Gezegen Büyüklüğünde Uydu: Ganymede

Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeni olan gaz devi Jüpiter’in bilinen 63 uydusu arasındaki en büyük ve ayrıca Güneş Sistemi’nin de bilinen en büyük uydusu Ganymede’dir.

Uydu, 1610 Yılında Galileo Galilei tarafından Jüpiter’in diğer 3 büyük uydusu ile birlikte keşfedilmiştir. Galileo Uyduları olarak adlandırılan bu 4 uydu, küçük bir teleskop ya da dürbünle dahi çok rahat gözlemlenebilir. Güneş Sistemi’nin bilinen en büyük 6 uydusunun 4’ünü bu Galileo Uyduları oluşturmaktadır.

Ganymede, 5.262 km lik çapı ile Merkür gezegeninden bile daha büyüktür (Merkür’ün ekvator çapı 4.879 Km dir). Dolayısıyla, Satürn’ün uydusu Titan ile beraber, gezegen boyutlarında olup da başka bir gezegenin uydusu olmak zorunda kalan nadide gökcisimleri arasında yer alır.

titan-merkur-ganymede
Ganymede, Satürn’ün uydusu Titan ve Merkür gezegenlerinin boyut karşılaştırması. Titan ve Ganymede her ne kadar Merkür’den daha büyük boyutlarda olsalar da, oldukça hafif buz yapılı gökcisimleridir. Merkür ise büyük oranda kayaç yapılıdır ve dev boyutlarda bir demir çekirdeğe sahiptir. Bu nedenle her iki uydudan çok daha fazla kütleye sahiptir.

Öyle ki onu Jüpiter’in yörüngesinden alarak Güneş’in yörüngesinde bir yere koymuş olsaydık eğer, boyutları ile hiç göze batmadan rahatlıkla bir gezegen olarak kabul edilebilirdi. Ancak, Merkür’den daha büyük çapa sahip olmasına rağmen Ganymede oldukça hafiftir. Kütlesi, Merkür’ün kütlesinden yaklaşık 2.8 kat daha azdır. Bu da uydunun yapısının büyük oranda buzdan oluştuğunu gösteriyor.

Ganymede uydusunun yüzeyinde kalın bir buz tabakası mevcut fakat, farklı olarak bu tabakanın üzerinde bolca miktarda çarpma izleri, oluklar ve kraterler var. Yüzeyindeki kraterlerden bazıları 4 Milyar yaşını bulabiliyor. Kraterlerin bu denli uzun süre korunabilmiş olmasının sebebi, uydunun kabuğunda çok fazla tektonik hareketlerin gerçekleşmiyor olmasına bağlanıyor. Yani, Ganymede jeolojik olarak pek aktif bir yapıya sahip değil.

ganymede-icyapi
Ganymede’nin iç yapısı ve boyut olarak Dünya-Ay ikilisi ile kıyaslanması. Ganymede, küçük bir demir-kaya karışımı çekirdeğin çevresine toplanmış büyük miktarda su buzundan oluşan bir yapıya sahiptir.

Ganymede, en büyük olmasının yanı sıra kendine ait manyetosfere sahip olan tek uydudur. Uydunun iç yapısı hala sıcaktır ve eriyik durumda bir tabakası vardır. Jüpiter’in manyetosferi içinde yer almasına rağmen, kendi manyetosferi çapının iki katı bir alanda etkilidir. Bu manyetosferi, özellikle uydunun ekvator bölgelerini Jüpiter kaynaklı yüksek enerjili parçacık akışından korumaktadır.

Ancak bu manyetosfer, yine de uydunun yüzeyinin günde 8 rem (0.08 sievert) iyonize edici radyasyona maruz kalmasını engelleyemez (Radyasyon oranları ve etkileriyle ilgili şu yazımızda detaylı bilgi bulabilirsiniz). Dünya’da günlük normalimizin 0.14 rem olduğunu düşünecek olursak, Ganymede uydusuna gelecekte insanlı kolonilerin radyasyona karşı güçlendirilmiş olması veya yer altına kurulmaları gerekliliği ortadadır.

Yakın zamanda yer atlında tuzlu su okyanusu bulunduğunu öğrendiğimiz Ganymede, bizim yaşamamızın yanı sıra Dünya dışı yaşam ihtimali için de önemli bir yer konumunda.

Berkan ALPTEKİN & Sinan DUYGULU

En üstteki görselde Ganymede’nin Galileo Uzay Aracı tarafından çekilmiş olan bir fotoğrafı yer alıyor.




Güneş Battıktan Sonra Görülen Parlak Yıldız

Gün batımları, o rengindeki ahenk ile insanı iyileştiren bir güzelliğe sahiptir. Öylece Güneş’in batışını izlemek, bir terapidir adeta. Bazı zamanlarda bu gün batımına bir de parlak yıldız eşlik eder.

Öylesine parlak görünür ki, gökyüzüne o anda bakanlar muhakkak onu fark eder. Aslında bu görülen bir yıldız değildir. Bu parlak gök cismi, çoğunlukla Venüs ya da Jüpiter gezegenidir. Bazen ise bu gökcismi Satürn gezegeni olabilir.

(Bu yazıda anlattığımız gökcismi, tesadüf eseri 2016 yılının yaz aylarında gün batımından hemen sonra görülen parlak Mars gezegeni ile karıştırılmamalıdır. Bu yazımızda, ömrünüz boyunca sıkça göreceğiniz bir yıldız, daha doğrusu bir gezegenden söz edeceğiz).

Peki nasıl oluyor da bu kadar parlak oluyorlar, hangisinin hangisi olduğunu nasıl ayırt edebiliriz? Yıldızlardan ayırt edebilmemiz mümkün mü?

Venüs ve hemen üstünde yer alan Satürn gezegeni. (Foto: Michael Daugherty)

Gördüğümüz o parlak yıldızın Venüs mü Jüpiter mi olduğunu anlamak aslında oldukça kolay. Her şeyden önce gökyüzünün en parlak iki cismi bu iki gezegenimizdir. Dolayısıyla öncelikle gördüğümüz o parlak yıldızın gerçekten bir yıldız mı yoksa Venüs veya Jüpiter mi olup olmadığını anlayabiliriz. Burada ayırt etmede en önemli faktörlerden birisi yıldızların nokta kaynak olmalarından ötürü, atmosferdeki dalgalanmalardan etkilenmeleri ve ışıklarının göz kırpar gibi görünmesidir. Gezegenlerde bu etki çok daha azdır. Bu sayede gezegen olduğunu anladık diyelim, peki hangisi olduğunu nasıl ayırt edebiliriz?

Uzun yazı okumaktan hoşlanmayanlar için yazımızın hemen başında şunu söyleyeyim: 2018 yılı bahar ve yaz aylarında gün batımı sırasında göreceğiniz parlak gökcismi, Venüs gezegenidir. Detaylı bilgi almak isteyen okurlarımız, şimdi yazının kalanını okuyabilirler…

Her şey çok basit bir geometrik olaya dayanıyor. Venüs bir iç gezegen olduğu için, yani Dünya ile Güneş arasında bir yörüngeye sahip olduğu için biz Dünya’dan baktığımızda Venüs’ün yörünge hareketini ayırt edebiliriz. Yani Venüs yörüngesi etrafında nasıl Güneş’in etrafında dolanıyorsa, gökyüzünde de Güneş’in etrafında benzer şekilde dolanır.

merc-ven-sunset-horiz-BC
Merkür ve Venüs’ün gökyüzünde Güneş etrafındaki hareketleri bize onların birer iç gezegen olduğunu söyler.

Dolayısıyla Venüs; zaman zaman Güneş’in önünden geçerken, zaman zaman arkasında kalır. Aynı şekilde bu dolanma hareketi sırasında bize göre Güneş’in sağında veya solunda da kalabilir. Bu sebeple Ay gibi evreler gösterirken, ayrıca bu hareketi ile bir gezegen olduğunu anlamamıza imkan verdiği gibi bize onun Jüpiter olup olmadığını anlamamıza da imkan sağlar.

Aşağıdaki görselde Venüs ile Dünya’nın yörüngeleri arasında bir üçgen görülüyor. Buradaki alfa açısı bize Venüs’ün gökyüzünde Güneş’ten kaç derece uzakta olduğunu verir. Dikkat ederseniz bu açı hiçbir zaman belirli bir değerin üzerine çıkamaz, yani Venüs gökyüzünde Güneş’ten en fazla belirli bir derece uzakta görülebilir. Bunun aksine Jüpiter bir dış gezegen olduğu için gökyüzünde Güneş’ten olan görsel uzaklığında bir sınırlama yoktur.

Aşağıdaki görselde verilen açı en büyük açı değeri değildir. En büyük açı değeri için Venüs’ün bulunduğu yerdeki açı 90 derece, yani teğet olmalıdır.

Venus_yorunge

Dolayısıyla bir gün batımı sonrasında görüldüğü dönemlerde, Venüs asla doğu ufkunda görülmez (gün doğumu sırasında görüldüğü dönemlerde de asla batı ufkunda görünmez). Çünkü açısal uzaklığı buna el verecek kadar fazla değildir. Eğer doğu ufkunda parlak bir yıldız görüyorsanız bu Jüpiter’dir. Peki ya Jüpiter de yörüngesindeki konumu sebebiyle Venüs ile yakın görülüyorsa, o zaman hangisinin hangisi olduğunu nasıl ayırt ederiz?

Bu durumda da parlaklıklarına bakmamız yeterli, Venüs gökyüzünde Jüpiter’e oranla daha parlak görünür. Dolayısıyla parlak olan Venüs’tür diyebiliriz.

Yukarıdaki görselin bir diğer sonucu da Merkür‘ün gökyüzündeki hareketidir. Merkür daha küçük bir yörüngede dolandığı için onun Güneş’ten olabilecek en büyük açısal uzaklığı Venüs’ten de küçüktür. Dolayısıyla Merkür’ü asla doğu veya güney ufkunda göremeyiz. Eğer gökyüzündeki onca parlak gök cismi arasından Merkür’ün hangisi olduğunu tahmin etmek istiyorsak, Güneş’e yakın bir yerlere bakınmakta fayda var. (Bkz. bir üstteki infografik)

Buradan da bir diğer sonuca ulaşıyoruz, yalnızca gün batımında görünmedikleri. Yörüngeleri dolayısıyla bir taraftayken Güneş’in solunda diğer taraftayken ise sağında kalırlar. Haliyle ya gün doğumu öncesinde Güneş’ten önce doğarlar ya da gün batımı sonrasında Güneş’ten hemen sonra batarlar. Fakat biz genelde gün doğmadan önce uyanık olmadığımız için daha sıklıkla gün batımında görmeye alışkınız. Halbuki benzeri şekilde gün doğumu sırasında görmek de mümkündür.

9 Nisan 2018 tarihinde Türkiye Antalya’dan saat 20:00’da gökyüzü ve Venüs gezegeninin konumu (Görsel: Starry Night Pro Plus 7 astronomi yazılımı).

Hemen üstteki, Starry Night programından alınmış görselde ise 9 Nisan 2018 tarihinde gün batımında  Venüs‘ün batı ufkunda kendisini gösterdiğini görüyoruz. Yani, 2018 bahar ve yaz ayları boyunca günbatımları sırasında göreceğiniz o çok parlak gökcisimi Venüs olacak.

Bazen bu Venüs olur, bazen Jüpiter, bazen Satürn. Bazen ikisi veya hepsi birden de olabilir. Bu durum tamamen Dünya’nın ve bu gezegenlerin yörüngelerindeki konumlara bağlıdır. Jüpiter ile aramıza Güneş girdiğinde, Jüpiter’i gün doğumu veya batımında Güneş’e yakın olarak görürüz. Jüpiter ve Satürn, Dünya’dan sonra yer alan gezegenler olduğu için onları Güneş’le yan yana görmemiz ancak bu şekilde mümkündür. Tabi ki bu durumda rahatça söyleyebiliriz ki Jüpiter ve Satürn Güneş’e yakın görünen bir konumdaysa, bize yörünge olarak oldukça uzak bir konumdadır.

Her ne kadar Venüs aşırı parlak bir yıldız gibi, Jüpiter ve Satürn de parlak birer yıldız gibi görünse de bazen parlak yıldızlar da onları tanımamızı zorlaştırabilir. Yani gün batımı sırasında gördüğümüz o parlak yıldız gerçekten bir yıldız olabilir. Bunu ayırt etmek için elbette ki en etkili yöntem yukarıda fotoğrafını paylaştığımız Stellarium, Starry Night gibi bir programdan yardım almaktır. Fakat yukarıda da ele aldığımız gibi profesyonel gözler ve bilgili birisi için tek bakışta olayı anlamak da mümkündür.

Hazırlayan: Ögetay Kayalı
Geliştiren: Zafer Emecan

Not: En üstte yer alan kapak fotoğrafımız, Julie Fletcher tarafından Avustralya’da Eyre Gölü üzerinde çekilmiştir. Fotoğrafta Venüs’ün solunda Samanyolu, hemen altında ise burçlar ışığı rahatlıkla görülebiliyor. 


teleskoplar-2254-2-meade

Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı‘nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz
GÖKBİLİM DÜKKANI’NA GİT




Jüpiter’in Halkalarının Keşfi!

4 Mart 1979 tarihinde Voyager 1 uzay aracı, Jüpiter’in çevresinde bulunan halkaların resimlerini çekmeyi başardı. Bu durum, Jüpiter’in halkalarının birileri tarafından görülebildiği ilk zamandı.

Halkaların çok zayıf ve soluk olması nedeniyle, bu halkaları Dünya’da bulunan yer teleskopları ile tespit etmek son derece güçtür. Hatta Jüpiter’in yakınındaki bir uzay aracı için bile; halkalar, eğer kameralar neş ışığının doğrudan halkalara vurduğu bir açıdan bakmıyorsa görünmezdir.

Jüpiter gezegeni etrafında bulunan halkanın ilk kanıtı olan aşağıdaki fotoğraf, NASA’nın Voyager 1 aracı tarafından 4 Mart 1979 yılında çekilmiştir. Çoklu pozlama ile alınan görüntüde; aşırı zayıf ve soluk olan bu halka, resimin merkezinden geçen geniş bir ışık şeridi gibi gözükmektedir. Halkanın kenarı, uzay aracından 1,212,000 km ve Jüpiter’in görülebilir bulut katmanından 57,000 km uzaklıktadır.

Voyager uzay aracı tarafından Jüpiter’in halkalarına ait alınmış ilk fotoğraf

Arka plandaki yıldızlar, uzay aracının 11 dakika 12 saniyelik pozlama süreci boyunca yaptığı hareket sebebi ile kırık saç tokası gibi görünmektedir. Yıldız izlerinin dalgalı hareketi ise, uzay aracının aşırı yavaş doğal salınımı yüzündendir. Siyah noktalar, kameranın geometrik kalibrasyon noktalarıdır.

Halkanın kalınlığı, yaklaşık 30 km veya daha az olarak tahmin edilmektedir. Bu fotoğraf, Jüpiter’in ekvator düzleminde buna benzer halkaların olup olmadığını araştırmak adına planlanıp alınan bir dizi görüntüden bir parçadır. Halka, Dünya’dan görülememektedir çünkü, ona düz açı dışındaki herhangi bir açıdan bakıldığında çok zayıf ve şeffaftır.

Voyager 1’in halkaları ilk kez görmesinden bu yana, Juno ve Gallileo gibi diğer uzay görevleri bu konuda çalışmaya devam etmişlerdir. Bilim insanları; bu halkaların, Jüpiter’in uydularına çarpan kuyruklu yıldızlar ve bu çarpışmalardan dolayı ortaya çıkıp gezegenin yörüngesine yerleşen tozlar tarafından oluşturulduklarına inanıyorlar.

Çeviri: Burcu Ergül

https://www.space.com/39251-on-this-day-in-space.html
En üstteki kapak fotoğrafı, Jüpiter yörüngesine gönderilen ve 1995-2003 yılları arasında görev yapan Galileo uzay aracı tarafından çekilmiştir. 




Jüpiter Dünya’yı Gerçekten “Koruyor” Mu? (Antropik İlke)

Evrenin insan yaşamı için özel bir dizayna ve “ince bir ayara” sahip olduğunu iddia eden “Antropik İlke”, evrenin sadece Samanyolu’ndan ibaret sanıldığı dönemlerde ortaya atılmış, çoğu eski, temelsiz ve kısıtlı bilgilere sahip olduğumuz dönemlerde şekillenmiş bir düşünce biçimidir.

Bu ilke dahilinde her şeyin “insan için” var olduğu, insanın her varlığın kalbinde ve merkezinde yer aldığı, var olmuş ve var olacak her şeyin insana hizmet için olduğu iddia edilir. Aynı dönemde “insanın yaşadığı gezegen” olarak Dünya’nın her şeyin merkezinde olduğu sanılmış, mide bulandırıcı düzeyde bir kibir ve ego ile insan her şeyin “biricik merkezi” olarak görülmüştü. Bunun etkilerini bugün halen hissediyoruz. Kibir ve içi boş, altı temelsiz bir ego bataklığına bulanmuş bu ilkenin etkileri kimi zaman yer yer azalsa da, kimi zaman eskisinden bile şiddetli olarak görülebiliyor.

Bugün biliyoruz ki, bir bütün olarak “evren”, Samanyolu Galaksisi’nin 100.000 ışık yılı genişliğinden çok ama çok daha büyük, olağanüstü genişlikte bir yer. Görebildiğimiz evrenin “çapı” 100 milyar ışık yılından büyük ve içeriği 300 milyar büyük galaksi, 7-8 trilyon kadar da cüce galaksiden oluşuyor. Güneş gibi yıldız sayısı katrilyonlarla bile ifade edilemeyecek kadar fazla.

Antropik İlke - Kum
Dünya üzerindeki kum tanelerin sayısı bile, evrendeki yıldız sayısını belirtmekte yetersiz kalır.

 

Hele ki Dünya benzeri gezegenlerin miktarı tüm Dünya’daki kum tanelerinin sayısının birkaç misli sayıda. Üstelik bugün, -umuyoruz ki herkes tarafından- Dünya’nın Samanyolu Galaksisi‘nin ve Evren’in merkezinde yer almadığını tartışılmaz bir netlikte biliniyor.

Ve yine umuyoruz ki günümüzde aklı selim sahibi herkes tarafından, insanın da gezegenimizin merkezinde olmadığı, hiçbir şeyin insana hizmet için var olmadığı, tam tersine insan dediğimiz Homo sapiens türünün son derece sıradan bir hayvan türü olarak ekolojik sistemin bir parçası olduğunu ve onun üzerinde olmadığını (her ne kadar inatla öyle davransa da) biliniyor.

Dolayısıyla günümüzde Antropik İlke, bilimsel gerçeklerden habersiz, ayakları yere basmayan ve gerçeklere gözlerini yummuş insanların savunmayı sürdürdüğü zayıf ve çok da ciddiye alınmaması gereken bir düşünce. Burada, bu ilkenin kozmolojiyle ilgili tutumlarından birini kısaca ele almak istiyoruz.

Antropik İlke
Antropik ilke savunucularına göre, gezegenimiz Samanyolu Galaksisi’nin yaşama en elverişli bölgesinde bulunur.

 

Antropik İlke savunucularına göre “Dünya, Samanyolu Galaksisi’nin en uygun yerindeki, en uygun yıldıza, en uygun uzaklıktaki, en uygun boyutta olan gezegendir. Her şeyin “en uygun” olduğu yerde bulunan Dünya haricinde, Evren’de başka bir yerde yaşamın gelişmesi mümkün olamaz. Çünkü üst üste bu kadar mükemmel olasılıkların gerçekleşmesi mümkün değildir”. Bir kere olmuştur, o da Dünya’dır.

Sayısız kozmolojik bulgu, belki şimdilik doğrudan Dünya dışı yaşamı doğrulayamamış olsa da, başka yaşamların var olabilmesinin pek tabii mümkün olduğunu binbir farklı şekilde göstermiştir. Bu sahada çalışmalar halen sürmektedir. Ancak bu ilke çerçevesinde, çok bilinen bir örnek verelim:

Eskiden kalma ve artık pek doğru sayılamayacak bir bilgi, Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinin bulundukları konum ve büyüklükleri itibarıyle Dünya’yı göktaşları ve kuyruklu yıldızlardan koruduğu yönündedir.

asteroid4545878
Jüpiter olmasaydı, Dünya’nın yaşama imkan vermeyecek, meteor bombardımanı altında bir gezegen haline dönüşeceği iddia edilir.

 

Bugün birçok astronom da halen bunun bu şekilde olduğunu iddia etmekte ve bu görüşü savunmaktadır. Tabi burada ilk sorulması gereken şudur: “Bu sözde ‘koruma‘ görevinin bilinçli bir şekilde yapıldığı mı iddia edilmektedir?”

Bu sorunun cevabı üzerinde durmaya bile gerek görmüyoruz, elbette cevap hayırdır. Bu durumda, aklı kurcalayan ikinci soru şu olacaktır: “Dünya’nın ‘korunmaya’ ihtiyacı mı var?” Bu kadar hassas dengelerden bahsedeceksek, neden bu hassas dengeler içerisine ‘korunma ihtiyacı‘ dahil edilmiş ve gereksiz bir gerilime neden olunmaktadır? Bu sorular da, ilk ve temel sorumuzun cevabının “hayır” olmasından ötürü, otomatik olarak elenmektedir. Zira gezegenler, galaksiler ve evren bir bilinç çerçevesinde var olmamaktadır, bu durumda parametrelerin “hassas” bir şekilde ayarlanmasından söz edilemez.

Ancak son bir soru, zaten ne demek istediğimizi net bir şekilde izah edecektir: “E bu gezegenler madem bizi koruyor, o halde Dünya’ya düşen göktaşları nereden geliyor ve neden sayısız defalar canlılığın neredeyse tamamen yeryüzünden silinmesi mümkün oldu?”

Neyse, bu eksik bilginin daha doğru ifadesi bize göre şöyle olmalıdır: Evet, kimi zaman Jüpiter ve Satürn, normalde Dünya’nın yörüngesiyle çakışabilecek ve çarpmaya neden olabilecek bazı göktaşlarını (belki de gerçekten çok sayıda göktaşını) yörüngelerinden saptırarak engelleyebilirler.

kuiperbelt
Güneş Sistemi’nin dış kısımları, Kuiper Kuşağı denilen ve yüzbinlerce küçük gezegen ile asteroid’in oluşturduğu bir kuşakla kaplıdır (Telif: Don Dixon).

 

Ancak aynı çekim kuvveti sebebiyle, normalde Dünya’ya çarpmayacak göktaşlarını da, Dünya’ya yönlendirebilirler. Zira Jüpiter ve Satürn, meteorları ve kuyruklu yıldızları yörüngelerinden bilinçli bir tercihle saptırmamakta, “Evet, sen şuraya git.” veya “Hmm dur, sen bu tarafa git.” gibi bir tercihte bulunamamaktadırlar.

Yani, gezegenimize düşen göktaşlarının bir kısmı, Jüpiter’in (ve Satürn, Neptün ve Uranüs’ün) kütleçekimi nedeniyle kararlı yörüngeleri bozulmuş ve bize yönelmiş gök cisimlerinden oluşur. Sadece engellenenlere dikkat çekip, bu dev gezegenler sebebiyle bize yönlendirilmiş olan gök cisimlerini görmezden gelmek hata olacaktır.

Özetle, belki Jüpiter Dünya’ya yönelme ihtimali olan bir kuyruklu yıldızı saptırıp bizi kurtarır ama, aynı zamanda Dünya ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan başka bir kuyruklu yıldızı doğrudan üzerimize yollar. Kaldı ki, çoğu zaman bu tür gezegenlerin “koruma” görevi yapmaları istatistiki olarak da mantıklıdır.

Zira Dünya’nın bir çarpışma noktasında bulunuyor olma ihtimali, bulunmuyor olma ihtimalinden çok çok düşüktür (çünkü uzay son derece geniş bir yerdir ve Dünya son derece küçüktür). Dolayısıyla büyük ihtimalle, herhangi bir saptırma işleminin Dünya’yı “koruması”, ister istemez “hedef haline getirmesi” olasılığından çok çok daha yüksek olacaktır. Dolayısıyla bu süreci bir “koruma” olarak değerlendirmek saçmalık ve hata olacaktır.

jupiter_impacts_ss
Jüpiter’in üzerine düşen bir kuyrukluyıldız, astronomlarca canlı olarak gözlemlenebilmiştir (Telif: NASA Hubble).

 

Tabii ki Jüpiter’in ve diğer büyük kütleli gezegenlerin zaman zaman Dünya’yı olası bir çarpışmadan kurtardıklarını inkar etmemekteyiz. Ancak kelimelere, olaylara ve olgulara yüklenen anlamlar, hatalı sonuçlara varmamıza neden olabilecektir. Dolayısıyla “gizli koruyucu”, “sessiz koruyucu” veya basitçe, “koruyucu” gibi kelimeler, bu gezegenlerin kasti bir müdahalede bulunuyormuş zannedilmesine neden olabilmektedir.

Örneğin, bu “koruyuculuğu” test etmek adına International Journal of Astrobiology isimli dergide J. Horner ve B.W. Jones bir seri makale yayınlamış ve simülasyonla bu iddiaları test etmiştir. Yapılan analizlerde, birçok önceki inancın yanlışlandığı görülmüştür. Örneğin, önceki astronomların iddia ettiği “herhangi bir Jüpiter-benzeri gezegenin varlığı, Dünya’nın korunabilmesi açısından Jüpiter’in hiç olmamasından iyidir” düşüncesinin tamamen hatalı olduğu görülmüştür. Benzer şekilde, yine uzun yıllardır sanılanın aksine, Jüpiter eğer daha ufak olacak olsaydı, daha az sayıda göktaşının bize çarpacağı hesaplanmıştır.

Dolayısıyla günümüzde var olan Jüpiter, olabilecek optimum kütleden daha büyüktür ve bu, daha fazla çarpışma anlamına gelir. Aynı simülasyon ana kuşak asteroidler ve kısa dönem kuyrukluyıldızlar için tekrar edildiğinde, aynı sonuçlar elde edilmiştir: Jüpiter, bizi koruduğu kadar, bizi tehlikeye de atmaktadır. Jüpiter’in Dünya’yı “koruduğu” en temel cisimler ise Oort bulutsusundan gelen cisimlerdir. Ancak yine Jüpiter’in boyutları, “en iyi koruma” için hassas olarak ayarlanmamıştır; tam tersine, olabilecek en iyi kütleden oldukça uzaktır (ve büyüktür).

Uzun lafın kısası, bu tür konularda tek açıdan düşünerek, işimize gelen bilgi parçalarını alıp, geliştirdiğimiz hipotezleri desteklemek için kullanmak büyük bir hata olacaktır. Antropik İlke’nin de temel olarak hatası, neredeyse hiçbir bilimsel bilgiye dayanmadan, çok büyük çıkarımlarda bulunmak ve bunları test etme ihtiyacı duymamaktır. Ancak en ufak bir sorgulama silsilesi bile, bu ilkenin temellerin kolayca çürütmektedir. Hiçbir şey insan için var değildir ve insan, hiçbir şeyin merkezinde değildir. Ha, belki ego ve kibrin merkezinde olabiliriz, illa bir şeylerin merkezinde olacaksak…

Hazırlayan: Zafer Emecan
Geliştiren: Çağrı Mert Bakırcı (Evrim Ağacı)

Not: İlk olarak 2013 yılında yayınlanan bu yazımız, güncellenerek yeniden yayınlanmıştır. 




Jüpiter’in Devasa Manyetik Alanı

Tüm diğer gezegenlerin toplamından daha fazla olan kütlesiyle, sistemimizi domine eden Jüpiter‘in manyetik alanı da adına yakışır büyüklükte, devasa bir yapıya sahiptir.

Güneş Sistemi’ne dahil olan gök cisimleri, manyetize edilmiş bir Güneş rüzgarı içinde yer alır. Güneş rüzgarı, Güneş’in atmosferini oluşturan 500 km kalınlıkta ki fotosfer ve 2.500 km kalınlıktaki kromosfer tabakalarının üstünden başlayıp bütün gezegenlerarası uzaya yayılan KORONA tabakasına dahildir.

Güneş atmosferi statik bir denge durumunda olmadığı için, Güneş’in genişleyen korona tabakası Güneş rüzgarı şeklinde bütün sistemini içine yayılır. Güneş’ten radyal yönde sürekli bir elektrik yüklü tanecik akımı meydana getiren güneş rüzgarı; elektron, proton ve helyum çekirdekleri gibi (alfa tanecikleri) parçacıklar içerir. Güneş rüzgarı iyi iletkenliği dolayısıyla elektrik bakımından nötr, yani yüksüzdür. Aksi olsaydı bile, hemen zıt yükler nötrlüğün bozulduğu yere giderek nötrlüğü yeniden gerçekleştirirdi.

Dünya Earth
Güneş’ten milyarlarca km uzaklığa kadar yayılan Güneş rüzgarları, gezegenlerin manyetik alanlarıyla sürekli bir etkileşim halindedir.

Güneşin en dış tabakası olan korona içindeki manyetik alanın büyük bir kısmı Güneş rüzgarı tarafından gezegenlerarası ortama taşınır. Güneş koronası uzay içinde genişledikçe hızı artar. Bu hız, zamana bağlı olarak 200 km/s den 1.000 km/s kadar değişiklikler gösterir. Güneş rüzgarı içindeki elektron ve iyon sıcaklıkları da uzaklıkla azalırlar. Bu olay Güneş rüzgarı ile gezegenlerin kendi manyetik alanları arasındaki etkileşimde büyük öneme sahiptir.

Mars ve Venüs haricindeki gezegenler ile bazı uydular etkili birer manyetik alana sahiptir. Manyetik alana sahip bu gezegenler ile Güneş rüzgarı arasındaki etkileşim, kendini önce manyetik gökcismi önünde oluşan bir eğri-şok dalgası ile gösterir. Etkileşme nedeniyle Güneş rüzgarı plazması içinde büyük ölçekli akımlar indüklenir. Bu akımlar gezegenin manyetik alanı boyunca bir sınır teşkil edecek biçimde yayılır. Bu sınırlar içinde kalan ve Güneş rüzgarını engelleyen manyetik bölgeye gezegenin ‘manyetosferi’ denir. Manyetosferin büyüklüğü çeşitli faktörlere bağlıdır.

Jüpiter, büyüklüğü ve iç dinamikleri nedeniyle Güneş Sistemi’nin en güçlü manyetik alana sahip gezegenidir.

Jüpiter Jupiter
Güneş Rüzgarları, Jüpiter’in dev manyetik alanınını aşamazlar.

1955 yılında Jüpiter’in, düzensiz radyo dalgası patlamaları, yaydığı gözlendi. Bu güçlü radyo ışıması bilim insanlarının ilgisini çekti. Yerden yapılan gözlemler yeterli olmadığı için daha yakından görmeye karar verdiler.

1973 ve 1974 yıllarında, arka arkaya Jüpiter’e ulaşan Pioneer 10 ve 11 uzay araçları garip sayılabilecek bir şeye rastladı: Dünya’dakinden çok daha güçlü bir manyetik alana ve bu alana yakalanmış çok hızlı hareket eden yüksek enerjili elektronlara.

Dünyanın yaklaşık on dokuz bin katı daha güçlü olduğu hesaplanan bu manyetik alanın ekseni, Jüpiter’in dönme eksenine 11 derece açı yapar. Kutupları ters yerleşmiş çift kutuplu bir manyetik alandır. Yani Jüpiter’in kuzey manyetik kutbu gezegenin güney coğrafi kutbuna, güney manyetik kutbu ise kuzey coğrafi kutbuna yakındır. Bu çift kutuplunun yanı sıra, Jüpiter’in manyetik alan yapısını karmaşıklaştıran bir dört kutuplu ve bir de sekiz kutuplu bileşeni bulunmaktadır.

Jüpiter Jupiter
Jüpiter’in manyetik alanının temel yapısı ve Güneş rüzgarı ile etkileşimi.

Manyetik alanın oluşabilmesi için gezegenin çekirdeğinin demir (Fe) ve nikel (Ni) gibi manyetik özelliği olan ağır elementleri içermesi gerekir. Dev bir manyetik alan için ise, dev bir demir ve nikel kütlesi olması gerekmektedir. Fakat yapılan araştırmalarda demir ve nikelin Jüpiter’in kütlesinin ancak küçük bir kısmını oluşturduğu keşfedildi.

Çekirdeğinin bu denli güçlü bir manyetik alan yaratması mümkün olmadığından, gezegenin manyetizmasından metalik sıvı hidrojen tabakası sorumlu tutulur. Elektrik iletkenliği çok yüksek olan bu bölgedeki elektron akımı, Jüpiter’in kendi çevresindeki hızlı dönüşünün etkisi ile güçlü bir manyetik alan oluşturur. Güçlü bir manyetik alan, dev bir manyetosfer demektir. (Jüpiter’in iç yapısı hakkında daha detaylı bilgi için şu makalemize bakabilirsiniz)

Gezegene yaklaştıkça manyetik alanın etkisi giderek artar. Güneş kökenli parçacıkların aşamayarak çevresinden dolaşmak zorunda kaldığı manyetopoz, manyetosferin sınırını belirler. Bu alan da güneş rüzgarlarının şiddetindeki değişimlerle paralel olarak kısa sürelerde genleşip daralmakla birlikte, Jüpiter’in 3-7 milyon km. uzağında başlar.

Jüpiter Jupiter

Güneş rüzgarlarının deforme ettiği manyetik kuvvet çizgilerine uyumlu olarak damla biçimini alır ve gezegenin arkasında bir milyar kilometreye kadar uzanan bir kuyruk oluşturur. Öyle ki, bu kuyruğun Satürn’ün yörüngesine kadar uzandığı gözlemlenmektedir. Dolayısıyla, Jüpiter manyetosferi hacim açısından Güneş Sistemi’nin en büyük oluşumu olarak kabul edilmelidir.

 Jüpiterin ‘van allen’ kuşakları

Jüpiter manyetosferinin iç bölgelerinde gezegen tarafından yakalanan yüklü parçacıklarla oluşmuş Van Allen kuşakları benzeri ışınım kuşakları bulunmaktadır. Jüpiter’in ışınım kuşaklarında hapsettiği yüklü parçacık sayısı, manyetik alan şiddetine bağlı olarak Dünya’nın Van Allen kuşaklarındaki parçacık sayısından çok daha fazladır.

Van Allen kuşaklarında toplanan yüklü parçacıkların çoğunluğu Jüpiter atmosferinden koparak manyetik alana kapılan gazlardan kaynaklanır. Büyük ölçüde iyonize hidrojen atomlarından salınan serbest elektron ve protonların yanı sıra, helyum, oksijen ve kükürt iyonlarına da rastlanır.

Jüpiter Jupiter
Hubble Uzay Teleskobu tarafından kızılötesi ışıkta alınmış olan, Jüpiter’in kutuplarındaki aurora oluşumları.

Jüpiter’in manyetik alanı tarafından yakalanan yüklü parçacıkların kutup bölgelerine inmesiyle Dünyadakine benzer kutup ışınımları (auroralar) oluşmaktadır. Galileo uzay aracı gözlemleri, Jüpiter’deki kutup ışınımlarının bulut tepelerinden 300-600 km yüksekte oluştuklarını göstermiştir.

Hubble uzay teleskobuyla yakalanan Jüpiter kutup ışınımları

Uyduları etkileyen bir manyetosfer

Dev gezegenin, 2017 yılı itibarıyla bilinen 69 uydusu bulunmaktadır. Bu uydulardan birçoğu da manyetosferin içinde kalan yörüngelere sahiptir.

Büyük uydulardan gezegene en yakın olan İo, Jüpiter ile uydu arasında kesintisiz süren bir elektrik akımının etkisi altındadır. Uydu yüzeyinden iyonize atomları kopararak İo ve Jüpiter’i iki yönden birbirine bağlayan sıcak plazma akımının 1000 gigawatt değerini bulduğu düşünülüyor.

Jüpiter Jupiter
Jüpiter ile uydusu Io arasında güçlü bir plazma akımı vardır. Plazma akımı, gezegenin çevresinde simit şeklinde dev bir manyetik halkanın oluşmasına neden olur.

Io uydusu gezegene bol miktarda sülfür dioksit bırakarak gezegenin etrafında simit biçimli büyük bir hat (torus) oluşturur. Jüpiter’in manyetik alanı da bu hattı kendisiyle aynı yönde ve hızda dönmeye zorlar. Dönen torus, manyetik alana da plazma yükleyerek şeklini “manyetodisk” adı verilen bir yapıya çeker. Diğer bir uydu olan Europa‘nın, (yaşam olabilme ihtimali düşünülen uydu) yüzeyi buzlarla kaplıdır. Manyetosferin yarattığı bu gerginlik buzlarla kaplı yüzeyindeki eliptik yarıklarla belli olmaktadır.

Son bir not olarak şunu söylemeliyiz; gezegeni çevreleyen 1 milyon km. yarıçapındaki alan, çok yoğun ışınımların varlığı nedeniyle uzay sondalarının bu alandan geçtikleri sıradaki etkinliklerini önemli ölçüde kısıtlamıştır ve ileride yapılabilecek insanlı araştırmalar için önemli sakıncalar yaratabilecek durumdadır. Bu bölgedeki radyasyon o kadar büyük boyutlardadır ki, günümüz uzay elbiselerini giyen bir astronotu bu bölgede birkaç dakikadan fazla hayatta kalamaz.

Merve Yorgancı




Galileo Galilei ve Dünya Merkezciliğinin Düşüşü

Gelmiş geçmiş en büyük bilim insanlarından biridir Galileo Galilei. Bir uygarlığın gölgesinde olduğu karanlığa meydan okumuş, yargılanmış ve hapsedilmiştir. Ancak bulguları ve keşifleri bütün karanlığa rağmen bugünkü modern fiziğin ve astronominin temelini oluşturmuştur.

1609’da Galileo, Hollandalı gözlük imalatçılarından esinlenerek ilk teleskobunu yaptı ve gökyüzüne çevirdi. 1610’da “The Stary Messenger (Sidereus Nuncius)” kitabında yaptığı gözlemleri yayınladı. Gözlemlerine göre Ay, düz değildi, dağları ve kraterleri olan bir küreydi. Venüs de, Ay gibi evrelere sahipti ve bu Güneş etrafında döndüğünün kanıtıydı.

Jüpiter dört büyük uyduya sahipti. Bu uydular, onları neredeyse aynı zamanda gözlemleyen Simon Marius tarafından verilen Ganymede, Callisto, Europa ve Io isimleriyle anılacak; daha sonra da “Galileo Uyduları” olarak isimlendirilecekti.

Galilei-Galileo-SidereusNuncius
Galileo’nun 1610 yılında yayınladığı The Stary Messenger (Sidereus Nuncius) kitabından bir bölüm. Kitap, son derece detaylı Ay çizimleri içermekte…

Bütün bu bulgular, kilisenin ve Aristotales’in (Aristo) Dünya merkezli evren doktrini ile çakışıyor ve Kopernik’in Güneş’i merkeze alan modelini destekliyordu. Kopernik modeli ve ondan önce bu modeli destekleyenler hakkındaki yazımıza göz atabilirsiniz.

Galileo burada durmadı, 1612’de “Discourse on Bodies in Water” kitabı ile Aristotales’in “cisimler su üzerinde yassı ve düz oldukları için durur” fikrini çürütüp, bunun bir cismin ağırlığı ve yer değiştiren su arasındaki ilişki sayesinde mümkün olduğunu yazdı. 1613’te ise Güneş lekelerini gözlemleyerek, Aristotales’in “Güneş mükemmeldir” savını da çürüttü.

Galileo Güneş Lekesi
Galileo’nun Güneş lekesi gözlemlerinden sonra yapmış olduğu çizimler.

1616’da kilise Kopernik modelini “kâfir” ilan etti ve Galileo’nun bulgularını yayınlamasını yasakladı. Galileo’nun bu yasağı 1623’te arkadaşı kardinal Maffeo Barberini papa seçilene kadar sürdürdü. Papa Urban VIII ismini alan arkadaşı, Galileo’nun Kopernik modelini desteklemediği sürece çalışmalarını yayınlamasına izin verdi.

Ne yazık ki 1632’de yayınladığı “Dialogue Concerning the Two Chief World Systems (Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo) kitabı kilisenin limitlerini çok zorlamıştı. Kitap biri Kopernik modelini savunan, biri Aristotales’i savunan, biri de tarafsız olan üç kişinin diyalogları hakkındaydı ve bilimsel gerçekler nedeniyle haklı olarak Kopernik modelinin savunulduğu bir yayındı.

Galileo
Galileo’nun engizisyonda yargılanıp mahküm edilmesine neden olan Dialogue Concerning the Two Chief World Systems (Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo) kitabının orjinal baskısı.

Kilise, kendisini derhal Roma’ya, engizisyon mahkemelerine çağırdı. Aylar süren duruşmalardan sonra suçlu bulundu ve ev hapsine alındı. Ev hapsinde kitap yazmaya devam etti. Eserleri Hollanda ve Fransa’da kitlelere ulaşırken, Galileo 1638’de oldukça hasta ve kör olmuştu.

8 Ocak 1642’de hayatını kaybetti. Kilisenin Galileo’nun eserleri ve Kopernik teorisi üzerindeki yasağı bir yüzyıl daha sürdü. Ancak, 1758’de yasakları kaldırmak zorunda kaldılar. Kopernik modeline karşı tutumları da 1835‘te tükendi. 20. yüzyılda birçok papa, Galileo’nun görüşünü seve seve kabul edip yüceltmek zorunda kalmıştır. Çünkü modern dünyada bu kadar sevmedikleri görüşlere karşıtlık sürdürüp ayakta durmaları imkansızdır.

Bu büyük bilim insanının evreni anlamamıza yönelik katkıları sadece keşifleri ile değil, kullandığı metotlar ve bulgularını kanıtlamak için matematiği kullanmasıyla da çok önemlidir. Bilimsel devrimde çok büyük bir rol oynamıştır ve hakkıyla “Modern Bilimlerin Babası” ünvanını almıştır.

Galileo

Galileo kendisinden 800 yıl önce yaşamış Aristotales’in mirası sayılabilecek, bilimsellikten uzak karanlık bir Dünya içinde doğmuştu. Mücadelesini, engizisyon terörü altında ki bir Avrupada, inanılmaz baskılar altında sürdürmüş ve savunduğu bilimsel değerler uğruna en sonunda hayatını kaybetmiştir. Ölümünden ancak 200 yıl sonra kilise tarafından kabul gördü. Neredeyse bin yıl süren, Dünya’yı evrenin merkezi zanneden karanlık görüşten sonra, son 200 yılda silkelenip kendimize gelebildik. Uçmayı keşfettik, Ay’a gittik, Güneş Sistemi’nin dört bir köşesine robotlar gönderdik, uzay istasyonları ve parçacık hızlandırıcılar inşa ettik.

Galileo Galilei ve onun gibi nicelerine ne kadar borçlu olduğumuzun hiç bir ölçütü olamaz. O ve kendi gibi bir çok bilim insanı, bugün sahip olduğumuz bilgi birikimi ve pozitif bilimlerin yüceltilmesi ile bizi bilgisizlikten kurtarmışlardır

Dünya yörüngesinin 650 milyon kilometre uzağındaki Jüpiter ve dört büyük uydusu uygarlığımızın kaderinin değişmesine böyle yardımcı olmuşlardır. Eğer referans ve ilham alabileceğimiz Jüpiter, Venüs ve Ay gibi gök cisimleri olmasaydı bugünkü durumumuz çok farklı olabilirdi. Evrendeki başka uygarlıklarında gökyüzüne baktıklarında ilham alabilecekleri böylesi gezegenlere sahip yıldız sistemlerinde yaşıyor olması dileğiyle.

Berkan Alptekin




Güneş Sistemi’nin En Sıcak Yeri Neresi?

Birçoğumuz için burası Güneş’tir. Ama bu malesef doğru cevap değil. Çünkü Güneş Sistemi’ni en sıcak yeri Güneş’te değil, Jüpiter’de.

Jüpiter’in de, Dünya’da olduğu gibi bir manyetik alanı bulunur. Tabi bu alan, bizimkiyle kıyaslanamayacak kadar büyük ve güçlüdür. İşte, Jüpiter’in bu devasa manyetik alanına yakalanan yüklü kozmik parçacıklar, yine Dünyamızda olduğuna benzer “Van Allen Kuşakları” oluşturur.

Bu radyasyon kuşağını oluşturan sıcak parçacıkların kaynağı; Güneş, Jüpiter’in kendisi ve uydularından gelen gazlar, iyonlar ve atomaltı parçacıklardır.

Jüpiter’in manyetik alanı ve volkanik olarak aktif durumdaki uydusu IO ile olan etkileşimi. Bu manyetik alan nedeniyle, IO ile Jüpiter’in manyetik kutupları arasında yoğun bir yüklü parçacık akımı vardır.

Jüpiter’den 3 milyon km kadar ötede başlayıp, onlarca milyon kilometre ötelere uzanan büyük radyasyon kuşaklarında, kütleçekim, parçacık bombardımanı, sürtünme vb yollarla inanılmaz yüksek enerjilere maruz kalan bu parçacıklar o kadar ısınır ki, sıcaklıkları 200 milyon santigrat derecenin üzerine çıkar. Bu, Güneş Sistemi dahilinde bildiğimiz en yüksek sıcaklıktır.

Kıyaslama açısından söyleyelim, Güneş’in yüzey sıcaklığı yaklaşık 6 bin, çekirdek sıcaklığı ise 13 milyon santigrat derecedir. Güneş’in korona tabakasında da manyetik alanlar nedeniyle çok yüksek sıcaklıklar meydana gelir ama, bu sıcaklıklar Jüpiter’in manyetik alanında olduğu gibi yüz milyonlarca derece değil, birkaç milyon santigrat derece civarındadır.

Burada şunu belirtmek gerekiyor: Manyetik alan içindeki radyasyon kuşaklarında yer alan bu parçacık ve gazların arasında bulunduğunuzda yanmaz veya ısınmazsınız. Çünkü, parçacık yoğunluğu çok düşüktür.

Jüpiter’in manyetosferindeki aşırı yoğun radyasyon içinde Dünya tabanlı canlılar barınamaz. Örneğin, yüzey altında yaşam olasılığı yüksek olan Europa’nın yüzeyindeyseniz; çok kısa süre içinde aşırı dozda radyasyona maruz kalıp ölürsünüz.

Dünya atmosferi içinde bizler santimetre kare başına milyarlarca atom içeren bir ortam içinde yaşarız. Bu kadar fazla sayıda atom, hem temas hem de ışıma yoluyla yoğun bir ısı transferi yaşanmasına neden olur. Dolayısıyla gündelik algılarımızla, bir yer sıcaksa, orada kaldığımızda ısınırız şeklinde düşünürüz. Oysa bu, Dünya yüzeyinde doğru, ancak uzay boşluğundaki yapılar için doğru değil.

Jüpiter’in manyetik alanındaki parçacık / atom yoğunluğu santimetre karede birkaç atomdan fazla değildir. Dolayısıyla, çok aşırı sıcaklıkta olsalar bile, bu parçacıklar dikkate almaya değer bir ısı transferine neden olmazlar. Bu düşük yoğunluk nedeniyle; tek tek ölçüldüklerinde yüzlerce milyon santigrat dereceye ulaşan sıcaklıkları çevrelerini ısıtmaya yeterli gelmez.

Yani bu kuşağın, çevresindeki herhangi bir uyduyu veya gezegeni “hafifçe de olsa” ısıtması mümkün değil. Bununla beraber, ısı şeklinde zarar vermese bile; aşırı radyasyon seviyesi hiçbir biçimde hayatta kalmanıza izin vermeyecektir.

Zafer Emecan

İlk olarak 12 Ekim 2015 tarihinde yayınladığımız bu yazımızı, yeni bulgular eşliğinde geliştirerek tekrar yayınladık. Facebook




Zeus’un Kızgın Eşi: Io

Üstte, Jüpiter’in küçük fakat azgın volkanlarıyla ünlü uydusu Io’yu görüyorsunuz. Io (Ayo şeklinde okunur), Galileo Galilei’nin 1610 yılında keşfettiği Jüpiter’in 4 büyük uydusundan biridir (diğerleri; Europa, Ganymede, ve Callisto).

Uydu ismini, mitolojik Yunan tanrısı Zeus’un eşlerinden (aslında sevgililerinden) biri olan Io’dan alır. İlginç bir rastlantı ama, İstanbul Boğazı’nın ecnebilerce kullanılan ismi olan “Bosphorus” adı da Io ile bağıntılıdır:

Zeus’un asıl eşi olan Hera, kocasının kendisinden saklamak için bir öküze dönüştürdüğü Io’dan şüphelenir ve onu rahatsız etmesi için başına bir at sineği musallat eder. Io da at sineğinden kaçmaya başlar ve bu sırada İstanbul Boğazı’ndan geçer. İşte Bosphorus (öküz geçidi) ismi de buradan gelir. Aslında bu hikaye çok daha karışık ama konumuz olmadığı için burada kesmemiz yerinde olur.

painting-io
Çapkınlık ve hovardalıklarıyla ünlü Zeus’un çok sayıda sevgilisi vardır. Ancak karısı Hera, her seferinde bu sevgililerini bulur ve kendince cezalandırır. Io’nun cezası da bir ineğe dönüşüp bıkmak usanmak bilmeyen bir at sineği tarafından kovalanmak olmuştur.

Bizim Ay’ımız ile hemen hemen aynı boyutlara sahip olup, ondan birazcık daha büyük ve ağır olan Io, Güneş Sistemi içinde volkanik olarak en aktif gökcismidir. Galileo Uzay Aracı tarafından 1995-2013 yılları arasında alınan görüntülerin birleştirilmesiyle oluşturulmuş bu fotoğrafın üst kısmında Io’nun ünlü dev volkanlarından bir tanesi, aktif haldeyken açıkca görülebiliyor.

Io yüzeyinden 75 km yukarı kadar ulaşan kül ve kükürt püskürtüleriyle, bu yanardağın en az 18 yıldır aktif halde olduğunu biliyoruz. Jüpiter’in güçlü kütleçekim etkisiyle sıkışıp genişlerken çekirdeği ve manto tabakası sürtünmenin etkisiyle sürekli ısınan Io’da, bunun gibi yüzlerce aktif volkan bulunur.

Io ve Jüpiter (Telif: NASA)

Dünya’daki volkanlardan yükselen gaz ve toz, en fazla 10 ila 30 km kadar yukarı ulaşabilirken, Dünya’nın sadece %18’i kadar olan düşük kütleçekimi nedeniyle Io’daki püskürtüler çok daha yükseğe ulaşabilirler. Hatta bu püskürtülerin bir kısmı uydunun kütleçekiminden kurtularak Jüpiter’in yörüngesine saçılır.

Uydu, dev gezegen Jüpiter’e sadece 420 bin km uzaklıkta bir yörüngede döner. Bu yakın yörünge, uydunun üzerinde öyle büyük bir çekim gücü oluşturur ki, dolanım süresi boyunca sürekli olarak adeta bir lastik top gibi sıkışıp genişler. Normal şartlarda bizim Ay’ımız gibi iç yapısı çoktan soğumuş olması gereken IO, Jüpiter’in bu acımasız etkisi nedeniyle adeta ocak üstünde kaynayan bir kazan gibi sıcak kalmıştır.

Zafer Emecan




Cüce Yıldızlar Ne Kadar Cüce

İnsanların zihinlerinde kırmızı cüce yıldız denilince genellikle; kayda alınmayacak kadar küçük şeyler şekilleniyor, şöyle bir burun kıvırma tavrına gidiliyor. Oysa, evrendeki tüm yıldızların yaklaşık yüzde 80’inin oluşturan kırmızı cüce yıldızlar algıladığımız gibi “küçük” değil. Hoş, evrendeki devasa rakamlar karşısında büyük ve küçük algımız birbirine giriyor, size hak veriyoruz.

Olabilecek en küçük kırmızı cüce yıldızın içine bile; rahatlıkla 1.400 tane Dünya sığabileceği gibi, en az 25 bin Dünya, yahut 80 Jüpiter kadar ağırdır. Üstteki görselde, var olabilecek en küçük ve en soğuk cüce yıldızlardan birini, tanıdığınız birkaç gezegen ile yan yana orantılı boyutlarda kıyasladık.

Bu boyutlarda bir kırmızı cüce yıldızın çapı, 180-190 bin km’yi (Ay-Dünya mesafesinin yarısı) bulabilir. Jüpiter’den birazcık daha büyük çapa sahiptir, çekirdeğinde nükleer füzyon ile enerji üretir ve parlar. Toplam kütlesi Güneş’in sadece %8-10’u kadardır ama, yakıtını o kadar az miktarda kullanır ki, ömrü toplam 10 milyar yıl kadar olan Güneş’ten çok daha uzun, en az 800 milyar yıl boyunca sağlıklı bir hayat sürer. Tabii, yaydığı enerji çok az, Güneş’in binde biri kadardır.

Cüce Yıldızlar
Yakınımızda bulunan cüce yıldızlardan biri Wolf 359’un boyutları, Güneş ile kıyaslandığında böyledir.

Bu denli az enerji yayıp düşük parlaklığa sahip oldukları için; yakın çevremizde 4-12 ışık yılı mesafede 60’ın üzerinde kırmızı cüce yıldız olmasına rağmen, bunları çıplak gözle göremeyiz. Ancak, çoğunluğu iyi bir dürbün veya küçük bir teleskopla amatör astronomlar tarafından gözlemlenebilirler.

Kırmızı Cücenin kütlesi büyüdükçe boyutları da büyür. Örneğin, Güneş’in yarı kütlesine sahip bir cüce yıldızın çapı, Güneş’in yarısından fazlaya, yani rahatlıkla 800 bin km’ye ulaşabilir. Ancak, ışıma (yaydığı enerji) gücü bu şekilde orantılı olarak artmaz. Yarım Güneş kütlesine sahip bir kırmızı cücenin yayabileceği maksimum enerji, Güneş’in ancak %10’u kadar olabilir. Ancak bu da gözünüze az görünmesin. Çünkü böyle bir yıldızın yaydığı %10’luk enerji; uygun mesafede yer alan bir gezegende hayatı bizim güneşimiz kadar besleyebilecek kadar yeterlidir.

Yeri gelmişken belirtelim, kahverengi cüceler yıldız değildir. Merkezlerinde enerji üretme yetenekleri yoktur. Her ne kadar, oluşumları sırasındaki “sıkışma” sürecinin sağladığı ısı sayesinde geçici bir süreliğine parladıkları için yıldız şeklinde nitelenseler de, birkaç yüz milyon ila birkaç milyar yıl içinde istikrarlı biçimde soğuyarak Jüpiter benzeri sıradan bir gaz devi gezegene dönüşüp, gözden kaybolurlar.

Zafer Emecan – Fb




Konaklama Tesislerimiz: Lagrange Noktaları

Bilindiği gibi büyük veya küçük her cisim bir kütleçekimine sahiptir ve yine büyüklüğünden bağımsız olarak başka bir cismin kütleçekiminden öyle ya da böyle etkilenir. Yani, çok büyük bir kütle olan Dünya gezegeninin kütleçekiminden etkilenir ve üzerine doğru çekilirsiniz. Ancak, siz de Dünya’yı aynı biçimde kendinize doğru çekersiniz. Tabi, sizin kütleçekiminiz Dünya için zırhlı bir tanka atılan taş kadar önemsizdir ve ölçebileceğiniz hiçbir etkiye yol açmaz.

Boyutlar ve kütleler büyümeye başladıkça iş değişir. Örneğin gezegenimizin kütleçekimi Ay üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Onu kendi yörüngesinde tutar ve Ay hiçbir yere kaçamaz.

Ancak, Ay’ın da bir kütleçekimi vardır ve gezegenimiz üzerinde hatırı sayılır bir etkiye sahiptir. Oldukça büyük bir kütle olduğu için gezegenimizin dönüş hızına etki eder. Ayrıca, gel-git kuvvetleri ile gezegenimizi çekiştirir, denizleri kabartır, yerkabuğunu eğer, büker.

lagrange010831035
Sadece Dünya sizi değil, siz de Dünya’yı kendinize çekiyorsunuz. Tabi, kütleniz çok küçük olduğu için bu durum Dünya’nın umurunda bile olmuyor…

Şimdi bakış açımızı genişletip şunu düşünelim;

Dünya’nın güçlü bir kütleçekimi var. Ay’ın da var. Eğer Ay’a yakın isek, onun kütleçekimi baskın olur ve bizi çeker. Ama Dünya’ya daha yakın isek, bu kez de Dünya’nın kütleçekimi bizi çeker. Peki, biz öyle bir yerde duralım ki, hem Ay’ın, hem de Dünya’nın kütleçekimi bize eşit derecede etki etsin. Biri diğerinden üstün olmasın. Bu durumda ne olur?

O noktada, ikisinin arasında sabit biçimde ve “güvenle” kalabilirsiniz. İşte en temel anlatımı ile Lagrange noktası budur. İki gökcisminin kütleçekimlerinin birbirini dengelediği, dolayısıyla kütleçekimi hiç yokmuş gibi hissedebileceğiniz bir yerdir. İsmini, bu konuda yaptığı çalışmalarıyla bilinen İtalyan astronom ve matematikçi Louis Lagrange’dan (1736-1813) almıştır.

Ancak Lagrange noktalarının sayısı, iki gökcismi arasındaki kütleçekiminin “eşitlendiği” tek bir yerle sınırlı değildir. Birbiriyle ilişkili iki gökcisminin yörüngeleri üzerinde 5 adet ana Lagrange noktası bulunur. Bunları sırasıyla inceleyelim:

lagrange0010123
Dünya-Ay ikilisinde, Ay’ın yörüngesi üzerinde yer alan Lagrange noktaları. Bu görsel’de Dünya yerine Güneş’i, Ay yerine de Dünya’yı koyarsanız, elde edeceğiniz bu kez de Dünya Güneş arasındaki Lagrange noktalarını bulursunuz. 

L1 Noktası:

Bu nokta, yukarıda izah ettiğimiz biçimde, her iki gökcisminin arasında kalan ve iki gökcisminin de kütleçekim güçlerinin eşitlendiği noktadır. (Dünya ve Ay arasındaki L1 noktası, gezegenimizden 321 bin km ötede yer alır.) Meraklısı için L1 noktasının hesaplanması için kullanılan matematiksel formül şudur:

(“r” küçük, “R” büyük gökcismi arasındaki mesafe. “M1” küçük, “M2” büyük cismin kütlesi)

L1 001001

L2 Noktası:

Küçük gökcisminin “arka tarafında” yine her iki gökcisminin kütleçekiminin eşit hale geldiği bir alan bulunur. L2 noktası, tam burasıdır. (Dünya ve Ay örneğinde L2 noktası, gezegenimizden 444 bin km ötede yer alır.) Şu şekilde formülize edilir:

L20102

L3 Noktası:

Küçük gökcisminin arka tarafında olduğu gibi, büyük gökcisminin de arkasında bir Lagrange noktası yer alır. Burada da her iki gökcisminin uyguladığı çekim kuvveti birbirine eşittir. (Dünya ve Ay ikilisi için L3 noktası, gezegenimizden 386 bin km ötede yer alır.) Matematiksel ifadesi şudur:

L301010

L4 ve L5 Noktası

Lagrange noktaları arasında en ilginç özellik gösteren iki noktadır. Büyük ve Küçük gezegene eşit uzaklıkta doğrularla, 60 derecelik bir dik üçgen çizerseniz, L4 ve L5 noktalarını bulursunuz. Bu noktada büyük gezegenin kütleçekimi etkindir, ancak, küçük gezegenin kütleçekimi de “kilit” etkisi yaratır. Bunu daha sonra açıklayacağız. (Dünya ve Ay ikilisi için L4/5 noktası, gezegenimizden “ortalam” 382 bin km ötede yer alır.)

Ne işi yarar?

Gökcisimleri arasındaki bu noktaların gökbilimde birçok kullanımı var. Örneğin, L1 noktasına yerleştirdiğiniz bir uzay aracı, Dünya ve Ay arasında stabil bir yörüngeye oturmuş olur. Bu yörüngedeki cisim, Ay ile beraber sabit bir noktada kalmak üzere gezegenimiz çevresinde dolanır. Böylelikle hem Dünya’yı, hem de Ay’ı aynı anda kesintisiz gözlemleyebileceğiniz bir yer elde etmiş olursunuz.

Buna benzer bir durum, L2 ve L3 noktaları için de geçerlidir. Buralarda bulunan uzay araçları çok uzun bir süre boyunca yörünge düzeltmesine gerek kalmadan stabil bir yörüngede dolanırlar.

İlginç özelliğe sahip olduğunu söylediğimiz L4 ve L5 noktaları ise “kararlılık”ları ile uzay çalışmaları için eşsiz bir fırsat sunar. L1, L2 ve L3 noktalarında bulunan cisimler her ne kadar çok uzun süre kararlı kalabilseler de, önünde sonunda büyük veya küçük gökcisimlerinden biri tarafından kendilerine çekilerek bu kararlılıklarını yitirirler. Oysa Lagrange 4 ve 5 noktaları çok daha kararlıdırlar. Burada neredeyse sonsuza kadar sabit kalabilirsiniz.

InnerSolarSystem-tr
Jüpiter’in 4 ve 5’inci Lagrange noktalarında yer alan “Trojan” asteroidler. (Hildalar dikkatinizi çekmiş olmalı. Evet, burası da bahsettiğimiz kararlı Lagrange noktalarından L3’tür.)

Aslında 4 ve 5’inci noktalar için bir “tuzak” sıfatını da kullanabiliriz. Çünkü, birçok gezegenin bu yörüngesi, buraya hapsolmuş gökcisimleri ile doludur. Örneğin, Jüpiter’in Güneş etrafındaki yörüngesinde bulunan L4 ve L5 noktalarına yüzbinlerce asteroid hapsolmuş durumdadır. Bu asteroidler Trojans (Troyalılar) olarak bilinir. Eğer bir gök cismi, bu noktaya gezegenin yörünge hızı ve doğrultusuna eşit veya yakın bir biçimde girerse, kaçınılmaz olarak burada hapsolur ve yörüngesine artık gezegenin L4/5 Lagrange noktasında kalacak biçimde devam eder.

Bu noktalar o kadar kararlıdır ki, L4 ve 5 noktalarına hapsolmuş asteroidler ve toz bulutları, gökcisimlerinin ömür süreci boyunca burada kalabilirler. Sadece Jüpiter’de değil, Güneş Sistemi’ndeki hemen her gezegenin, Mars’ın, Dünya’nın, Satürn’ün, Uranüs’ün 4. ve 5. Lagrange noktaları böylesi Troyalı göktaşları (ve de toz) barındırır. Ancak, asteroid kuşağına yakın olan Jüpiter’in ve Kuiper Kuşağı’na yakın olan Neptün’ün Troyalıları sayıca çok daha kalabalıktır.

Nasıl kullanıyoruz?

Lagrange noktalarının gökbilim açısından önemli olduğunu, buralara yerleştirilen uzay araçlarının kararlı yörüngeleri nedeniyle avantajlı çalışma koşullarına sahip olduğuna değinmiştik. Gezegenimiz Dünya/Ay ve Dünya/Güneş arasındaki noktalarda da bunun gereği çok sayıda uzay aracı bulunuyor:

SOHO Güneş Gözlem Uydusu, Dünya ve Güneş arasındaki L1 noktasında bulunuyor. Bu nokta, gezegenimizden 1.5 milyon km uzakta yer alıyor ve Güneş ile Dünya’nın çekim güçleri burada dengelendiği için SOHO uydusu kalıcı olarak buraya yerleşebildi ve Güneş gözlemini sürdürüyor.

lagrangeimagesizer
Dünya ve Ay arasındaki L1 noktasına yerleştirilmiş bir uzay istasyonu, gelecekteki ay yolculukları için bir ara durak olma özelliği taşıyacaktır.

Dünya-Güneş arasındaki, ikinci nokta olan ve Güneş yönünde Dünya’nın tam arkasında kalan L2 noktasında ise, Wilkinson Mikrodalga Düzensizlik Sondası (WMAP) yer alıyor. Burada Dünya Güneş’i tam olarak gölgelediği için, WMAP aracı yıldızımızın ışınımından etkilenmeden Kozmik Fon Işınımı’nın ölçümünü yapabiliyor. Gelecekte Hubble Uzay Teleskobu’nun yerine kullanılması planlanan James Webb Uzay Teleskobu da yine L2 bölgesindeki bu yörüngeye yerleştirilecektir.

Bunların yanında, Lagrange noktaları gelecekte kurulabilecek yörüngesel uzay kolonileri için de iyi birer konaklama yeri olarak görülüyor. Örneğin Dünya yörüngesinde L4 ve 5 noktalarına kurulacak bir koloni (veya uzay istasyonu) hem gezegenimize, hem de Ay’a eşit uzaklıkta (yaklaşık 380 bin km) olacağı için her ikisine de ulaşma açısından avantajlı ve güvenli bir konumda yer alacak. Dünya ve Ay arasındaki L1 noktası da yine ulaşım için bir “ara istasyon” olması bakımından önemli. Gelecekte burada Dünya-Ay arası yolculuklar için bir “dinlenme tesisi” kurulabilir.

Kısacası Lagrange noktaları, hem bugünkü uzay gözlemlerimiz, hem de gelecekteki uzay yerleşimlerimiz için kilit öneme sahip kütleçekimsel konaklama alanları olarak nitelenebilirler.

Zafer Emecan




Güneş Ve Gezegenlerin Orantılı Büyüklükleri

Güneş, sistemimizdeki en büyük ve en fazla kütleye (kütleyi, aynı şey olmasa da “ağırlık” şeklinde düşünebilirsiniz) sahip gökcismidir. Tüm Güneş Sistemini bir araya getirdiğimizde oluşacak olan kütlenin %99.8’ini Güneş tek başına karşılar. Kalan %0.2’lik kütlenin ise yarısından fazlası Jüpiter‘e aittir. Daha başka bir ifadeyle Jüpiter, Güneş haricinde sistemimizdeki her şeyin; tüm gezegenlerin, meteorların, cüce gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların toplamından daha ağırdır.

Güneş ve Jüpiter’den artan yaklaşık %0.07’lik kütlenin yarısından fazlası Satürn‘den ibarettir. Ondan geri kalan %0.03’lük kütle’nin de dörtte üçünden fazlası Neptün ve Uranüs’ü meydana getirir. 

En nihayetinde artan %0.01’den az kütle; Dünya, Mars, Venüs, Merkür, uydular, cüce gezegenler, asteroidler ve kuyruklu yıldızların tümünü oluşturur. Hepsini bir araya toplasınız, bir Neptün bile etmezler…

Görseli bizime ulaştıran okurumuz Onur Gündüz’e teşekkür ederiz. Görselin dev boyutlu halini buradan  veya buradan bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

 

Facebook




Görebileceğiniz En Büyük Fırtına: Büyük Kırmızı Leke

Bir gezegen düşünün ki içinde fırtınalar kopuyor. Evet, bağrı yanık, Güneş Sistemi’nin fazla agresif gezegeni Jüpiter’den bahsediyoruz. Jüpiter hakkında söyleyecek çok şey, yazacak bir ton bilgi var. Ama biz Güneş Sistemi’nin haylaz çocuğu Jüpiter’in içinde kopan, çok karmaşık bir yapıya sahip olan ve hala bilim insanlarının üzerinde çalışmalar yaptığı Büyük Kırmızı Leke’ye değineceğiz.

Büyük Kırmızı Leke, Robert Hook tarafından ilk olarak 1664 yılında gözlemlendi. Hook, 17.yy’ın en başarılı bilim insanlarından biriydi ve onun çalışmaları yüzyıllar boyunca uzanacak araştırmalara ışık tuttu. Bilim alanında birçok yeniliğin keşfedilmesini sağlayan, Ay’ın kraterleri hakkında araştırmalarda bulunan Hook, Satürn’ün halkalarının da ilk gözlemcilerindendir.

Robert Hook’un bir portresi. Aslında, Hook'un yaşadığı dönemde yapılmış bir portresi yoktur. Ancak, ölümünden sonra temsili olarak portreleri yapılmıştır.
Robert Hook’un bir portresi. Aslında, Hook’un yaşadığı dönemde yapılmış bir portresi yoktur. Ancak, ölümünden sonra temsili olarak portreleri yapılmıştır.

Büyük Kırmızı Leke, Jüpiter gibi gezegenlerde sıkça rastlanan, kiminin saatlerce, kiminin ise yıllarca sürdüğü fırtınaların en büyüğüdür. Amatör astronomlar tarafından kullanılan teleskoplarla, yeryüzünden dahi görüntülenip fotoğraflanabilir.

Onu ilginç kılan şey ise (gözlemlediğimiz kadarıyla) 400 yıla yakın bir süredir devam ediyor olmasıdır. Ortalama sıcaklığı -160 derece olarak ölçülen devasa fırtınaya dair ilk ciddi araştırmalar 19. yüzyıla dayanmaktadır. Jüpiter’in Büyük Kırmızı Leke’si 40 bin km’ye ulaşan çapıyla o kadar büyüktür ki, üç tane Dünya’yı içine alabilir. Aşağıda sanatçı Michael Carroll’un hazırladığı Dünya ve Büyük Kırmızı Leke’nin karşılaştırıldığı bir fotomontajı görüyorsunuz.

kirmizi-leke-vs-dunya

Jüpiter’in sıra dışı lekesi Dünya’daki fırtınaların aksine antisiklondur. Yani fırtına yüksek basınç altındadır. Lekenin kuzeyinde hakim rüzgarların batıya; güneyinde ise doğuya doğru esmekte olduğu görülmüştür.

Çok karmaşık bir yapıya sahip olan Jüpiter’in dev beneği saatin tersi yönünde dönüyor ve gezegenin ekvatorunun 22 derece güneyinde bulunuyor. Çoğunlukla kahverengi ve kırmızı olarak kendini gösteren lekenin zaman zaman pembeye dönüştüğü de görülmüştür. Üzerinde tartışmalar devam etse de, Büyük Kırmızı Leke’ye tam olarak hala rengini neyin verdiğini bilmiyoruz. Yakın zamanda Jüpiter’e ulaşan robot uzay aracı Juno, Jüpiter’in gizemli fırtınası üzerinde de araştırmalar yapacak ve bilgilerimizin artmasına yardımcı olacak.

Büyük Kırmızı Leke
Bjorn Jonsson tarafından işlenmiş Büyük Kırmızı Leke fotoğrafı. Fotoğraf 1979 yılında Voyager 1 tarafından alındı..

Büyük Kırmızı Leke’nin bir de küçük bir kardeşi bulunuyor. Adını tahmin edebileceğiniz gibi, bilim insanları bu oluşuma Küçük Beyaz Leke diyor.

İsmi sizi yanıltmasın, aslında o kadar da küçük değil. O da Dünya’yı içine sığdırabilecek kadar büyük bir leke. 1 Mart 1979 yılında Voyager 1 tarafından alınan fotoğrafta da görüldüğü gibi; Küçük Beyaz Leke, ağabeyini kovalamaya devam ediyor. İlk başta beyaz bir oluşum olarak beliren Küçük Beyaz Leke’nin ağabeyi gibi uzun süreli bir oluşum olduğu düşünülüyor.

kucuk-beyaz-leke
Büyük Kırmızı Leke’nin altında yer alan bir diğer şiddetli fırtına bölgesi; Küçük Beyaz Leke.

Son yıllarda yapılan araştırmalar Büyük Kırmızı Leke’nin günden güne küçüldüğünü göstermektedir. Yine de astronomlar, Jüpiter’in simgesi haline dönüşmüş ihtişamlı fırtınanın ne zaman kaybolacağını kestiremiyor.

Lekenin yok olma ihtimali çok yüksek, ancak Büyük Kırmızı Leke’siz bir Jüpiter’de düşünemiyoruz. Sakın yok olma koca fırtına! Sen böyle çok güzelsin..

Taner Göçer
Kaynaklar:
https://en.wikipedia.org/wiki/Great_Red_Spot
http://www.nasa.gov/jupiter/
http://www.space.com/30822-jupiter-s-great-red-spot-is-shrinking.html




Gaz Devi Gezegenler

Hemen hemen tümü hidrojen ve helyum’dan oluşan Gaz yapılı “Gaz Devi” dev gezegenler, tüm yıldız sistemlerinde bulunurlar.

Bir yıldızı oluşturan bulutsunun muhteviyatının %99’u veya daha fazlası sadece Hidrojen ve Helyum gazlarından ibarettir. Bunlar, ayrıca evrende en fazla bulunan, neredeyse tüm evreni oluşturan elementlerdir. Tipik bir yıldız oluşum bulutsusunun %24’ü Helyum, %74’ü de Hidrojen gazıdır. Bu oran artı eksi %1 oynayabilir. Kalan çok küçük miktar ise, Dünya’dan bildiğimiz Silisyum, Karbon, Oksijen, Azot vs gibi elementlerden ibarettir.

Hidrojen ve Helyum miktarı böylesine dominat düzeyde olunca, bulutsuda çok sayıda gaz yapılı gökcisminin oluşması da kaçınılmaz olur. Bu cisimlerden en az bir tanesi, bildiğiniz gibi yıldızdır. Oluşan yıldız veya yıldızlardan artakalan gaz ise, Jüpiter veya Satürn gibi bir gaz devi oluşturmak üzere bir araya gelirler.

Aslında şunu söyleyebiliriz; bir bulutsuda yıldız olabilmek üzere bir araya gelen çok sayıda yoğunlaşma bölgesi vardır. Ancak, bu yoğunlaşma bölgelerinin bazıları çok büyük kütle kazandığı için, bulutsudaki gazın çok büyük bir kısmını kendilerine çekerek yıldıza dönüşürler. Bu nedenle, diğer yoğunlaşma bölgelerinde yıldız olabilecek yeterlilikte gaz kalmadığı için, buralarda “topaklanmış” olan gazlar birer gaz devi gezegen olmanın ötesine geçemezler. O halde, gaz devi gezegenlere “yıldız cenini” demek yanlış olmaz.

383333_137562929723528_450218614_n

Bu gezegenlerin bileşimleri yıldızlar ile hemen hemen aynıdır. Dıştan içe doğru yoğunlaşırlar. Bu yoğunluk artışı, sıcaklık artışıyla birlikte gerçekleşir. Örneğin bir gaz devinin sadece birkaç bin km’lik derinliğinde gaz yoğunluğu sudan daha fazla, sıcaklık ise binlerce santigrat derecedir. Daha derine indikçe basınç nedeniyle gaz çok daha yoğunlaşır metalsi özellik göstermeye başlar. Çoğu gaz devi gezegenin çekirdeği, oluşum aşamasında topladığı demir, karbon, silisyum gibi elementlerin biriktiği oldukça ağır bir bölgedir. Burada sıcaklık 20-30 bin santigrat derecenin üzerinde olabilir. Kıyaslama için söyleyelim, Dünya’nın çekirdeği sadece yaklaşık 6.000 derece sıcaklığa sahiptir.

Gaz devleri, oluştukları bulutsudaki en büyük orana sahip maddeler olan hidrojen ve helyum’dan ibaret olduklarından, kütleleri de yaşadıkları sistemdeki karasal yapılı gezegenlerden çok daha büyüktür. Örneğin, Güneş Sistemi’ndeki en küçük gaz devi olan Neptün‘ün kütlesi (yani ağırlığı), Dünya, Mars, Merkür, Venüs ve geri kalan cüce gezegenler, uydular, asteroidler ile kuyruklu yıldızların tümünün toplamından daha fazladır. Yani sistemimizdeki karasal yapılı herşey bir araya gelse, bir Neptün bile etmez.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu gezegenler gaz yapılı olsalar da, çok büyük miktarda maddenin bir araya gelmesi sonucu oluşan büyük basınçlar, gazın davranışını değiştirir. Gaz, gezegenin derinliklerine doğru indikçe önce sıvı, ardından katı madde davranışı göstermeye başlar. Yani, bir gaz devinin ayak basacak yüzeyi olmamasına rağmen derinliklerine inmeye kalkıştığınızda gazdan oluşmuş bir bariyere çarparsınız. Tabi bu arada binlerce derecelik sıcakta buharlaşmadığınızı farzediyoruz.

Zafer Emecan

 

Facebook




Juno’dan Ne Bekliyoruz?

NASA, Juno Uzay Aracı’nın 4 Temmuz’u 5 Temmuz’a bağlayan Pazartesi gecesi Jüpiter’in yörüngesine girmesini ve Güneş Sistemi’nin en büyük gezegenine doğru olan beş yıllık yolculuğunu bitirmesini planladı. Pazartesi günü yaşanacak en önemli olay 35 dakikalık motor yanması olacak. Juno’nun Jüpiter’in güçlü çekimi tarafından yakalanabilecek kadar yavaşlamasını sağlamak amacıyla tasarlanmış olan bu yanma olayı Türkiye Saati ile 5 Temmuz günü 6:18 sıralarında yaşanacak. Bu sırada bir şeyler yanlış giderse Güneş enerjili Juno, gaz devi Jüpiter’i ıskalayacak yada Jüpiter’in kütleçekim alanı ile manyetik alanını haritalandırmayı ve içsel yapısını tanımlamayı amaçlayan 1.1 milyar dolarlık bilimsel görev başarısızlıkla sonuçlanacak. Umarız bu kötü senaryolar gerçekleşmez.

Aşağıda Juno’nun merakla beklenen, Türkiye saati ile 4 Temmuz’u 5 Temmuz’a bağlayan Pazartesi gecesi Jüpiter’e varışı ve uzun dönemde görevden beklenenler ile ilgili bazı bilgiler bulacaksınız;

5 Temmuz 04:16: Juno Güneş’ten yavaşça geri dönmeye ve yörüngeye oturma yönelimine başlayacak. Yörüngeye girmek için uzay aracının yapacağı bir diğer geri dönüş manevrası, 5 Temmuz sabahı 05:28’de yapılacak. Bu manevralar ve yörüngeye girmek için yapılan tüm yönlendirmeler önceden planlandı, uzay aracı 30 Haziran’dan beri otomatik pilotta.

5 Temmuz 05:41: Juno, gece manevraları süresince uzay aracının durum güncelleme sesleri ve yörüngeye giriş tamamlandığında kullanılacak sesi göndermesi için LGA anteni kullanmaya başlayacak.

5 Temmuz 05:56: Uzay aracının dönüş hızı yörünge girişindeki yanma süresinde durağanlığı arttırabilmek için 2 RPM’den (dakikada devir sayısı), 5 RPM’ye çıkarılacak.

5 Temmuz 06:18: Juno’nun ana motorunda, uzay aracının hızını saatte 1.950 kilometreye düşürmek için yanma başlayacak. Uzay aracının hızını düşürmek, aracın 53.5 yörünge günü boyunca Jüpiter’in kütle çekimi tarafından yakalanmasına izin verecek.

5 Temmuz 06:53: Yörüngeye oturtma yanması bitecek.

5 Temmuz 06:55: Juno dönüş hızını 5 RPM’den 2 RPM’e düşürmeye başlayacak, bu işlem yaklaşık beş dakika sürecek.

5 Temmuz 07:07: Uzay aracı, tekrar Güneş’e doğru ilerlemeye başlayacak.

5 Temmuz 07:11: Juno, MGA antenini kullanmaya başlayacak.

5 Temmuz 07:16: Uzay aracı, MGA anteni sayesinde ses mesajları dışında daha detaylı telemetri bilgilerini Dünya’ya yollamaya başlayacak. Görev ekibi üyelerinin söylediğine göre Juno’nun sinyaline tekrar bağlanmak yaklaşık 20 dakikamızı alacak. Ve elbette ki bilgi akışı anlık olmayacak, şu anda bir ışının Jüpiter’den Dünya’ya gelmesi 48 dakika sürüyor.

5 Temmuz 08:00: NASA ve Juno Görev Ekibi üyeleri yörüngeye girişin nasıl gittiği ile ilgili haberleri vermek için bir basın toplantısı düzenleyecekler.

Juno’nun dokuz bilimsel aleti, Jüpiter’e varışı sağlamak için geçen hafta kapatıldı. NASA’dan yapılan resmi açıklamaya göre görev takımı bu bilimsel aletleri Juno, Jüpiter’in yörüngesine girdikten 50 saat sonra açmaya başlayacak. Bu bilimsel araçlar ayarlanacak ve önümüzdeki üç ay boyunca Jüpiter üzerindeki çalışmalarda kullanılacak. Ancak Juno, 19 Ekim’de yapacağı son motor yanmasına kadar resmi bilimsel görevine başlamaya hazır olmayacak. Eğer her şey planlandığı gibi giderse, bu 22 dakikalık manevrayla Juno 14 gün boyunca yüksek eliptik bir yörüngeye kayacak.

Uzay aracı devasa gezegeni 30’dan fazla yörünge boyunca gözlemleyecek. Bilim insanları gözlemlerden toplanan bilgilerin Jüpiter’in Güneş Sistemi’nde nasıl, nerede ve ne zaman oluştuğu sorularına ışık tutacağını umuyor.

Juno’nun yaşamı planlı bir ölümle, Şubat 2018’de Jüpiter’in atmosferine dalarak bitirilecek. Bu planlı ölüm için, uzay aracının üzerinde yaşama ev sahipliği yapma potansiyeli olan Jüpiter’in uydusu Europa’ya hiçbir Dünya organizması bulaştırılmayacağını garantileyen bir manevra tasarlandı.

Pazartesi günü yapılacak yörünge oturtma manevraları ilgili daha çok şey öğrenmek ve Juno görevi ile ilgili basın bilgilerine ulaşmak için bu linki inceleyebilirsiniz.

Çeviren: Ece Özen

Kaynak




Girdaplar ve Jüpiter’in Büyük Kırmızı Lekesi

Hangimiz Jüpiter’in büyük kırmızı lekesine bakıp büyülenmedik ki? Peki, Jüpiter’in kırmızı lekesine benzer bir girdabı kahvenizdeki süt damlasıyla yapabileceğinizi söylesek?

Jüpiter’in kırmızı noktasının mekaniklerine bakmadan önce girdapları anlamak yararınıza olacaktır. Kısaca tanımlamak gerekirse, girdap herhangi bir eksen etrafında dönen akışkan parçacıkların oluşturduğu harekettir. Matematik dilinde “curl” olarak bilinen ve dilimizde de “rotasyonel” yada “kıvrım” olarak kullanılan ifade, vektörel hız alanının kıvrımının olup olmadığı hakkında bize bilgi verir. Biraz daha açmak gerekirse, eğer girdabın matematiksel denkleminin kıvrımını aldığımızda sonuç sıfır olmuyorsa bu doğal olarak girdabın açısal bir hareket izlediğini gösterir.

Girdap denildiğinde çoğumuzun aklına devasa boyutlardaki meteorolojik olaylar gelir. Ancak küçük ebatlarda bile girdaplar oluşturmak mümkündür. Kahve eşliğinde Kozmik Anafor okumaktan daha büyük bir keyif yok. Yalnız bir daha ki sefer kahvenizi hazırlarken siz de kahvenizde girdaplar yaratabilir ve bu anın tadını çıkarabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey kahveye bir iki damla süt damlatıp, çay kaşığını hızlı bir şekilde bu damlanın ortasından geçirmek. Hepimiz oluşan bu şekle birçok kez şahit olmuşuzdur ancak, hangimiz bunun arkaplanında yürüyen fiziği merak etti ki?

Benzer girdapları doğrusal hareket eden akışkanın bir silindir etrafında kıvrılırken görmek de mümkündür. Silindir etrafında akışkan hareketler birçok bilim insanını meşgul etmiş ve ortaya gerçekten herkesi büyüleyen sonuçlar çıkmıştır. Daha fazla detaya girmeden önce Reynold numarasının burada tanımını yapmak yararımıza olacaktır. Reynold numarası aslında fiziki bir yasa olmasa da, akışkan hakkında bize pek çok bilgi verebilir. Reynold numarası kısaca akışkanın eylemsizliğinin akmazlığına (viskozite) oranıdır.

Eylemsizliği hepimiz biliyoruz. Peki nedir bu akmazlık? Nasıl dirençler elektriksel akımını sınırlandırıyorsa, akmazlık da akışkanın temas ettiği yüzeyde sınırlandırılmasıyla deforme olacağını ifade eder. Bu yasanın en basit hali Newton’un akmazlık yasası olarak bilinir ve bu akışkanlara Newton akışkanları denir. Bu kapsamın dışında kalan akışkanlar da pek tabii mümkündür.

Reynold numarası 10.000’lere kadar dayandığı zaman akışkan, uçak havadayken hepimizin korkulu rüyası olan türbülans halini almaktadır. Akışkan türbülans halini almadan önce her ne kadar pürüzsüz ve sakin sakin hareket etse de, türbülans halini aldıktan sonra birçok girdap yaratacaktır.

Türbülans-Nedir
Türbülans

Gelelim Jüpiter’in kırmızı lekesinde olan bitene…

Hepimizin bildiği gibi sıcak gazlar yükselir. Jüpiter’in atmosferini oluşturan gazlar ısınıp yükseldiğinde girdaplar oluşarak birbiriyle birleşerek daha büyük bir girdap halini alır. Soğuyan gazlar Jüpiter’in döngüsünden dolayı oluşan Coriolis kuvvetinden dolayı daha önce gördüğümüz kahvenin içindeki sütün hareketini yapmaya başlar. Yalnız bu girdaplar kilometrelerce uzunlukta olabilir. Bu girdaplara karşı koyacak katı bir nesne olmadığından çok uzun süre bu hareketi sürdürebilir.

Alperen Erol




Gaz Devi Gezegenlerin Uydularında Yaşam

Bugün Güneş Sistemi dışında keşfedebildiğimiz gezegenlerin (exoplanet’lerin) çok büyük kısmı, Jüpiter, Satürn veya Neptün gibi büyük kütleli gaz devi gezegenlerden oluşuyor. Görece daha kolay keşfedildiği için bir yıldızın çevresinde eğer varsa bu tip bir gezegenin, hele ki yıldızına yakın geçiş yapıyorsa “önce” keşfedilmesi zaten normal. Kaldı ki, bilim adamları çevresinde böyle bir dev gezegen keşfedilmiş bazı yıldızları yakın takibe aldıklarında başka gezegenlere de rastlayabiliyorlar. Bugün çoklu gezegen sahibi olduğu düşünülen yıldızlardaki diğer gezegenler böylesi “yakın takip” sonucunda keşfedildi. Fakat takdir edersiniz ki, bu oldukça zor ve uzun uğraş gerektiren bir iş. Teleskobu yıldıza doğrultup, biraz bekleyip “aha gezegen gördüm” diyerek yapılamıyor bu keşifler.

Şöyle örnekleyelim; bir yıldızın çevresindeki gezegeni “yıldızın gezegenden kaynaklanan kütleçekimsel salınımı” yöntemiyle keşfedebilmeniz için, çevresindeki gezegenin en az bir tur atmış olması, yani en az bir tur attığı dönem içinde yıldızın gözlemlenesi şart. Yakın bir gezegen yıldızının çevresinde birkaç gün veya birkaç aylık periyotlarla “hızlı” biçimde döneceği için onu saptamak çok kolay olacaktır. Fakat, daha uzak bir, mesela güneş benzeri bir yıldızın çevresinde mars uzaklığında dönen bir gezegen olduğu varsayıldığında iş “uzar”. Çünkü bu gezegenin yıldızı çevresindeki dönüş süresi 1 yıldan fazla olacaktır. Dolayısıyla bu gezegenin keşfi için, o yıldızı “en az” 1 yıl gözlemlemek gerekir. Ek olarak 1 yıl da “emin olmak” için gözlemlenmek zorunda, yani en iyi şartlarda 2 yıl boyunca yıldızı gözlemleyeceksiniz… Keza, yıldızın ışınımındaki değişim (tutulum düzlemi dünyadan görülebilecek konumdaysa) yöntemiyle yapılacak keşiflerde de durum aynı şekilde uzun dönemli gözlemleri gerektiriyor. Gezegenin her turunda yıldızın önüne geçip ışığını azaltmasını beklemek lazım. Hele ki gezegen yıldızından uzakta ise, güvenli bir keşif birkaç yıl alabiliyor.

Keşfedilen dev gezegenlerin çevrelerindeki uydular konusu ise yaşam arayışları için önem taşıyor. Yıldızının yaşam kuşağında yer alan dev bir gezegende bildiğimiz türde bir yaşamın oluşabilmesi elbette mümkün değil. Çünkü bunlar jüpiter gibi, katı yüzeyleri olmayan gaz devleri.

Gaz Devi
Avatar filmi, bir gaz devi gezegenin çevresinde dolanan uydudaki olası yaşamı konu ediyordu.

Bu uydulardan bazıları da “yaşanabilir” niteliklere sahip olabilir. Ki Satürn’ün uydusu Titan, verilebilecek en güzel örneklerden biri. Eğer Satürn güneşe daha yakın bir konumda olsaydı, Titan yeterli güneş ışığı alabilecek, belki de bu sayede üzerinde yaşanılabilir bir yer haline gelebilecekti. Tabi, Güneş’e yakınken atmosferinin uçup gitmemesi için Titan’ın biraz daha büyük kütleye sahip olması gerekecekti. Veya, o gaz devi gezegenin çevresinde Dünya’ya yakın büyüklükte bir uydunun var olması düşünülülebilir. Gaz devi gezegenler, Dünya veya daha büyük kütleli karasal bir gezegeni rahatlıkla uydu olarak barındırabilirler. Böylesi büyük kütleli bir uydu, bir atmosfere rahatlıkla sahip olabilecektir.

Hatta dev gezegenlerin yaygınlığı göz önüne alındığında, dünya dışı yaşamın aslında dünya gibi “tekil” gezegenlerde değil de, daha çok bu tip uydular üzerinde geliştiği varsayılabilir bile. Böyle bir durumda, suyun sıvı halde kalabileceği uzaklıkta yer aldığı sürece, dev gezegenin çevresinde dolaştığı yıldızın büyüklüğü (Güneş’ten büyük olmadığı sürece) önemli olmayacaktır. Bu bir M tipi kırmızı cüce de olabilir, K veya G sınıfı bir yıldız da.

Küçük yıldızlarda yeterli enerji alabilmek için yıldıza fazla yakın olmaktan kaynaklanan “kütleçekim kilidi” (gezegenin sürekli aynı yüzünün yıldıza dönük olması) sorunu da böylece ortadan kalkar. Çünkü uydu gaz devinin çevresinde döneceği için, düzenli gece-gündüz döngüleri yaşanacaktır. Örneğin, Satürn’ün uydusu Titan, gezegenin kütleçekim kilidine kapılmış olsa da, yaklaşık 7’şer dünya günü süren gece-gündüz dönemi yaşar.

Yine, yeterli kütleye ve atmosfere sahip olan bu “yaşanabilir” uydunun, gaz devi gezegenden biraz uzak olması gerekiyor. Çünkü gaz devi gezegenlerin manyetik alanları çok büyüktür ve yakınlarındaki uydulara bol miktarda radyasyon saçarlar. Ancak, uydu yeterince uzaksa (1-2 milyon km kadar), bu radyasyon tehlikesinden korunmuş olur. Yine, Satürn’ün uydusu Titan’ı örnekleyelim bu konuda: Titan, 1.2 milyon km’lik uzaklığı ile Satürn’e hem güvenli bir mesafede yer alır, hem de Satürn’ün manyetik alanının koruması altındadır.

Tabi ki tüm bunlar şimdilik birer varsayım. Henüz Güneş Sistemi dışında hiçbir gezegene ait böylesi bir uyduyu keşfetmemiz mümkün olmadı. Ancak, önümüzdeki yıllarda gözlem teknolojilerimiz ilerledikçe, keşfedebileceğimizden şüphemiz yok.

Zafer Emecan




Ölümsüz Yıldız: VB10

Eğer yıldızlar da doğan, yaşayan ve nihayetinde ölen “canlılar” olarak kabul edilecekse; VB10 ölümsüzlüğün sırrını bulmuş diyebiliriz…

Bizden yaklaşık 19 ışık yılı uzaklıktaki Van Biesbroeck yıldızı (VB10), keşfedebildiğimiz en küçük yıldızlardan biri. Aslında kütlesi, bir yıldızın sahip olabileceği en küçük kütleye çok yakın bir “kırmızı cüce“. Yıldız olabilmek için o kadar küçük bir kütleye sahip ki, kütlesi azıcık daha az olsaydı, yüksek ihtimalle hiçbir zaman parlayamayacak, bir kahverengi cüce olarak doğup, birkaç milyon yıl içinde karanlığa gömülecekti.

306310_119268121553009_1998228543_n
Van Biesbroeck yıldız sisteminde, gezegen ve yıldızın büyüklüklerinin orantılı olarak görünümü. Gezegen, neredeyse yıldızıyla aynı büyüklüktedir.

VB 10’un (çoğunlukla bu isimle anılıyor) kütlesi Güneş’in kütlesinin 0.075’i (yüzde 7,5’i) kadar. Buna karşın çapı güneşin çapının onda biri; yaklaşık 140 bin kilometre. Yüzey sıcaklığı ise yaklaşık 2.500 santigrat derece. Karşılaştırma yapmak için; Güneş’in yüzey sıcaklığının 5.600 derece civarında olduğunu hatırlatalım. Aslında VB10, düşük yüzey sıcaklığına rağmen çoğu genç kırmızı cüce gibi bir “parıltılı yıldız“dır. Zaman zaman yüzeyinde sıcaklığı 100 bin santigrat dereceyi bulan güçlü patlamalar gerçekleşir ve bu da yıldızın parlaklığını geçici olarak artırır.

Bu kadar küçük bir yıldız olmasına rağmen, çevresinde kendisinin onda biri kütleye sahip bir gaz devi gezegen (VB 10b) dolaşıyor. Bu da, gezegeninin bizim dev gezegenimiz Jüpiter‘den altı kat büyük kütleli (kütleyi ağırlık olarak düşünebilirsiniz) olduğu anlamına geliyor. Gezegenin çapı da, yıldızıyla hemen hemen aynı. Küçük bir yıldız için oldukça büyük bir gezegen. Güneş bile böylesine büyük bir gezegene sahip olamamış.

Yıldızı ile gezegenin büyüklüklerini kıyasladığımızda, VB10 sistemi yıldızına göre en büyük gezegeni barındıran sistem haline geliyor. Bu, aklıma Dünya-Ay sistemini getiriyor; çünkü Ay da güneş sistemi içinde gezegenine göre en büyük kütleye sahip uydu konumunda.

VB10
VB 10 sistemi ile güneş sisteminin gerçek oranlarda kıyaslaması.

Dev gezegen, yıldızına yaklaşık 60 milyon kilometre uzaklıkta dönüyor. Maalesef, VB10 yıldızının ışıma gücü bu uzaklıkta “bildiğimiz” türde bir yaşama izin veremeyecek kadar az. O nedenle gaz devi gezegenin çevresinde dönen olası uydular ihtimalle buz tutmuş durumda ve bildiğimiz anlamda Dünya üzerindekine benzer karasal yaşam oluşması mümkün görülmüyor.

VB 10’u asıl özel yapan şey, düşük kütlesinin ona sağladığı inanılmaz uzun ömür. Kırmızı cücelerin çok uzun süre parlamaya devam ettiği biliniyor. Bu süre, kırmızı cücenin kütlesine bağlı olarak 100 milyar ile birkaç trilyon yıl arasında değişiyor: Kütle ne kadar düşükse, o kadar uzun, ne kadar büyükse o kadar kısa…

Olabilecek en düşük yıldız kütlesine sahip bir kırmızı cüce olan vb 10’un ise yaklaşık 10 trilyon yıllık bir ömrü olduğu tahmin ediliyor. Canım, hatalı hesap yapmış olalım, 9 trilyon yıl yaşasın. Pek bir şey değişmiyor: Şu anda yaklaşık 1 milyar yaşında olduğunu hesapladığımız bu yıldız neredeyse ölümsüz.

Yani bu delikanlı, günümüzden bir trilyon, yani Güneş yok olduktan bir  trilyon yıl sonra bile bugün görüldüğü gibi olacak. Üç trilyon yıl sonra da, beş trilyon yıl sonra da… Sanki trilyon yıllar hiç geçmemiş gibi bugünkü kadar genç, bugünkü kadar sağlıklı parlamayı sürdürecek.

Dahası var:

VB 10’un çevresindeki dev gezegen, önünde sonunda açısal momentumunu yitirerek yıldızının üzerine düşecek. eh, o kadar trilyon yıl içerisinde kaybediversin momentumunu artık bir zahmet.

İşte bu olduğunda, kendisinin onda biri kütlesindeki bu gezegen yıldızına yeni ve taze yakıt olarak eklenecek. Ve böylece 10 trilyon yıl yaşadığı yetmezmiş gibi, bir 100 milyar yıl daha parlamasına yetecek kütleyi kazanmış olacak.

Zafer Emecan

 

Not: Bu yazıyı oluştururken www.planetquest.jpl.nasa.gov sitesinde, Astronom Joshua Rodriguez’in makalesinden faydalandım.

 

Facebook




Güneş Doğarken Görülen Parlak Yıldız

Çoğumuz gün batımlarına, gün doğumlarından daha aşinayız. Çünkü gün doğumu, geceyi sabaha bağladığından büyük bir çoğunluğumuz bu saatlerde uykuda olur. Hatta birçok kişi gün doğumunu öylesine fark etmemiştir ki, Güneşin tıpkı gün batımında olduğu gibi ufukta kırmızı olduğunun dahi farkında değildir.

Bazı gün doğumları sırasında ise gökyüzünde parlak bir yıldız kendini belli eder. Gün doğdukça kaybolan tüm yıldızların aksine, oldukça parlak bir biçimde gökyüzünde görünür. İşte o hep adını duyduğunuz ama görmediğiniz “Çoban Yıldızı” budur.

Bazen bu yıldız o kadar parlaktır ki, çoğu insan bir yıldızın bu kadar parlak görünebileceğine inanamaz. En fazla UFO ihbarı da böyle zamanlarda yapılıyor. Çünkü, gökyüzündeki çok parlak bir yıldıza uzun süre dikkatlice bakarsanız, hareket ettiği izlenimine kapılırsınız. Dolayısıyla, hareket eden aşırı parlak bir cisim varsa bu UFO olmalıdır değil mi? Değil…

venus-gundogumu
Sabahları gördüğünüz “parlak yıldız” o kadar güçlü bir ışıltıya sahiptir ki, çoğunlukla UFO zannedilir.

Aslında bu bir yıldız da değil, çoğunlukla Venüs ya da Jüpiter gezegenidir. Venüs, yörüngesinin Güneş’e oldukça yakın olmasından ötürü gökyüzünde de Güneş’e yakınlarda bulunur. Bu yüzden gün doğum ve batımları sırasında sıklıkla Venüs’ü görürüz. İşte, en aşırı parlaklık da Venüs tarafından sergilenir.

Jüpiter’in durumu ise daha rastlantısaldır ve oldukça parlak olsa da, Venüs kadar değildir. Çünkü bir dış gezegen olduğundan, gökyüzünde herhangi bir yerde bulunabilir. Venüs ise Güneş’ten belirli bir miktar kadar uzakta olabilir. Daha detaylı incelememiz için şu yazımıza göz atmanızda fayda var: Güneş battıktan sonra görülen parlak yıldız.

Parlak Yıldız Venüs
Stellarium programından alınmış 4 Şubat 2016 tarihine ait bir görüntü. Gün doğumundan hemen önce Venüs’ün güney-doğu yönünde kendisini gösterdiğini görüyoruz.

Yukarıdaki görselde Stellarium‘dan alınmış bugünün gökyüzü görüntüsü yer alıyor. Venüs’ün az önce de bahsettiğimiz gibi Güneş’e yakın olduğunu görüyoruz. Benzeri şekilde Satürn de oldukça yakın görünüyor. Öyleyse şu yorumu yapabiliriz: Satürn ile aramızda şu anda Güneş bulunuyor. Yani Satürn, Güneş’in arkasında bir yerlerde yer alıyor. Yani bize uzak konumlarından birinde. Eğer Satürn’ü gözlemek ya da fotoğraflarını çekmek istiyorsanız, uygun bir zaman olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü uzak bir konumda olduğundan, biraz daha küçük olarak görünecektir.

Eğer gökyüzünde gördüğünüz bu parlak yıldız veya gezegenin ne olduğunu tanımlamakta zorlanıyorsanız Stellarium gibi programlardan faydalanabilirsiniz. Üstelik bu programların mobil sürümleri de olduğundan o anda ne olduğunu kontrol edebilirsiniz. Fakat referans verdiğimiz diğer yazıda da anlattığımız üzere, tecrübeli kişiler için onun ne olduğunu anlamak bir bakışta mümkündür.

Ögetay Kayalı




20 Ocak – 10 Şubat 2016: Tüm Gezegenler Gökyüzünde!

Bu gökyüzü olayı, 2016 yılında gerçekleşti. 2016, 2016, 2016… Yani, şu an 2018’de olduğumuza göre böyle bir olay yok. 2018 yılında böyle birşey söz konusu değil, boşuna arayıp bulup bu yazıyı okumayın. İlla ki okuyorsanız “astronomi bilimi ile ilgili birisinizdir”, o zaman okumaya devam edin. Ama bu yıl böyle birşey yok, 2016’da, yani 2 yıl önce olmuş bitmiş bir astronomik olayı okuyorsunuz!

Yeryüzünden çıplak gözle sadece beş tane gezegen görebiliyoruz. Bunlar Güneş’e yakınlık sıralamalarına göre; Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn‘dür. Bu gezegenler, çok eski çağlardan beri biliniyor ve insanlar tarafından gözlemleniyorlar. Diğer daha uzak gezegenler olan Uranüs ve Neptün ise, ancak teleskopların yeterince gelişmiş hale gelmesi sonucu son birkaç yüzyılda keşfedilebildi.

Tüm bu beş gezegen, her zaman gökyüzünde gözlemlenemez. Her biri ancak yılın belli zamanlarında rahatça görünebilecek konumda olurlar ve her gece gökyüzündeki konumları değişir. Zaten, bu yüzden isimleri “gezegen”dir. Kimi zaman sadece biri, kimi zaman ikisi, kimi zaman ise üçü aynı gece gökyüzünde yer alırlar. Bazı geceler ise hiçbirini göremeyebiliriz.  Bununla beraber, kimi özel zamanlarda kısa süreliğine olsa da bu beş gezegenin hepsi aynı anda gökyüzünde yerini alır.

Oldukça nadir görülen bu durum, uzun yıl aralıklarıyla gerçekleşiyor. En son 10 yıl önce, 2004 yılı sonu ile 2005 yılı başı arasında bu güzel gök olayına şahit olabilmiştik.

21 Ocak tarihinde gezegenlerin konumları. Eğer görseli incelerseniz, tüm gezegenlerin sabah gün doğumu sırasında Dünya'dan görülebilecek konuma geldiklerini farkedeceksiniz.
21 Ocak tarihinde gezegenlerin konumları. Eğer görseli incelerseniz, tüm gezegenlerin sabah gün doğumu sırasında Dünya’dan görülebilecek konuma geldiklerini farkedeceksiniz.

Gezegenlerin tümünün (çıplak gözle görülebilenlerin) aynı gece gökyüzünde görülemeyişinin nedeni, her gezegenin Güneş çevresinde farklı bir hızda ve konumda dönüyor olmaları. Bu nedenle örneğin Satürn’ün gökyüzünde rahatça görülebildiği bir tarihte, Mars Güneş’in bize göre arka tarafında kaldığı için görülemeyebiliyor. Ya da Mars, Jüpiter ve Satürn gökyüzünde iken, Merkür ve Venüs görüş açımıza girmeyebiliyor.

Özellikle Merkür ve Venüs gezegeni, “iç gezegenler” olarak adlandırılırlar. Yani, Güneş’e gezegenimizden daha yakındadırlar. Bu da, bizden çok daha hızlı yörünge hareketi sergiledikleri anlamına gelir. Ayrıca, Güneş’e yakın oldukları için sadece Güneş’in doğuş ve batışı sırasında kısa süreliğine gökyüzünde görülebilirler.

21 ocak tarihinde, Dünyamızın bakış açısından gezegenlerin Güneş'e göre açısal konumları. Bu pek sık gerçekleşmeyen diziliş, tüm gezegenleri sabah gün doğarken bir arada görmemizi sağlıyor.
21 Ocak tarihinde, Dünya’mızın bakış açısından gezegenlerin Güneş’e göre açısal konumları. Bu pek sık gerçekleşmeyen diziliş, tüm gezegenleri sabah gün doğarken bir arada görmemizi sağlıyor.

Özellikle Güneş’e en yakın gezegen olan Merkür, Dünya’dan bakıldığında Güneş ile birbirine açısal olarak çok yakındır ve yıldızımızın parlak ışığı altında kolayca gözden kaybolur. Yalnızca yılın belli zamanlarında kısa süreler boyunca gün batımı veya gün doğumlarında rahatça gözlemlenebilecek konuma gelir. İşte bu nedenle, gökyüzünde tüm gezegenlerin aynı anda görülebilmesi, gezegenlerin Güneş çevresindeki yörünge düzlemlerinde nadir rastlanan bir sıralamaya girmesi ile mümkün olur.

Bu yıl 20 Ocak’ta Merkür’ün de gün doğumu sırasında görünür açısal yüksekliğe ulaşmasıyla başlayacak olan bu nadir yörünge dizilişi, 10 Şubat tarihine kadar tüm gezegenleri bir arada görebilmemiz açısından ömrümüzde elimize geçebilecek 5-10 fırsattan biri.

21 Ocak, saat sabah 06:40'da soldan sağa sırasıyla Merkür, Venüs, Satürn, Mars ve Jüpiter'in gökyüzündeki konumları.
21 Ocak, saat sabah 06:40’da gezegenler. Soldan sağa sırasıyla Merkür, Venüs, Satürn, Mars ve Jüpiter’in gökyüzündeki konumları.

O nedenle, bu gök olayına şahit olmak istiyorsanız, havanın açık olduğu bir gün sabah gün doğmadan hemen önce kalkıp doğu ufkunda gezegenleri gözlemlemeye çalışabilirsiniz. Bu gözlemi, ışık kirliliği olan şehirlerde de gerçekleştirmeniz rahatlıkla mümkün. Merkür dahil tüm gezegenler oldukça parlak olacağı için, hiçbir gezegeni gözden kaçırmazsınız. Bu arada, Venüs gezegeninin parlaklığı sizi hayretler içinde bırakabilir, şaşırmayın. Venüs işte bu kadar parlaktır ve çoğu insanın sabahları Venüs’ü gördüğünde “UFO gördüm” sanması da bu yüzdendir.

Dikkat etmeniz gereken bir konu var; Merkür her ne kadar rahatlıkla görülebilecek kadar gökyüzünde ufkun üzerine çıkıyor olsa da, dağlık, tepelik veya binaların ufku kapattığı bir yerde görüş açınıza giremeyebilir. O nedenle, ufkun alabildiğine açık olduğu bir alanda, yahut yüksek bir binanın üzerinden gözlem yapmanız yerinde olur. Son olarak, tarihler 15 Şubat’a yaklaştıkça, Merkür sabahları çok güçlükle seçilebilecek biçimde Güneş’e yakın konumda olmaya başlayacak. Yeterince yükseldiğinde ise Güneş gökyüzünü fazlasıyla aydınlatmış olacağı için, çıplak gözle Merkür’ü farkedebilmeniz çok zor olacak. Bu da, eğer gözlem yapmak istiyorsanız 20 Ocak’tan sonra Şubat ayının ilk birkaç gününe kadar vaktiniz olduğu anlamına geliyor.

Not: Birçok bilim sitesi, sayfa ve gazetede bu olayın son izlenme tarihi olarak 15 veya 20 Şubat dendiğini görebilirsiniz. Bu verilen tarih yanlış. Çıplak gözle, Merkür en son 10 Şubat’ta görülebilir. O yüzden bize itibar edin, basına ve diğer bilim sitelerine değil. Boşuna 10 Şubat’tan sonra soğukta ayazda Merkür’ü görmeye çalışmayın, iyi bir dürbün veya teleskop olmadan göremezsiniz.

Zafer Emecan