UFO Gördüğünü Söyleyen Astronotlar Yalan Testinden Geçti Mi?

Gün geçmiyor Dünya medyası ve bizim ulusal basınımızda tık alması ve reklamdan bol para kazandırması kesin olan ilgi çekici bir haber yayınlanmasın. Evet, son birkaç gündür Ay’a giden NASA astronotlarının yalan testinden geçtiği ve UFO gördükleri konusunda doğruyu söyledikleri yazılıp çiziliyor.

NTV, Habertürk, Sözcü gibi gazetelerde yayınlanan haberde; Buzz Aldrin, Al Worden, Gordon Cooper ve Edgar Mitchell gibi 60’ların ilk yörünge ve Ay yolculuklarına katılan astronotların söylemleri dile getiriliyor. Ay’a ayak basan ikinci kişi olan Buzz Aldrin geçmişte: “Uzayda gözlemleyebildiğimiz kadar yakından bir şey gördük. L şeklindeydi. Bir şey gördüm ama mantıklı yanım bunu anlatamıyor” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Diğer astronotların bazıları da yine “birşeyler gördüklerini” dile getirmişlerdi.

Ancak, “yalan testinden geçtiği söylenen” astronotların bazıları artık hayatta değil. Pekii, bu yalan testi nasıl yapıldı?

Söz konusu olan test, aşina olduğunuz yalan makinasına bağlanarak gerçekleştirilen bir test değil. Astronotların açıklamalarını içeren ses kayıtları nasıl olduğu söylenmeyen “çok özel bir teknikle” analiz edilmiş ve bunun sonucunda yalan söylemedikleri ortaya çıkmış.

Yalan makinalarının herhangi bir güvenilirliği yoktur. Verdikleri sonuçlar tutarsızdır ve çok kolay manuple edilebilirler (Fotoğraf Telif: TRISTAR PICTURES/COURTESY EVERETT COLLECTION).

Öncelikle belirtmek gerekiyor ki, yalan makinaları güvenilir cihazlar değildir ve her ne kadar adalet sistemi içinde kendine kullanım alanı bulsa da, bu makinalardan elde edilen sonuçlar hiçbir biçimde delil niteliği taşımıyorlar. Yani, Dünya’nın hiçbir ülkesinde yalan makinasına bağlayıp sorgulayarak kimseyi suçlu veya suçsuz ilan edemezsiniz. Hatta bu sonuç; “ek delil, yan delil veya düşük düzeyli de olsa şüpheli delil” olarak bile kullanılmaz.

Yapıldığı söylenen “ses analizi” zaten bir kanıt olarak geçerli kabul edilmeyen yalan makinası testinden bile çok daha geçersiz bir yöntem. Bu yöntemle elde edilen sonuçlar ancak gazeteler ve belgeseller için “ilginç konu” açığını kapatmak ve reyting almak için kullanılabilir.

Bunun yanında evet, astronotların, kozmonotların, taykonotların birçoğu (hatta şu an uzay istasyonunda görev yapanlar bile) tanımlayamadıkları şeyler görürler.

Uzay boşluğunda Güneş’ten ve yıldızlararası ortamdan gelen yüklü parçacıklara sürekli maruz kalırsınız. Bu parçacıklar görme sinirlerimize veya beynimizin görme ile ilgili olan bölümüne denk geldiklerinde, astronotlar ani ışık parlamaları veya kayan ışık noktacıkları görebiliyorlar. Bu etkinin oluşması için illa ki uzay boşluğuna bakıyor olmanız gerekmez. Uzay aracının içinde başınız önde yere bakıyorken veya gözleriniz kapalıyken de söz konusu ışık parlamaları veya kayan ışık noktaları görürsünüz.

Uzayda görev yapan astronotlar aralıksız olarak elektrik yüklü parçacıkların (yüksek enerjili elektronlar, atom çekirdekleri vs) yağmuru altındadır.

Uzay aracınızın radyasyon kalkanları ne kadar güçlüyse, bu halüsinasyonun görülme oranı azalır. Uzay boşluğunda uzay yürüyüşü yaparken sadece uzay elbisesinin koruması altında iseniz daha fazla görürsünüz. Ancak, illa ki göreceğiniz anlamına gelmez, çünkü bu parçacıklar her zaman sinir sisteminize isabet etmeyebilir. Örneğin yanınızdaki arkadaşınız ani bir parlama görür ama size parçacık isabet etmemişse siz görmezsiniz.

Burada ek bir detayı söyleyelim: “Birşey gördüm” açıklamasını yapan Buzz Aldrin, konuşmasının devamında bunun bir UFO, yani Dünya dışı uygarlığa ait bir araç olmadığını da belirmişti. Ancak, konuşmasının sadece bu bölümü alıntılanıyor ve basın manüplasyonu için kullanılıyor. Yani, şu ana kadar hiçbir astronot, kozmonot veya taykonot Dünya dışı varlık, UFO, uçan daire vs gördüğü iddiasında değil ve böyle bir açıklama yapmadı.

Son olarak şunu belirtelim ki, astronotlar dahil hiçbir bilim insanı evrende yalnız olduğumuz görüşünde değil. Bizler, evrende yaşamın, hatta zeki yaşamın yaygın olması gerektiğini düşünüyor ve kabul ediyoruz. Buna rağmen, şu ana kadar Dünya dışı yaşamın varlığına dair hiçbir bilimsel kanıta ulaşamadık.

Tüm ülkelerde yer alan amatör ve profesyonel, yüzbinlerce astronom aralıksız 7 gün 24 saat gökyüzünü gözlemliyor, fotoğraflıyor, inceliyor. Var olması muhtemel Dünya dışı uygarlıkları keşfedebilmek için birbirimizle yarışıyoruz. Yine de, şu ana kadar amatör veya profesyonel hiçbir astronom UFO varlığına yönelik bir kanıta veya gözleme ulaşamadı.

Zafer Emecan




Askerde “Dünya Düzdür” Derseniz Ne Olur?

Üstte gördüğünüz şeyin adı “Fırtına Obüsü“dür. Türkiye’de bir kısmı yerli olarak üretilen; 40 km menzile sahip bir kundağı motorlu toptur. Doğru hesaplarla ateşlenirse, 35-40 km ötedeki bir hedefi çok az hata payıyla vurursunuz.

Ordularda top atışları sırasında (bilgisayarlı veya mekanik, eski – yeni tüm toplar için) silahı kullanan uzman nişancı, hesabını şu değişkenlere göre yapar:

1) Menzile göre barut hakkı.
2) Menzile göre top namlusunun yerle yaptığı açı.
3) Menzil içerisindeki hava durumu (hava basıncı, hava sıcaklığı, rüzgar, yağmur vs).
4) Yivli merminin kendi çevresindeki dönüşünün, yol boyunca yaratacağı sapma.
5) Yeryüzünde bulunduğunuz ENLEM.
6) Dünya’nın bulunduğunuz enleme göre çizgisel DÖNÜŞ HIZI.
7) Atış menzili boyunca Dünya’nın YUVARLAKLIĞINDAN kaynaklanan eğimi.
8) DÜNYA’NIN DÖNÜŞ YÖNÜNE göre, atışı yaptığınız yön.

5, 6, 7 ve 8’inci maddeler Dünya’nın yuvarlaklığını baz alır. Yani, Düz Dünya, Dünya Düzdür gibi bir saçmalığa inanarak topu ateşlerseniz, hedefinizi vuramaz, atış yaptığınız menzile göre yüzlerce metre, hatta birkaç km uzağını hedefleyip ıskalarsanız.

Askerde, komutanınıza “Dünya zaten düz, boşuna bu hesapları yapmayalım” der ve ısrar ederseniz; ihtimalle dayak yersiniz. En iyimser ihtimalle ise, görevden alınıp hücrede birkaç ay yatarak aklınız başınıza getirilir. Dünya’nın herhangi bir ülkesinde, bir topçu birliğinde görev yapan her asker için durum budur.

Dünya yuvarlaktır, küre şeklindedir ve kendi çevresinde döner.

Düz derseniz, bir savaş esnasında top bataryanız ile düşmanı vuramazsınız. Ve zaten siz Dünya’nın yuvarlak olduğuna ikna olana kadar, düşman topçuları arasındaki daha akıllı biri o yuvarlaklığı hesaba katarak sizi çoktan Valhalla‘ya postalamış olur.

Zafer Emecan




Uçan Kaşık

Mars Yüzeyinde Süzülen Kaşık

Bu yazıyı, ilk olarak 5 Eylül 2015 tarihinde yayınlamıştık. Aradan epeyce zaman geçti ama, bulduğu yalan yanlış her şeye atlayıp hit alma peşinde koşan ana akım medyamız yeniden “Mars’ta bulunan kaşık” ve benzeri haberleri ısıtıp önümüze koymaya devam ediyor…

NASA’nın Curiosity uzay aracı tarafından Mars’ta çekilen üstte gördüğünüz fotoğrafta görülen sözde ”havada süzülen kaşık”, bugünlerde sosyal medya ve basında çokça konuşulmaya başladı. Ancak bilim insanlarına göre, aslında bu şekli uzun süre devam eden soğuk Mars rüzgarları oluşturmuş.

Curiosity uzay aracı tarafından görüntülenen kaşık şeklindeki esrarengiz kaya, Curiosity’nin Mars’taki 1,089’uncu gününde fotoğraflandı ve ilerleyen günlerde de internette yayıldı. 

Curiosity’nin çektiği fotoğrafta kaşık olduğu ileri sürülen alanın büyütülmüş hali.

Fotoğrafta kaya yüzeyinden çıkan çubuk benzeri bir yapının sonunda, tıpkı bir kaşıkta olduğu üzere yuvarlak bir şeklin oluştuğu görülüyor. Yapının hemen altında oluşturduğu gölgesinde ise aynı kaşık şekli görülebiliyor.

Ne yazık ki NASA’ya göre, fotoğrafta görülen ”kaşık” Marslılardan veya Marslıların mutfağından bir kalıntı değil. Tıpkı Mars’ta görülen diğer göz yanılmalarında olduğu gibi bu kaşık benzeri tuhaf yapı da garip bir şekle bürünmüş sıradan bir taş parçası.

Ayrıca NASA yetkilileri bu fotoğrafın açıklama bölümüne şu notu düşmüşler: ”Kaşık yok (There is no spoon -Matrix). Bu ilginç yapı rüzgarlar sayesinde şekil almış bir kaya.”

Marts'ta uyluk kemiği

Marts’ta uyluk kemiği benzeri taşlar

Mars’ta görülen tuhaf yapılar yalnızca ”havada süzülen kaşık” ile sınırlı değil. Mars’ta görülen esrarengiz şekillerin hikayesi NASA’nın Viking 1 uydusundan alınan fotoğrafta görülen ”Mars’taki Yüz’‘e kadar dayanıyor.

Mars’taki Yüz’den sonra NASA’nın gönderdiği birçok fotoğrafın herkes tarafından incelenmesiyle Mars’ta fare, kemik, kadın, çörek, yengeç, hatta uzaylı savaşçı gibi ilginç şekillerin görüldüğü iddia edildi. Ancak bugüne kadar her bir şekli Mars’taki kayaların oluşturduğu kanıtlandı.

Gerçekte olmayan şekil ve desenleri görmeye ”pareidolia” adı veriliyor. Yani Mars’ta görülen ”havada süzülen kaşık” benzeri tüm esrarengiz şekiller aslında insan gözünün ve beyninin birlikte oynadığı bir optik oyundan ibaret. Bu tür optik ilüzyonlara Dünya’da da günlük hayatımız sırasında sıkça rastlıyoruz. 

Özellikle fotoğrafların 2 boyutlu doğası, bu örnekteki gibi optik ilüzyonların sıkça yaşanmasına neden olur.

Özellikle fotoğrafların 2 boyutlu doğası, bu örnekteki gibi optik ilüzyonların sıkça yaşanmasına neden olur.

NASA’nın Curiosity uzay aracı Ağustos 2012’de Mars’a iniş yaptı ve şu an Curiosity Mars üzerinde 5.000’inci gününü tamamladı. Aynı zamanda Curiosity, Gale Krateri’nin içinde bulunan ve ”Stimson” olarak adlandırılan kaya yapısı hakkında çalışmalar yürütüyor. Curiosity’nin Mars üzerindeki yolculuğunu anlık olarak izleyip bilgi almak için bu linkten ulaşacağınız bağlantıyı kullanabilirsiniz. 

Kemal Cihat Toprakçı

Kaynak: Space




İlkokul Öğrencilerinden UFO’cuları Alteden Test

UFO‘lara ait olduğu iddia edilen görüntülerin medyaya servis edilmeden önce ne kadar analiz edildiğini hiç merak ettiniz mi? Bu fotoğraflar acaba gerçekten analiz ediliyor mu?

Daha vahimini soralım: Piknik tabaklarıyla yapılan uçan daireler, UFO uzmanlarını alt edip sınavı geçebilir mi? Bu soruların yanıtını bulmak için basit bir “test” yaptık. Ama önce UFO neymiş bir bakalım.

UFO, İngilizcesi Unidentified Flying Object olan kelimelerin baş harfleri alınarak oluşturulmuş kısaltmadan oluşuyor.  Yani  “Tanımlanamayan Uçan Nesne” (TUN). Bilimsel bir açıklaması olmadığı ve genellikle Dünya dışı yaşam taşıdığı iddia edilen gizemli nesne olarak da tarif edilebilir. (Burada çok ciddi bir mantık hatası vardır. Eğer bir şeyin ne olduğunu tanımlayamamış ve bilmiyorsanız ona bir şey diyemezsiniz.)

Bir çocuğun elinden kaçan uçan balonu düşünün. Birkaç kilometre uzaktan balonu gören gözlemci bunu UFO olarak tanımlayabilir. Hatta bunlar meteoroloji balonları, uçaklar, ender gözlenen hava olayları, son zamanlarda revaçta olan multikopterler hatta Venüs gezegeni gibi herhangi bir gök cismi olabilir.

Etkinliğimize dönecek olursak:

İki piknik tabağını birbirine tel zımbayla zımbalayıp uçan daire yaptık . Sonra havaya atıp yüze yakın sayıda fotoğrafını çektik. Bunlardan en iyi olanlarından beş tanesini seçtik.

UFO Tokat

Ünlü UFO uzmanı “kurumun” kesinlikle dünya dışı olarak niteleyip onayladığı tabak fotoğraflarımız.

Bilime değer veren, bizim medyada sıkça boy gösteren ve UFO gerçekliği konusunda engin bilgisini seyircilerden esirgemeyen bir web sitesi sahibinin, bu fotoğrafı analiz edebileceğine karar kıldık.

Fotoğrafın altına şu notu düştük:

Bu fotoğrafı okul bahçesinde öğrencilerim çekti. Fotoğraftaki cisim nedirAnaliz edebilir misiniz?

Bu eleştirilebilir belki ama gerçek şu ki fotoğraflar gerçekti, öğrencilerim çekmişti ve okul bahçesinde çekilmişti.

ufotesti_2

Ufolog ve uzman olduğu iddiasındaki kişilerin foyasını iki tabağı havaya fırlatıp fotoğraflayarak ortaya çıkaran genç bilim insanları.

Bu fotoğrafların nerede, hangi zamanda, nasıl bir kamerayla çekildiği gibi sorular içeren bir mail aldık. Yanıtlayıp gönderdik.

Ve sonuç: Birkaç saat sonra bizim tabaklar internette dolaşmaya başlamıştı. Birkaç hafta sonra arama motorlarının görseller kısmında “tokat ufo” kelimelerini aratınca gördük ki, tabakların ünü ülke sınırlarını aşmıştı.

Bu fotoğraflar hala daha ufocuların bazı sitelerinde duruyor: http://www.ufocasebook.com/2010/tokat.html

NOT : Bu etkinlik, işine geldiğinde bilimin verilerini kullanan ama işine gelmediğinde de bilime çamur atan, bilim yoksunu şarlatanlara ve bunlara reyting uğruna çanak tutan medyaya ithaf edilmiştir… Uzman olarak lanse edilen kişilerin ne kadar güvenilir (!) oldukları ile ilgili şu yazımızı da okuyabilirsiniz.

Hazırlayan: Ali Çağlar

Referanslar
http://www.alicaglar.net
http://siriusufo.org/tokatin-kemalpasa-ilcesinde-ufo/ (İlk olarak 2010’da yayınlanan bu yazımızdan sonra link silindi)




Uzaylılar İçin Saldırı Taktikleri

1950’lerden beri Hollywood, bizi kendi tarzında uzaylılar tarafından istila edilmemize çok güzel alıştırdı. Unutmaya çalıştığımız Skyline ve zihinlerimize kazınan Alien gibi birçok yapıtla, hepimiz iyi ya da kötü etkilendik.

Şimdi kendimize şu soruyu sorma vaktimiz geldi: ”Nasıl oluyor da milyonlarca ışık yılı öteden gelip, son teknoloji silahlarıyla saldırdıktan sonra bir avuç genç primat türüne yeniliyorlar?” Gezegenimiz ve kaynaklarımız için gelen dünya dışı türlere birkaç öneride bulunalım.

1-VÜCUDUNUZU KORUYUN

Sen solucan deliklerinde sörf yapabilen, görünmez kalkanları olan ve mikrodalga yükselticilerle insanları kıyafetleri içinde buharlaştırma gücüne sahip intergalaktik bir savaşçı medeniyetsin. Bu, rütin prosedürleri es geçebileceğin anlamına gelmez.

Herkes haklı olarak “Signs” filmini eleştiriyor. Çünkü filmdeki organizmaların su ile temas etmesi, dokularında yüksek hasara yol açıyordu. Galaksiler arası yolculuk yapabilecek ve görünmez olabilecek teknolojiye sahipsin ama pantolon giyemiyorsun! Onu bırak, “yağmurluk” denilen şeyden dahi haberin yok.

Signs-horror-movies-7116185-800-440

İşgale geldikleri gezegende yalın ayak başı kabak dolaşan, üzerine bardakla su serptiğinizde bağıra çağıra ölen dangalak bir uzaylı.

Nasıl olur da bir medeniyetin evrimi bunu es geçer? Bu durum, insanların %70’i asit olan ve arada sülfürik asit yağmurları yağan bir gezegendeki canlılara, tamamen çıplak biçimde yakın dövüş temelli saldırmasına benziyor.

Dünyalar Savaşı‘ndaki biraz daha iyiydi. En azından su, ateş, kurşun, tanksavar, hatta nükleer bomba geçirmez elektromanyetik kalkanları vardı. İnsanlar da umutsuzca karşı saldırıya devam ediyorlardı. Peki Tripodlar bunu kutlamak için ne yaptı? Etrafta anadan üryan çırılçıplak dolaşıp, buldukları her şeyi ağızlarına attılar. Ertesi gün de hepsi hastalanıp öldü. Acaba bu türler nasıl her şeyin yenmemesini gerektiğini anlamadan evrimleşti?

2-GÖZLEM YAPIN

Dünyalar Savaşı’nda Tripodlar milyonlarca yıldır gömülüydüler. Varsayalım ki insanlar milyonlarca yıl yoktular. Peki o sırada plan yaparken, gezegenin mikroorganizmalarının patojen olduğunu anlamadınız mı? Ya da Signs filmindeki gibi binlerce ışık yılı öteden gelirken gezegenin %70’nin sizin için toksik olduğunu ancak yolda mı farkettiniz? Dahası Battleship‘teki gibi 12 saat Güneş ışığı alan bir gezegene saldırırken hiç mi önlem almadınız?

Battleship-35

Battleship’te uzaylılar kıyafet giymeyi öğrenmiş, hatta zırlı kıyafetler tasarlamışlar ama, güneş gözlüklerini çıkardığınızda kör oluyorlar. Çıkmayan güneş gözlüğü yapmayı hala öğrenememişler…

Biz insanlar bırakın kendi türümüzü göndermeyi, robot sonda göndereceğimiz zaman bile gezegenin/uydunun analizini son noktaya kadar yaptıktan sonra en üst seviyede önlem alıyoruz. En azından Independence Day‘de uzun zamandır gezegenimizi inceliyorlar, canlılar üzerinde deney yapıyorlar ve araştırma amaçlı gemi gönderiyorlardı. Kozmik amatörlerin öğrenmesi gereken çok şey var sanırım.

3-İLK ÖNCE AMERİKA’YA SALDIRMAYIN

Bildiğiniz gibi her istila ilk önce Amerika’dan başlar (District 9 bir istila filmi değil). Ama istilanıza Amerika’da başlayıp birkaç ünlü binayı patlatmanıza gerek yok. Evet, bir Hollywood senaryo yazarı iseniz Dünya’nın en güçlü ülkelerinden birini haritadan sildikten sonra geriye pek bir şey kalmayacağını düşünebilirisiniz, hem de tam bir görsel şölen olur.

Ancak gerçekte bu, bir soyguncuya saldırırken ilk önce bıçağına yumruk atmaya benzer. Hayır, ilk önce düşmanı etkisiz hale getirmeniz gerekir.

Independence-Day

Beyaz Saray’ı ve bir iki gökdeleni patlatarak savaş kazanacağını zanneden milyar nüfüslu bir uzaylı uygarlık tanıdık Independence Day filminde.

İnsan türünün askeri kanyağı petroldür. Ayrıca Kobalt, Mangan, Krom ve Plütonyum da önemlidir. Bu kaynaklar çoğunlukla Ortadoğu ve Afrika’dadır. Öncü bir grup ile büyük petrol rezervleri, madenler, önemli boru hatları ve büyük fabrikaları yok ettikten sonra gezegeni terk edip sadece birkaç ay bekleyin.

Uçak yakıtları, bilgisayarlar ve füzeler etkisiz hale gelecektir. Daha sonra geri döndüğünüzde özgürlük heykeli çoktan kendiliğinden yıkılmış bile olabilir. Tabi istilacı medeniyetin kendine özgü centilmen, etik savaş kanunları yoksa, bu taktikler son derece etkili olurdu.

4-KARŞI SALDIRI İÇİN BEKLEMEYİN

Hollywood’un istila filmleri basit bir formatta işler. Dünya dışı canlılar beklenmedik bir zamanda saldırıp üstünlüğü kazanır. İnsanlar korku içinde kaçışır, ana karakterler hayal kırıklığına uğrar ve umutlar tükenir. Daha sonra düşman karşı saldırı için bekler.

battle-los-angeles-1

Ortalığı yakıp yıktıktan sonra neyi beklersiniz ki? Amerikalıların destek güçler çağırıp toparlanmasını mı?

Oysa sıradan bir savaşta, üstünlüğü kazandıktan sonra düşmanın tekrar savunmasını toplamasına ve plan yapmasına izin verilmemeye çalışılır. Buradan iki sonuç çıkarabiliriz: Ya dünya dışı düşmanların aşırı etik kuralları var ya da nasıl istila edilmesi gerektiğini bilmiyorlar.

5-DESTEK ÇAĞIRIN

Diyelim ki insanlar, Independece Day, War of the Worlds, The Day the Earth Stood Still ve hatta Mars Attacks’teki gibi zayıf noktanızı keşfetti. Savaşta büyük kayıplar veriyorsunuz. Geri çekilmek için de çok uzun yoldan geldiniz. Zayıf noktanızın keşfedildiğini bildiğiniz halde savaşın ikinci defaya sarkmasını istemiyorsunuz. Biz galaktik ekonomik finansın durumunu bilmiyoruz ama yapmanız gereken ilk şey destek çağırmaktır.

6-KAYNAKLARI GÖZDEN GEÇİRİN

Doğal olarak bir saldırıya geçmeden önce, gerçekten kazançlar buna değer mi diye düşünmek lazım. Genelde uzaylıların bize neden saldırdığını bilmiyoruz. The Day the Earth Stood Still‘deki gibi haklı olarak gezegenimizi bizden kurtarmak için ya da Skyline‘daki gibi herhangi bir nedenden dolayı beyinlerimize ihtiyaç duydukları için olabilir. Ama genelde Battle: Los Angeles ve Independence Day gibi kaynaklarımıza ihtiyaçları oldukları için saldırıyorlar.

enceladusstripes_cassini

Tümüyle sudan oluşan Enceladus gibi buz yapılı uydular dururken, Dünya’nın dandik suyuyla ne işiniz olur ki?

Eğer güneş sistemleri arası seyahat teknolojisine sahipseniz, kaynakları için Dünya’ya saldırmanın çok da anlamı yok. Asteroid Madenciliğinde yüksek miktarda kaynağa erişebilirsiniz. Onun dışında sadece bizim güneş sistemimizde karşı saldırıya geçmeyecek 7 gezegen daha (üzgünüm Plüton) var. Gezegenlerin de birden fazla doğal uyduları var. Ancak diyelim ki sıvı su gibi özel kaynaklara ihtiyacınız var.

Evet, bu konuda gezegenimiz çok özel ama güneş sistemi dışında ”Goldilocks Gezegenleri” diye nitelendirdiğimiz (Kepler-22b ve Kepler-186f gibi) sıvı suyu barındırabilecek potansiyelde birçok ötegezegen var. Hatta biraz daha zahmete girerseniz, güle oynaya suyunu toplayabileceğiniz Europa, Enceladus gibi tümüyle buzdan yapılmış uydular var. Gidin suyu oradan alın, manyak mısınız onca savaş masrafına giriyorsunuz?

Filmlerdeki savaşlar genelde kendi türümüzü örnek alarak ürettiğimiz senaryolardır (Bkz.Avatar). Kendi gezegenimizde jeolojik kaynaklar için savaşıyoruz. Bu yüzden üst düzey bir canlı türünün bu konuda nasıl davranabileceğini kestiremeyiz.

Hazırlayan: Pedram Türkoğlu (Bilimkurgu Kulübü)

Not: En üstteki fotoğraf, “Space Girl” adıyla webisode şeklinde yayınlanan bir mini diziye aittir. Dizide kahramanımız “Space Girl”, uzaylı yaratıklarla savaşarak her seferinde Dünya’yı kurtarır. 




Türkiye-İran Sınırındaki Meteor Çukuru Gerçek Mi?

Doğu Anadolu görevim nedeniyle Doğubeyazıt’a yerleşirken en çok heyecan duyduğum şeylerden biri, Gürbulak Sınır Kapısı’nın hemen yanındaki büyük meteor çukuru idi.

Bölgede pek çok günübirlik tur var. Bu turlar uygun mevsimlerde turistlere bu meteor çukurlarını da gezdiriyor. Benim gittiğim dönem tur dönemi değildi. Yaz aylarını beklemektense, bir arabaya atlayıp meteor çukurunu görmeye gittim.

Gürbulak sınır kapısına varmadan hemen önce sola sapan toprak bir yol var. O yoldan devam edip jandarma kontrol noktasını geçince meteor çukuruna geliyorsunuz.

Ben de büyük bir heyecanla meteor çukuruna vardım. Fakat ilk gördüğümde tüm heyecanım yerini büyük bir şaşkınlığa bıraktı. Daha önce fotoğraflar haricinde bir meteor çukuru görmemiştim. Lakin gördüğüm çukur karşısında sağduyum hemen harekete geçti.

ABD Arizona’daki dev boyutlu Barringer meteor krateri.

Öncelikle bu çukur fazla derindi. Bu bölge, efsaneleriyle ünlü. Buradaki insanlara bir toprak parçası verin ve size bu biçimsiz şeyden elli ayrı öykü çıkarsınlar. Bu kadar derin ve büyük bir çukur oluşturacak bir meteorun bu bölgede inanılmaz öykülere sebep olmalası gerekirdi fakat, kulağıma böyle bir hikaye hiç gelmemişti. Yarı eğlenerek yarı inanarak anlattıkları kadim öyküleri var. Bu kadar büyük bir olayla ilgili ise hiç söz yok. Sadece adı var, orada işte, meteor çukuru.

Şüphelenmeme neden olan ikinci durum meteor çukurunun çok dik olmasıydı. Evet, bir meteor çukurunu daha önce görmemiş olabilirdim ama, Arizona’daki meteor çukurunun fotoğrafına bir yerlerde rastlamıştım. Bu nedenle çok daha yayvan bir çanak görmeyi bekliyordum, kuyu benzeri bir çukur değil!

Bu şüphelerim nedeniyle internette kısa bir araştırma yaptım ve gerçekten de Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden Prof. Dr. Orhan Deniz‘in bu konuyla ilgili bir çalışması olduğunu gördüm. Tabi her ortalama Türk vatandaşı gibi medyada yazanlara inanmayıp Orhan Deniz Hoca’yı aradım. Orhan Deniz hocamız da büyük bir mütevazılıkla sorularımı cevapladı. Böylece doğrulamış oldum. Evet, gördüğüm şey bir meteor çukuru değildi.

Böylesi dik yamaçlara sahip bir meteor çukuru olamaz (Fotoğraf: Anadolu Ajansı).

Çalışmanın söylediği şu: Göktaşları yeryüzüne çarptığında oluşan krater çevresinde deformasyon oluşur. Türkiye-İran sınırı üzerinde Gürbulak sınır kapısı civarında meteor çukuru olarak adlandırılan bu çukurda böyle bir deformasyon yok. Çukurun iç kısmı 90 dereceye yaklaşık bir diklik oluşturmuş durumda. Dünyadaki örneklerine baktığımızda hiçbir meteor çukurunda böylesi bir oluşuma rastlamıyoruz. Orhan Deniz Hoca’nın yaptığı çalışmalar sonrası buranın bir meteor çukuru olmadığı anlaşılmış.

Peki burada meteor çukuru olarak adlandırılan çukur ne? Bunun da cevabını aldım: Buradaki çukur, meteor çarpmasıyla oluşan çukurdan çok, karstik kayaçların erimesiyle oluşan bir obrukmuş. Bölgede zemine sızan sular karstik kayaçları eritip yer altında boşluk oluşturunca tavan çöküp böyle düzgün dairesel çukurlar oluşturmaktaymış. Üstelik bölgede, konumları nedeniyle popüler olmayan, benzer özellikte iki çukur daha varmış.

Evet, burada bir meteor çukuru yok, ama şehrin iki kilometre dışına çıktığınızda gökyüzü çok berrak. Takımyıldızlarını her gece, Samanyolu’nu nemsiz gecelerde görebilirsiniz. Ayrıca insanı şaşırtacak kadar güzel bir coğrafyada yaşayan bu hayal gücü geniş insanlarla tanışın. Hikayelerini dinleyin. Meteor çukuruna da gidin, görün. Ama onun meteor çukuru olmadığını bilerek tabii ki…

Hilal Bulut




Yoğunlaşma İzleri (Chemtrails Saçmalığı)

Herkesin dikkatini çekmiştir; bazen çok yükseklerden geçen bir uçağın, ardında upuzun beyaz bir iz bıraktığını görmüşsünüzdür. İşte bu beyaz uzun izlere “yoğunlaşma izi” adı veriliyor ve bazı aklı havada gezen paranoyaklar tarafından chemtrails olarak adlandırılıyor.

Bildiğiniz gibi, yeryüzünden yükseldikçe atmosferde hava sıcaklığı düşmeye başlar. Uçakların uçtuğu 6-10 km civarı yükseklikte sıcaklık -20 ila -40 santigrat derece arasındadır. Bu izler, 7-8 km ve daha yüksekte uçan uçağın egzosundan çıkan “sıcak” ve yoğun hava içindeki su buharının, o yükseklikteki çok soğuk hava ile karşılaştığında büyük bir hızla donup kristalleşmesiyle oluşur.

Bölgedeki hava çoğunlukla sakin olduğu için, bu izler uzun süre kaybolmadan kalarak uçakların arkasında kilometrelerce uzunlukta buz kristallerinden oluşan bir kuyruk oluşumuna sebep olur. Bazen de oluşan hava akımlarıyla, yoğunlaşma izleri birbirlerinin üstüne binerek karmaşık şekiller oluşturabilir.

Chemtrails

Yoğunlaşma izleri normalde zararsızdır. Ancak, yüksek irtifa uçuşlarının gerçekleştiği hava üsleri yakınlarında veya uçuş güzergahlarında bulunan bölgeler için sorun yaratabilir. Bu bölgelerde normalin üzerinde yaşanan bulutluluk oranı, lokal iklim değişiklerine yol açabilir.

Yoğunlaşma izleri kimi zamanlar saatlerce kalabildiği ve Güneş ışığını engellediği için, bölgesel iklim bozukluğuna sebep olarak gösterilebiliyorlar. Şunu da söylemek gerekir ki, yoğunlaşma izlerinin asıl sorumlusu genellikle yolcu uçakları değil, çok daha güçlü motorlara sahip olan askeri jet uçaklarıdır. Ancak, yolcu uçakları da bu izlere, özellikle yüksek uçuşlarını gerçekleştirdikleri transit hatlar boyunca sıklıkla sebep olurlar.

Bazı komplo teorisyenleri, bu izlere Chemtrails adını verirler. Aklı bir karış havada olan ve geceleri yürürken sürekli takip edildiğini düşünen bu paranoyak elemanlara göre izler aslında insanlığa yapılan büyük bir komplonun ürünüdür. Bu düşünceye göre, yüksekten uçan uçaklar gökyüzünde bilerek bu yapıları oluştururlar ve yukarıda anlattığımız atmosferik doğal süreç ile bir ilgisi yoktur. Bu kişilere göre beyaz bulut izlerini oluşturan yapı, uçakların arkasından salınan alüminyum tozu, baryum tuzları ve çeşitli zararlı kimyasallardır. 

Ancak, chemtrails komplocuları kendi aralarında pek anlaşabiliyor görünmüyorlar. Kimileri bu kimyasalların serpilererek insan nüfusunun orta vadede ölümlerin artmasıyla düşürülmeye çalışıldığını iddia ederken, kimileri insanların uyuşturulup itaatkar hale getirilmeye çalışıldığını, kimileri de kimyasalların aslında verimli tarım topraklarını verimsizleştirmeye yönelik olduğunu dile getiriyorlar. Başka bir grup komplocu ise, bu “spreyleme” işinin Güneş ışınlarını geri yansıtarak küresel ısınmayı engellemeye yönelik araştırma çalışmaları olduğu düşüncesinde.

amerikanailesi

Olası bir nükleer savaş, “elektrik kesintisi”, salgın hastalık, uzaylı yahut zombi istilası, deprem veya fırtına sonrası oluşacak “kaos sürecinde” hayatta kalabilmek için çılgınca silahlanan sıradan bir Amerikan ailesi…

Tabi ki, yukarıda açıkladığımız basit fiziksel gerçekler ortada dururken bu komplo teorilerinin inandırıcılığı da pek kalmıyor. Kaldı ki, Eskişehir Ana Jet Üssü’nden kalkmış, Hamdi yüzbaşı yönetimindeki bir F-4’ün niçin Ankara semalarında şöyle bir zehir saçayım ortalığa diye dolaştığını kimse açıklayamadığı için pek ciddiye alınacak yönü de bulunmuyor.

Aslında tüm bunlar; genel bir pranoyaklığın hakim olduğu ABD‘deki komplo teorilerini ithal etmekten kaynaklanıyor. Amerikan halkının sürekli bir komplo teorisi üretme hastalığı vardır. Zombi istilası için sığınak yapıp silah ve erzak biriktiren beş çocuklu Ackley ailesinin bütün gün internette paranoyakça paylaştığı şeyleri alıp Türkiye’ye uyarlamaya kalkışırsanız olacağı budur. Neyse ki zombi istilası komplosu bizim kültürümüze pek uymadığı için henüz bunlarla karşılaşmadık. Şimdilik Chemtrails, Haarp, Illuminati vs gibi şeylerle idare ediyoruz.

Neyse… 1989 yılında çekilen en üstteki müthiş kapak fotoğrafı, Kanada Uluslararası Havacılık Gösterileri’ne gitmekte olan iki adet Rus Mig 29 uçağı tarafından oluşturulmuş “yoğunlaşma izleri”ni, kendilerini takip eden bir F-15’in bakış açısından gösteriyor.

Zafer Emecan

Not: İlk olarak 2004 yılında yayınlanan bu yazımız, güncellenerek tekrar yayına sunulmuştur. 




Burçlar Ve Astroloji Safsatası

Astroloji zırvalığı, gök cisimlerinin konumlarındaki değişikliklerin insan beyninin, vücudunun, karakterinin veya geleceğinin üzerinde etkileri olduğunu iddia eder.

Bu iddiayı dile getirenlerin herhangi bir bilimsel veya istatistiksel araştırması yahut kanıtı bulunmamasına rağmen, yoğun biçimde doğum tarihlerinde gezegenlerin dizilişinin insan karakterlerini ve yaşam çizgilerini belirlediğine inanılır. Biz bilim insanları ise, bu düşüncenin herhangi bir gerçekliği bulunmadığını ısrarla dile getiririz.

Örneğin Ay’ı ele alalım:

Ay’ın çekim etkisinin insan üzerindeki etkisi bir elmadan farksızdır. Üzerinizden geçen bir uçak yahut bir kuş, sizin üzerinizde Ay’ın uyguladığına eşit, bazen de daha fazla çekim etkisi uygular. Gezegenlerin uyguladığı kütleçekim etkisi ise, bundan çok çok daha azdır ve bizler tarafından hesaplanabilir. Nasıl hesaplandığını görmek için bu videoyu izlemenizi öneririz.

Burç yorumlayıp para kazananlar ise size derler ki; “yok biz kütle çekimini kastetmiyoruz”. Sürekli bir “enerji” kelimesi dolanmıştır dillerine. Bu sürekli bahsettikleri sözde enerjinin ne olduğunu söylemedikleri gibi, ne olduğunu bulmaya dair herhangi bir çalışmaları da bulunmaz.

Astroloji

Böylesi görseller kullanınca Ay, Astroloji vs ne kadar havalı, inandırıcı ve mistik görünüyor değil mi?

Gezegenler dikkate alınabilecek enerji kaynağı da değillerdir. Jüpiter ve Uranüs haricinde hiçbir gezegenin denklemlere katılmayı hak edecek derecede bir iç enerji kaynağı yoktur. Bunlar, doğrudan Güneş’ten aldıkları ışığı yansıtırlar. Ama burç yorumlayıp para kazananlar size “kastettiğimiz enerji bu değil, kozmik bir enerji var, bilim henüz keşfedemedi” cümlesini söylemekten geri durmazlar. Onlara göre ne kadar çok bilinmez mistik alan olursa, inandırıcılıkları da o kadar yüksektir.

İnsan üzerinde açık, net ve belirgin etkisi olan tek gök cismi ise Güneş’tir. Sürekli Güneş’in elektromanyetik radyasyonunun etkisi altında yaşarız. Elektromanyetik radyasyon deyince elbette daha havalı oluyor ama bunun ismi ışıktır arkadaşlar. Işık, dalga boyuna bağlı olarak çeşit çeşittir. Sonuçta bir foton’dur.

Ayrıca yeri gelmişken söyleyeyim, foton kuşağı diye bir şey yoktur. Foton şartları yapay olarak (laboratuvar ortamında) aşırı zorlamadığınız sürece hareketsiz kalamaz. Hareketsiz kaldığında ise hızla ilk yola çıktığı andaki enerjiyi etkileşim yoluyla kaybeder. Kara delik gibi yoğun çekimli ortamların olay ufku haricinde öyle bir yerde durup, dolanıp kuşak falan da oluşturamazlar. Hoş, foton kuşağı savunucularının bahsettikleri kuşağın ne olduğundan da haberleri yoktur ama, bol keseden sallamak bedava olduğu için bol bol konuşurlar.

Screen shot 2015-01-02 at 14.47.34

Burç yorumlayarak para kazanmayı meslek edinmiş astrologlar, süslü püslü resimlerle mistik bir hava yaratmayı severler. Unutmayın, astroloji bir bilim dalı değil, kahve falcılığından farkı olmayan bir meslektir. Astrologların, yaptıkları şeyin bilim olduğunu iddia etmeleri, yere çakıl taşı atarak gelecek ve karakter tahmini yapan kabile şamanlarının yaptıklarından farkı yoktur. 

Güneşten fotonlar haricinde yayılan nötrinoların milyarlarcası her saniye vücudumuzun içinden geçer. Bu durum, geceleri de hiçbir fark olmadan aynıdır. Nötrinolar madde ile hemen hemen hiç ilişki içine girmedikleri için geceleri Dünya’nın diğer tarafından, yerküreye girer, 13 bin kilometrelik kaya ve demir katmanını “sanki yokmuş gibi” geçerek vücudumuza girer ve yine hiç yokmuşuz gibi çıkıp gider. Yani vücudumuzdan geçen Güneş kaynaklı nötrino sayısı gece ve gündüz boyunca aynıdır.

Enerji ve enerji formu tanımlamaları her ne kadar mistik ve havalı dursa da, enerji dediğiniz şeyin e=mc2 ile açıklanabilen, maddenin bir hali olduğu gerçeğini unutmamalısınız. Enerji, olağanüstü garip, mistik bir şey değildir. Maddenin etkisini anlayabilmemize yarayan bir tanımlamadır. Enerji bir araya geldikçe bildiğimiz maddeyi oluşturur ve aynen tahmin edeceğiniz gibi, bildiğimiz fizik kurallarına tabidir.

solaryumtanning

Burç yorumlayıp para kazanan yorumcuların mantığıyla hareket ederseniz, solaryuma girip bol bol enerji yüklenebilirsiniz. Belki kötü talihinizi ve karakterinizi değiştirme şansınız olur.

Bir gezegenden üzerinize gelen ve sizi etkileyeceğiniz düşündüğünüz partiküllerden çok daha fazlasını çevrenizdeki cisimlerden alırsınız. Örneğin 10 metre ilerideki bir elektrik ampulünden gelen ışık ve enerji, Satürn veya Jüpiter’den gelenden binlerce kat daha fazladır. Bilgisayarınızın veya televizyonunun hoparlörlerinin manyetik alanı, size Dünya’nın manyetik alanından kat kat daha fazla etki eder.

Yine, “x burcu kişisi bilimde ileridir, sanatta süperdi, ondan duygusal yoktur” gibi klişeler de burç safsatası savunucuları tarafından sıklıkla dile getirilir. Hatta “y” burcunun ünlüleri şunlardır gibi listeler hazırlanır. Okuyanlar da kolaylıkla (ve de gururla) burçlarından çıkmış bu ünlüleri sahiplenir, kendileriyle bağdaştırır.

brunettes-women_00371441

Bilgisayar kullanırken herhangi bir gök cisminden çok ama çok daha fazla kütle çekim, radyasyon veya enerji aktarımına maruz kalırsınız. Bunu dile getirdiğinizde astrologlar kastettikleri enerjinin “henüz bilimin keşfedemediği” bir şey olduğunu söylerler.

Oysa, “büyük sanatçıların çıktığı” iddia edilen burçlar haricinde, herhangi bir diğer burçtan çıkan büyük sanatçıları veya bilim insanlarını ayrı ayrı listelediğinizde o iddia edilen burç mensupları ile eşit sayıda olduklarını görürsünüz. Çok ünlü ve başarılı insanlar da aynı biçimde her burçtan eşit sayıda çıkar; çok kötü, nefret edilesi insanlar da… İstatistik bilimi tüm bunları net biçimde ortaya koymasına karşın, astroloji safsatasını savunan insanlar ısrarla burçlara ve kaderlerini gezegenlerin, yıldızların konumlarının belirlediğine inanmayı sürdürürler.

Bir gezegenden veya yıldızdan gelebilecek “herhangi” bir fiziksel etkinin çok çok daha fazlasını çevrenizde bulunan cisimler size uygular demiştik. Ve bildiğiniz gibi çevrenizdeki bu cisimler sürekli bir değişim halindedir. O halde kaderinizi veya ruhsal durumunuzu gökcisimlerinde değil, bu cisimlerde aramanız daha mantıklı olacak. Tabii bunda bir mantık görebiliyorsanız.

Ünlü bir gökbilim profesörü olan Ethem Derman’ın söylediği gibi: “Doğum anında ebenizin etkisi Satürn’ün etkisinden daha fazladır”. 

Zafer Emecan


teleskoplar-2254-2-meade

Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı‘nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz
GÖKBİLİM DÜKKANI’NA GİT




Bedava Enerji Üreteci Sahtekarları

Kumarhanelerde filmlerden sık duyduğunuz bir kural vardır: “Kasa her zaman kazanır”. Yani, kumar oynayarak kazanamazsınız, nihayetinde her zaman kaybedersiniz. Bedava enerji üreteci sahtekarları da böyledir, sizi büyük hayallerle kandırırlar ve aslında hep onlar kazanır.

Bedava enerji sistemleri, yapıları itibarıyla enerjinin korunumu yasalarına aykırıdırlar ve sürekli sabit çıktaya sahip enerji üretmeleri mümkün değil. Bunu ister bir Türk yapsın, ister İngiliz, sonuç değişmez. Bu tür sistemler başarısız olmaya mahkumdur.

Sınırsız bedava enerji ürettiği söylenen devridaim makinalarının çoğunlukla amatörler tarafından geliştirilmeye çalışıldığını, “yaptım” deyip kamuoyuna sunulduktan sonra hiçbirinin çalışmadığını farkettiniz mi? Çalışmazlar, 2×2 = 5 etmez.

Yine ilginçtir, bu tür cihazları icad ettiğini söyleyen bir allah kulu da aletin nasıl çalıştığını göstermez, içinin açılmasına izin vermez, devlet sırrı gibi saklar. Muhakkak patent almaya çalışır ve zengin olma hayalleri kurarlar. Fakat alet çalışmayacağı için bu hayalleri suya düşmeye mahkumdur.

İnternette sıklıkla gördüğünüz, herhangi bir yere bağlı olmadan yanan lambalar vs gibi videoların hepsi sahte. Gülün geçin...

İnternette sıklıkla gördüğünüz, herhangi bir yere bağlı olmadan yanan lambalar vs gibi videoların hepsi sahte. Gülün geçin…

Bildiğiniz gibi bugünkü teknolojik devrimlerimizi gerçekleştiren bilim insanlarının çoğu patent peşinde koşma ahlaksızlığına düşmemiştir. Ama bu bedava enerji üreten alet geliştirdim diyenlerden Allah için bir tanesi de çıkıp; “yaptım, insanlığa armağan olsun. Buyrun teknik detayları, buyrun yapım şeması, herkes kullansın, enerji savaşları bitsin, enerji yüzünden insanlık birbirini yemeyi bıraksın. Bana alacağım nobel, birkaç teşekkür, bir de tarih kitaplarına girmek yeter” demez.

(Böyle bir cihazı geliştiren Nobel ödülünü ve beraberindeki milyon dolarlık ödülü zaten garanti olarak alır. Niye patentle ıvır zıvırla uğraşıyorsun, Nobel’den alacağın para, kendi devletinin ve yığınla bilim kuruluşunun vereceği “üstün hizmet ödülleri” neyine yetmiyor?)

Ben böyle bir cihaz yapsam -ki bu yapıldığı iddia edilen cihazların tümünü yapacak kadar da elim maharetlidir- tüm sırlarını ve detaylarını internette bulabildiğim her yerde yayınlar, her basın kuruluşuna, bulabildiğim etkili olabilecek her yere gönderir, tüm haber bültenlerine çıkar, hepsinde nasıl çalıştığını hiçbir detayını atlamadan açıklarım.

Dünyayı komple değiştirecek alet yapmışım, bunun patentiyle mi uğraşacağım, niye gizleyeyim? Herkes kullansın, herkes yapabilsin.

Malesef basında sık sık "bedava elektrik üreten jeneratör yapan mucit" gibi haberler duyarsınız. Hah, işte onların hiç biri çalışan cihazlar değil. Çalışmaz zaten, ciddiye almalın.

Maalesef basında sık sık “bedava elektrik üreten jeneratör yapan mucit” gibi haberler duyarsınız. Hah, işte onların hiç biri çalışan cihazlar değil. Çalışmaz zaten, ciddiye almalın.

Neyse, bu tür aletlerin en ünlü olanları; internette her yerde görebileceğiniz perendev manyetik motoruyla, ne yazık ki devlet büyüklerimizin de katılımıyla tanıtımı yapılan anlı şanlı erke dönergeci. Her ikisi de yapanların ve bu işe para yatıranların elinde patladı. Patlar tabi, çalışmaz çünkü

Sonra bilim adamların niçin 50 yıldır füzyon reaktörleri geliştirmeye çalışıyor, niçin Güneş enerjisi sistemleri için milyar dolarlar harcanıyor der durursunuz… Her şey Con Ahmet’in Makinası’yla bitseydi, tüm bu emek ve çaba da gerekli olmazdı. Onbinlerce bilim insanı da boşa çabalıyor zaten!..

Enerjinin Korumu Yasası

Enerjinin korunumu yasası, izole bir sistemde mevcut enerjinin değişmeyeceğini ifade eder. Bugün fizikte, astrofizikte, kozmolojide, mühendislikte ve sayıp sayabileceğimiz tüm fizik alanlarındaki her kanunun temelinde enerjinin korunumu yatar. Yani bugüne kadar tecrübe ettiğimiz her şey, istisnasız bir şekilde bu yasa çerçevesinde gerçekleşti ve gerçekleşecek.

Bir enerjiyi yoktan var edemezsiniz. Kulağa biraz üzücü gibi geliyor olabilir, fakat eğer enerji öyle yoktan üretilebiliyor olsaydı inanın hayal dahi edemeyeceğimiz kadar farklı bir dünyada yaşıyor olurduk. Bugün yörüngeye uydu oturtabiliyor, uçakları uçurabiliyor, evlerde buzdolaplarını kullanabiliyor, elektrik sobaları ile ısınabiliyor hatta ev soğumasın diye yalıtım yaptırıyorsak bunun bir sebebi var.

Milli gururumuz “Filenin Sultanları”, onca başarıyı “bedavaya” elde etmedi. Alınlarından damlayan her bir damla ter için harcanan büyük bir emek ve “enerji” var.

Bir enerji türü diğerine dönüşebilir. Örneğin elektrik enerjisini ısı enerjisine dönüştürerek ısınıyoruz. Yani ısınmanın bir bedeli var. Isınmak istiyorsanız karşılığında bir şeyler vermeniz gerekiyor. Bir topa vurmak için bile topa; vücudumuza aldığımız gıdalardan elde ettiğimiz enerji yoluyla, bir kinetik enerji vermek zorundayız. Top bu basit kavisli yolu sırasında dahi, potansiyel enerji ile kinetik enerji arasında bir değişim yaşayacak, sürtünme yüzünden enerji kaybedecektir. Kaybedecektir diyorsak, kendinden kaybedecektir ama başka bir yere verecektir demek istiyoruz. Doğadaki bu döngü, bu yasalar yüzünden var.

Örneğin aşağıdaki videoda MIT’den Prof.Dr.Walter Lewin, son derece emin olduğumuz bu yasayı hayatını riske atarak gösteriyor.

*Videoda endişe edip gerilmesinin sebebi, ufak bir el hareketiyle topa bir hız verebileceğini düşünmesi. Bu yüzden olacak ki zekice bir hareket yapıp topu yüzünün tarafından hiçbir parmağıyla dokunmadan yalnızca salınacağı taraftan tutuyor. Böylece kazara iterse, ittiğini çenesinde hissedebilir, fakat öbür türlü fark edemez. 

Mıknatıs Hayranlığı

Burada insanların yanıldığı en önemli konuların başında gelen mıknatıslar hakkında da bir iki kelam etmeden olmaz. Yukarıda enerjinin korunumu yasasını açıkladık. Aynı şey aslında mıknatıslar için de geçerli.

Çoğu insan, mıknatıslığın ilelebet var olan bir itme-çekme gücü olduğu yanılgısına düşüyor. Evet, evinizdeki buzdolabına yapışan mıknatıs sizin ömür sürenizin sonuna kadar oraya yapışmaya devam edecek. Ancak, bu sonsuza kadar sürmez. İşte, mıknatıslığın sonsuza kadar sürmeyeceğini bilmeyenler de, “eğer mıknatısları uygun bir biçimde dizersek, hiç durmadan hareket eden bir düzenek yaratırız. Bu hareketi de elektriğe çeviririz, bedava enerji elde ederiz” diye düşünüp işe girişiyor.

Bir zamanlar binlerce kişiyi dolandırıp üreticisini zengin eden (ve tabi ki çalışmayan) Perendev Manyetik Motor.

Bir zamanlar bedava enerji üreteci diye lanse edilip binlerce kişinin dolandırılmasını sağlayarak üreticisini zengin eden (ve tabi ki çalışmayan) Perendev Manyetik Motor.

Sorun şu ki, bir mıknatısa iş yaptırmak, o mıknatısın “mıknatıslanırken” depoladığı enerjiyi ondan geri almak demektir. Dolayısıyla, bir dönem sosyal medyada oldukça popüler olan “Perendev Manyetik Motor” gibi düzenekler kısa sürede çalışmaz hale gelmeye mahkumdur.

Kuracağınız düzenekteki mıknatısları düzenli olarak değiştirmeniz gerekir. Tabii ki, bu bir maliyettir ve bunun maliyeti düzeneğin size vereceği enerjiyle elde edilecek kazançtan her zaman fazladır. Sebebini biliyorsunuz; enerjinin korunumu yasası. Ve de elbette hiçbir sistemin %100 verimlilikle enerji üretemeyeceği.

İlla ki sürtünme ve ısı yoluyla enerjinin bir kısmı kaybolacaktır. Yani, mıknatıslarla oluşturulmuş bir “con ahmetin makinası” düzeneği de size malesef enerjiyi belli bir maliyet karşılığında üretecektir. Örneğin düzenekteki mıknatısları yapabilmek için 100 birim elektrik enerjisi harcadıysanız, o mıknatısları kullanarak elektrik üretirken elde edeceğiniz toplam elektrik enerjisi 100 birimin altında olacaktır. Yani, zarar edeceksiniz!

Çok güçlü mıknatıslarla uğraşırken dikkatli olun. Rahatlıkla elinizi veya parmaklarınızı kırabilirler.

Çok güçlü mıknatıslarla uğraşırken dikkatli olun. Rahatlıkla elinizi veya parmaklarınızı kırabilirler.

Bu arada mıknatısın “iş yaparken” nasıl enerji kaybettiğini merak etmiş olabilirsiniz. Kendiniz denemeniz için basit bir deney önerelim:

İşinize yaramayan iki tane mıknatıs alın ve bu iki mıknatısı birkaç dakika boyunca hızlı hızlı birbirine vurun. Bu yaptığınız, bir manyetik motor düzeneğindeki gibi, mıknatısların manyetik alanlarının sürekli birbirinin içine geçmesine ve mıknatısların “çekme-itme” işi yapmasına neden olacaktır. Bir süre sonra göreceksiniz ki, her iki mıknatıs da çekme gücünü önemli oranda yitirmiş hale gelecek. Hatta bu işi yeterince uzun sürdürürseniz, ikisi de mıknatıslık özelliğini tümüyle yitirecektir.

Konu hakkında biraz daha bilgi alabilmeniz için, Yalansavar‘daki şu yazıyı okumanızı tavsiye ederiz.

Zafer Emecan & Ögetay Kayalı




Foton Kuşağı Zırvalığı

İsmi ne kadar da havalı duruyor; “Foton kuşağı”! Çok da bilimsel, bir o kadar da mistik görünüyor. Felaket de yaratır, Dünya’yı çiçek bahçesine de çevirir, öylesi gizemli über bilimsel bir şey…

Fantazide sınır tanımıyor bu kuşağı tarif edenler: Kuşağın etkisiyle insanın 2 sarmallı DNA’sı 12 sarmallı olacak, ilk gün elektrikler kesilecek, canlıların beden tipleri değişecek, atmosfer basıncı düşecek, buzul çağı girecek, hemen ertesi gün ortalık aydınlanacak, fotonlar gelecek, foton enerjili (!) aygıtlar çalışmaya başlayacak, yıldızlar yeniden (?) görünecek. 24 saat gündüz olacak, tüm canlılar güçlenecek, ortalık tekrar ısınacak, foton ışını (!) ile çalışan uzay gemileri gelecek, herkes telepatik olacak, uyanış başlayacak, süper bilinç hasıl olacak… Yazarken yoruldum…

Pleiades(M45) Açık Yıldız Kümesi

Pleiades (M45) Açık Yıldız Kümesi

İddia şu; Pleiades (ülker / yedi kızkardeş) yıldız kümesinin çevresini bir foton kuşağı sarıyormuş ve Güneş sistemi de bu kuşak çevresinde 25.860 yılda bir dönüyormuş. Yani, 12.500 yılda bir bu kuşağın içine girip çıkıyormuşuz. Öncelikle; foton kuşağından anlayabildiğimiz; “bildiğimiz ışık” parçacıklarının bir araya gelip bir kuşak oluşturması. Ben söyledikleri zırvalıklardan bunu anlıyorum, başka mistik, tanımlayamadığımız bir şeyi kastediyorlarsa bilemem. Fakat “foton” denen şeyin öyle bir araya gelip uzay boşluğunda “böylesine boyutlarda” bir kuşak oluşturabilmesi bilimsel açıdan mümkün değil.

Fotonu çok çok yoğun bir ortam içinde kalmaya zorlarsanız “yavaşlatma” ve “durdurma” şansınız vardır. Ya da bir kara deliğin olay ufkuna çok yakın bir yörüngede ışık (yani fotonlar) geçici de olsa bir kuşak oluşturabilirler (ama dışarıdan bakıp göremezsiniz). Her şeyi bir kenara bırakırsak, “varlığı mümkün olmasa da” böyle bir şeyin içine doğru gidiyorsak, zaten ölmüşüz demektir. Ne aydınlanmasından, ne uyanışından söz ediyorsunuz?

Bir de Pleiades çevresindeki yörünge meselemiz var. Güneş (ve tabii ki biz) 400 ışık yılı uzaktaki bu yıldız kümesinin çevresinde 25 bin küsür yılda bir dönüyorsak, yörünge hızımız ışık hızının onda biri civarında olmalı. Eğer durum buysa, ömür sürecimiz içinde gökyüzündeki yıldızların birbirlerine göre konumlarının sürekli farkedilir biçimde değiştiğini görmeliydik. Hatta, yörüngemiz nedeniyle bakış açımız hızla değiştiği için, takımyıldızların şekilleri sıradan bir insanın bile farkedeceği biçimde bozulmalıydı. Bu olmadığına göre, demek ki böyle bir yörünge falan da yok.

Foton Kuşağı

Gökten bir enerjinin hasıl olup tüm insanlığı “güzel günlere” götüreceğini düşünen “ışık ve sevgi dolu” insanlar hala o günü bekliyorlar…

Neyse, bu zırvalığın ilk ortaya atıldığı tarih, 1991. Avustralyalı biri ilk olarak bu tarihte foton kuşağı hikayesini “uyduruyor” ve bunu bir dergide yayınlıyor. Tabii ki o günlerde, kuşaktan geçeceğimiz tarih olarak “1994” belirlenmiş. Bir şey olmayınca yeni tarih olarak 1997‘yi vermişler. O zamanlar internet yok ve bazı UFO meraklıları dışında kimsenin umurunda olmamış. En son 2012 yılına kadar ötelenen bu zırvalık, hazır internet de varken, insanların “inandığı” neredeyse yeni bir “din” haline dönüşmüş durumda. Zaten mistik gördüğü her şeye inanmaya meyilli milyonlarca kişi de bu zırvalığın peşine düştü. Bu arada merak etmeyin, tutturmak için uydurdukları son  tarih olan 2012 de tutmadı ama, benzeri bir şeyi 2030, sonra 2050, o da olmazsa 2100 yılı için yeniden uydururlar.

İnsan hayal gücü sınır tanımaz. “Tek” bir kişi bile, Yüzüklerin Efendisi gibi bir kitap yazıp, detaylarıyla hayali ve muhteşem bir dünya kurabiliyor. Bunun için uğraşmak lazım, eğer uğraşamıyorsanız, böyle bir zırvalığı alır, üzerine aklınıza gelebilecek ne kadar saçma şey varsa “belli bir mantık gözetmek zorunda kalmadan” sıralar ve bunu kitap olarak piyasaya sunarsınız. Temiz para.

Bu arada “foton” kadar havalı ve şarlatanların kullanmayı, insanların ise inanmayı çok sevdiği (ve talihsizliğe bakın ki, bizim de kullandığımız) “kozmik” kelimesi var. Kozmik enerji, Kozmik aura, Kozmik bilinç vs vs… Hatta ot satan aktarın biri “mağazalar zinciri“nin adını bile kozmik koymuş, kapış kapış gidiyor her şey…

Zafer Emecan




Bilimkurgu Filmlerindeki Gerzek Uzaylılar -1

Daha önce, uzaylıların nasıl saftirik varlıklar olduğunu teker teker incelemeye çalışmıştık. Hepsini bir araya toplayıp yeniden bakalım:

Şimdi, Dünya’ya istilaya gelen bu uzaylı arkadaşlarımızın gemileri süperdir, olağanüstü teknolojiye sahiptir fakat iyi izole edilmemiştir, hava alır. Bu yüzden mikrop kapıp ölürler. Buna rağmen ordularında sağlık ekibi, doktor neyin bulundurmazlar…

Basit tıbbi teçhizat, ilkyardım veya hastane gibi kavramlardan habersiz bu uzaylılar, şimdiye kadar Dünya’yı işgale gelen (ve birazdan aşağıda anlatacağımız) birkaç ırk arasında gerzeklikte ilk sıraya yerleşiyorlar.

War-of-the-Worlds

Ordularında “sıhhiye” kavramında bihaber oldukları için işgal sırasında toplu halde ölen dingil uzaylılar (War of the Wolds)

Sevgili uzaylılarımız zaman zaman kendi gezenlerinde temin etmekte sıkıntı yaşadıkları bir madde için Dünya’ya saldırırlar. İhtiyaç duydukları şey de genellikle “su” olur bu arada.

Onca gelişmiş teknolojilerine karşın medeniyetten yoksun oldukları anlaşılan bu uzaylı kardeşlerimiz, Dünya insanlarıyla diplomatik ilişkiye geçmeyi, “Denizlerinizde bolca su var, birazını bize verirseniz karşılığını öderiz, hem siz hem de biz faydalanırız” demeyi falan hiç düşünmeden bodoslama saldırıya geçerler.

461080_139692372843917_1119063452_o

Ticaret denilen şeyden haberleri yoktur. Siz bize su verin, biz de size şunları verelim gibi basit bir mantık güdemedikleri için tonla masrafa girerek sorgusuz sualsiz savaş açarlar (Battle: Los Angeles).

Az önce medeniyetten yoksun dedim, kusura bakmayın ama sadece medeniyet değil, akıl da noksandır bu yaratıklarda. Çünkü Güneş Sistemi’nde Dünya’dan çok daha fazla suya sahip Enceladus, Europa gibi uydular bulunur. Dünya’ya gelip onca savaş masrafıyla uğraşacaklarına gidip sessiz sakin bu uydulardan diledikleri kadar su alabilirler, bizim ruhumuz bile duymaz. Kuiper Kuşağı’ndaki yüzbin tane, her biri milyonlarca ton su içeren buzlu göktaşlarını saymıyorum bile bakın. Ama diyoruz ya, filmlerdeki uzaylılar gerzeklikte sınır tanımıyor…

Hayvan gibi teknolojileri arasında giyim-kuşam ürünleri bulunmaz. İstisnasız anadan üryan gezmeye bayılan bu uzaylıların suya hassas olanları, suyla kaplı bir gezegene (dünya diyelim) geldiklerinde dahi koruyucu elbise giymezler. Buradan yağmurluk denen giysinin çok yüksek bir teknoloji ürünü olduğunu anlayabilirsiniz.

signs

%70’inden fazlası su olan Dünya’yı çırılçıplak anadan üryan halde işgale gelen ama suya değince ölen kafasız uzaylıları şaşkınlıkla izleyen biz Dünyalılar (The Sings)

Hadi tamam, aşmışsınız uçmuşsunuz kılık kıyafet sorunun toptan çözmüşsünüz de, en azından kolye, yüzük, aksesuar, ya da hiç olmadı bi yaka kartı falan takının. Bu ne zevksizliktir, nasıl bir boşvermişliktir?

Bilgisayarları da her türlü müdahaleye açıktır. Misal, bunların bilgisayarını laptopunuzun kızılötesi portu aracılığıyla çökertebilirsiniz. Çünkü bunca guvenlik açığı tehlikesine rağmen, her türlü iletişim protokolunu tanırlar. Buradan öğrendigimle, şu sıralar evdeki bluetooth’lu bilgisayarımla wireless ağa bağlanmaya calışıyorum. Protokol ve frekans sorunlarını çözer çözmez başaracam.

independence-day-it-s-happening-the-sequel-of-independence-day-is-coming-check-out-the-title-and-release-date

Akıl almaz teknolojiye sahip devasa gemileriyle Dünya’yı işgale gelen milyar nüfuslu uzaylı ordusunu karısıyla sorunlu bir profesör ve yarı çatlak bir pilot sayesinde bilgisayarlarına virüs bulaştırarak tümüyle yok etmiştik. Üstelik dalga geçerek… (Independence Day)

Bunların genellikle kalkanları olan hayvani boyutlarda bir ana gemileri var. Fakat bu 700 hektarlik geminin bir noktasina atacağınız dandirik bir stinger füzesi ile tümünü havaya uçurmanız mümkün.

Zincirleme patlama ile yok olur gidiyor koca gemiler. Yine de, gemilerinin bu zayıf noktasına 15-20 cm kalınlığında çelik bir plaka yerleştirmeyi akıl edemezler.

DeathStarII-BotF

Çok güçlü gemiler yaparlar ama, ateş ettiğinde tüm geminin poff diye havaya uçmasını sağlayan zayıf bir noktaları vardır hep. Buraya ver edersin bombayı, havaya uçarlar. (Star Wars)

Bir de, sanırım iletişim için kullandıkları gizli bir frekans oluyor hep. Bu frekansa girip bir şekilde yayının kestiğiniz veya karıştırdığınızda şaşkın ördeklere dönüyorlar, patır patır avlayabiliyorsunuz hepsini.

Hep mi kötü niyetli bunlar? Hayır… Aralarında son derece iyi niyetli görünüp de aslında gerzekliğin veya psikopatlığın en uç örneklerini sergileyenler de var.

Bunlar hiçbir masraftan kaçınmadan “iletişime geçme” isteklerini dünyalılara iletirler. Bunu bazen yetkili değil de, son derece gereksiz insanlara yapsalar da, öyle ya da böyle insanlığı tonla masrafa ve beklentiye sokacak bir buluşma ayarlarlar.

uzaylılar

Bunların iyi olanların insanlığı yıllarca beklentiye sokup, tonla masraf çıkararak ortalığı ayağa kaldırırlar. Geldiklerinde ise selam verip giderler. Elimizde “eee ne oldu şimdi?” demekten başka birşey kalmaz (Close Encounters of The Third Kind ve Contact).

İnsanlığın aylarca oradan oraya koşturması, milyarlarca dolarlık projelere girişmesinden sonra “görüş günü” gelip çattığında; ya şöyle bir inip el sallayıp giderler, ya da ayaklarına çağırdıkları insanları ellerinde buluşmaya dair tek bir delil veya fayda olmadan geri postalarlar.

Bilim kurgu yapımcılarının bizlere “iyi niyetli uzaylılar” diye kakaladıkları bu yaratıklar eğer gerzek değillerse, bildiğiniz psikopattır. Olayın sonunda tüm insanlık; “ee ne oldu şimdi” diye birbirlerine bakakalır…

Zafer Emecan

Kapak fotoğrafı: Stargate SG1 dizisinden Jack O’Neil ile konuşan Asgard ırkından birkaç kişi.




Dünya Dışı Yaşam mı, Utangaç UFO’lar mı?

Evrende yaşamın sadece dünya ile sınırlı olmadığını düşünen çok sayıda kişinin sık yaptığı bir hata; başka bir gezegende zeki hayatın var olup olmaması ile, Dünya semalarında (astronomlara görünmemeyi becererek) yaldır yaldır ışıklar saçıp gezen UFO fenomenini birbirine karıştırmak.

Aklı başında, biraz biyoloji veya astronomi ile ilgilenmiş her insan bilir ki; uzayda başka gezegenlerde gelişmiş yaşam biçimlerinin varlığı, hatta bu zeki hayatın evrende hatırı sayılır biçimde yaygın olması olasıdır, normaldir. Aksini düşünmek hatalı bir yaklaşım olur.

Biz dahil hiçbir bilim insanı, uzayda hayat yoktur veya evrende gelişmiş tek zeki uygarlık biziz demiyor (bunu bir kenara not alın, unutmayın). Aksine, bilim insanlarının çoğu uzayda zeki hayatın yaygın olduğunu düşünüyor, hatta bunu içten içe umut ediyor.

Gelgelelim, söz konusu olan “ikide bir dünyaya gelip giden” UFO fenomeni olduğunda işler biraz karışıyor. Şimdi, koskoca evreni bir kenara bırakıp sadece 80-100 küsür bin ışık yılı genişliğine ve 8-10 küsür bin ışık yılı kalınlığa sahip kendi galaksimiz Samanyolu’ndan söz edelim:

ufo-24874200

• Samanyolu’nda bugün bizim hesaplayabildiğimiz kadarıyla 300-400 milyar yıldız var. Ben ilkokula giderken bu sayının 10 milyar olduğu sanılıyordu.

• Bir yıldızın çevresinde hayat oluşabilmesi için o yıldızın makul sayılabilecek bir ışınım gücüne sahip olması gerekir, ne çok küçük ve zayıf, ne de aşırı büyük olmamalıdır. Ayrıca yeterli ömre sahip olması gerekir. Büyük deli dolu yıldızların hayat süreleri birkaç milyon yılı geçmediği gibi, inanın onların 1 ışık yılı yakınında bile bulunmak istemezsiniz.

• Galaksimizde, yıldızlar arasındaki uzaklık büyüktür, hem de çok büyüktür. İkili ve üçlü yıldız sistemleri haricinde, birbirine 1 ışık yılından yakın yıldız sayısı, galaksi merkezine çok yakın bölgeleri ve küresel kümeleri saymazsak çok küçük yüzdelerdedir.

• Bir yıldızın çevresinde gelişkin yaşam formlarının oluşabilmesi için özel şartlara sahip gezegenler gerekir. Olası yaşam, ister bizim gibi karbon temelli, isterse silikon yahut başka kökene sahip olsun, farketmez. Uygun şartlarda (yüksek ısı ve ölümcül radyasyon içermeyen) bir gezegene veya uydusuna ihtiyaç vardır.

• Çoğu yıldızın çevresindeki gezegenlerden pek azı yaşama uygun bölgelerde yer alır. Tabi sıcaktan kayaların eridiği ya da tüm maddelerin buz kestiği bir gezegende gelişkin zeki yaşam olabilir derseniz orasını bilemem.

• Bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda “yaygın” olmasına rağmen farklı gezegenlerdeki zeki yaşamın nadiren birbirine yakın bölgelerde oluşabileceği görülebilecektir.

Öyleyse;

ufo-878120 

• Birbirine uzak bu zeki yaşam formlarının bir diğerinden haberdar olabilmesi için uzaktan da olsa gözlem yapabilecek teknolojik seviyeye ulaşmış olması gerekiyor.

• Uzaktan gözlem yaparak bir yıldızın çevresindeki yaşama uygun kuşakta bir gezegen bulunup bulunmadığını doğrudan göremezsiniz. Çünkü yıldızın parlak ışığı doğrudan gözlem yapmanızı engeller.

• (Bizim yaptığımız gibi) Dolaylı yoldan yapılan gözlemlerle yaşam kuşağında gezegenler bulabilirsiniz. Fakat bu gezegenlerin yaşama (ya da hangi tür yaşama) elverişli olup olmadığını anlamak deveye hendek atlatmak gibidir.

• Her şeye rağmen yaşama elverişli olduğunu keşfettiğiniz gezegende zeki bir yaşam formunun var olup olmadığını anlamanızın ise, size zeka belirtisi sinyaller göndermiyorlarsa -bildiğimiz kadarıyla- hiçbir yolu yoktur. Evet, atmosferinin kirlilik düzeyini ölçerek bir yargıda bulunabilirsiniz ama, bu yargınız o gezegende birkaç yıl önce patlayan bir volkanın sizi yanıltmış olmamasını ummaktan ibarettir.

Yıldızlar arası yolculuk yapabiliyorsanız?

• Yıldızlararası yolculuk, bugünkü bilgimiz dahilinde insanlar için mümkün değil. Işık hızını bırakın aşmak, yaklaşmak bile çok ciddi bir sorun (Ki zaten ışık hızı da konvansiyonel yöntemlerle aşılamaz. Eğer kulağı tersten göstererek aşmak mümkünse bile, bizler henüz bir yolunu bilmiyoruz).

• Çok büyük sandığımız ışık hızı, yıldızlararası yolculuklar için yeterli bir hız değil. Daha açık ifade etmek gerekirse; ışık hızında giden bir gemiyle başka yıldızlara ulaşmak, “kağnı” ile dünya turuna çıkmakdan farksız. Hatta kağnı ile dünya turu çok daha makul ve hızlı bir yöntem.

• Yine de; “biz çok gelişkin bir ırkız, ışık hızının birkaç katında (mesela 10 katı) yolculuk yaparız” diyorsanız, elinizdeki kağnıyı at arabasıyla değiştirmişsiniz demektir. Fakat atlarınızın sadece yürüdüğünü varsayın. Çünkü ışık hızının 10 katı hızda, en yakın yıldıza ulaşmanız -geride bıraktıklarınız için- 5 ay, en yakın yıldız kümelerinden birine mesela Ülker’e ulaşmanız 38 yıl sürer. Buna bir de dönüş zamanını (geride sizi bekleyen gözü yaşlı sevgilinizi özleyip dönecekseniz eğer) ekleyin. Siz görelilik vs ayağına döndüğünüzde hala filinta gibi olabilirsiniz de, Ülker’den döndüğünüzde 38 yıl geçmiş olacak haberiniz olsun.

• Dolayısıyla keşfettiğiniz zeki yaşam barındıran gezegeni ziyaret edebilmek için aşırı zeki ve gözü kara bir uygarlık olmalısınız.

Çok zeki bir uygarlıksınız ve ışık yıllarını çekirdek gibi çitliyorsunuz:

• Bu durumda Samanyolu’nun büyüklüğünü iyi kavramak gerek. Her bir gezegeni ziyaret edip, her taşın altına bakarak zeki canlıları aramaya başladıysanız oldukça sabırlı olmanız lazım.

• Çok gelişmiş sensörlerinizin çözünürlüğü ne seviyededir bilmiyorum ama, yüzlerce ışık yılı uzaktan, onbinlerce yıldız ve milyonlarca gezegene tek tek bakıp dünyayı farketmeniz oldukça zor olacaktır. Ne kadar yıldızla muhatap olacağınızı görmek için lütfen şu linke tıklayın.

Linkteki fotoğrafta Samanyolu’nun çok küçük bir kesimindeki yıldız yoğunluğunu göreceksiniz. o gördüğünüz birbiriyle iç içe girmiş her benek, her noktacık bir yıldız (ön plandaki beyaz yıldızlar ise ngc650 yıldız kümesine ait).

UFO

• Eğer çok uzaktan dünyayı farketti iseniz bile, burada zeki bir canlı türü olduğunu hop diye farkedemezsiniz. Malesef insanın zekasına yönelik hiçbir bilgi şu ana kadar fazla uzağa gidemedi. Belki aşırı duyarlı sensörleriniz 1900’lü yılların başına ait dünyadan gelen radyo parazitlerini almış, bunun zeki bir varlığa ait iletişim biçimi olduğunu süper bilgisayarlarınızla çözmüşseniz, onu bilemeyeceğim işte. Yalnız bunu yapmak için en eski radyo sinyallerimiz henüz daha ötesine ulaşamadığından, Dünya’dan 120-130 ışık yılından uzakta durmayın ve sinyali normal uzaysal parazitlerle birbirine karıştırmayın.

• Her şeye rağmen Dünya’yı buldu iseniz, hatta ziyaret ediyorsanız öyle kaçamak bakışlar atma saflığına da girmeyin. Size göre aşırı ilkel olan bu toplumun “işleyişine karışmamak” için gizli gizli takılmanıza gerek yok. unutmayın, insanlık sizler için alet kullanmayı öğrenmiş maymun’dan farksız.

• Yine de çok ahlaklı varlıklarsanız elbette izleyin gidin. Ama sizi görenler var, paranoyak ettiniz adamları.

• Madem bir sürü paranoyak yarattınız ortalıkta, bari bilimden falan anlayan, sizin var olabileceğinizi bilen, üstelik sürekli gökyüzü gözlemi yapan bilim insanlarına görünün. Bunu yapın ki, amatör kameraların çektiği titrek görüntüler yerine adam akıllı videolarınız ve fotoğraflarınız olsun.

• Sahi, herkese görünüp de, sizi doğru düzgün görüntüleyebilecek (amatör de olsa) astronomlara görünmemeyi nasıl başarıyorsunuz?

ufo-5787

Niyetiniz ne? 

• Onca ışık yılı mesafe içinde onbinlerce, yüzbinlerce yıldızı tarıyor ediyor, Dünya gibi gezegenler arıyorsunuz. Niçin?

• Kaynaklarından faydalanmak için böyle gezegenlere ihtiyacınız mı var?

• Muhteşem medeniyetinizin ve teknolojinizin devamını sağlayabilmek amacıyla bu bulduğunuz gezegenlere yerleşmeyi niçin düşünmüyorsunuz?

• Sizin silahlarınıza göre ok ve yaydan farkı olmaması gereken dandik silahlarımızdan mı korkuyorsunuz?

• Yoksa hepiniz “ışık ve sevgiyle” oradan oraya gezen bilim insanları mısınız?

• Ya da burası bir hayvanat bahçesi ve turistik geziler düzenliyorsunuz? Hmm…

Neyse, konuyu çok fazla bilimkurgu izlediğini düşündüğüm bir bilim insanı olan Douglas Vakoch‘ın SETI projesi kapsamında oraya buraya dünyanın yerini gösteren sinyaller, haritalar ve şarkılar gönderilmesi üzerine söylediği bir söz ile kapatayım:

“Neden uzaylıların barışçıl olduğunu düşünüyoruz. Uzaya müzik yayını dünyanın tam yerini ele veriyor. Nasa’nın böyle konuları tartışmaya açması gerekir. Uzaya dünyanın galaksideki adresini gösteren haritalar ve bilgiler gönderilmesinin gelecek nesiller için büyük tehlike yaratabilir. dünyaya karşı yapılacak bir uzay saldırısından sağ kurtulmamız mümkün olmaz.”

Zafer Emecan

Yazıda kullanılan tüm görseller Mars Attacks filmi ve Mars Attacks çizgi romanlarından alıntıdır.




Güneş’in Kötü İkizi: Nemesis

“Güneş’in çok uzaklarda, Kuiper Kuşağı civarlarında “Nemesis” adı verilen kahverengi cüce ya da kırmızı cüce eşi, veya dev bir gaz devi gezegeni varmış, birkaç bin yılda bir bize yaklaşıp felaketlere sebep oluyormuş. Hatta Mayalar, Sümerler, işte bilmemkimler bunu yazmışlar.”

Buna benzer yazıları internette birçok komplo teorisinin yer aldığı sahte bilim siteleri veya forumlarda, sosyal medyada görebilirsiniz. Uzun zamandır dile getirilen bu “eş yıldız” veya “Güneş’in kötü ikizi” dedikoduları ne derece doğru?

Güneş Sistemi’ndeki en büyük gezegen Jüpiter‘dir. Ardından sırasıyla Satürn, Uranüs ve Neptün gelir. Bunlar haricinde uzaklarda da olsa, bildiklerimiz haricinde başka hiçbir dev gezegen, kahverengi cüce veya eş bir yıldıza rastlanmadı. Gökbilimciler, böylesi bir gezegen veya yıldızın varlığını “beklenen etkileri” görülmediği için zaten ciddiye almıyorlardı.

Eğer buralarda böylesine büyük bir kütle yer alıyor ise, gerek Kuiper Kuşağı, gerek Oort Bulutu, gerekse dış gezegenler oldukça çalkantılı ve dengesiz bir yapıda olmalıydı. Oysa böyle bir dengesiz durum bulunmuyordu. Yine de bilim şüpheyle veya lafla yapılamayacağı için, yine de uzun yıllar boyunca böylesi bir gökcisminin var olup olmadığı araştırıldı, ancak hiçbir ize ulaşılamadı.

wise-stars

Güneş’in 30 ışık yılı kadar çevresinde Wise Uzay Teleskobu tarafından keşfedilen soluk kahverengi cüceler ve çok soluk kırmızı cüce yıldızlar.

Son yıllarda çok gelişmiş kızılötesi teleskoplarla ve WISE uzay teleskobu ile gökyüzünün tamamı yıllar boyu taranarak sistemimizin çok uzaklarında bu tür bir yapının var olup olmadığı nihai olarak gözden geçirildi, sonuç yine sıfırdı. Bilim insanları yakınlarımızda bu Nemesis isimli mitolojik gezegeni ararken, çok daha uzaklardaki, Güneş Sistemi’nin dışında yer alan yüzlerce kırmızı cüce ve kahverengi cüce yıldızı keşfettiler.

Bu keşfedilen ışık yılları uzaklıklardaki kahverengi cücelerden bazıları öylesine soluktu ki, kızılötesi dalga boyunda zar zor görülebiliyorlardı. Dolayısı ile, bu kadar uzak ve silik yıldızsı yapıları görebiliyorsak, Nemesis’i de rahatlıkla görebilmeliydik. Ama göremedik. Dolayısıyla artık diyebiliyoruz ki; %99.99 ihtimalle Güneş’in böylesi bir ikiz yıldızı veya uzakta bırakın Jüpiter benzeri bir gezegen yok. Ancak, Kuiper Kuşağı civarındaki bazı cüce gezegenlerin alışılmadık yörüngelerine dayanarak, daha küçük boyutlu bir gezegenin var olabileceği düşünülüyor. Bu konuyla ilgili yazımızı bu linkten okuyabilirsiniz.

Nemesis - Kahverengi Cüce

Güneş’in bir kırmızı cüce veya kahverengi cüce eşi olduğu çok uzun zamandır iddia edilmesine rağmen, böyle bir bulguya bilimsel açıdan hiçbir şekilde hala rastlanılamadı.

Eski uygarlıkların kimi astronomi bilgilerine vakıf oldukları, gezegenlerin, Ay’ın ve Güneş’in hareketlerini bir dereceye kadar hesaplayabildikleri doğrudur. Ancak bu sınırlı bilgi düzeyi, bu toplulukları elde etmesi büyük teknolojiler gerektiren bilgilere vakıf kılmaz. Demiri işleyip alet yapmayı bile bilmeyen, en büyük teknolojisi çömlek yapmak olan, yazı yazmak için bile saatlerce taş yontmak zorunda olan, -sözde- onuncu gezegeni keşfeden, yine sözde gezegenler olan Marduk ve Nibiru‘yu bilen ama, çok daha yakınlardaki Neptün ve Uranüs’ten habersiz yaşayan toplumların dinsel hikayelerini ve hayal güçleriyle oluşturduları öyküleri gerçekmiş gibi görmek, en başta o toplumlara, sonra insan zekasına hakarettir.

Aynı mantıkla, 5 bin yıl sonra birileri bizden kalan bir Harry Potter kitabı bulursa, bizim uçan kaçan ejderlerin arasında harala gürele büyü yapıp mucizeler yaratan bir toplum olduğumuzu düşünebilir. Herhalde o zaman da bazı zeki insanlar çıkıp bunlara inananları; “yapmayın arkadaşlar, yazılanlar hayal gücü, bir ev kadınının can sıkıntısından yazdığı hikayeler sadece, gerçek değil” diyerek bunlara inanan halkı ikna etmeye çalışacaktır, tıpkı bizim gibi.

Zafer Emecan

Not: ilk olarak 2014 yılında yayınlanan bu yazımız, yeni bilgiler eşliğinde güncellenerek tekrar yayınlanmıştır. 




Jüpiter Dünya’yı Gerçekten “Koruyor” Mu? (Antropik İlke)

Evrenin insan yaşamı için özel bir dizayna ve “ince bir ayara” sahip olduğunu iddia eden “Antropik İlke”, evrenin sadece Samanyolu’ndan ibaret sanıldığı dönemlerde ortaya atılmış, çoğu eski, temelsiz ve kısıtlı bilgilere sahip olduğumuz dönemlerde şekillenmiş bir düşünce biçimidir.

Bu ilke dahilinde her şeyin “insan için” var olduğu, insanın her varlığın kalbinde ve merkezinde yer aldığı, var olmuş ve var olacak her şeyin insana hizmet için olduğu iddia edilir. Aynı dönemde “insanın yaşadığı gezegen” olarak Dünya’nın her şeyin merkezinde olduğu sanılmış, mide bulandırıcı düzeyde bir kibir ve ego ile insan her şeyin “biricik merkezi” olarak görülmüştü. Bunun etkilerini bugün halen hissediyoruz. Kibir ve içi boş, altı temelsiz bir ego bataklığına bulanmuş bu ilkenin etkileri kimi zaman yer yer azalsa da, kimi zaman eskisinden bile şiddetli olarak görülebiliyor.

Bugün biliyoruz ki, bir bütün olarak “evren”, Samanyolu Galaksisi’nin 100.000 ışık yılı genişliğinden çok ama çok daha büyük, olağanüstü genişlikte bir yer. Görebildiğimiz evrenin “çapı” 100 milyar ışık yılından büyük ve içeriği 300 milyar büyük galaksi, 7-8 trilyon kadar da cüce galaksiden oluşuyor. Güneş gibi yıldız sayısı katrilyonlarla bile ifade edilemeyecek kadar fazla.

Antropik İlke - Kum

Dünya üzerindeki kum tanelerin sayısı bile, evrendeki yıldız sayısını belirtmekte yetersiz kalır.

Hele ki Dünya benzeri gezegenlerin miktarı tüm Dünya’daki kum tanelerinin sayısının birkaç misli sayıda. Üstelik bugün, -umuyoruz ki herkes tarafından- Dünya’nın Samanyolu Galaksisi‘nin ve Evren’in merkezinde yer almadığını tartışılmaz bir netlikte biliniyor.

Ve yine umuyoruz ki günümüzde aklı selim sahibi herkes tarafından, insanın da gezegenimizin merkezinde olmadığı, hiçbir şeyin insana hizmet için var olmadığı, tam tersine insan dediğimiz Homo sapiens türünün son derece sıradan bir hayvan türü olarak ekolojik sistemin bir parçası olduğunu ve onun üzerinde olmadığını (her ne kadar inatla öyle davransa da) biliniyor.

Dolayısıyla günümüzde Antropik İlke, bilimsel gerçeklerden habersiz, ayakları yere basmayan ve gerçeklere gözlerini yummuş insanların savunmayı sürdürdüğü zayıf ve çok da ciddiye alınmaması gereken bir düşünce. Burada, bu ilkenin kozmolojiyle ilgili tutumlarından birini kısaca ele almak istiyoruz.

Antropik İlke

Antropik ilke savunucularına göre, gezegenimiz Samanyolu Galaksisi’nin yaşama en elverişli bölgesinde bulunur.

Antropik İlke savunucularına göre “Dünya, Samanyolu Galaksisi’nin en uygun yerindeki, en uygun yıldıza, en uygun uzaklıktaki, en uygun boyutta olan gezegendir. Her şeyin “en uygun” olduğu yerde bulunan Dünya haricinde, Evren’de başka bir yerde yaşamın gelişmesi mümkün olamaz. Çünkü üst üste bu kadar mükemmel olasılıkların gerçekleşmesi mümkün değildir”. Bir kere olmuştur, o da Dünya’dır.

Sayısız kozmolojik bulgu, belki şimdilik doğrudan Dünya dışı yaşamı doğrulayamamış olsa da, başka yaşamların var olabilmesinin pek tabii mümkün olduğunu binbir farklı şekilde göstermiştir. Bu sahada çalışmalar halen sürmektedir. Ancak bu ilke çerçevesinde, çok bilinen bir örnek verelim:

Eskiden kalma ve artık pek doğru sayılamayacak bir bilgi, Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinin bulundukları konum ve büyüklükleri itibarıyle Dünya’yı göktaşları ve kuyruklu yıldızlardan koruduğu yönündedir.

asteroid4545878

Jüpiter olmasaydı, Dünya’nın yaşama imkan vermeyecek, meteor bombardımanı altında bir gezegen haline dönüşeceği iddia edilir.

Bugün birçok astronom da halen bunun bu şekilde olduğunu iddia etmekte ve bu görüşü savunmaktadır. Tabi burada ilk sorulması gereken şudur: “Bu sözde ‘koruma‘ görevinin bilinçli bir şekilde yapıldığı mı iddia edilmektedir?”

Bu sorunun cevabı üzerinde durmaya bile gerek görmüyoruz, elbette cevap hayırdır. Bu durumda, aklı kurcalayan ikinci soru şu olacaktır: “Dünya’nın ‘korunmaya’ ihtiyacı mı var?” Bu kadar hassas dengelerden bahsedeceksek, neden bu hassas dengeler içerisine ‘korunma ihtiyacı‘ dahil edilmiş ve gereksiz bir gerilime neden olunmaktadır? Bu sorular da, ilk ve temel sorumuzun cevabının “hayır” olmasından ötürü, otomatik olarak elenmektedir. Zira gezegenler, galaksiler ve evren bir bilinç çerçevesinde var olmamaktadır, bu durumda parametrelerin “hassas” bir şekilde ayarlanmasından söz edilemez.

Ancak son bir soru, zaten ne demek istediğimizi net bir şekilde izah edecektir: “E bu gezegenler madem bizi koruyor, o halde Dünya’ya düşen göktaşları nereden geliyor ve neden sayısız defalar canlılığın neredeyse tamamen yeryüzünden silinmesi mümkün oldu?”

Neyse, bu eksik bilginin daha doğru ifadesi bize göre şöyle olmalıdır: Evet, kimi zaman Jüpiter ve Satürn, normalde Dünya’nın yörüngesiyle çakışabilecek ve çarpmaya neden olabilecek bazı göktaşlarını (belki de gerçekten çok sayıda göktaşını) yörüngelerinden saptırarak engelleyebilirler.

kuiperbelt

Güneş Sistemi’nin dış kısımları, Kuiper Kuşağı denilen ve yüzbinlerce küçük gezegen ile asteroid’in oluşturduğu bir kuşakla kaplıdır (Telif: Don Dixon).

Ancak aynı çekim kuvveti sebebiyle, normalde Dünya’ya çarpmayacak göktaşlarını da, Dünya’ya yönlendirebilirler. Zira Jüpiter ve Satürn, meteorları ve kuyruklu yıldızları yörüngelerinden bilinçli bir tercihle saptırmamakta, “Evet, sen şuraya git.” veya “Hmm dur, sen bu tarafa git.” gibi bir tercihte bulunamamaktadırlar.

Yani, gezegenimize düşen göktaşlarının bir kısmı, Jüpiter’in (ve Satürn, Neptün ve Uranüs’ün) kütleçekimi nedeniyle kararlı yörüngeleri bozulmuş ve bize yönelmiş gök cisimlerinden oluşur. Sadece engellenenlere dikkat çekip, bu dev gezegenler sebebiyle bize yönlendirilmiş olan gök cisimlerini görmezden gelmek hata olacaktır.

Özetle, belki Jüpiter Dünya’ya yönelme ihtimali olan bir kuyruklu yıldızı saptırıp bizi kurtarır ama, aynı zamanda Dünya ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan başka bir kuyruklu yıldızı doğrudan üzerimize yollar. Kaldı ki, çoğu zaman bu tür gezegenlerin “koruma” görevi yapmaları istatistiki olarak da mantıklıdır.

Zira Dünya’nın bir çarpışma noktasında bulunuyor olma ihtimali, bulunmuyor olma ihtimalinden çok çok düşüktür (çünkü uzay son derece geniş bir yerdir ve Dünya son derece küçüktür). Dolayısıyla büyük ihtimalle, herhangi bir saptırma işleminin Dünya’yı “koruması”, ister istemez “hedef haline getirmesi” olasılığından çok çok daha yüksek olacaktır. Dolayısıyla bu süreci bir “koruma” olarak değerlendirmek saçmalık ve hata olacaktır.

jupiter_impacts_ss

Jüpiter’in üzerine düşen bir kuyrukluyıldız, astronomlarca canlı olarak gözlemlenebilmiştir (Telif: NASA Hubble).

Tabii ki Jüpiter’in ve diğer büyük kütleli gezegenlerin zaman zaman Dünya’yı olası bir çarpışmadan kurtardıklarını inkar etmemekteyiz. Ancak kelimelere, olaylara ve olgulara yüklenen anlamlar, hatalı sonuçlara varmamıza neden olabilecektir. Dolayısıyla “gizli koruyucu”, “sessiz koruyucu” veya basitçe, “koruyucu” gibi kelimeler, bu gezegenlerin kasti bir müdahalede bulunuyormuş zannedilmesine neden olabilmektedir.

Örneğin, bu “koruyuculuğu” test etmek adına International Journal of Astrobiology isimli dergide J. Horner ve B.W. Jones bir seri makale yayınlamış ve simülasyonla bu iddiaları test etmiştir. Yapılan analizlerde, birçok önceki inancın yanlışlandığı görülmüştür. Örneğin, önceki astronomların iddia ettiği “herhangi bir Jüpiter-benzeri gezegenin varlığı, Dünya’nın korunabilmesi açısından Jüpiter’in hiç olmamasından iyidir” düşüncesinin tamamen hatalı olduğu görülmüştür. Benzer şekilde, yine uzun yıllardır sanılanın aksine, Jüpiter eğer daha ufak olacak olsaydı, daha az sayıda göktaşının bize çarpacağı hesaplanmıştır.

Dolayısıyla günümüzde var olan Jüpiter, olabilecek optimum kütleden daha büyüktür ve bu, daha fazla çarpışma anlamına gelir. Aynı simülasyon ana kuşak asteroidler ve kısa dönem kuyrukluyıldızlar için tekrar edildiğinde, aynı sonuçlar elde edilmiştir: Jüpiter, bizi koruduğu kadar, bizi tehlikeye de atmaktadır. Jüpiter’in Dünya’yı “koruduğu” en temel cisimler ise Oort bulutsusundan gelen cisimlerdir. Ancak yine Jüpiter’in boyutları, “en iyi koruma” için hassas olarak ayarlanmamıştır; tam tersine, olabilecek en iyi kütleden oldukça uzaktır (ve büyüktür).

Uzun lafın kısası, bu tür konularda tek açıdan düşünerek, işimize gelen bilgi parçalarını alıp, geliştirdiğimiz hipotezleri desteklemek için kullanmak büyük bir hata olacaktır. Antropik İlke’nin de temel olarak hatası, neredeyse hiçbir bilimsel bilgiye dayanmadan, çok büyük çıkarımlarda bulunmak ve bunları test etme ihtiyacı duymamaktır. Ancak en ufak bir sorgulama silsilesi bile, bu ilkenin temellerin kolayca çürütmektedir. Hiçbir şey insan için var değildir ve insan, hiçbir şeyin merkezinde değildir. Ha, belki ego ve kibrin merkezinde olabiliriz, illa bir şeylerin merkezinde olacaksak…

Hazırlayan: Zafer Emecan
Geliştiren: Çağrı Mert Bakırcı (Evrim Ağacı)

Not: İlk olarak 2013 yılında yayınlanan bu yazımız, güncellenerek yeniden yayınlanmıştır. 




İspat Yükümlülüğü: Argumentatum Ad Ignorantiam/Cehalete Başvurma

İspat Yükümlülüğü, tartışma sırasında iddiada bulunan tarafın ispatlaması gereken argümanların tümüne verilen isimdir. Buraya kadar bir mantık hatası yoktur ve İspat Yükü, bilimsel tartışmaların temel ilkelerinden bir tanesidir.

Ancak mantık hatası, ispat yükünün kendinde olduğunun farkına varmadan karşı taraftan ispat beklemekten kaynaklanmaktadır. Burayı biraz açalım:

Kimi zaman tartışmalarda taraflar, argümanlarını destekleyecek kanıtlara sahip olmazlar. Bu sebeple, argümanlarının geçerli olduğunu ispatlamak için, karşı taraftan argümanlarını çürütecek ispat beklerler. İşte bu, İspat Yükü mantık hatasıdır.

Tartışmada, taraflardan kendi argümanlarını ispatlamaları beklenir. Eğer ispatlayamıyorlarsa, karşı taraftan argümanlarının geçersiz olduğunu gösterecek ispat beklemek ve karşı taraf bu ispatı bulamadığında, argümanın geçerli olduğunu iddia etmek, mantık hatasıdır. Çünkü İspat Yükü, her zaman iddia sahibine aittir.

Karşı taraf, sizin iddianızı desteklemeyen ispatlar sunmak yükümlülüğünde değildir. Ve bu yükümlülükte olmadığı için, bu ispatları ileri sür(e)mediği zaman, sizin argümanınız ispatlanmış sayılmaz. Bu, tartışmalarda çoğu zaman gözden kaçan ve inatla tartışmaların anlamsız bir şekilde sürmesine sebep olan kritik bir mantık hatasıdır.

Kısa bir bölümüne sitemizde yer vermenin uygun olacağını düşündüğümüz, Evrim Ağacı‘na ait bu makalenin tümünü buradan okuyabilirsiniz.




Uzay Boşluğunda Koruyucu Kıyafet Giymezsek Ne Olur?

Uzay boşluğuna koruyucu kıyafetleriniz olmadan çıktığınızda, filmlerde gösterildiği gibi anında gözleriniz pörtleyip damarlarınız patlayarak ölmez, yahut anında buz tutmazsınız.

Dünya’da alışmış olduğumuz atmosfer basıncı ile uzay boşluğu arasında öyle aman aman bir basınç farkı yok. Zaten kayda değer atmosfer sahibi olan Venüs ve Titan gibi gökcisimlerine oranla oldukça ince ve düşük basınçlı bir atmosferde yaşadığımız için insan vücudu vakum ortamını tolore edebilecek güçtedir.

Rahatlıkla 1 dakikaya kadar uzayda hayati zarar görmeden kalabilirsiniz (Ama nefesimizi tutmuyoruz, tümünü veriyoruz. Çünkü ciğerlerimizdeki hava uzay boşluğunda aniden genleşerek zarar verebilir). Elbette daha uzun süre kalırsanız, beyniniz oksijen yetersizliğinden dolayı geri dönüşü olmayacak biçimde zarar görecektir ve öleceksiniz.  

a4ebf90f1b386f91c94c1fe703b8fc7a

Suyun altındaki yüksek basınçta, oksijen sorunumuzu çözdüğümüz sürece saatler, günler, hatta yıllar boyu kalabiliriz.

İnsan derisi, vücudumuzu sıkı bir şekilde saran bir “basınç kıyafeti” gibidir. Sadece uzay boşluğundaki sıfır basıncı değil, deniz altındaki 3-4 kat fazla basınçtan da bizi korur. Yani, basınç sıfıra düşünce kanınız kaynamaz, gaz haline geçmez.

Derimiz bir basınç kıyafeti gibi bizi sıfır basıncın etkisinden korur demiştik. Unutmayın, uzay boşluğu ile Dünya yüzeyindeki basınç farkı sadece 1’dir. Oysa denizin 30 metre altında 4 kat fazladır. Aynı mantıkla dalgıçların basınçtan içe doğru ezilerek ölmesi gerekliydi. Ama derimiz bizi koruyor. Zaten bu sayede, okyanuslardaki petrol kuyularının inşasında; denizin yüzlerce metre altında yüzeyin onlarca katı basınca alıştırılıp çalışan insanlar var.

Uzayda aniden donma meselesine gelince; evet, uzay boşluğu soğuktur, hem de çok soğuktur, bizim buralarda gölgede -200 santigrat derece kadar. İnsan vücudu ise 36 derece sıcaklığa sahip. E Güneş ışığı var, radyasyon var diyeceksiniz; haklısınız. Ancak, kısa sürelerde onun da pek bir zararı bulunmuyor. Belki teninizde biraz güneş yanığı oluşur, kanser riskiniz artar, o kadar.

total-recall uzay

Total Recall filminde, Mars’ın uzay boşluğuna yakın düşük basınçlı atmosferinde kalanlar, gözleri pörtleyip damarları patlayarak ölüyordu.

Normalde insanı aynı sıcaklığa (-200 derece) sahip bir sıvının içine atarsanız, anında donarak ölürsünüz. Yahut yine aynı sıcaklıktaki bir hava ortamında tümüyle donmanız birkaç dakikayı geçmez. Ancak, boşlukta vücudunuz hiçbir şeye temas etmediği için, sıcaklığınızı kaybetmeniz öyle kolay değil.

Vücut ısınızı kaybetmeniz için teninizin birşeylere “temas” etmesi gerekir. Ancak ne hava var, ne de su. Neye temas edeceksiniz ki? Bu konuda detaylı bilgi için uzay boşluğu ve soğuk hakkındaki şu makalemize göz atabilirsiniz.

Boşlukta ancak “ışıma” yoluyla ısı kaybedileceği için, bir insanın bırakın donmayı, bir iki derece soğuması bile dakikalar, hatta saatler alacaktır.

Uzay

İnsanlığın 60 yıldan uzun süredir devam eden uzay macerasında, astronot ve kozmonotların boşluktaki sıfır basınca maruz kaldığı anlar defalarca yaşandı. Kısa süreli bu kazalarda, hızlıca yapılan müdahaleler sayesinde şimdiye kadar hiçbir ölüm veya kalıcı vücut hasarı yaşanmadı. Elbette, insanoğlu yüzünden başı dertten kurtulmayan zavallı hayvanlar üzerinde (hem yeryüzünde, hem de uzay boşluğunda) vakum ortamına maruz kalma deneyleri yapıldığını da belirtmemiz gerekiyor.

Her ne kadar tehlikeli de olsa, gelecekte üstteki fotoğrafta yer alan hanım kıza benzer bazı manyakların “uzay atlayışı” gibi sporlar adı altında yalın ayak başı kabak uzay boşluğuna atlayıp eğleneceğini, “of ne adrenalin salgıladık ha” diye hava atacağını düşünüyorum.

Zafer Emecan

Kapak Fotoğrafı: Lily Allen | Air Balloon
İlk olarak Şubat 2015 tarihinde yayınlanmış olan bu yazımız, güncellenip genişletilerek tekrar yayına sunulmuştur. 




“UFO Uzmanları” Ne Derece Güvenilir?

Şu aşağıda gördüğünüz fotoğrafla ilgili ülkemizin “en güvenilir” UFO uzmanlarının ve derneğinin açıklamasını yayınlayalım. Önce bir fotoğrafa bakın. Bizim basın mensupları da hemen atlamış, haber yapmış. Dünya bu fotoğrafı konuşuyormuş dediklerine göre. Hoş, onlara kalsa Dünya hep birşeyleri konuşuyor ya, neyse…

“1 Haziran 2012 tarihinde Konya Seydişehir Bölgesi’nde görüntülenen ‘Ufo’ olduğu iddia edilen fotoğraf incelenmek üzere kurumumuza gönderilmiştir.Fotoğraf üzerinde özel filtre analizi ve programlarla yapılan her türlü piksel, gölge, ışık, kontrastnefatif vs. değerlerin detaylı olarak incelenmesi ve analizi sonucu görüntüdeki cismin kesinlikle montaj olmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca cismin disk şeklinde ve metalik bir yapıya sahip olduğu görülmüştür. Cismin hiç bir şekilde bilinen konvansiyonel araçlarla uyuşmamakta ve kurumumuz tarafından UFO olarak sınıflandırılmıştır.”

10259949_458734477606370_6211746416989013473_n

UFO Uzmanlarımızın (hani bol bol televizyona çıkar, bilgiç bilgiç konuşurlar, tanırsınız) açıklaması ise şöyle:

Gördüğünüz gibi, uzmanlarımız hemen teşhisi koymuşlar. “Hiç bir şekilde bilinen konvansiyonel araçlarla uyuşmamakta”… Vay be, bilinen hiçbir şeye benzemiyor ha. Nasıl kesin ve kat’i bir açıklama. Şüpheye yer bile yok. UFO’dur bu. Uzaylılar Konya semalarında tur atmışlar, müthiş heyecan verici!

Oysa birkaç gün sonra gerçek ortaya çıkıyor. Cismin bir UFO ile uzaktan yakından alakası olmadığı, bölgedeki bir sokak lambası olduğu anlaşılıyor. Nasıl anlaşılıyor? Biri çıkıp “ne diyor bu değişikler” deyip resmin çekildiği bölgeye gidiyor. Bir de bakıyor ki, bizim anlı şanlı Ufologlarımızın “kesin UFO bu” dediği şey alelade bir sokak lambası.

Zaten değerli hocamız Ali Çağlar, bu sahtekar UFO uzmanlarını öğrencileri olan ilkokul çocuklarına havaya “tabak fırlattırarak” test etmeyi başarmıştı. Havadaki tabakları “kesin UFO bu” diye yayınlama terbiyesizliğinden çekinmeyen bu arkadaşlarla nasıl dalga geçtiğimizin hikayesini buradan okuyabilirsiniz.

ufo-lamba
Yorumlayalım:

Gerçekleri ve bilinmezleri araştırmak, “bilimsel disiplin” gerektirir. Bir fotoğraftan, bir söylenceden veya tanık ifadesinden net sonuçlar çıkaramazsınız. Mahkemelerde görülen çoğu davada bile tanık ifadeleri, ses kayıtları ve fotoğraflar geçersiz kabul edilir, çünkü insanlar tarafından manuple edilmeleri veya insanların yalan ifade vermeleri büyük olasılık dahilindedir. O nedenle bu tür deliller “yan delil” olarak kabul edilir ve reddedilemez kanıtlarla desteklenmediği sürece kimse bunlarla mahkum edilemez.

Bilim de buna benzer biçimde işler. Fotoğraflarla, rüyamda beni kaçırıyorlar diyenlerin ifadeleriyle “uzaylılar bizi ziyaret ediyor” sonucunu hiçbir biçimde çıkaramayız. Elle tutulur kanıtlar gerekir.

Not: Ufoloji bir bilim dalıdır. Bilinmeyen gökcisimlerini inceler, anlamlandırmaya çalışır. Bizim burada eleştirdiğimiz sahtekar UFO uzmanları’nın bu bilim dalıyla hiçbir ilgisi yok. Zaten herhangi bir ufolog’a bu fotoğrafı gösterirseniz basın açıklaması yapmaz. Alır fotoğrafı, çekildiği yere gider, görgü tanıkları, fotoğrafı çeken kişi, çekim tarihi, o gün yaşanan gökyüzü olayları vs ile ilgili ciddi araştırmalar yapar, ardından bilim kuruluşlarına bir rapor sunar, şarlatanlık peşinde koşturmaz.

Zafer Emecan




23 Aralık’ta Uzaydan Gelen Virüs Dünya’yı Yok Mu Edecek!

Özellikle internetin yaygınlaşması ile, son 8-10 senedir her yıl sonu yaklaştığında yeni bir “Dünya yok olacak!” haberi basında büyük puntolarla yer alıyor. Şimdi de 23 Aralık 2017’yi belirlemişler. Biz bıktık, ama basın camiası geleneksel olarak bu manşeti atmaktan bıkmadı…

Birkaç gündür; CNN TürkSputnik Türkiye, Mynet Haber, T24 ve benzeri “güvenilir görülen” haber sitelerinde; “bilim insanlarının 23 Aralık’ta uzaydan gelen bir virüsün insanlığı yok edeceğini söylediği” şeklinde haberler yayınlanıyor. Biliyorsunuz; yerli ve yabancı haber sitelerinin çoğu, haberlerin doğruluğunu denetlemektense, elinde tuzluk tutan biri gördüğünde, salatalıkla peşine düşmeye bayılan yapılardır.

Söz konusu basın kuruluşlarının haberine göre; Science Dergisi‘nde yayınlanan bir haberde, Hintli bilim insanları uzaydaki bir cisimden gelen ölümcül bir virüsün günler içinde Dünya’ya yayılacağını ve bunun insanlığın sonunu getireceğini söylüyormuş.

Haberin “sözde” en detaylı kısmı ise; bahsedilen uzaydaki cismin NASA veritabanında olmayışı olarak eklenmiş. Mars’a kendi imkanları ile uzay aracı gönderen Hindistan bilim insanlarının NASA veritabanı ile niye boşu boşuna meşgul olacaklarına tabii ki değinilmiyor. Niye? Çünkü bir haberde NASA yazınca, havalı ve inandırıcı görünüyor 😉

(Bu arada, gökcisimlerinin yer aldığı veritabanları uluslararasıdır. NASA’nın veya başka bir uzay ajansının tekelinde değildir ve uzay araştırmaları yapan her ülke, hatta her “kişi” bunlara ulaşabilir.)

23 Aralık

CNN TÜRK gibi “doğru ve güvenilir habercilik” iddiasında olan haber siteleri bile bilimsel yayınlarda denetime muhtaç durumda. Bilim editörü olarak birkaç gerçek bilim insanı istihdam edip bu tür haberlerin denetlenmesini sağlamak böyle bir kuruluş için çok masraflı olmasa gerek…

Neyse, ciddileşelim.

Tabii ki böyle bir virüs, böyle bir keşif veya söz konusu haberlerde iddia edildiği gibi ciddi bir bilimsel haber kaynağı olan Science Dergisi’nde böyle bir haber yok. Zaten haberde “renk katsın” diye adından söz edilen Hintli astronom bilim insanlarının böyle bir iddiası da yok. Hatta, bundan haberleri bile yok!

Uzayda, Dünya dışında yaşam arayışı uzun yıllardır bilim insanlarının en büyük çaba harcadığı konulardan biri. Ancak, bugüne kadar yapılan tüm araştırmalara rağmen, Dünya dışında aminoasitlerin yapıtaşı olabilecek bazı kompleks moleküller haricinde yaşam olasılığına dair hiçbir iz bulamadık. Araştırmalar elbette yoğun biçimde devam ediyor.

Bilim insanları olarak, Dünya dışında canlılığa ait bir kanıt bulabileceğimize dair inancımız ve arayış çabalarımız asla bitmeyecek ve bir gün muhakkak bulacağız. Bir bakteri veya virüs dahi olsa, gezegenimiz haricinde bir yerlerde canlılık keşfedildiğinde, şunu bilin ki; bunu ilk olarak bizlerden; bilim insanlarının kendilerinden duyacaksınız, böylesi uyduruk basın haberlerinden değil.

Yine her zamanki gibi bir grup troll’ün veya eğlence düşkününün masa başında ürettiği haberi sayfalarına taşıyan, araştırmaktan yoksun basın söz konusu. Ancak, bu basın kuruluşlarını da kınayamıyoruz, çünkü böylesi haberler ilgi çekiyor ve çok tıklanıyorlar. Biliyorsunuz, internette bir site ne kadar çok tıklanıyorsa, o kadar çok para kazanıyor. Yani, biraz da “tamamen duygusal” durumlar söz konusu.

Sözün özü; 23 Aralık’ta her gün ne yaşıyorsanız, onun dışında birşey gerçekleşmeyecek. Müsterih olunuz, bu tür bilimle uzaktan yakından ilgisi olmayan uydurma haberlere elinde salatalıkla koşturanlar arasına katılmayınız, inanmayınız.

Zafer Emecan

Kapak fotoğrafı: Fotolia




“Anne Ben UFO Gördüm” Diyorsanız?

Sokakta aylak aylak dolaşıyor veya evinizin balkonunda komşuları dumana boğma pahasına arkadaşlarınızla mangal yapıyorsunuz. Birden o da ne? Gökyüzünde bir UFO, yani “tanımlayamadığınız bir uçan cisim” belirdi.

Şaşırdınız, panik yaptınız, heyecanlandınız… Durun! önce şu yazdıklarımızı okuyun, sonra harekete geçin:

• Gördüğünüz şey bir uçak olabilir. Geliş açısına bağlı olarak uçaklar son derece inandırıcı biçimde ufo’lara benzeyebilir. Hele ki akşam üstlerinde iniş hazırlığı sırasında ve farları size dönük olarak geliyorsa, uzun süre boyunca havada asılıyormuş izlenimi yaratır. Dönüş yaptığında ise birden gözden kaybolmuş gibi olur.

Uçak olsa sesini duyardım demeyin, çünkü bir yolcu uçağının sesini ancak çok alçaktan geçerken duyabilirsiniz. Çok güçlü motorlara sahip savaş jetleri hariç, 1 km uzağınızdan geçen hiçbir yolcu uçağının sesi duyulmaz. Yukarıdaki videoda inandırıcı bir ufo görüntüsünün nasıl gerçekte bir uçağa ait olduğunu görebilirsiniz.

• Gördüğünüz atmosferik bir ışık oyunu veya gökyüzündeki elektriksel bir mevzu olabilir. Örneğin şunu çoğu insan ufo zanneder. Oysa sıradan bir atmosfer olayı:

• Bazen yere yakın yapay uydular gündüz vakti bile aşırı parlak hale gelebilir. özellikle iridyum uyduları, gökyüzünde birden belirip bir süre hareket ettikten sonra aniden kaybolan çok parlak bir cisimmiş gibi görünebilirler.

Amatör astronomların çok sevdiği ve internetten üzerlerinden geçecekleri saati takip edip fotoğraflamaya bayıldığı bu uydular, sıradan insanlar için uçan daire algısı oluşturabilir.

Aşağıdaki videoda bir iridyum uydusunun geçişinin zaman aralıklı çekimini görebilirsiniz:

Bu fenomeni gördüğümüz gökyüzü parçasından böyle bir uydu geçip geçmediğini kontrol edin. internette yapay uyduların bulunduğunuz bölgeden geçiş saatlerini gösteren çok sayıda site var.

Venüs Venüs Venüs… Bu gezegen sandığınızdan çok daha parlaktır. Hava aydınlıkken, ortada tek bir yıldız olmadığında bile çok parlak görünür ve çoğunlukla ufka yakın konumda olduğu için atmosferik etkiler nedeniyle hareket ediyormuş gibi izlenimi yaratır.

Venüs UFO

Venüs gezegeni o kadar parlaktır ki, sabahları veya akşamları gördüğünüzde “böyle yıldız mı olur yahu!” diyebilirsiniz.

Zaten gökyüzündeki hareketsiz çok parlak cisimler, doğrudan bakıldığında sanki hafifçe sağa sola hareket ediyormuş hissi verirler. Bu psikolojik bir yanılgıdır. Bir gökyüzü haritasından o konumda Venüs olup olmadığına bakın. Unutmayın, ufo raporlarının yarısı Venüs’ü ufo sanan kişilerden geliyor…

• Son yıllarda moda olan, herkesin bir tane edinmeye başladığı Quadcopter‘lar (dron) aşırı derece inandırıcı ufo taklidi yapabiliyorlar. Bir ufodan bekleyebileceğiniz havada sabit durma, aniden farklı yönlere çok hızlı hareket edebilme, inanılmaz manevralar yapma yetenekleri vardır. İnsanları kandırıp eğlenmek için 8-10 tane dronu sürü halinde senkronize uçurarak sizle kafa bulmaya bayılan bir sürü (ülkemizde bile) insan var. Uyanık olun, kandırılmayın.

• Bilgisayarlar ve video yazılımları çok gelişti. Artık amatörler bile olağanüstü gerçekçiliğe sahip videolar hazırlayabiliyorlar.

Hatta çoğu amatör bu videolarında ikna edici bir kurgu ile gerçeğinden ayırd edilemez yapımlar ortaya koyabiliyor. Bunların bir kısmının ufocularla ilgisi olmasa da, bazıları ilgi çekmek ve ünlü olmak (beraberinde para kazanmak) için yaptıkları kurguları gerçekmiş gibi internete yüklüyor, basına veriyor.

Aşağıdaki video, böyle bir inandırıcı ve çok gerçekçi kurgu yapan (ve daha sonra bunu nasıl yaptığını tutorial şeklinde anlatan) amatör bir kurgucuya ait:

Tüm bunlardan eminseniz ve yanınızda olayı görüntüleyebileceğiniz bir kamera varsa şunları yapın:

• Asla cisme zoom yapmayın. hele “digital zoom” hiç yapmayın. Görüntü netleşmeyecek, aksine bulanıklaşacak ve anlaşılmaz hale gelecektir. Eğer cep telefonu ile çekim yapıyorsanız, bizim uçan dairecilerin televizyonlarda üzerinde tartıştığı hiçbir şey anlaşılmayan yamru yumru bulanak görüntülerden fazlasını elde etmeniz pek mümkün olmayacaktır.

• Kameranızın (ya da fotoğraf makinanızın) otomatik odaklama sistemi varsa iptal edin, netlik ayarını elle manuel olarak kendiniz yapın. Kameralar gökyüzünde boşlukta duran minicik cisimlere otomatik netlik ayarı yapmakta çok zorlanırlar, elinize bulanık bir videodan başka birşey geçmez.

• Kamerayı elinizde olabildiğince sabit tutmaya gayret edin. Cismi takip etmeye çalışmayın. mümkünse kamerayı sabit bir yere koyup o şekilde çekim yapın. Eğer bunu yapmazsanız, yine o meşhur titrek ve bulanık görüntülerden başka bir şey elde edemezsiniz.

• Cisim ufka yakınsa, görüntünün bir kısmına yeryüzündeki sabit bir nesneyi de almaya çalışın. Böylelikle kaydınızı izleyecek uzmanların cismin hareketlerini takip edebileği sabit bir referansları olur.

• Çekim yaparken bulunduğunuz yeri (ülkeyi, şehri, ilçeyi, hatta mahalleyi), hangi yöne baktığınızı, günün tarihini ve saatini dile getirin. Böylelikle o gün o yönde olabilecek ufo harici fenomenler ile sizin çekiminiz karşılaştırılabilir.

• Eğer bulunduğunuz yerde çok fazla ufo görüyorsanız ve bunu sizden başka pek gören yoksa, en yakın psikiyatristten randevu alın. Zihin rahatsızlıkları, kalp böbrek akciğer rahatsızlıkları kadar normaldir, utanılacak gizlenecek şeyler değildir. Psikolojik destek almaktan utanmayın.

Zafer Emecan

Facebook