunun olması önümüzdeki süreçte sayısal lotodan üst üste birkaç kere milyonları kapmanız gibi düşük bir ihtimal. Geçmişte belki, Ay’ın ilk oluşum zamanlarında ikinci, hatta üçüncü uydularımız da olmuş olabilir. Ki şu anda bile zaman zaman küçük asteroidler geçici dönemlerde Dünya’nın yörüngesine girip ikinci uydularımız oluyorlar.  Ancak onların Dünya ve Ay (ve dahi Güneş) arasındaki gel-git savaşının kurbanı olduklarını artık siz de biliyorsunuz. Arada gezegenimizin kütleçekimine yakalanmış meteor büyüklüğünde uydularımız da olmuş olabilir. Fakat, milyon yıllar içinde onların da nihai kaderi yok olmaktan öte olmamış.

Son olarak; “Ay Dünya’yı yalnızlığa mahkum eden kıskanç bir uydudur” demiş miydik?

Zafer Emecan

Not: İlk olarak 1 Ekim 2015 tarihinde yayınlanan bu yazımız, güncellenip geliştirilerek tekrar yayına sunulmuştur.