Foton Kuşağı Zırvalığı

İsmi ne kadar da havalı duruyor; “Foton kuşağı”! Çok da bilimsel, bir o kadar da mistik görünüyor. Felaket de yaratır, Dünya’yı çiçek bahçesine de çevirir, öylesi gizemli über bilimsel bir şey…

Fantazide sınır tanımıyor bu kuşağı tarif edenler: Kuşağın etkisiyle insanın 2 sarmallı DNA’sı 12 sarmallı olacak, ilk gün elektrikler kesilecek, canlıların beden tipleri değişecek, atmosfer basıncı düşecek, buzul çağı girecek, hemen ertesi gün ortalık aydınlanacak, fotonlar gelecek, foton enerjili (!) aygıtlar çalışmaya başlayacak, yıldızlar yeniden (?) görünecek. 24 saat gündüz olacak, tüm canlılar güçlenecek, ortalık tekrar ısınacak, foton ışını (!) ile çalışan uzay gemileri gelecek, herkes telepatik olacak, uyanış başlayacak, süper bilinç hasıl olacak… Yazarken yoruldum…

Pleiades(M45) Açık Yıldız Kümesi

Pleiades (M45) Açık Yıldız Kümesi

İddia şu; Pleiades (ülker / yedi kızkardeş) yıldız kümesinin çevresini bir foton kuşağı sarıyormuş ve Güneş sistemi de bu kuşak çevresinde 25.860 yılda bir dönüyormuş. Yani, 12.500 yılda bir bu kuşağın içine girip çıkıyormuşuz. Öncelikle; foton kuşağından anlayabildiğimiz; “bildiğimiz ışık” parçacıklarının bir araya gelip bir kuşak oluşturması. Ben söyledikleri zırvalıklardan bunu anlıyorum, başka mistik, tanımlayamadığımız bir şeyi kastediyorlarsa bilemem. Fakat “foton” denen şeyin öyle bir araya gelip uzay boşluğunda “böylesine boyutlarda” bir kuşak oluşturabilmesi bilimsel açıdan mümkün değil.

Fotonu çok çok yoğun bir ortam içinde kalmaya zorlarsanız “yavaşlatma” ve “durdurma” şansınız vardır. Ya da bir kara deliğin olay ufkuna çok yakın bir yörüngede ışık (yani fotonlar) geçici de olsa bir kuşak oluşturabilirler (ama dışarıdan bakıp göremezsiniz). Her şeyi bir kenara bırakırsak, “varlığı mümkün olmasa da” böyle bir şeyin içine doğru gidiyorsak, zaten ölmüşüz demektir. Ne aydınlanmasından, ne uyanışından söz ediyorsunuz?

Bir de Pleiades çevresindeki yörünge meselemiz var. Güneş (ve tabii ki biz) 400 ışık yılı uzaktaki bu yıldız kümesinin çevresinde 25 bin küsür yılda bir dönüyorsak, yörünge hızımız ışık hızının onda biri civarında olmalı. Eğer durum buysa, ömür sürecimiz içinde gökyüzündeki yıldızların birbirlerine göre konumlarının sürekli farkedilir biçimde değiştiğini görmeliydik. Hatta, yörüngemiz nedeniyle bakış açımız hızla değiştiği için, takımyıldızların şekilleri sıradan bir insanın bile farkedeceği biçimde bozulmalıydı. Bu olmadığına göre, demek ki böyle bir yörünge falan da yok.

Foton Kuşağı

Gökten bir enerjinin hasıl olup tüm insanlığı “güzel günlere” götüreceğini düşünen “ışık ve sevgi dolu” insanlar hala o günü bekliyorlar…

Neyse, bu zırvalığın ilk ortaya atıldığı tarih, 1991. Avustralyalı biri ilk olarak bu tarihte foton kuşağı hikayesini “uyduruyor” ve bunu bir dergide yayınlıyor. Tabii ki o günlerde, kuşaktan geçeceğimiz tarih olarak “1994” belirlenmiş. Bir şey olmayınca yeni tarih olarak 1997‘yi vermişler. O zamanlar internet yok ve bazı UFO meraklıları dışında kimsenin umurunda olmamış. En son 2012 yılına kadar ötelenen bu zırvalık, hazır internet de varken, insanların “inandığı” neredeyse yeni bir “din” haline dönüşmüş durumda. Zaten mistik gördüğü her şeye inanmaya meyilli milyonlarca kişi de bu zırvalığın peşine düştü. Bu arada merak etmeyin, tutturmak için uydurdukları son  tarih olan 2012 de tutmadı ama, benzeri bir şeyi 2030, sonra 2050, o da olmazsa 2100 yılı için yeniden uydururlar.

İnsan hayal gücü sınır tanımaz. “Tek” bir kişi bile, Yüzüklerin Efendisi gibi bir kitap yazıp, detaylarıyla hayali ve muhteşem bir dünya kurabiliyor. Bunun için uğraşmak lazım, eğer uğraşamıyorsanız, böyle bir zırvalığı alır, üzerine aklınıza gelebilecek ne kadar saçma şey varsa “belli bir mantık gözetmek zorunda kalmadan” sıralar ve bunu kitap olarak piyasaya sunarsınız. Temiz para.

Bu arada “foton” kadar havalı ve şarlatanların kullanmayı, insanların ise inanmayı çok sevdiği (ve talihsizliğe bakın ki, bizim de kullandığımız) “kozmik” kelimesi var. Kozmik enerji, Kozmik aura, Kozmik bilinç vs vs… Hatta ot satan aktarın biri “mağazalar zinciri“nin adını bile kozmik koymuş, kapış kapış gidiyor her şey…

Zafer Emecan




Bilimkurgu Filmlerindeki Gerzek Uzaylılar -1

Daha önce, uzaylıların nasıl saftirik varlıklar olduğunu teker teker incelemeye çalışmıştık. Hepsini bir araya toplayıp yeniden bakalım:

Şimdi, Dünya’ya istilaya gelen bu uzaylı arkadaşlarımızın gemileri süperdir, olağanüstü teknolojiye sahiptir fakat iyi izole edilmemiştir, hava alır. Bu yüzden mikrop kapıp ölürler. Buna rağmen ordularında sağlık ekibi, doktor neyin bulundurmazlar…

Basit tıbbi teçhizat, ilkyardım veya hastane gibi kavramlardan habersiz bu uzaylılar, şimdiye kadar Dünya’yı işgale gelen (ve birazdan aşağıda anlatacağımız) birkaç ırk arasında gerzeklikte ilk sıraya yerleşiyorlar.

War-of-the-Worlds

Ordularında “sıhhiye” kavramında bihaber oldukları için işgal sırasında toplu halde ölen dingil uzaylılar (War of the Wolds)

Sevgili uzaylılarımız zaman zaman kendi gezenlerinde temin etmekte sıkıntı yaşadıkları bir madde için Dünya’ya saldırırlar. İhtiyaç duydukları şey de genellikle “su” olur bu arada.

Onca gelişmiş teknolojilerine karşın medeniyetten yoksun oldukları anlaşılan bu uzaylı kardeşlerimiz, Dünya insanlarıyla diplomatik ilişkiye geçmeyi, “Denizlerinizde bolca su var, birazını bize verirseniz karşılığını öderiz, hem siz hem de biz faydalanırız” demeyi falan hiç düşünmeden bodoslama saldırıya geçerler.

461080_139692372843917_1119063452_o

Ticaret denilen şeyden haberleri yoktur. Siz bize su verin, biz de size şunları verelim gibi basit bir mantık güdemedikleri için tonla masrafa girerek sorgusuz sualsiz savaş açarlar (Battle: Los Angeles).

Az önce medeniyetten yoksun dedim, kusura bakmayın ama sadece medeniyet değil, akıl da noksandır bu yaratıklarda. Çünkü Güneş Sistemi’nde Dünya’dan çok daha fazla suya sahip Enceladus, Europa gibi uydular bulunur. Dünya’ya gelip onca savaş masrafıyla uğraşacaklarına gidip sessiz sakin bu uydulardan diledikleri kadar su alabilirler, bizim ruhumuz bile duymaz. Kuiper Kuşağı’ndaki yüzbin tane, her biri milyonlarca ton su içeren buzlu göktaşlarını saymıyorum bile bakın. Ama diyoruz ya, filmlerdeki uzaylılar gerzeklikte sınır tanımıyor…

Hayvan gibi teknolojileri arasında giyim-kuşam ürünleri bulunmaz. İstisnasız anadan üryan gezmeye bayılan bu uzaylıların suya hassas olanları, suyla kaplı bir gezegene (dünya diyelim) geldiklerinde dahi koruyucu elbise giymezler. Buradan yağmurluk denen giysinin çok yüksek bir teknoloji ürünü olduğunu anlayabilirsiniz.

signs

%70’inden fazlası su olan Dünya’yı çırılçıplak anadan üryan halde işgale gelen ama suya değince ölen kafasız uzaylıları şaşkınlıkla izleyen biz Dünyalılar (The Sings)

Hadi tamam, aşmışsınız uçmuşsunuz kılık kıyafet sorunun toptan çözmüşsünüz de, en azından kolye, yüzük, aksesuar, ya da hiç olmadı bi yaka kartı falan takının. Bu ne zevksizliktir, nasıl bir boşvermişliktir?

Bilgisayarları da her türlü müdahaleye açıktır. Misal, bunların bilgisayarını laptopunuzun kızılötesi portu aracılığıyla çökertebilirsiniz. Çünkü bunca guvenlik açığı tehlikesine rağmen, her türlü iletişim protokolunu tanırlar. Buradan öğrendigimle, şu sıralar evdeki bluetooth’lu bilgisayarımla wireless ağa bağlanmaya calışıyorum. Protokol ve frekans sorunlarını çözer çözmez başaracam.

independence-day-it-s-happening-the-sequel-of-independence-day-is-coming-check-out-the-title-and-release-date

Akıl almaz teknolojiye sahip devasa gemileriyle Dünya’yı işgale gelen milyar nüfuslu uzaylı ordusunu karısıyla sorunlu bir profesör ve yarı çatlak bir pilot sayesinde bilgisayarlarına virüs bulaştırarak tümüyle yok etmiştik. Üstelik dalga geçerek… (Independence Day)

Bunların genellikle kalkanları olan hayvani boyutlarda bir ana gemileri var. Fakat bu 700 hektarlik geminin bir noktasina atacağınız dandirik bir stinger füzesi ile tümünü havaya uçurmanız mümkün.

Zincirleme patlama ile yok olur gidiyor koca gemiler. Yine de, gemilerinin bu zayıf noktasına 15-20 cm kalınlığında çelik bir plaka yerleştirmeyi akıl edemezler.

DeathStarII-BotF

Çok güçlü gemiler yaparlar ama, ateş ettiğinde tüm geminin poff diye havaya uçmasını sağlayan zayıf bir noktaları vardır hep. Buraya ver edersin bombayı, havaya uçarlar. (Star Wars)

Bir de, sanırım iletişim için kullandıkları gizli bir frekans oluyor hep. Bu frekansa girip bir şekilde yayının kestiğiniz veya karıştırdığınızda şaşkın ördeklere dönüyorlar, patır patır avlayabiliyorsunuz hepsini.

Hep mi kötü niyetli bunlar? Hayır… Aralarında son derece iyi niyetli görünüp de aslında gerzekliğin veya psikopatlığın en uç örneklerini sergileyenler de var.

Bunlar hiçbir masraftan kaçınmadan “iletişime geçme” isteklerini dünyalılara iletirler. Bunu bazen yetkili değil de, son derece gereksiz insanlara yapsalar da, öyle ya da böyle insanlığı tonla masrafa ve beklentiye sokacak bir buluşma ayarlarlar.

uzaylılar

Bunların iyi olanların insanlığı yıllarca beklentiye sokup, tonla masraf çıkararak ortalığı ayağa kaldırırlar. Geldiklerinde ise selam verip giderler. Elimizde “eee ne oldu şimdi?” demekten başka birşey kalmaz (Close Encounters of The Third Kind ve Contact).

İnsanlığın aylarca oradan oraya koşturması, milyarlarca dolarlık projelere girişmesinden sonra “görüş günü” gelip çattığında; ya şöyle bir inip el sallayıp giderler, ya da ayaklarına çağırdıkları insanları ellerinde buluşmaya dair tek bir delil veya fayda olmadan geri postalarlar.

Bilim kurgu yapımcılarının bizlere “iyi niyetli uzaylılar” diye kakaladıkları bu yaratıklar eğer gerzek değillerse, bildiğiniz psikopattır. Olayın sonunda tüm insanlık; “ee ne oldu şimdi” diye birbirlerine bakakalır…

Zafer Emecan

Kapak fotoğrafı: Stargate SG1 dizisinden Jack O’Neil ile konuşan Asgard ırkından birkaç kişi.




Dünya Dışı Yaşam mı, Utangaç UFO’lar mı?

Evrende yaşamın sadece dünya ile sınırlı olmadığını düşünen çok sayıda kişinin sık yaptığı bir hata; başka bir gezegende zeki hayatın var olup olmaması ile, Dünya semalarında (astronomlara görünmemeyi becererek) yaldır yaldır ışıklar saçıp gezen UFO fenomenini birbirine karıştırmak.

Aklı başında, biraz biyoloji veya astronomi ile ilgilenmiş her insan bilir ki; uzayda başka gezegenlerde gelişmiş yaşam biçimlerinin varlığı, hatta bu zeki hayatın evrende hatırı sayılır biçimde yaygın olması olasıdır, normaldir. Aksini düşünmek hatalı bir yaklaşım olur.

Biz dahil hiçbir bilim insanı, uzayda hayat yoktur veya evrende gelişmiş tek zeki uygarlık biziz demiyor (bunu bir kenara not alın, unutmayın). Aksine, bilim insanlarının çoğu uzayda zeki hayatın yaygın olduğunu düşünüyor, hatta bunu içten içe umut ediyor.

Gelgelelim, söz konusu olan “ikide bir dünyaya gelip giden” UFO fenomeni olduğunda işler biraz karışıyor. Şimdi, koskoca evreni bir kenara bırakıp sadece 80-100 küsür bin ışık yılı genişliğine ve 8-10 küsür bin ışık yılı kalınlığa sahip kendi galaksimiz Samanyolu’ndan söz edelim:

ufo-24874200

• Samanyolu’nda bugün bizim hesaplayabildiğimiz kadarıyla 300-400 milyar yıldız var. Ben ilkokula giderken bu sayının 10 milyar olduğu sanılıyordu.

• Bir yıldızın çevresinde hayat oluşabilmesi için o yıldızın makul sayılabilecek bir ışınım gücüne sahip olması gerekir, ne çok küçük ve zayıf, ne de aşırı büyük olmamalıdır. Ayrıca yeterli ömre sahip olması gerekir. Büyük deli dolu yıldızların hayat süreleri birkaç milyon yılı geçmediği gibi, inanın onların 1 ışık yılı yakınında bile bulunmak istemezsiniz.

• Galaksimizde, yıldızlar arasındaki uzaklık büyüktür, hem de çok büyüktür. İkili ve üçlü yıldız sistemleri haricinde, birbirine 1 ışık yılından yakın yıldız sayısı, galaksi merkezine çok yakın bölgeleri ve küresel kümeleri saymazsak çok küçük yüzdelerdedir.

• Bir yıldızın çevresinde gelişkin yaşam formlarının oluşabilmesi için özel şartlara sahip gezegenler gerekir. Olası yaşam, ister bizim gibi karbon temelli, isterse silikon yahut başka kökene sahip olsun, farketmez. Uygun şartlarda (yüksek ısı ve ölümcül radyasyon içermeyen) bir gezegene veya uydusuna ihtiyaç vardır.

• Çoğu yıldızın çevresindeki gezegenlerden pek azı yaşama uygun bölgelerde yer alır. Tabi sıcaktan kayaların eridiği ya da tüm maddelerin buz kestiği bir gezegende gelişkin zeki yaşam olabilir derseniz orasını bilemem.

• Bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda “yaygın” olmasına rağmen farklı gezegenlerdeki zeki yaşamın nadiren birbirine yakın bölgelerde oluşabileceği görülebilecektir.

Öyleyse;

ufo-878120 

• Birbirine uzak bu zeki yaşam formlarının bir diğerinden haberdar olabilmesi için uzaktan da olsa gözlem yapabilecek teknolojik seviyeye ulaşmış olması gerekiyor.

• Uzaktan gözlem yaparak bir yıldızın çevresindeki yaşama uygun kuşakta bir gezegen bulunup bulunmadığını doğrudan göremezsiniz. Çünkü yıldızın parlak ışığı doğrudan gözlem yapmanızı engeller.

• (Bizim yaptığımız gibi) Dolaylı yoldan yapılan gözlemlerle yaşam kuşağında gezegenler bulabilirsiniz. Fakat bu gezegenlerin yaşama (ya da hangi tür yaşama) elverişli olup olmadığını anlamak deveye hendek atlatmak gibidir.

• Her şeye rağmen yaşama elverişli olduğunu keşfettiğiniz gezegende zeki bir yaşam formunun var olup olmadığını anlamanızın ise, size zeka belirtisi sinyaller göndermiyorlarsa -bildiğimiz kadarıyla- hiçbir yolu yoktur. Evet, atmosferinin kirlilik düzeyini ölçerek bir yargıda bulunabilirsiniz ama, bu yargınız o gezegende birkaç yıl önce patlayan bir volkanın sizi yanıltmış olmamasını ummaktan ibarettir.

Yıldızlar arası yolculuk yapabiliyorsanız?

• Yıldızlararası yolculuk, bugünkü bilgimiz dahilinde insanlar için mümkün değil. Işık hızını bırakın aşmak, yaklaşmak bile çok ciddi bir sorun (Ki zaten ışık hızı da konvansiyonel yöntemlerle aşılamaz. Eğer kulağı tersten göstererek aşmak mümkünse bile, bizler henüz bir yolunu bilmiyoruz).

• Çok büyük sandığımız ışık hızı, yıldızlararası yolculuklar için yeterli bir hız değil. Daha açık ifade etmek gerekirse; ışık hızında giden bir gemiyle başka yıldızlara ulaşmak, “kağnı” ile dünya turuna çıkmakdan farksız. Hatta kağnı ile dünya turu çok daha makul ve hızlı bir yöntem.

• Yine de; “biz çok gelişkin bir ırkız, ışık hızının birkaç katında (mesela 10 katı) yolculuk yaparız” diyorsanız, elinizdeki kağnıyı at arabasıyla değiştirmişsiniz demektir. Fakat atlarınızın sadece yürüdüğünü varsayın. Çünkü ışık hızının 10 katı hızda, en yakın yıldıza ulaşmanız -geride bıraktıklarınız için- 5 ay, en yakın yıldız kümelerinden birine mesela Ülker’e ulaşmanız 38 yıl sürer. Buna bir de dönüş zamanını (geride sizi bekleyen gözü yaşlı sevgilinizi özleyip dönecekseniz eğer) ekleyin. Siz görelilik vs ayağına döndüğünüzde hala filinta gibi olabilirsiniz de, Ülker’den döndüğünüzde 38 yıl geçmiş olacak haberiniz olsun.

• Dolayısıyla keşfettiğiniz zeki yaşam barındıran gezegeni ziyaret edebilmek için aşırı zeki ve gözü kara bir uygarlık olmalısınız.

Çok zeki bir uygarlıksınız ve ışık yıllarını çekirdek gibi çitliyorsunuz:

• Bu durumda Samanyolu’nun büyüklüğünü iyi kavramak gerek. Her bir gezegeni ziyaret edip, her taşın altına bakarak zeki canlıları aramaya başladıysanız oldukça sabırlı olmanız lazım.

• Çok gelişmiş sensörlerinizin çözünürlüğü ne seviyededir bilmiyorum ama, yüzlerce ışık yılı uzaktan, onbinlerce yıldız ve milyonlarca gezegene tek tek bakıp dünyayı farketmeniz oldukça zor olacaktır. Ne kadar yıldızla muhatap olacağınızı görmek için lütfen şu linke tıklayın.

Linkteki fotoğrafta Samanyolu’nun çok küçük bir kesimindeki yıldız yoğunluğunu göreceksiniz. o gördüğünüz birbiriyle iç içe girmiş her benek, her noktacık bir yıldız (ön plandaki beyaz yıldızlar ise ngc650 yıldız kümesine ait).

UFO

• Eğer çok uzaktan dünyayı farketti iseniz bile, burada zeki bir canlı türü olduğunu hop diye farkedemezsiniz. Malesef insanın zekasına yönelik hiçbir bilgi şu ana kadar fazla uzağa gidemedi. Belki aşırı duyarlı sensörleriniz 1900’lü yılların başına ait dünyadan gelen radyo parazitlerini almış, bunun zeki bir varlığa ait iletişim biçimi olduğunu süper bilgisayarlarınızla çözmüşseniz, onu bilemeyeceğim işte. Yalnız bunu yapmak için en eski radyo sinyallerimiz henüz daha ötesine ulaşamadığından, Dünya’dan 120-130 ışık yılından uzakta durmayın ve sinyali normal uzaysal parazitlerle birbirine karıştırmayın.

• Her şeye rağmen Dünya’yı buldu iseniz, hatta ziyaret ediyorsanız öyle kaçamak bakışlar atma saflığına da girmeyin. Size göre aşırı ilkel olan bu toplumun “işleyişine karışmamak” için gizli gizli takılmanıza gerek yok. unutmayın, insanlık sizler için alet kullanmayı öğrenmiş maymun’dan farksız.

• Yine de çok ahlaklı varlıklarsanız elbette izleyin gidin. Ama sizi görenler var, paranoyak ettiniz adamları.

• Madem bir sürü paranoyak yarattınız ortalıkta, bari bilimden falan anlayan, sizin var olabileceğinizi bilen, üstelik sürekli gökyüzü gözlemi yapan bilim insanlarına görünün. Bunu yapın ki, amatör kameraların çektiği titrek görüntüler yerine adam akıllı videolarınız ve fotoğraflarınız olsun.

• Sahi, herkese görünüp de, sizi doğru düzgün görüntüleyebilecek (amatör de olsa) astronomlara görünmemeyi nasıl başarıyorsunuz?

ufo-5787

Niyetiniz ne? 

• Onca ışık yılı mesafe içinde onbinlerce, yüzbinlerce yıldızı tarıyor ediyor, Dünya gibi gezegenler arıyorsunuz. Niçin?

• Kaynaklarından faydalanmak için böyle gezegenlere ihtiyacınız mı var?

• Muhteşem medeniyetinizin ve teknolojinizin devamını sağlayabilmek amacıyla bu bulduğunuz gezegenlere yerleşmeyi niçin düşünmüyorsunuz?

• Sizin silahlarınıza göre ok ve yaydan farkı olmaması gereken dandik silahlarımızdan mı korkuyorsunuz?

• Yoksa hepiniz “ışık ve sevgiyle” oradan oraya gezen bilim insanları mısınız?

• Ya da burası bir hayvanat bahçesi ve turistik geziler düzenliyorsunuz? Hmm…

Neyse, konuyu çok fazla bilimkurgu izlediğini düşündüğüm bir bilim insanı olan Douglas Vakoch‘ın SETI projesi kapsamında oraya buraya dünyanın yerini gösteren sinyaller, haritalar ve şarkılar gönderilmesi üzerine söylediği bir söz ile kapatayım:

“Neden uzaylıların barışçıl olduğunu düşünüyoruz. Uzaya müzik yayını dünyanın tam yerini ele veriyor. Nasa’nın böyle konuları tartışmaya açması gerekir. Uzaya dünyanın galaksideki adresini gösteren haritalar ve bilgiler gönderilmesinin gelecek nesiller için büyük tehlike yaratabilir. dünyaya karşı yapılacak bir uzay saldırısından sağ kurtulmamız mümkün olmaz.”

Zafer Emecan

Yazıda kullanılan tüm görseller Mars Attacks filmi ve Mars Attacks çizgi romanlarından alıntıdır.




Güneş’in Kötü İkizi: Nemesis

“Güneş’in çok uzaklarda, Kuiper Kuşağı civarlarında “Nemesis” adı verilen kahverengi cüce ya da kırmızı cüce eşi, veya dev bir gaz devi gezegeni varmış, birkaç bin yılda bir bize yaklaşıp felaketlere sebep oluyormuş. Hatta Mayalar, Sümerler, işte bilmemkimler bunu yazmışlar.”

Buna benzer yazıları internette birçok komplo teorisinin yer aldığı sahte bilim siteleri veya forumlarda, sosyal medyada görebilirsiniz. Uzun zamandır dile getirilen bu “eş yıldız” veya “Güneş’in kötü ikizi” dedikoduları ne derece doğru?

Güneş Sistemi’ndeki en büyük gezegen Jüpiter‘dir. Ardından sırasıyla Satürn, Uranüs ve Neptün gelir. Bunlar haricinde uzaklarda da olsa, bildiklerimiz haricinde başka hiçbir dev gezegen, kahverengi cüce veya eş bir yıldıza rastlanmadı. Gökbilimciler, böylesi bir gezegen veya yıldızın varlığını “beklenen etkileri” görülmediği için zaten ciddiye almıyorlardı.

Eğer buralarda böylesine büyük bir kütle yer alıyor ise, gerek Kuiper Kuşağı, gerek Oort Bulutu, gerekse dış gezegenler oldukça çalkantılı ve dengesiz bir yapıda olmalıydı. Oysa böyle bir dengesiz durum bulunmuyordu. Yine de bilim şüpheyle veya lafla yapılamayacağı için, yine de uzun yıllar boyunca böylesi bir gökcisminin var olup olmadığı araştırıldı, ancak hiçbir ize ulaşılamadı.

wise-stars

Güneş’in 30 ışık yılı kadar çevresinde Wise Uzay Teleskobu tarafından keşfedilen soluk kahverengi cüceler ve çok soluk kırmızı cüce yıldızlar.

Son yıllarda çok gelişmiş kızılötesi teleskoplarla ve WISE uzay teleskobu ile gökyüzünün tamamı yıllar boyu taranarak sistemimizin çok uzaklarında bu tür bir yapının var olup olmadığı nihai olarak gözden geçirildi, sonuç yine sıfırdı. Bilim insanları yakınlarımızda bu Nemesis isimli mitolojik gezegeni ararken, çok daha uzaklardaki, Güneş Sistemi’nin dışında yer alan yüzlerce kırmızı cüce ve kahverengi cüce yıldızı keşfettiler.

Bu keşfedilen ışık yılları uzaklıklardaki kahverengi cücelerden bazıları öylesine soluktu ki, kızılötesi dalga boyunda zar zor görülebiliyorlardı. Dolayısı ile, bu kadar uzak ve silik yıldızsı yapıları görebiliyorsak, Nemesis’i de rahatlıkla görebilmeliydik. Ama göremedik. Dolayısıyla artık diyebiliyoruz ki; %99.99 ihtimalle Güneş’in böylesi bir ikiz yıldızı veya uzakta bırakın Jüpiter benzeri bir gezegen yok. Ancak, Kuiper Kuşağı civarındaki bazı cüce gezegenlerin alışılmadık yörüngelerine dayanarak, daha küçük boyutlu bir gezegenin var olabileceği düşünülüyor. Bu konuyla ilgili yazımızı bu linkten okuyabilirsiniz.

Nemesis - Kahverengi Cüce

Güneş’in bir kırmızı cüce veya kahverengi cüce eşi olduğu çok uzun zamandır iddia edilmesine rağmen, böyle bir bulguya bilimsel açıdan hiçbir şekilde hala rastlanılamadı.

Eski uygarlıkların kimi astronomi bilgilerine vakıf oldukları, gezegenlerin, Ay’ın ve Güneş’in hareketlerini bir dereceye kadar hesaplayabildikleri doğrudur. Ancak bu sınırlı bilgi düzeyi, bu toplulukları elde etmesi büyük teknolojiler gerektiren bilgilere vakıf kılmaz. Demiri işleyip alet yapmayı bile bilmeyen, en büyük teknolojisi çömlek yapmak olan, yazı yazmak için bile saatlerce taş yontmak zorunda olan, -sözde- onuncu gezegeni keşfeden, yine sözde gezegenler olan Marduk ve Nibiru‘yu bilen ama, çok daha yakınlardaki Neptün ve Uranüs’ten habersiz yaşayan toplumların dinsel hikayelerini ve hayal güçleriyle oluşturduları öyküleri gerçekmiş gibi görmek, en başta o toplumlara, sonra insan zekasına hakarettir.

Aynı mantıkla, 5 bin yıl sonra birileri bizden kalan bir Harry Potter kitabı bulursa, bizim uçan kaçan ejderlerin arasında harala gürele büyü yapıp mucizeler yaratan bir toplum olduğumuzu düşünebilir. Herhalde o zaman da bazı zeki insanlar çıkıp bunlara inananları; “yapmayın arkadaşlar, yazılanlar hayal gücü, bir ev kadınının can sıkıntısından yazdığı hikayeler sadece, gerçek değil” diyerek bunlara inanan halkı ikna etmeye çalışacaktır, tıpkı bizim gibi.

Zafer Emecan

Not: ilk olarak 2014 yılında yayınlanan bu yazımız, yeni bilgiler eşliğinde güncellenerek tekrar yayınlanmıştır. 




Jüpiter Dünya’yı Gerçekten “Koruyor” Mu? (Antropik İlke)

Evrenin insan yaşamı için özel bir dizayna ve “ince bir ayara” sahip olduğunu iddia eden “Antropik İlke”, evrenin sadece Samanyolu’ndan ibaret sanıldığı dönemlerde ortaya atılmış, çoğu eski, temelsiz ve kısıtlı bilgilere sahip olduğumuz dönemlerde şekillenmiş bir düşünce biçimidir.

Bu ilke dahilinde her şeyin “insan için” var olduğu, insanın her varlığın kalbinde ve merkezinde yer aldığı, var olmuş ve var olacak her şeyin insana hizmet için olduğu iddia edilir. Aynı dönemde “insanın yaşadığı gezegen” olarak Dünya’nın her şeyin merkezinde olduğu sanılmış, mide bulandırıcı düzeyde bir kibir ve ego ile insan her şeyin “biricik merkezi” olarak görülmüştü. Bunun etkilerini bugün halen hissediyoruz. Kibir ve içi boş, altı temelsiz bir ego bataklığına bulanmuş bu ilkenin etkileri kimi zaman yer yer azalsa da, kimi zaman eskisinden bile şiddetli olarak görülebiliyor.

Bugün biliyoruz ki, bir bütün olarak “evren”, Samanyolu Galaksisi’nin 100.000 ışık yılı genişliğinden çok ama çok daha büyük, olağanüstü genişlikte bir yer. Görebildiğimiz evrenin “çapı” 100 milyar ışık yılından büyük ve içeriği 300 milyar büyük galaksi, 7-8 trilyon kadar da cüce galaksiden oluşuyor. Güneş gibi yıldız sayısı katrilyonlarla bile ifade edilemeyecek kadar fazla.

Antropik İlke - Kum

Dünya üzerindeki kum tanelerin sayısı bile, evrendeki yıldız sayısını belirtmekte yetersiz kalır.

Hele ki Dünya benzeri gezegenlerin miktarı tüm Dünya’daki kum tanelerinin sayısının birkaç misli sayıda. Üstelik bugün, -umuyoruz ki herkes tarafından- Dünya’nın Samanyolu Galaksisi‘nin ve Evren’in merkezinde yer almadığını tartışılmaz bir netlikte biliniyor.

Ve yine umuyoruz ki günümüzde aklı selim sahibi herkes tarafından, insanın da gezegenimizin merkezinde olmadığı, hiçbir şeyin insana hizmet için var olmadığı, tam tersine insan dediğimiz Homo sapiens türünün son derece sıradan bir hayvan türü olarak ekolojik sistemin bir parçası olduğunu ve onun üzerinde olmadığını (her ne kadar inatla öyle davransa da) biliniyor.

Dolayısıyla günümüzde Antropik İlke, bilimsel gerçeklerden habersiz, ayakları yere basmayan ve gerçeklere gözlerini yummuş insanların savunmayı sürdürdüğü zayıf ve çok da ciddiye alınmaması gereken bir düşünce. Burada, bu ilkenin kozmolojiyle ilgili tutumlarından birini kısaca ele almak istiyoruz.

Antropik İlke

Antropik ilke savunucularına göre, gezegenimiz Samanyolu Galaksisi’nin yaşama en elverişli bölgesinde bulunur.

Antropik İlke savunucularına göre “Dünya, Samanyolu Galaksisi’nin en uygun yerindeki, en uygun yıldıza, en uygun uzaklıktaki, en uygun boyutta olan gezegendir. Her şeyin “en uygun” olduğu yerde bulunan Dünya haricinde, Evren’de başka bir yerde yaşamın gelişmesi mümkün olamaz. Çünkü üst üste bu kadar mükemmel olasılıkların gerçekleşmesi mümkün değildir”. Bir kere olmuştur, o da Dünya’dır.

Sayısız kozmolojik bulgu, belki şimdilik doğrudan Dünya dışı yaşamı doğrulayamamış olsa da, başka yaşamların var olabilmesinin pek tabii mümkün olduğunu binbir farklı şekilde göstermiştir. Bu sahada çalışmalar halen sürmektedir. Ancak bu ilke çerçevesinde, çok bilinen bir örnek verelim:

Eskiden kalma ve artık pek doğru sayılamayacak bir bilgi, Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinin bulundukları konum ve büyüklükleri itibarıyle Dünya’yı göktaşları ve kuyruklu yıldızlardan koruduğu yönündedir.

asteroid4545878

Jüpiter olmasaydı, Dünya’nın yaşama imkan vermeyecek, meteor bombardımanı altında bir gezegen haline dönüşeceği iddia edilir.

Bugün birçok astronom da halen bunun bu şekilde olduğunu iddia etmekte ve bu görüşü savunmaktadır. Tabi burada ilk sorulması gereken şudur: “Bu sözde ‘koruma‘ görevinin bilinçli bir şekilde yapıldığı mı iddia edilmektedir?”

Bu sorunun cevabı üzerinde durmaya bile gerek görmüyoruz, elbette cevap hayırdır. Bu durumda, aklı kurcalayan ikinci soru şu olacaktır: “Dünya’nın ‘korunmaya’ ihtiyacı mı var?” Bu kadar hassas dengelerden bahsedeceksek, neden bu hassas dengeler içerisine ‘korunma ihtiyacı‘ dahil edilmiş ve gereksiz bir gerilime neden olunmaktadır? Bu sorular da, ilk ve temel sorumuzun cevabının “hayır” olmasından ötürü, otomatik olarak elenmektedir. Zira gezegenler, galaksiler ve evren bir bilinç çerçevesinde var olmamaktadır, bu durumda parametrelerin “hassas” bir şekilde ayarlanmasından söz edilemez.

Ancak son bir soru, zaten ne demek istediğimizi net bir şekilde izah edecektir: “E bu gezegenler madem bizi koruyor, o halde Dünya’ya düşen göktaşları nereden geliyor ve neden sayısız defalar canlılığın neredeyse tamamen yeryüzünden silinmesi mümkün oldu?”

Neyse, bu eksik bilginin daha doğru ifadesi bize göre şöyle olmalıdır: Evet, kimi zaman Jüpiter ve Satürn, normalde Dünya’nın yörüngesiyle çakışabilecek ve çarpmaya neden olabilecek bazı göktaşlarını (belki de gerçekten çok sayıda göktaşını) yörüngelerinden saptırarak engelleyebilirler.

kuiperbelt

Güneş Sistemi’nin dış kısımları, Kuiper Kuşağı denilen ve yüzbinlerce küçük gezegen ile asteroid’in oluşturduğu bir kuşakla kaplıdır (Telif: Don Dixon).

Ancak aynı çekim kuvveti sebebiyle, normalde Dünya’ya çarpmayacak göktaşlarını da, Dünya’ya yönlendirebilirler. Zira Jüpiter ve Satürn, meteorları ve kuyruklu yıldızları yörüngelerinden bilinçli bir tercihle saptırmamakta, “Evet, sen şuraya git.” veya “Hmm dur, sen bu tarafa git.” gibi bir tercihte bulunamamaktadırlar.

Yani, gezegenimize düşen göktaşlarının bir kısmı, Jüpiter’in (ve Satürn, Neptün ve Uranüs’ün) kütleçekimi nedeniyle kararlı yörüngeleri bozulmuş ve bize yönelmiş gök cisimlerinden oluşur. Sadece engellenenlere dikkat çekip, bu dev gezegenler sebebiyle bize yönlendirilmiş olan gök cisimlerini görmezden gelmek hata olacaktır.

Özetle, belki Jüpiter Dünya’ya yönelme ihtimali olan bir kuyruklu yıldızı saptırıp bizi kurtarır ama, aynı zamanda Dünya ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan başka bir kuyruklu yıldızı doğrudan üzerimize yollar. Kaldı ki, çoğu zaman bu tür gezegenlerin “koruma” görevi yapmaları istatistiki olarak da mantıklıdır.

Zira Dünya’nın bir çarpışma noktasında bulunuyor olma ihtimali, bulunmuyor olma ihtimalinden çok çok düşüktür (çünkü uzay son derece geniş bir yerdir ve Dünya son derece küçüktür). Dolayısıyla büyük ihtimalle, herhangi bir saptırma işleminin Dünya’yı “koruması”, ister istemez “hedef haline getirmesi” olasılığından çok çok daha yüksek olacaktır. Dolayısıyla bu süreci bir “koruma” olarak değerlendirmek saçmalık ve hata olacaktır.

jupiter_impacts_ss

Jüpiter’in üzerine düşen bir kuyrukluyıldız, astronomlarca canlı olarak gözlemlenebilmiştir (Telif: NASA Hubble).

Tabii ki Jüpiter’in ve diğer büyük kütleli gezegenlerin zaman zaman Dünya’yı olası bir çarpışmadan kurtardıklarını inkar etmemekteyiz. Ancak kelimelere, olaylara ve olgulara yüklenen anlamlar, hatalı sonuçlara varmamıza neden olabilecektir. Dolayısıyla “gizli koruyucu”, “sessiz koruyucu” veya basitçe, “koruyucu” gibi kelimeler, bu gezegenlerin kasti bir müdahalede bulunuyormuş zannedilmesine neden olabilmektedir.

Örneğin, bu “koruyuculuğu” test etmek adına International Journal of Astrobiology isimli dergide J. Horner ve B.W. Jones bir seri makale yayınlamış ve simülasyonla bu iddiaları test etmiştir. Yapılan analizlerde, birçok önceki inancın yanlışlandığı görülmüştür. Örneğin, önceki astronomların iddia ettiği “herhangi bir Jüpiter-benzeri gezegenin varlığı, Dünya’nın korunabilmesi açısından Jüpiter’in hiç olmamasından iyidir” düşüncesinin tamamen hatalı olduğu görülmüştür. Benzer şekilde, yine uzun yıllardır sanılanın aksine, Jüpiter eğer daha ufak olacak olsaydı, daha az sayıda göktaşının bize çarpacağı hesaplanmıştır.

Dolayısıyla günümüzde var olan Jüpiter, olabilecek optimum kütleden daha büyüktür ve bu, daha fazla çarpışma anlamına gelir. Aynı simülasyon ana kuşak asteroidler ve kısa dönem kuyrukluyıldızlar için tekrar edildiğinde, aynı sonuçlar elde edilmiştir: Jüpiter, bizi koruduğu kadar, bizi tehlikeye de atmaktadır. Jüpiter’in Dünya’yı “koruduğu” en temel cisimler ise Oort bulutsusundan gelen cisimlerdir. Ancak yine Jüpiter’in boyutları, “en iyi koruma” için hassas olarak ayarlanmamıştır; tam tersine, olabilecek en iyi kütleden oldukça uzaktır (ve büyüktür).

Uzun lafın kısası, bu tür konularda tek açıdan düşünerek, işimize gelen bilgi parçalarını alıp, geliştirdiğimiz hipotezleri desteklemek için kullanmak büyük bir hata olacaktır. Antropik İlke’nin de temel olarak hatası, neredeyse hiçbir bilimsel bilgiye dayanmadan, çok büyük çıkarımlarda bulunmak ve bunları test etme ihtiyacı duymamaktır. Ancak en ufak bir sorgulama silsilesi bile, bu ilkenin temellerin kolayca çürütmektedir. Hiçbir şey insan için var değildir ve insan, hiçbir şeyin merkezinde değildir. Ha, belki ego ve kibrin merkezinde olabiliriz, illa bir şeylerin merkezinde olacaksak…

Hazırlayan: Zafer Emecan
Geliştiren: Çağrı Mert Bakırcı (Evrim Ağacı)

Not: İlk olarak 2013 yılında yayınlanan bu yazımız, güncellenerek yeniden yayınlanmıştır. 




İspat Yükümlülüğü: Argumentatum Ad Ignorantiam/Cehalete Başvurma

İspat Yükümlülüğü, tartışma sırasında iddiada bulunan tarafın ispatlaması gereken argümanların tümüne verilen isimdir. Buraya kadar bir mantık hatası yoktur ve İspat Yükü, bilimsel tartışmaların temel ilkelerinden bir tanesidir.

Ancak mantık hatası, ispat yükünün kendinde olduğunun farkına varmadan karşı taraftan ispat beklemekten kaynaklanmaktadır. Burayı biraz açalım:

Kimi zaman tartışmalarda taraflar, argümanlarını destekleyecek kanıtlara sahip olmazlar. Bu sebeple, argümanlarının geçerli olduğunu ispatlamak için, karşı taraftan argümanlarını çürütecek ispat beklerler. İşte bu, İspat Yükü mantık hatasıdır.

Tartışmada, taraflardan kendi argümanlarını ispatlamaları beklenir. Eğer ispatlayamıyorlarsa, karşı taraftan argümanlarının geçersiz olduğunu gösterecek ispat beklemek ve karşı taraf bu ispatı bulamadığında, argümanın geçerli olduğunu iddia etmek, mantık hatasıdır. Çünkü İspat Yükü, her zaman iddia sahibine aittir.

Karşı taraf, sizin iddianızı desteklemeyen ispatlar sunmak yükümlülüğünde değildir. Ve bu yükümlülükte olmadığı için, bu ispatları ileri sür(e)mediği zaman, sizin argümanınız ispatlanmış sayılmaz. Bu, tartışmalarda çoğu zaman gözden kaçan ve inatla tartışmaların anlamsız bir şekilde sürmesine sebep olan kritik bir mantık hatasıdır.

Kısa bir bölümüne sitemizde yer vermenin uygun olacağını düşündüğümüz, Evrim Ağacı‘na ait bu makalenin tümünü buradan okuyabilirsiniz.




Uzay Boşluğunda Koruyucu Kıyafet Giymezsek Ne Olur?

Uzay boşluğuna koruyucu kıyafetleriniz olmadan çıktığınızda, filmlerde gösterildiği gibi anında gözleriniz pörtleyip damarlarınız patlayarak ölmez, yahut anında buz tutmazsınız.

Dünya’da alışmış olduğumuz atmosfer basıncı ile uzay boşluğu arasında öyle aman aman bir basınç farkı yok. Zaten kayda değer atmosfer sahibi olan Venüs ve Titan gibi gökcisimlerine oranla oldukça ince ve düşük basınçlı bir atmosferde yaşadığımız için insan vücudu vakum ortamını tolore edebilecek güçtedir.

Rahatlıkla 1 dakikaya kadar uzayda hayati zarar görmeden kalabilirsiniz (Ama nefesimizi tutmuyoruz, tümünü veriyoruz. Çünkü ciğerlerimizdeki hava uzay boşluğunda aniden genleşerek zarar verebilir). Elbette daha uzun süre kalırsanız, beyniniz oksijen yetersizliğinden dolayı geri dönüşü olmayacak biçimde zarar görecektir ve öleceksiniz.  

a4ebf90f1b386f91c94c1fe703b8fc7a

Suyun altındaki yüksek basınçta, oksijen sorunumuzu çözdüğümüz sürece saatler, günler, hatta yıllar boyu kalabiliriz.

İnsan derisi, vücudumuzu sıkı bir şekilde saran bir “basınç kıyafeti” gibidir. Sadece uzay boşluğundaki sıfır basıncı değil, deniz altındaki 3-4 kat fazla basınçtan da bizi korur. Yani, basınç sıfıra düşünce kanınız kaynamaz, gaz haline geçmez.

Derimiz bir basınç kıyafeti gibi bizi sıfır basıncın etkisinden korur demiştik. Unutmayın, uzay boşluğu ile Dünya yüzeyindeki basınç farkı sadece 1’dir. Oysa denizin 30 metre altında 4 kat fazladır. Aynı mantıkla dalgıçların basınçtan içe doğru ezilerek ölmesi gerekliydi. Ama derimiz bizi koruyor. Zaten bu sayede, okyanuslardaki petrol kuyularının inşasında; denizin yüzlerce metre altında yüzeyin onlarca katı basınca alıştırılıp çalışan insanlar var.

Uzayda aniden donma meselesine gelince; evet, uzay boşluğu soğuktur, hem de çok soğuktur, bizim buralarda gölgede -200 santigrat derece kadar. İnsan vücudu ise 36 derece sıcaklığa sahip. E Güneş ışığı var, radyasyon var diyeceksiniz; haklısınız. Ancak, kısa sürelerde onun da pek bir zararı bulunmuyor. Belki teninizde biraz güneş yanığı oluşur, kanser riskiniz artar, o kadar.

total-recall uzay

Total Recall filminde, Mars’ın uzay boşluğuna yakın düşük basınçlı atmosferinde kalanlar, gözleri pörtleyip damarları patlayarak ölüyordu.

Normalde insanı aynı sıcaklığa (-200 derece) sahip bir sıvının içine atarsanız, anında donarak ölürsünüz. Yahut yine aynı sıcaklıktaki bir hava ortamında tümüyle donmanız birkaç dakikayı geçmez. Ancak, boşlukta vücudunuz hiçbir şeye temas etmediği için, sıcaklığınızı kaybetmeniz öyle kolay değil.

Vücut ısınızı kaybetmeniz için teninizin birşeylere “temas” etmeniz gerekir. Ancak ne hava var, ne de su. Neye temas edeceksiniz ki? Bu konuda detaylı bilgi için uzay boşluğu ve soğuk hakkındaki şu makalemize göz atabilirsiniz.

Boşlukta ancak “ışıma” yoluyla ısı kaybedileceği için, bir insanın bırakın donmayı, bir iki derece soğuması bile dakikalar, hatta saatler alacaktır.

Uzay

İnsanlığın 60 yıldan uzun süredir devam eden uzay macerasında, astronot ve kozmonotların boşluktaki sıfır basınca maruz kaldığı anlar defalarca yaşandı. Kısa süreli bu kazalarda, hızlıca yapılan müdahaleler sayesinde şimdiye kadar hiçbir ölüm veya kalıcı vücut hasarı yaşanmadı. Elbette, insanoğlu yüzünden başı dertten kurtulmayan zavallı hayvanlar üzerinde (hem yeryüzünde, hem de uzay boşluğunda) vakum ortamına maruz kalma deneyleri yapıldığını da belirtmemiz gerekiyor.

Her ne kadar tehlikeli de olsa, gelecekte üstteki fotoğrafta yer alan hanım kıza benzer bazı manyakların “uzay atlayışı” gibi sporlar adı altında yalın ayak başı kabak uzay boşluğuna atlayıp eğleneceğini, “of ne adrenalin salgıladık ha” diye hava atacağını düşünüyorum.

Zafer Emecan

Kapak Fotoğrafı: Lily Allen | Air Balloon
İlk olarak Şubat 2015 tarihinde yayınlanmış olan bu yazımız, güncellenip genişletilerek tekrar yayına sunulmuştur. 




“UFO Uzmanları” Ne Derece Güvenilir?

Şu aşağıda gördüğünüz fotoğrafla ilgili ülkemizin “en güvenilir” UFO uzmanlarının ve derneğinin açıklamasını yayınlayalım. Önce bir fotoğrafa bakın. Bizim basın mensupları da hemen atlamış, haber yapmış. Dünya bu fotoğrafı konuşuyormuş dediklerine göre. Hoş, onlara kalsa Dünya hep birşeyleri konuşuyor ya, neyse…

“1 Haziran 2012 tarihinde Konya Seydişehir Bölgesi’nde görüntülenen ‘Ufo’ olduğu iddia edilen fotoğraf incelenmek üzere kurumumuza gönderilmiştir.Fotoğraf üzerinde özel filtre analizi ve programlarla yapılan her türlü piksel, gölge, ışık, kontrastnefatif vs. değerlerin detaylı olarak incelenmesi ve analizi sonucu görüntüdeki cismin kesinlikle montaj olmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca cismin disk şeklinde ve metalik bir yapıya sahip olduğu görülmüştür. Cismin hiç bir şekilde bilinen konvansiyonel araçlarla uyuşmamakta ve kurumumuz tarafından UFO olarak sınıflandırılmıştır.”

10259949_458734477606370_6211746416989013473_n

UFO Uzmanlarımızın (hani bol bol televizyona çıkar, bilgiç bilgiç konuşurlar, tanırsınız) açıklaması ise şöyle:

Gördüğünüz gibi, uzmanlarımız hemen teşhisi koymuşlar. “Hiç bir şekilde bilinen konvansiyonel araçlarla uyuşmamakta”… Vay be, bilinen hiçbir şeye benzemiyor ha. Nasıl kesin ve kat’i bir açıklama. Şüpheye yer bile yok. UFO’dur bu. Uzaylılar Konya semalarında tur atmışlar, müthiş heyecan verici!

Oysa birkaç gün sonra gerçek ortaya çıkıyor. Cismin bir UFO ile uzaktan yakından alakası olmadığı, bölgedeki bir sokak lambası olduğu anlaşılıyor. Nasıl anlaşılıyor? Biri çıkıp “ne diyor bu değişikler” deyip resmin çekildiği bölgeye gidiyor. Bir de bakıyor ki, bizim anlı şanlı Ufologlarımızın “kesin UFO bu” dediği şey alelade bir sokak lambası.

Zaten değerli hocamız Ali Çağlar, bu sahtekar UFO uzmanlarını öğrencileri olan ilkokul çocuklarına havaya “tabak fırlattırarak” test etmeyi başarmıştı. Havadaki tabakları “kesin UFO bu” diye yayınlama terbiyesizliğinden çekinmeyen bu arkadaşlarla nasıl dalga geçtiğimizin hikayesini buradan okuyabilirsiniz.

ufo-lamba
Yorumlayalım:

Gerçekleri ve bilinmezleri araştırmak, “bilimsel disiplin” gerektirir. Bir fotoğraftan, bir söylenceden veya tanık ifadesinden net sonuçlar çıkaramazsınız. Mahkemelerde görülen çoğu davada bile tanık ifadeleri, ses kayıtları ve fotoğraflar geçersiz kabul edilir, çünkü insanlar tarafından manuple edilmeleri veya insanların yalan ifade vermeleri büyük olasılık dahilindedir. O nedenle bu tür deliller “yan delil” olarak kabul edilir ve reddedilemez kanıtlarla desteklenmediği sürece kimse bunlarla mahkum edilemez.

Bilim de buna benzer biçimde işler. Fotoğraflarla, rüyamda beni kaçırıyorlar diyenlerin ifadeleriyle “uzaylılar bizi ziyaret ediyor” sonucunu hiçbir biçimde çıkaramayız. Elle tutulur kanıtlar gerekir.

Not: Ufoloji bir bilim dalıdır. Bilinmeyen gökcisimlerini inceler, anlamlandırmaya çalışır. Bizim burada eleştirdiğimiz sahtekar UFO uzmanları’nın bu bilim dalıyla hiçbir ilgisi yok. Zaten herhangi bir ufolog’a bu fotoğrafı gösterirseniz basın açıklaması yapmaz. Alır fotoğrafı, çekildiği yere gider, görgü tanıkları, fotoğrafı çeken kişi, çekim tarihi, o gün yaşanan gökyüzü olayları vs ile ilgili ciddi araştırmalar yapar, ardından bilim kuruluşlarına bir rapor sunar, şarlatanlık peşinde koşturmaz.

Zafer Emecan




23 Aralık’ta Uzaydan Gelen Virüs Dünya’yı Yok Mu Edecek!

Özellikle internetin yaygınlaşması ile, son 8-10 senedir her yıl sonu yaklaştığında yeni bir “Dünya yok olacak!” haberi basında büyük puntolarla yer alıyor. Şimdi de 23 Aralık 2017’yi belirlemişler. Biz bıktık, ama basın camiası geleneksel olarak bu manşeti atmaktan bıkmadı…

Birkaç gündür; CNN TürkSputnik Türkiye, Mynet Haber, T24 ve benzeri “güvenilir görülen” haber sitelerinde; “bilim insanlarının 23 Aralık’ta uzaydan gelen bir virüsün insanlığı yok edeceğini söylediği” şeklinde haberler yayınlanıyor. Biliyorsunuz; yerli ve yabancı haber sitelerinin çoğu, haberlerin doğruluğunu denetlemektense, elinde tuzluk tutan biri gördüğünde, salatalıkla peşine düşmeye bayılan yapılardır.

Söz konusu basın kuruluşlarının haberine göre; Science Dergisi‘nde yayınlanan bir haberde, Hintli bilim insanları uzaydaki bir cisimden gelen ölümcül bir virüsün günler içinde Dünya’ya yayılacağını ve bunun insanlığın sonunu getireceğini söylüyormuş.

Haberin “sözde” en detaylı kısmı ise; bahsedilen uzaydaki cismin NASA veritabanında olmayışı olarak eklenmiş. Mars’a kendi imkanları ile uzay aracı gönderen Hindistan bilim insanlarının NASA veritabanı ile niye boşu boşuna meşgul olacaklarına tabii ki değinilmiyor. Niye? Çünkü bir haberde NASA yazınca, havalı ve inandırıcı görünüyor 😉

(Bu arada, gökcisimlerinin yer aldığı veritabanları uluslararasıdır. NASA’nın veya başka bir uzay ajansının tekelinde değildir ve uzay araştırmaları yapan her ülke, hatta her “kişi” bunlara ulaşabilir.)

23 Aralık

CNN TÜRK gibi “doğru ve güvenilir habercilik” iddiasında olan haber siteleri bile bilimsel yayınlarda denetime muhtaç durumda. Bilim editörü olarak birkaç gerçek bilim insanı istihdam edip bu tür haberlerin denetlenmesini sağlamak böyle bir kuruluş için çok masraflı olmasa gerek…

Neyse, ciddileşelim.

Tabii ki böyle bir virüs, böyle bir keşif veya söz konusu haberlerde iddia edildiği gibi ciddi bir bilimsel haber kaynağı olan Science Dergisi’nde böyle bir haber yok. Zaten haberde “renk katsın” diye adından söz edilen Hintli astronom bilim insanlarının böyle bir iddiası da yok. Hatta, bundan haberleri bile yok!

Uzayda, Dünya dışında yaşam arayışı uzun yıllardır bilim insanlarının en büyük çaba harcadığı konulardan biri. Ancak, bugüne kadar yapılan tüm araştırmalara rağmen, Dünya dışında aminoasitlerin yapıtaşı olabilecek bazı kompleks moleküller haricinde yaşam olasılığına dair hiçbir iz bulamadık. Araştırmalar elbette yoğun biçimde devam ediyor.

Bilim insanları olarak, Dünya dışında canlılığa ait bir kanıt bulabileceğimize dair inancımız ve arayış çabalarımız asla bitmeyecek ve bir gün muhakkak bulacağız. Bir bakteri veya virüs dahi olsa, gezegenimiz haricinde bir yerlerde canlılık keşfedildiğinde, şunu bilin ki; bunu ilk olarak bizlerden; bilim insanlarının kendilerinden duyacaksınız, böylesi uyduruk basın haberlerinden değil.

Yine her zamanki gibi bir grup troll’ün veya eğlence düşkününün masa başında ürettiği haberi sayfalarına taşıyan, araştırmaktan yoksun basın söz konusu. Ancak, bu basın kuruluşlarını da kınayamıyoruz, çünkü böylesi haberler ilgi çekiyor ve çok tıklanıyorlar. Biliyorsunuz, internette bir site ne kadar çok tıklanıyorsa, o kadar çok para kazanıyor. Yani, biraz da “tamamen duygusal” durumlar söz konusu.

Sözün özü; 23 Aralık’ta her gün ne yaşıyorsanız, onun dışında birşey gerçekleşmeyecek. Müsterih olunuz, bu tür bilimle uzaktan yakından ilgisi olmayan uydurma haberlere elinde salatalıkla koşturanlar arasına katılmayınız, inanmayınız.

Zafer Emecan

Kapak fotoğrafı: Fotolia




“Anne Ben UFO Gördüm” Diyorsanız?

Sokakta aylak aylak dolaşıyor veya evinizin balkonunda komşuları dumana boğma pahasına arkadaşlarınızla mangal yapıyorsunuz. Birden o da ne? Gökyüzünde bir UFO, yani “tanımlayamadığınız bir uçan cisim” belirdi.

Şaşırdınız, panik yaptınız, heyecanlandınız… Durun! önce şu yazdıklarımızı okuyun, sonra harekete geçin:

• Gördüğünüz şey bir uçak olabilir. Geliş açısına bağlı olarak uçaklar son derece inandırıcı biçimde ufo’lara benzeyebilir. Hele ki akşam üstlerinde iniş hazırlığı sırasında ve farları size dönük olarak geliyorsa, uzun süre boyunca havada asılıyormuş izlenimi yaratır. Dönüş yaptığında ise birden gözden kaybolmuş gibi olur.

https://youtu.be/aNsh2xOhyxU

Uçak olsa sesini duyardım demeyin, çünkü bir yolcu uçağının sesini ancak çok alçaktan geçerken duyabilirsiniz. Çok güçlü motorlara sahip savaş jetleri hariç, 1 km uzağınızdan geçen hiçbir yolcu uçağının sesi duyulmaz. Yukarıdaki videoda inandırıcı bir ufo görüntüsünün nasıl gerçekte bir uçağa ait olduğunu görebilirsiniz.

• Gördüğünüz atmosferik bir ışık oyunu veya gökyüzündeki elektriksel bir mevzu olabilir. Örneğin şunu çoğu insan ufo zanneder. Oysa sıradan bir atmosfer olayı:

• Bazen yere yakın yapay uydular gündüz vakti bile aşırı parlak hale gelebilir. özellikle iridyum uyduları, gökyüzünde birden belirip bir süre hareket ettikten sonra aniden kaybolan çok parlak bir cisimmiş gibi görünebilirler.

Amatör astronomların çok sevdiği ve internetten üzerlerinden geçecekleri saati takip edip fotoğraflamaya bayıldığı bu uydular, sıradan insanlar için uçan daire algısı oluşturabilir.

Aşağıdaki videoda bir iridyum uydusunun geçişinin zaman aralıklı çekimini görebilirsiniz:

Bu fenomeni gördüğümüz gökyüzü parçasından böyle bir uydu geçip geçmediğini kontrol edin. internette yapay uyduların bulunduğunuz bölgeden geçiş saatlerini gösteren çok sayıda site var.

Venüs Venüs Venüs… Bu gezegen sandığınızdan çok daha parlaktır. Hava aydınlıkken, ortada tek bir yıldız olmadığında bile çok parlak görünür ve çoğunlukla ufka yakın konumda olduğu için atmosferik etkiler nedeniyle hareket ediyormuş gibi izlenimi yaratır.

Venüs UFO

Venüs gezegeni o kadar parlaktır ki, sabahları veya akşamları gördüğünüzde “böyle yıldız mı olur yahu!” diyebilirsiniz.

Zaten gökyüzündeki hareketsiz çok parlak cisimler, doğrudan bakıldığında sanki hafifçe sağa sola hareket ediyormuş hissi verirler. Bu psikolojik bir yanılgıdır. Bir gökyüzü haritasından o konumda Venüs olup olmadığına bakın. Unutmayın, ufo raporlarının yarısı Venüs’ü ufo sanan kişilerden geliyor…

• Son yıllarda moda olan, herkesin bir tane edinmeye başladığı Quadcopter‘lar (dron) aşırı derece inandırıcı ufo taklidi yapabiliyorlar. Bir ufodan bekleyebileceğiniz havada sabit durma, aniden farklı yönlere çok hızlı hareket edebilme, inanılmaz manevralar yapma yetenekleri vardır. İnsanları kandırıp eğlenmek için 8-10 tane dronu sürü halinde senkronize uçurarak sizle kafa bulmaya bayılan bir sürü (ülkemizde bile) insan var. Uyanık olun, kandırılmayın.

• Bilgisayarlar ve video yazılımları çok gelişti. Artık amatörler bile olağanüstü gerçekçiliğe sahip videolar hazırlayabiliyorlar.

Hatta çoğu amatör bu videolarında ikna edici bir kurgu ile gerçeğinden ayırd edilemez yapımlar ortaya koyabiliyor. Bunların bir kısmının ufocularla ilgisi olmasa da, bazıları ilgi çekmek ve ünlü olmak (beraberinde para kazanmak) için yaptıkları kurguları gerçekmiş gibi internete yüklüyor, basına veriyor.

Aşağıdaki video, böyle bir inandırıcı ve çok gerçekçi kurgu yapan (ve daha sonra bunu nasıl yaptığını tutorial şeklinde anlatan) amatör bir kurgucuya ait:

Tüm bunlardan eminseniz ve yanınızda olayı görüntüleyebileceğiniz bir kamera varsa şunları yapın:

• Asla cisme zoom yapmayın. hele “digital zoom” hiç yapmayın. Görüntü netleşmeyecek, aksine bulanıklaşacak ve anlaşılmaz hale gelecektir. Eğer cep telefonu ile çekim yapıyorsanız, bizim uçan dairecilerin televizyonlarda üzerinde tartıştığı hiçbir şey anlaşılmayan yamru yumru bulanak görüntülerden fazlasını elde etmeniz pek mümkün olmayacaktır.

• Kameranızın (ya da fotoğraf makinanızın) otomatik odaklama sistemi varsa iptal edin, netlik ayarını elle manuel olarak kendiniz yapın. Kameralar gökyüzünde boşlukta duran minicik cisimlere otomatik netlik ayarı yapmakta çok zorlanırlar, elinize bulanık bir videodan başka birşey geçmez.

• Kamerayı elinizde olabildiğince sabit tutmaya gayret edin. Cismi takip etmeye çalışmayın. mümkünse kamerayı sabit bir yere koyup o şekilde çekim yapın. Eğer bunu yapmazsanız, yine o meşhur titrek ve bulanık görüntülerden başka bir şey elde edemezsiniz.

• Cisim ufka yakınsa, görüntünün bir kısmına yeryüzündeki sabit bir nesneyi de almaya çalışın. Böylelikle kaydınızı izleyecek uzmanların cismin hareketlerini takip edebileği sabit bir referansları olur.

• Çekim yaparken bulunduğunuz yeri (ülkeyi, şehri, ilçeyi, hatta mahalleyi), hangi yöne baktığınızı, günün tarihini ve saatini dile getirin. Böylelikle o gün o yönde olabilecek ufo harici fenomenler ile sizin çekiminiz karşılaştırılabilir.

• Eğer bulunduğunuz yerde çok fazla ufo görüyorsanız ve bunu sizden başka pek gören yoksa, en yakın psikiyatristten randevu alın. Zihin rahatsızlıkları, kalp böbrek akciğer rahatsızlıkları kadar normaldir, utanılacak gizlenecek şeyler değildir. Psikolojik destek almaktan utanmayın.

Zafer Emecan

Facebook




Eski Uygarlıklar Bilimde Çok İleriydi Masalı

Şu meşhur, helikoptere uçağa benzeyen hiyeroglifler, “eski uygarlıklar teknolojide çok ileriydi” savına delil olarak ortaya sürülen en bilindik iddialardan biri.

Nasılından niçininden söz etmeyeceğim, çünkü şekillerin, üst üste işlenen yazı tabakalarınının sonradan bir kısmının dökülmesiyle oluştuğu ve tesadüfen böyle bir izlenim yarattığı arkeolog ve bilim insanlarınca biliniyor. Benim bilinmesini istediklerim başka:

Not: Bu aslında 2012 yılında yazıp sosyal medyada yayınladığım bir yazı. Bir şekilde gözümden kaçmış veya zamanında bu siteyi oluştururken fazlasıyla kişisel görüşlerimi yansıttığı için eklememiş olabilirim, hatırlamıyorum. Ancak, yıllar sonra karşıma çıkınca yayınlamayı istedim.

Eski Uygarlıklar

Antik Mısır yazıtlarını okuduğumuzda, herhangi bir teknik konuda söyledikleri hiçbir şey olmadığını görüyoruz. Bugün elimizde piramit ve mezar duvarlarına, tabletlere, oraya buraya yazılmış birkaç tır dolusu Mısır yazıtı var. Bu yazıtların tümü firavunların ve ailesinin hayatı, zaferleri, yenilgileri, devlet yönetimi, halkın sosyal yaşamı ve gelir gider dengesi üzerine yazılmış şeyler. Arada güzel hoş edebi hikayeler de var üstelik.

Mısır (veya Maya) yazıtlarında bilimsel konulardan hiç söz edilmemesi, bu helikopter, uçak veya uzaylı söylentilerini havada bırakıyor malesef. Bunun yanında, uçan araçlar yapabilen bu insanlardan günümüze tek bir uçak, araba veya ne bileyim bilgisayar bile kalmamış olması ayrı bir enteresanlık.

Hiç olmadı, bari bir ofis sandalyesi kalsaydı. Oysa, günümüzün sıradan helikopterlerinden biri, parçalanmış halde olsa bile en az 50 bin yıl “ne olduğu anlaşılacak biçimde” gelecek nesillere kalabilir. Plastik bir ofis sandalyesi ise uygun şartlarda milyon yılları devirir, bana mısın demez.

Olağanüstü bir teknolojiyle yapıldığı iddia edilen Mısır piramitlerinin binlerce işçinin onlarca yıl boyunca çalışarak inşa ettiği yapılar olduğu tüm bilim insanları ve arkeologlarca zaten biliniyor.

Kazdıkça taş, kazdıkça çömlek çıkıyor.

Koskoca Mısır uygarlığı diyorlar, uzaylılar diyorlar, yüksek teknoloji diyorlar, atıyorlar da atıyorlar ama, bari bir televizyon kumandası, hiç olmadı kapı zili bulsaydık…

Bugün, bizim komplo teorisyenlerince “küçümsenen” teknolojimize ait artıkların ve izlerin yok olabilmesi için on binlerce yıl geçmesi dahi yeterli değil. plastik kaplarımız ve plastikten imal ettiğimiz eşyalarımız neredeyse yüz binlerce yıl boyunca bozulmadan kalacaklar.

Eğer toprağa gömsem, 500 bin yıl sonraki nesiller, arkeolojik kazılarda benim şu anda bunları yazdığım alüminyum iMac’i neredeyse şekli hiç bozulmamış olarak bulacaklar.

Bizler bile şimdiden “kişi başı” onlarca bilgisayar, cep telefonu, televizyon, buldolabı, çamaşır makinası gibi teknolojik eşya tüketip, teknoloji çöplüğüne atıp yeryüzünde kalıcı bir yüzlerce milyon yıl kalacak “teknolojik iz” bırakırken, “eski uygarlıklar”dan geriye sadece taş ve çömlek bulmaya devam ediyoruz.

Sıradan bir buldozerin bile toprak altında onbinlerce yıl tek parça halinde kalabildiğini biliyor muydunuz? bu buldozerin (veya helikopter deyin siz) bazı hatırı sayılır büyüklükte parçaları ise milyonlarca yıl ilk günkü görünümü bozulmadan kalabiliyor.

Peki nerede eski Mısırlıların, Mayaların, Azteklerin veya onların bahsettiği iddia edilen “eskilerin” uçakları? Onu geçtim, eski çok gelişmiş Mısır’dan yahut onlardan çok daha önceki uygarlıklardan günümüze gelebilmiş yüksek teknoloji ürünü eşyalar ve makinalar neredeler? Neden hep daha eskiye gittikçe daha ilkel eşyalar buluyoruz? yok olmuş çok gelişmiş uygarlıklardan geriye niçin bir klima bile kalmamış?

Sahi, şuradan bana püfür püfür hava üfleyen klimayı gömsem, plastik aksamı en az 1 milyon yıl aynen kalır, hatta üzerindeki “Bosh” yazısı bile okunur. Ama bize eskilerden kala kala üzerinde “ekmeği yiyeceksiniz suyu da içeceksiniz” yazan taş tablet kalmış.

Bunları iddia edenlere kızmıyorum. Sonuçta para pul ve şöhret için insanların yapmayacağı, uydurmayacağı şey yok. Peki buna inanıp; eskiden insanlar bizden çok daha ileriymiş diyenlere, kendilerine izahat verilmeye çalışıldığında kızıp köpürüp hoplamaya başlayanlara ne demeli?

Neyse, son anda aklıma geldi;

Eski çok gelişmiş uygarlıkların dünya yörüngesine yerleştirdiği ve diğer gezegenlere gönderdiği uydular falan nerede? Helvadan mı yapılmışlardı da, yok olmuşlar?

Zafer Emecan

2012 tarihli orjinal link




Optik İllüzyonlardan Yapılan Çıkarımlar

Bildiğiniz üzere insanlığın Mars gezegeni ile macerasının başladığı günden bugüne birçok uzay aracı bu gizemli gezegene gönderildi.

Planlanan her Mars görevi doğrultusunda birçok deney ve testlerin yanı sıra, gezegene ayak basan tüm araçlar binlerce fotoğraf çekimi yaparak bu fotoğrafları bizlere ulaştırdılar.

Elde edilen ilk fotoğraflarda görülen alabildiğine ıssız ve soğuk ortam, Mars gezegeni ile ilgili fantastik beklentiler içerisinde olan birçok kesimi maalesef hayal kırıklığına uğratıyordu. Bu sürecin ardından artık hepimiz belki defalarca görsel ve yazılı basında Mars gezegeni ile ilgili fotoğraflarda rastlanılan zorlama tuhaflıklar ile karşılaşır duruma geldik.

Optik ilüzyon

Mars yüzeyine ait fotoğrflarda, biraz zorlama da olsa “tanıdığımız” bazı şeyler arıyoruz. Örneğin, bu taş parçasının üzerinde oturan kadın gibi.

Mars’ta insan yüzü şeklinde yapılar görenler, rastlantı sonucu piramite benzer biçimde oluşmuş taşları, kayaları, dağları “eski bir uygarlığın izleri” şeklinde yorumlayanlar, hatta ve hatta Mars’ta aslında gelişkin bir yaşamın sürdüğü iddiasını öne sürenler oldu ve olmaya da devam ediyor. Işık ve gölgenin uygun şartlardaki birlikteliği ile ortaya çıkan optik ilüzyonlar, komplo teorisyenlerinin malzeme sıkıntısı çekmemesini sağlıyor.

Elbetteki her seferinde olayın iç yüzü bilim insanları tarafından kabul edilebilir bir şekilde açıklanmış olsa da, bizler bu sevdamızdan maalesef bir türlü vazgeçmeyi başaramadık. Uzay çağının başlangıcı ile birlikte komplo teorileri de boş durmuyordu bir taraftan. Dünya’ya inen uzaylı dostlarımızın olduğu ve onlarla ilgili bilgi, belge ve fotoğrafların hükümetlerce çok gizli damgası vurulup en ulaşılamaz güvenlikli kasalarda saklı tutulduğuna inandırılmaya çalışıldık öncelikle.

ay-piramit

Sonrasında insanlık Apollo görevleri kapsamında Ay’a ilk inişini gerçekleştirdi. Milyonların canlı izlediği Neil Armstrong’un Ay modülünün merdivenlerinden tozlu Ay yüzeyine atlayışının akabinde yine aynı süreci yaşadık ister istemez. Apollo mürettebatının Ay’a hiç gitmediği, Amerika Birleşik Devletlerinin bu görüntüleri Dünya üzerinde hazırlamış olduğu çok gizli bir üste tasarladığı konuşuldu bu defa.

Ama bilimin bu savların hiçbirisi ile kaybedecek vakti yoktu; çünkü daha insanlık, Uzay ile imtihanında yolun çok başındaydı ve katetmesi gereken çok uzun bir yol vardı.

Uzay Çağının ilk yıllarında, ilk Tiros meteoroloji uyduları uzaya fırlatıldığında uydular, Dünya yüzeyinden birçok fotoğrafı bizlerle paylaşıyordu. Bu amaçla çekilmiş olan fotoğraflardan biri olan aşağıda göreceğiniz fotoğraf, insan gözünün ne kadar kolaylıkla aldatılabileceğinin belkide en güzel örneklerinden birisi.

Optik

1960 lı yılların ortalarında Mars gezegenine gönderilen uzay araçlarından biri tarafından çekilmiş, Mars yüzeyinde insan yüzünü andıran bir yapının var olduğu iddiası ile servis edilen fotoğrafın asıl iç yüzünü Tiros Uzay Aracının üreticisi RCA Astro-Electronics firması bizzat açıklama ihtiyacı duyuyordu.

Firmanın “Dünya’nın Yaşlı Adamı” adı ile tanımladığı fotoğrafta belirgin olarak bir insan yüzünü andıran bölge, Hazar Denizinin doğu kıyılarını bulut ve Güneş ışınlarının parıldamasıyla biraz daha farklı gösteren bir göz yanılsamasından başka hiçbir şey değildi aslında.

Optik

Çoğunuz bu ağacın dallarının oluşturduğu şekilde bir insan yüzü görüyor…

İnsanın beyin yapısı, gördüğü objeleri daha önce tanıdığı şeylere benzetmeye meyillidir. Binlerce yıldır gökyüzüne baktığımızda bile, yıldızların dizilimlerini hep birşeylere benzetmeye çalıştık. Takımyıldızları bu şekilde oluşturduk ve onlara önem verdiğimiz olguların isimlerini verdik.

Bugün bile gördüğümüz nesneleri tanıdığımız objelere benzetmeye devam ediyoruz. Bulutsulara “benzedikleri” şeylerin ismini veriyoruz; Atbaşı Nebulası, Cadı Başı Bulutsusu, Yılbaşı Ağacı, Kedi Gözü gibi… Ancak, insan zihninin bu benzetim özelliği yüzünden, komplo teorisyenlerine de bol bol malzeme çıkıyor malesef.

Sinan DUYGULU




15 Kasım’da Dünya Kararacak Mı?

Gün geçmiyor ki, koca koca gazetelerin ve basın kuruluşlarının, masa başlarında bir takım ergenler veya hınzırlar tarafından eğlenmek için üretilen kolpa haberleri gerçekmiş gibi yayınlamasına rastlamayalım.

Maalesef, yine aynı durumla karşı karşıyayız: 2015 yılından beri, her sene aynı tarihlerde hortlatılan yeni bir kolpa haber eğlencesi var: 15 Kasım’da Dünya kararacakmış

Gazetelerde, Dünya’nın 15-30 Kasım tarihleri arasında karanlığa gömüleceği, bunun nedeninin de Venüs ve Jüpiter gezegenlerinin gerçekleştireceği bazı astronomik olaylar olduğu yazılıp çiziliyor. Hayatında olağanüstü hiçbir şey görmemiş olan ve olağanüstü bir şey olsa da görsek diye bekleyen saf insanlar da bunun olabileceğini düşünüp panikliyor.

15 Kasım

Bilmeniz gereken şu:

Evrende bildiğimiz hiçbir fenomen, Güneş’i veya bir yıldızı “belli tarihler içerisinde aniden” karartamaz, ışığını azaltamaz, söndüremez. Yıldızlar, hele ki çapı 1,4 milyon km olan Güneş çok büyük yapılardır ve parlaklığında değişim olabilmesi için onlarca Jüpiter kütlesinde gazın yıldızın çevresini sarması gerekir. Ancak, Güneş’in güçlü yıldız rüzgarları ve ışınım basıncı böyle bir gaz birikimine izin vermez. Yine de, -olması mümkün değil ama- bu bir şekilde gerçekleşse bile, parlaklık değişimi Dünya gökyüzünü “karartabilecek” kadar fazla olamaz.

Yine tekrar edelim; gazetelerde ve internette okuduğunuz bilimsel haberlere kuşkuyla yaklaşın. Hele ki “olağanüstü” bir olayın gerçekleşeceğinden bahsediyorlarsa, gülün geçin… Kafanızı karıştıran durumlar olduğunda güvenilir kaynaklara, yani: Kozmik Anafor’a, Bilimfili’ne, Evrim Ağacı’na sorun.

Bir gazeteci, habercilik alanında çoğu konuda güvenilir olabilir. Ancak, bu konular arasında bilim ve de özellikle astronomi yer almıyor.

Bir gazeteci, habercilik alanında çoğu konuda güvenilir olabilir. Ancak, malesef bu konular arasında bilim ve de özellikle astronomi yer almıyor.

Haber metinlerinde detaylı biçimde anlatılan 15 Kasım’da Dünya kararacak konulu saçma senaryonun hiçbir biçimde gerçekleşme ihtimali yok. Çünkü, tümüyle masa başında bilimsel görünümlü olacak biçimde uydurulmuş saçmalıklardan ibaret. Unutmayın, yeterli kütleye sahip bir karadeliğin bile Güneş’i söndürebilmesi ancak yüzyıllar, hatta binyıllar sürecek yavaş bir süreçte gerçekleşebilir.

Adı ne olursa olsun, gazeteler ve haber siteleri bilimsel haberler konusunda güvenilir kaynak değildir. Sadece sizin birşeylerden ama yalan, ama doğru haberdar olmanızı sağlarlar. Bir gazetenin güvenilir bilimsel haber kaynağı olabilmesi için, bilim insanlarına danışarak çalışıyor olması gerekir. Ülkemizde ve Dünya’nın genelinde basın bu şekilde çalışmadığı için, hiçbir güvenilirliği yoktur.

Not: En üstteki fotoğraf, Sin City filminden alıntıdır… 

Zafer Emecan




Piramitleri Uzaylilar Yaptı Safsatası

Mısır Piramitleri, zamanının en büyük mezar yapılarıdır ve mimari açıdan birer şaheser olarak değerlendirilebilirler. Hem devasa boyutları, hem de görüntülerinin yarattığı etki ile, çoğu insanın bu mezarları dünya dışı varlıklarla ilişkilendirmesi normal sayılabilir.

Bazı piramitlerin (özellikle en büyük 3 tanesinin) konumlarının gökyüzündeki yıldızlar (orion) referans alınarak belirlendiği bir gerçek. Mısırlı rahiplerin, birçok çağdaşları gibi iyi bir gökyüzü gözlemcisi olduğu, yıldızların ve gezegenlerin hareketleri hakkında doğru tahmin ve hesaplamalarda bulunabildikleri biliniyor.

Ki, basit ilkokul geometrisi ile bu tür hesapları herkesin yapabilmesi mümkün. Zaten, bu tür hesapların nasıl yapılacağını ilkokuldan itibaren herkes öğreniyor ancak, uygulama konusunda anlatım eksikliğinden, böylesi hesapların zor sanılıyor olması eğitim sistemimizin bir eksiği sayılabilir.

Yine, antik Mısır inancında yıldızlar büyük yer tutuyorlar. İnandıkları tanrıları yıldızlarla ilişkilendiriyorlar. Dolayısıyla “yarı tanrı” olarak düşündükleri krallarının mezarlarını inşa ederken, gökteki takımyıldızların yerdeki izdüşümlerini oluşturmak istemelerini olağan görmek lazım. Bizim toplumumuzda ölülerimizin başlarını hep aynı yöne çevirirek (Kıble) gömmemiz kadar normal yani.

uzaylılar

Sahte bilimciler ve komplo teorisyenlerinin peşinden koşanlara göre piramitler bu şekilde inşa edilmiş olmalı.

Yarı tanrı bu kralların gömüldüğü piramitlerde yatan kişinin kutsallığı, o piramitin yapımında çalışanlar için “dini” bir motivasyon da sağlıyordu elbette. Bu nedenle çok uzun yıllar (50-100 yıl arası) boyunca süren inşaatlarda çalışmak; “para kazanmanın” yanısıra dini bir vecibeyi yerine getirmek olarak da görülüyordu.

Bu da, işçi bulma sıkıntısı çekmeden bitmek tükenmek bilmeyen piramit inşaatlarının sürmesini sağlıyordu. Bu inşaatlarda çalışan işçilerin aldıkları ücretlerden, yedikleri içtiklerine kadar hemen her şey dönemin Mısırlı yetkilileri tarafından kayda alınmış ve günümüze kadar ulaşmıştır. Örneğin işçilere içecek olarak günde 1 litre kadar “bira” verildiğini rahatça okunabilen Mısır kayıtlarında görüyoruz.

Ayrıca bir yapının inşasının çok uzun (yüz yıl kadar) sürmesi, onun yapılması için yoğun çaba harcanması gerektiği gerçeğini değiştirmez. Örneğin, Osmanlı döneminde ulaşım açısından çok zor bir konuma inşa edilen ve muazzam bir sanat şaheseri olan İshak Paşa Sarayı‘nın yapımı tam olarak 99 yıl sürmüştür.

Tam anlamıyla dağ başına inşa edilmiş, Osmanlı döneminin bir mimari ve sanat şaheseri olan İshak Paşa Sarayı.

Yapımına başlayan kişi ölmesine, yaptırmayı sürdüren kişi de ölmesine rağmen yapıyı üçüncü nesil tamamlamış, ancak kullanıma açabilmiştir. Dünya tarihi, bunun gibi yüzlerce örnek ile doludur.

Sözün özü; Mısır piramitlerinin bazılarının yıldızlar referans alınarak yapılmış ve dizaynlarında bazı özel ölçülerin kullanılmış olması, “dış dünya”, yahut “yardımsever uzaylılar” ile bir bağlantısı olduğu anlamına gelmiyor. Üst üste taş yığılarak yapılmış bir yapıyı görüp; “bunu insan yapmış olamaz” demek, hemen hemen aynı teknoloji ile Ayasofya, Selimiye yapıları inşa edebilen insan aklına hakarettir.

Yazımızı, yine bilim dışı çevreler tarafından “uzaylılar olmadan dikilmesi imkansız” diye bilinen (Ama bir grup hırsız tarafından şu anki yerinden herhangi bir makina, vinç  vs olmadan tamamen insan gücüyle çalınıp kaçırılan ve sonra yine geri getirilen onlarca tonluk) Mısır dikilitaşlarının Sultanahmet Meydanı’nda dikili olanının üzerinde yazılanlarla bitirelim:

Sahte bilim severlerin sandığının aksine mısır hiyerogliflerinde gizemli şeyler yazmaz. Bunun aksini iddia etmek, yüz yıldan uzun süredir antik yapılar üzerine çalışmalar yapan Türk bilim insanlarına hakaret etmek, onları yalancılıkla suçlamak gibi bir ahlak yoksunluğunun içine düşmektir.

Kuzeybatı yüzü:
“18. sülaleden yukari ve asagi Mısır’ın sahibi 3. Tutmosis, tanrı Amon’a kurbanını sunduktan sonra Horus’un yardımıyla bütün denizleri ve nehirleri hükmü altına alarak hükümdarlığının otuzuncu yılı bayramında bu sütunu daha nice zamanların getireceği bayramlar için yaptırdı ve dikti.”

Kuzey yüzü:
“Gizli ve kutsal ismin her tecellisine mazhar olan tanrı Amon’a kurbanını büyük bir acz içinde sunduktan sonra, ondan yardımlar dilenerek güneyin dostu, dinin nuru iki tacın (aşağı ve yukarı mısır) sahibi, kudretli hükümdar ülkesinin sınırlarını Mezopotamya’ya kadar götürmeye azmetti.”

Güneydoğu yüzü:
“Güneşin doğduğu sırada sahip olduğu altın renkleri dünyaya yayan Horus’un verdiği kuvveti, serveti, kuvvetli sevgi, saygıyı taşıyan ve aşağı ve yukarı Mısır’ın tacına sahip olan ve bizzat Güneş tarafından seçilmiş olan firavun, bu eseri babası Ra için yaptırdı.”

Güney yüzü:
“Tanrı Horus’un lütfuna mazhar olan ve Güneş’in oğlu ünvanını taşıyan Aşağı ve Yukarı Mısır’ın hükümdarı olan firavun, kudret ve adaletle bütün ufuklara nur saçtı. ordusunun önüne geçti. akdeniz’de dolaştı, bütün dünyayı mağlup etti. Sınırlarını Naharin’e kadar yaydı. Mezopotamya’ya azimle gitti, büyük savaşlar yaptı.

Gördüğünüz gibi o gizemli görünen hiyerogliflerde pek gizemli şeyler yazmıyor. Bizden 3.500 yıl önce yaşamış olan 3. Tutmosis sağolsun, neler yapıp neler ettiğini, ne denli büyük (ve inançlı) bir hükümdar olduğunu yazıp çizmiş, gelecek nesillere aktarmaya çalışmış.

Not: Piramitlerin yapımı hakkında detaylı bir inceleme okumak için, Evrim Ağacı’nda yayınlanmış olan şu makaleyi inceleyebilirsiniz. 

Zafer Emecan

Facebook




Düz Dünya Şarlatanlığına Cevaplar

Son dönemlerde Türkiye’de “Düz Dünya” adı altında yeni bir şarlatanlık akımı baş gösterdi. Bu akım; Dünya’nın küresel yapıda değil, tepsi gibi düz olduğuna inanan insanlardan oluşuyor.

Bu temelsiz iddialarına göre, Dünya aslında küresel yapıda değil, dümdüz bir tepsi gibi. Söyledikleri şey ise, NASA’nın insanlardan Düz Dünya gerçeğini sakladığı. Bu insanların çoğu bilgisiz olduğundan, Dünya üzerinde uzayla ilgili tek kurumun NASA olduğunu zannediyor. Avrupa Uzay Ajansı ESA, Rus Uzay Ajansı RSA, Japon Uzay Ajansı JAXA ve Çin Uzay Ajansı (CNSA) gibi uzaya uydu ve araç gönderen NASA’dan bağımsız ülke kurumlarının varlığından haberdar bile değiller.

Hatta çoğu Hindistan’ın bile uzaya Dünya’nın fotoğraflarını çeken uydular, hatta Mars’a araç gönderdiğinden haberi yok. Dünya’nın her yanına dağılmış onbinlerce amatör astronomun çalışmalarını da elbette bilmiyor, takip etmiyorlar. Dediğimiz gibi, çoğu bilgisiz (ama bazıları sadece eğlence için bunu yapıyor)…

Japon uzay ajansı JAXA’nın Himawari-9 uydusunun çektiği Dünya fotoğrafı.

Düz Dünya’cıların zeka seviyesi; Kurtuluş savaşı yoktur, ingilizler bu ülkeyi kurdu, Atatürk İngiliz Ajanı idi” veya “Türkler Anadolu’ya Malazgirt zaferi ile değil, Bizans’tan para karşılığı toprak alarak girdi” diyen ağır geri zekalılar ile eşit. Biliyorsunuz, bu ithamlarda bulunanlar; “hadi kurtuluş savaşı için delil gösterin, Malazgirt’ten kanıt sunun” bize diyen zeka yoksunlarından ibaret. Düz Dünya’cılar da hemen hemen aynı zeka seviyesine sahip.

Burada tek tek iddialarına yanıt vermeyi elbette isterdik. Ancak, cehaletin ve saygısızlıklarının boyutu o kadar büyük ki, Türkiye Cumhuriyeti‘nin artık uzaya uydu gönderdiği bu devirde tek tek iddiaları ele almaya çalışmak vakit kaybından başka bir şey değil.

Evet, Türkiye artık uzaya uydu gönderiyor. Türk bilim insanlarının katkılarıyla hazırlanan Göktürk 1 ve Göktürk 2 uyduları, Dünya yörüngesinde dolanıyor, gezegenimizin ve ülkemizin fotoğraflarını çekiyorlar.

Hatta onlardan daha önce, İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri ITUpSat-1 uydusunu inşa edip Dünya yörüngesine göndermiş, bilimsel araştırmalar gerçekleştirmişti bile.

Düz Dünya

Şu anda Dünya yörüngesinde görev yapan Göktürk 1 uydumuz.

Özetle, cahil Düz Dünya tayfası, “NASA bizden gizliyor” alt metni ile kendine taraftar toplamaya çalışırken, şu aralar uzay ajansı kurmaçalışmalarına başlamış olan Türkiye Cumhuriyeti’ni de “Dünya yuvarlaktır yalanı”na ortak olmakla itham ediyorlar.

Bu tayfanın iddiasına göre, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, NASA’nın başını çektiği bu küresel komploya ortak ve Dünya’nın düz olduğu gerçeğini halktan gizliyor. Uzaya gönderdiğimiz her uyduyu haklı bir gururla duyuran Cumhurbaşkanı ve Başbakan da, bu komployu biliyor ve halka yalan söylüyor”.

Evet, ne demiştik?

Artık uzaya Türkiye Cumhuriyeti’nin de araç üretip gönderebildiği bu devirde, Dünya düzdür saçmalığını ortaya atanlara cevap vermek, vakit kaybından başka birşey değil. İnternet ortamında NASA’yı yalancılıkla suçlayarak insanları aldatmaya çalışmak kolay. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve hükümet görevlilerini de kurguladıkları sözde komployla itham etmek, suçtur.

Bu kişilerle girdiğiniz tartışmalarda, devlet ve hükümetimizi yalancılıkla suçlarken görürseniz, ilgili konuşmanın ekran görüntüsünü alıp EGM Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı‘na; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve hükümeti ile, hükümet görevlilerine hakaret ve iftirada bulunmaktan ihbar edebilirsiniz.

Ancak, düz Dünya şarlatanlığına karşı illa ki bilimsel birkaç cümle duymak istiyoruz diyenler için, kardeş platformumuz Evrim Ağacı’ndaki şu yazıları okumasını tavsiye edebiliriz:

http://www.evrimagaci.org/fotograf/56/6441
http://www.evrimagaci.org/fotograf/35/8650
http://www.evrimagaci.org/fotograf/35/8740

Zafer Emecan




Bilim Soslu Uydurmalar – 1

Çok “bilim“sel konuşuyor gibi görünerek de dilediğiniz gibi saçmalayabilirsiniz. Bunu yapan Dünya’da ve ülkemizde binlerce sahte bilimci var.

Üstelik bu saçmalıklarla kitaplar yazıp, konferanslar verip kamyon yüküyle para kazanıyorlar. Bu kısa yazımızda minik bir örnek de biz uyduralım:

Zaman Makinası:
“Rezonansi, induktif alanlarin etkisine bagli olarak degisen, boyut ve mekan sabitlerinin degistirilebildigi esasina gore hakete edip quantum seviyesinde yaratilan dalgalanmalardan yararlanip bunu makro boyutlarda elde etme gayesi guden, aslen gravitional dengede yaratilan ani degisiklikleri kontrol edip kozmik zaman okunun tersinmesine yonelik etkiler olusturmaya calisan teorik makinalardir. Açıkcası bir karadeliğin olay ufkunun insani boyutlarda bir kopyası olarak nitelemek daha doğru olur.”

Şimdi her kelimesi ile uydurma olan bu metni, bu veya buna benzer bir fotoğrafla birlikte paylaşıp, bir de sözün sahibine Nikola Tesla gibi bir isim uydurun. “Zaman makinası keşfedildi, NASA, ABD biliyor ama FBI halktan gizliyor” gibi bir şey daha ekleyin. Yeterince ısrarcı olursanız, buna inanacak en az 1 milyon insan bulabilirsiniz.

Zafer Emecan




Mars’taki Fosil Ağaç Gövdesi

Evet, gün geçmiyor ki Mars’ta yaşam izine dair yeni bir bulgu ortaya atılıp, basın ve sosyal medyada konu edilmesin. Bu kez fosilleşip taşlaşmış bir ağaç gövdesi bulunduğu yazılıp çiziliyor.

Curiosity uzay aracının gönderdiği görüntülerin çoğu, bildiğiniz gibi NASA tarafından halka açık biçimde yayınlanıyor. Özellikle amatör astronomlar, yayınlanan bu fotoğrafları inceleyip yeni keşiflerde bulunabiliyorlar. Ancak, aynı fotoğrafları komplo teorisyenleri de incelemeyi ve ortaya uçuk fikirler atmayı ihmal etmiyorlar.

Daha önce de Mars’ta “uzaylı“ya ait bir fotoğraf bulunduğu ortaya atılmıştı ve biz de bunu bu yazımızda işlemiştik. Yine, öncesinde şu yazımızda işlediğimiz “havada süzülen kaşık” ve burada anlattığımız “üçüz kuleler” de komplocuların mars fotoğraflarından ortaya attığı iddialar arasında yer almıştı.

Ağaç

Curiosity aracının gönderdiği ve Mars’taki kütük tartışmalarına yol açan fotoğraf. (Telif: NASA)

Şimdi ise, gelen fotoğralardan birinde “fosilleşmiş ağaç kütüğü” bulunduğu iddia ediliyor. Yukarıda gördüğünüz fotoğraf, Cruosity’nin 1647’nci Mars gününde çekip Dünya’ya yolladığı bir görüntü. Kayalık bir alana ait görüntünün sol tarafında dikey bir taş görülebiliyor. İşte, kütük olarak lanse edilen yapı bu.

Rüzgar aşındırması ile şekillenen bu alana ait fotoğraftan yola çıkılan iddia ile ilgili şuradan izleyebileceğiniz bir video hazırlamışlar. Tabii, bol bol bilgisayar efekti ile süslemekten de çekinmemişler.

Aşağıdaki fotoğraf ise, görünen kaya yapısının komplo teorisyenleri tarafından yakınlaştırılıp “kahverengiye boyanarak” ağaç kütüğüne benzetilmeye çalışılmış hali:

Ağaç

Daha önce, “optik ilüzyon” kavramını sizlere anlatmaya çalışmıştık. İnsan zihni, gördüğü objeleri tanıdığı bir şeye benzetmeye meyillidir. O nedenle bulutlarda insan yüzü, hayvan silüetleri görebiliyoruz. Daha detaylı bilgi için buraya tıklayarak ilgili yazımızı okuyabilirsiniz.

Bu optik ilüzyonlar, komplo teorisyenlerinin sıklıkla yeni savlar ortaya atarak pirim yapmak için kullandığı şeyler haline dönüştü. Özellikle ilgili ilüzyonun üzerinde bilgisayarda oynayarak, yaptıkları benzetimleri daha gerçekçi hale getirmeye çalışıyorlar ve bu da insanların kendilerine daha rahat kanmasını sağlıyor.

Burada o taşın niçin dik konumda yer aldığı da sorgulanabilir. Ancak, çoğunuz bilirsiniz ki, rüzgar aşındırması kayaları aşındırıp bu tarz şekiller oluşturabiliyor. Aşağıdaki “peri bacaları” da aynı biçimde Dünya üzerindeki rüzgar aşındırmasının bir ürünü. Ama, kimse kalkıp bunların uzaylılara ait yapılar veya başka şeyler olduğunu iddia etmiyor. Çünkü, görünen köy klavuz istemez.

Kapadokya’da rüzgar aşındırması ile oluşmuş “peri bacaları”…

Basın kurumları da “hit alıp para kazanabilmek için” bu komplo savlarının üzerine atlıyor. Örneğin bu “ağaç gövdesi” uydurmasına ingiliz Daily Mail gazetesi hemen atlamış. Telegraph gazetesi ise, yine daha öncesinde Mars yörünge araçlarının gönderdiği görüntülerdeki ışık gölge oyunlarını “ormanlık arazi” diye yayınlamıştı.

Özetle, optik yanılgılar üzerine oluşturulan bu tür uydurma haberlere itibar etmeyiniz. Eğer Mars’ta gerçekten olmaması gereken bir cisim, obje vs görüntülenirse, bunu komploculardan değil, öncelikle bizden duyarsınız.

Zafer Emecan




Uzay İstasyonu’nun Camına Top Mu Çarptı?

Son günlerde ulusal medyamızda, haber sitelerinde ve sosyal medyada yeni bir haber dolanmaya başladı. Yine bilimsel konularda hiçbir güvenilirliği olmayan ve araştırma doğrulama zahmetine girmeyen medyamızın her zamanki gibi üzerine atladığı uydurma bir haber yani.

Habere göre, 1986’da içindeki tüm mürettebatı ile kalkışından kısa bir süre sonra infilak eden Challenger uzay mekiğininde görevli bulunan astronot Ellison Onizuka‘ya ait hatıra değeri olan futbol topu, patlamayla uzay boşluğuna savrulmuş ve 30 yıldır yörüngede dönmekteymiş. Geçtiğimiz günlerde ise, Uluslararası Uzay İstasyonu (UUİ) gözlem penceresine çarpmış ve bu sayede yeniden bulunmuş. Topu bulan astronot Shane Kimbrough, aldığı topu merhum astronot Onizuka’nın kızına geri götürecekmiş. 

Buraya kadar bir sorun yok gibi duruyor ama, ilköğretim mezunu herkesin anlayabileceği üzere haber sorgulanmaya muhtaç. Çünkü, okuma yazma öğrenmiş herkes bilir ki, bir futbol topunun çok alçakta patlayan bir uzay mekiğinden fırlayıp yörüngeye girmesi mümkün değildir. Uygun yükseklikte fırlamış olsa dahi, yörüngeye girecek hız ve açısal harekete sahip olmadığından kısa sürede yeryüzüne geri düşecektir. Hasbelkader yörüngeye girmiş olsa bile, Dünya yörüngesinde 30 yıl boyunca sağlam halde kalabilmesi de söz konusu olamaz. Ve dahası, devasa yörünge boşluğunda rastgele fırlatılan bir topun uzay istasyonunun yakınından geçmesi de sayısal lotoyu üst üste 10 kere kazanma ihtimalinizden düşüktür.

Challenger faciasında hayatını kaybeden mürettebatın tümü. Sol başta, söz konusu topun asıl sahibi Ellison Onizuka.

Görüleceği üzere basitçe düşünüldüğünde bile haber değerinin sorgulanması, araştırmadan yayınlanmaması gereken bu hikaye, malesef ana akım medyamız ve haber sitesi olduğu iddiasındaki yerlerde gerçekmiş gibi bolca yayınlandı. Her zamanki gibi sorgulama yok, araştırma yok, doğruluğunu teyid etme çabası ise hiç yok.

Olayın aslı ise şöyle:

Top gerçekten tüm mürettebatla birlikte Challenger mekik faciasında hayatını kaybeden astronot Ellison Onizuka’ya aitti ve uzaya götürmek için mekikte yanına almıştı. Mekik parçalandıktan sonra, okyanusa düşen parçalarının arasında Ellison Onizuka’ya ait özel eşyalarla birlikte bu top da bulundu ve NASA görevlileri tarafından astronotun ailesine teslim edildi.

Astronotun ailesi ise, kızları Janelle‘nin okulunun futbol takımının üzerine imzalarını attığı bu topu bir süre sonra Houston’daki bir okula hediye ettiler. Houston lisesi ise, arka planında böylesi acı bir hikaye bulunan topu; okullarında okuyan astronot Shane Kimbrough’un oğlu vasıtasıyla uzay istasyonuna göndermek ve vefat eden Onizuka’nın amacını yerine getirip ailesine jest yapmak amacıyla Kimbrough’a verdi. Kimbrough, uzay istasyonundaki görevine giderken topu yanına alıp, Onizuka’nın ve kızının yarım kalan hayalini gerçekleştirmiş oldu.

Shane Kimbrough (sağda) uzay istasyonuna götürdüğü bir diğer topla birlikte… Bu top da, ABD Süperbowl LI ligi anısına uzaya götürülmüştü. Fotoğrafta, astronotlar maç gününde New England Patriots ve Atlanta Falcons formalarını giymiş halde röportaj veriyorlar.

Olay tümüyle Challenger faciasının acısını hala yaşan Onizuka’nın ailesine jest yapmak ve Onizuka’yı gıyabında onurlandırmaktan ibaret bir davranış. En üstte yer verdiğimiz ve basında cama çarpmış gibi gösterilen fotoğrafta ise top dışarıda değil, içeride yer alıyor. Kimbrough tarafından çekilip kendi sosyal medya hesabında yayınlanan bir fotoğraf. Bu top daha sonra tekrar geri götürülerek Houston Lisesi’ndeki hatıra bölümüne geri yerleştirilecek.

Temel gerçekleri sorgulama yeteneğine sahip olmayan basınımız kimbilir kaçıncı kere böylesi uydurma haberleri manşetine taşıdı bilemiyoruz. Biz saymaktan yorulduk ama, basınımız “bir bilene soralım” konusundaki vurdumduymazlığından yorulmadı.

Kimbilir basınımızda böylesi bilimsel konularla ilgili “hit alıp para kazanma amaçlı” daha ne uydurma haberler göreceğiz… Gerçi bu cama çarpan top haberinde, bazı yerli astronomlarımız da aynı yanılgıya düşüp olayı gerçek sandı ama, o kadar kusur kadı kızında da olur.

Zafer Emecan




Komplocuların Can Simidi: Nikola Tesla

İnternette, özellikle sosyal medyada Tesla’ya yapılan orantısız güzellemeleri okumuşsunuzdur. Bu güzellemelerin, çoğunuzun zihninde Tesla’yı efsaneleştirdiğinin farkındayız. Ancak bu yazı bir Tesla güzellemesi değildir; şehir efsanesine dönüştürülmüş bir kişiye, gerçekci bir bakıştır…

“Işınlama” hakkında kendine bir dayanak mı arıyorsunuz? At oradan bi Nikola Tesla. “Görünmezlik” mi diyeceksiniz? Nikola Tesla ne güne duruyor? Depremlerin ardında ABD mi var demek istiyorsunuz? Hemen Nikola Tesla’yı referans verin. Kablosuz elektrik mi? Tesla bulmuştu ama, “bakır kablo mafyası engel oldu” deyiver gitsin…

Yazımızın geçmişte bir kısmınızın okuduğu bir devamı vardı elbette. Ancak, Evrim Ağacı platformu bu yazımızın çok daha geliştirilmiş bir versiyonunu hazırladı. Dolayısıyla, bize de o makeyi buraya taşımak düşüyor. Şimdi sözü Evrim Ağacı’ndan Çağrı Mert bakırcı’ya bırakıyoruz… 

Nikola Tesla bir dahiydi. Nikola Tesla sıradışı bir insandı. Nikola Tesla günümüze önemli katkılarda bulunmuş, önemli bir bilim insanı, mucit ve isimdir. Nikola Tesla’nın hakkı yenmiştir. Tüm bunların aksini bilimsel ve güvenli bir şekilde iddia etmek neredeyse imkansızdır. Tesla, iyi bir bilim insanı olduğu kadar, berbat bir “pazarlamacı” (iş adamı) idi… Bu onu daha düşük bir kişilik yapmaz; ancak bazı hatalarının da temelinde, bu konudaki yetersizlikleri yatmaktadır (bunlara yazımızda da yer vereceğiz). Ürünlerinin çok azını koruyabildi; birçoğunun patentlerini ya kaptırdı, ya hiç alamadı, ya da aldıysa da devamını getiremedi. Özellikle birçok başarılı kapitalist gibi bir “emek hırsızı” olan iş adamı, büyük mucit, girişimci Thomas Edison için çalıştığı dönemde, patentlerinin bir kısmını Edison’a kaptırdı. Hoş, bu yeni bir şey değil, ilk defa Tesla’nın başına gelen bir şey de değil ve ne yazık ki son da olmayacak…

Tesla

Tesla’nın yapmadığı, hiçbir bağlantısı olmayan konular malesef “bilgi yarışması” adı altında saygı gören programlarda dahi dile getirilebiliyor.

Özellikle de “insanlara bedava elektrik vermek” şeklinde pazarlanan (ve kendisinin de bunun yapılabileceğine inandığı) çalışmaları, gerek bilimsel olarak geçersiz olduğu için çalışmadı, gerekse de bu fikirlerini bir “iş” olarak pazarlayamadığı için maddi destek görmedi ve hayata geçirilmedi. Hayata geçirilen fikirlerinin bazıları büyük bir fiyaskoydu; çünkü birçokları için sürpriz olacak ama… Nikola Tesla bir insandı! Hatalar yaptı, yanlış iddialarda bulundu ve hatta kimi zaman entelektüel bütünlüğünü yitirerek gerçeklerin, bilimin ve mantığın ötesine geçti! Bu da, sadece Tesla’nın başına gelmiş bir durum değildir. Bilim tarihinde kimi zaman, Alfred Rusell Wallace gibi çok kıymetli ve büyük bilim insanlarının bilimin sınırlarından çıkarak spiritüalizme, uçuk kaçık ve gerçek olmadığı kolaylıkla anlaşılabilecek olan iddialara saptıklarını görürüz. Tesla da bu hataya sıklıkla düşmüştü.

Bu yazımızda, Tesla’ya bugüne kadar atfedilen birçok hatalı bilgiye, unvana, üne ve başarıya yer vereceğiz. Bu “mitleştirilmiş” iddialardan bazıları öylesine güçlüdür ki, tamamen hatalı olmasına rağmen sayısız Tesla fanatiği bu iddiaları “doğru” olarak içselleştirmiştir. Tesla’yla ilgili en büyük sorun, hakkında ileri sürülen her iddianın fanatikleri tarafından gerçekmişçesine kabullenilmesi ve daha da abartılarak yayılmasıdır. Tesla’nın ileri sürdüğü bazı iddialar öylesine absürttür ki, günümüzde bir fizikçiyi kolaylıkla işinden ve tüm kariyerinden edebilir. Ancak o zamanlarda birçok bilim ve teknoloji ürünü zaten “sihir” gibi gözüktüğü için, Tesla gibi dahi (ve tuhaf) kişilerin uçuk iddiaları “olası” gözükmekteydi. Zira “sağduyu” denen şey o zamanlarda bugünkünden dikkate değer miktarda farklıydı. Örneğin radyonun mucidi Guglielmo Marconi daha radyo sinyalleri üzerinde çalışırken Tesla, çoktan radyo iletimini başardığını iddia etti. Peki kiminle iletişim kurmuştu? Tesla’nın kendi iddiasına göre, Mars’taki uzaylılarla!

Bugün biz Mars’a robot araçlar gönderip inceliyoz. Bu sayede Mars’ta gelişkin yaşam olmadığını öğrendik. Ancak, Tesla Marslılar ile iletişim kurduğunu iddia ediyordu…

Daha da ileri gitti: Elindeki teknolojiler sayesinde Mars’tan çok daha uzak gezegenlerle bile “anlık iletişim” kurabileceğini ileri sürdü! Bugün biliyoruz ki Evren’in hız sınırı olan ışık hızında yayılan dalgalarla iletişim kursak bile Mars ile ortalamada 12.5 dakikada 1 defa iletişim kurabiliriz. Ve yine bugün biliyoruz ki… Mars’ta uzaylılar yaşamamaktadır. Bugün tipik bir bilim insanı dünya dışı yaşamla ilgili herhangi bir argüman bile üretmeden önce onlarca yıl boyunca yemeden içmeden deney, analiz ve inceleme yaparken, Tesla’nın elinde çalışan bir radyo bile yokken ve o zamana kadarki hayatında radyo dalgalarıyla ilgili tek bir deneye imza atmamışken Marslılarla iletişime geçtiğini söylemesi, belki koyu Tesla fanatiklerinde değil ama bilimden gerçekten anlayan, sorgulayıcı, şüpheci insanlarda bazı uyarı lambalarının yanmasına neden olacaktır; olmalıdır.

Peki neden böyle bir şeyi yapıyoruz?

Neden Tesla’yla ilgili böyle bir yazıyı kaleme almaya karar verdik? İlk olarak, Tesla bir rock yıldızı değildir; bilimseverler ve diğer bilim insanları da genç hayranlar değildir. Tesla’nın şu anda sahip olduğu fanatikler gerçekten, kelimenin tam anlamıyla “çok saçma”dır. Tüm bunların önünün alınması gerekmektedir. İkincisi,  bilim tarihiyle ilgili kayıtların düzeltilmesi ve doğruların söylenmesi önemlidir. Biz de kimilerinin “sol eğilimli” bulacağı duyguları (emeğin üstünlüğü, ezilenlerin hakları, vs.) daha yoğun içerisinde barındıran insanlar olarak, Tesla’nın saygınlığı ve insanlık için yapmaya çalıştıkları bizler için çok kıymetlidir. Lakin bizler için gerçekler ve bilimle ilgili dürüstlük, bir kişi veya kuruma duyduğumuz hayranlıktan çok önce gelir. Üçüncüsü, Tesla ile ilgili olarak popüler kültürün mitleştirdiği abartılı iddialar, açıkçası bir bilim organizasyonu olarak bizi rahatsız etmektedir. Sonuncusu ve hepsinden önemlisi, Tesla’ya atfedilen bazı başarılar, hatalı oldukları ve Tesla’ya ait olmadıkları için birçok diğer bilim insanının emeğini çalmaktadır. Tesla’yı yücelteceğiz diye bazı teknolojilerin gerçek mucitlerini hiçe saymak bizim için kabul edilemez bir saygısızlıktır. Bu nedenlerle, her şey bir yana sadece dürüstlük adına, “Tesla etrafını saran abartılı balonun patlatılmasının” önemli olduğu kanaatindeyiz.

Net bir şekilde belirtmek isteriz ki, bu makalemizin amacı hiçbir şekilde Tesla’yı “itibarsızlaştırmak” değildir. Bu yönde gelecek eleştirileri şimdiden reddediyoruz. Zira Nikola Tesla gibi bir bilim insanını itibarsızlaştırmak bizim gücümüzün yeteceği bir şey değildir. Buna karşılık, Tesla etrafında dönen yalanları yok etmek, kolaylıkla yapabileceğimiz bir şeydir ve görev tanımımız içerisinde yer almaktadır. Tesla’nın günümüze yaptığı gerçek katkılara yazı içerisinde de yer vereceğiz. Buradaki amaç, gerçek bir Tesla portresi çizebilmektir.

Tesla ile ilgili mitleri yok ettikten sonra geriye kalanlar zaten Tesla’nın önemini halen anlamamız için fazlasıyla yeterli olacaktır.

Tesla’nın fazladan şişirilmiş yalanlara ihtiyacı yoktur.

Makalenin devamı için lütfen aşağıdaki linke tıklayın: 
http://delta.evrimagaci.org/article/tr/nikola-teslanin-etrafini-saran-yalanlar-mitler-ve-gercekler-teslanin-gercek-bilim-insani-tarafi-basarilari-ve-basarisizliklari

 


teleskoplar-2254-2-meade

Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı‘nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz.
GÖKBİLİM DÜKKANI’NA GİT