Wirtanen Kuyruklu Yıldızı Çıplak Gözle Görülebilecek Mi?

Son günlerde basında Wirtanen (46P/Wirtanen) Kuyruklu Yıldızı’nın 13-16 Aralık 2018 tarihleri arasında çıplak gözle dahi görülebileceği yazılıp çiziliyor. Bu doğru mu peki?

Aslında çıplak gözle görülebileceği konusunda söylenenler hem doğru, hem de yanlış. Açıkçası kişiden kişiye değişebilecek bir durum çıplak gözle görülüp görülemeyeceği. Ancak, her ne olursa olsun, ışık kirliliğinden “tümüyle uzakta”, şehirlerin dışında, yüksek rakımlı bir yerde ve çok çok karanlık bir ortamda bulunmanız gerekiyor.

Wirtanen Kuyruklu Yıldızı, bize en yakın olduğu dönemde, gökyüzünde yaklaşık olarak 5.5 kadir parlaklığa sahip olacak. Bu parlaklık, insan gözünün maksimum görme sınırlarına çok yakın bir değer. Kimi insanlar 5 kadirden daha soluk gökcisimlerini göremezken, kimi insanlar 5.5 kadir parlaklığa kadar olan çok soluk nesneleri de farkedebiliyorlar.

Kadir, bir parlaklık ölçü birimidir. Değer ne kadar yüksek ise, gökcismi o kadar soluk ve zor görülür. Burada 5.5 kadir parlaklık değerini verdiğimiz Wirtanen, yukarıda belirttiğimiz gibi insan gözünün görme sınırlarına çok yakın değerlerde. Yani, çıplak gözle görebilseniz dahi, eğer yerini iyi biçimde bilmiyorsanız, arka plandaki yıldızlar arasında onu fark edebilmeniz çok çok zor.

Özetlemek gerekirse, eğer gözünüz 5 kadirden daha soluk gökcisimlerini görebilecek keskinliğe sahipse ve gittiğiniz çok çok karanlık ortamda bir astronom size Wirtanen’in tam konumunu gösterirse (veya lazer ile işaretlerse), çok soluk belli belirsiz bir nokta olarak görebilirsiniz. Öyle ki, bu kuyruklu yıldız, zaten oldukça sönük ve zor görülebilen bir yıldız olan “Kutup Yıldızı“ndan yaklaşık 20-30 kat daha soluk görülecek.

Elbette bir dürbününüz varsa, biraz daha iyi görebilme şansınız var. Ancak yine de göreceğiniz şey, soluk bir noktadan ibaret olacak. Asla kuyruğunu veya çevresindeki yeşilimsi pusu göremeyeceksiniz.

Teleskopla baktığınızda da yine aynı durum söz konusu. Biraz daha parlak olacak ama yine soluk puslu, siyah-beyaz bir nokta göreceksiniz.

Zafer Emecan




OSIRIS-REx, Bennu Asteroitine Niçin Gitti?

Nasa’nın Kanada ve Japonya uzay ajansları işbirliği ile; 8 Eylül 2016 tarihinde fırlattığı uzay aracı OSIRIS-Rex, Bennu isimli asteroite bugün (3 Aralık 2018) ulaşıyor.

Bennu, oldukça küçük bir asteroit olarak nitelenebilir. Peki, böylesi küçük bir asteroit niçin hedef olarak seçildi?

Bennu (bu isim, yapılan isim yarışması sonucunda bir ilkokul öğrencisi tarafından verildi), yaklaşık 500 metre çapında, yaklaşık olarak küresel bir biçime sahip, gezegenimize oldukça yakın sayılabilecek bir gökcismi. İlk keşfedildiğinde (11 Eylül 1999) yapılan hesaplar, önümüzdeki 100 yıl içinde asteroitin yeryüzüne çarpma riski bulunduğunu göstermişti.

Ancak, daha sonra tekrar yapılan hesaplarla görüldü ki, yeryüzüne çarpma ihtimali oldukça düşük. Sadece Dünya-Ay mesafesinden biraz küçük bir mesafeden yakın geçiş yapacak. Tabii, bu yakın geçişin gerçekleşmesine yüz yıldan uzun süre var, yani hiçbirimiz göremeyeceğiz.

Asteroitler, Güneş Sistemi’nin oluştuğu ilk dönemlerden kalma değişim geçirmemiş yapılardır. Bu nedenle, bir asteroiti incelediğinizde 4.5 milyar yıl öncesini, bir başka deyişle Dünya’nın ilk oluştuğu tarihte var olan yapı taşlarını incelemiş olursunuz.

Bennu asteroidinin boyutlarını bu kıyaslama ile daha iyi anlayabiliriz.
Bennu asteroitinin boyutlarını bu kıyaslama ile daha iyi anlayabiliriz. (Görsel telif: NASA)

 

Yaklaşık 500 metre çapındaki Bennu da bu incelemeyi yapabileceğimiz gök cisimlerinden biri. Üstelik, yapılan tayf analizleri asteroitin yaşamın temel elementi olan karbon bakımından zengin olduğunu da gösteriyor. Yani, ziyaret edeceğimiz asteroit gezegenimizin ilk dönem yapı taşı olan malzemeler arasında yer alıyor gibi görünüyor.

2018 Aralık ayında Bennu’ya ulaşacak olan OSIRIS-REx, hızını ayarlayarak, yaklaşık 300 metre uzaklıkta yörüngesine girmeye çalışacak. Bunu başardığında asteroit üzerindeki incelemeler de başlamış olacak. Bu görevin nihai amacı, Bennu’dan bir örnek (numune) alıp Dünya’ya geri getirmek olsa da, ikincil görevler de ilki kadar değerli bilgiler kazanmamıza yardımcı olacak gibi. Bu görevleri birazdan anlatacağız.

Ancak asli görev olan “numune getirme”, asteroit madenciliği alanında biz insanların “madencilik olarak nitelenemese bile” ilk deneyimlerinden biri olacak. Önümüzdeki 50 yıl içinde yeni bir çığır açacak asteroit madenciliği alanındaki ilkel hazırlığımızı yapıyoruz anlayacağınız. Her şey yolunda giderse, alınan bu numune, geri dönecek olan araç ile 2023 yılında Dünya’ya getirilerek daha yakından incelenebilecek.

Yeryüzüne getirilecek olan numunelerin %4’ünü Kanada, %0.5’ini ise Japonya alacak. Çünkü bu aracın geliştirilmesinde Kanada ve Japonya’nın da önemli katkısı var. Getirilecek olan ve ABD’ye kalan numunelerin dörtte üçü ise, gelecekteki bilim insanların araştırması için steril ortamda hiçbir biçimde el değmeden saklanacaklar.

İkincil Görev

Az önce belirttiğimiz gibi bu uzay görevinin ikincil amaçları var. Bunlardan en önemlisi, Bennu gibi yeryüzüne tehlike oluşturabilecek olan asteroitlerin yörüngelerinin değiştirilerek tehlikenin nasıl bertaraf edilebileceğini araştırmak.

OSIRIS-REx uzay aracı, yeryüzünde yapım aşamasındayken...
OSIRIS-REx uzay aracı, yeryüzünde yapım aşamasındayken. (Fotoğraf telif: NASA JPL)

 

Bilindiği gibi, Güneş ışınları bir yüzeye çarptığında fotonların kinetik enerjileri de çarpan yüzeye aktarılıyor. Ayrıca, ısınan yüzeyde gerçekleşen buharlaşma da ters yönde bir itme etkisi oluşturuyor. Yarkovski etkisi denilen bu durum, Güneş ışığının vurduğu cisimlerin hareket hızları ve/veya yönlerinin değişmesine yol açıyor.

Elbette, gezegenlerin ve cüce gezegenlerin kütlesi oldukça büyük olduğu için, Güneş ışınlarının bu etkisini onlar üzerinde göremiyoruz. Bununla beraber, çapı Bennu gibi düşük olan görece hafif asteroitler Güneş ışınlarının bu etkisi nedeniyle yön ve hız değişikliği yaşayabiliyorlar. Zaten, asteroitlerin yörüngelerinin pek kararlı olmayışının nedenlerinden biri de bu. Elbette bir diğer etken de, diğer gezegenlerin asteroitler üzerinde uyguladığı kütle çekimi.

OSIRIS-Rex, asteroitin yörüngesinde bulunduğu süre içerisinde Güneş ışınlarının oluşturduğu bu etkiyi inceleyerek, ileride tehlike arzeden bir asteroitin yörüngesini değiştirmek için neler yapabileceğimizi görmemize imkan sağlayacak.

Güneş ışığını yüzeyine yansıtarak, Dünya için tehlike yaratan bir asteroidin yönünü değiştirmek mümkün.
Güneş ışığını yüzeyine yansıtarak, Dünya için tehlike yaratan bir asteroitin yönünü değiştirmek mümkün.

 

Örneğin, yaklaşan bir asteroitin yüzeyine güçlü bir lazer ışını gönderebilir veya asteroitin yüzeyini Güneş ışınlarının bu etkisini dilediğimizce yönlendirebileceğimiz bir malzeme ile kaplayabiliriz. Bunların etkisinin ne düzeyde olacağı hakkındaki ilk bilgileri ise bize Bennu üzerinde inceleme yapacak olan OSIRIS-Rex verecek.

Gördüğünüz gibi, uzay aracı birden fazla konu hakkında bilgi edinmemizi amaçlamak üzere fırlatıldı:

  1. Dünya’nın ve Güneş Sistemi’nin oluşum dönemi hakkında bilgi sahibi olmak (bilimsel bilgi)
  2. Asteroit madenciliği hakkında çok az da olsa tecrübe kazanmak (para kazanmak)
  3. Gezegenimizi korumak hakkında bilgi edinmek (güvenlik)

Dolayısıyla, her uzay misyonu insanlığa tek bir alanda değil de, birçok alanda kazanç sağlamak için gerçekleştirilir. Devletlerin uzay araştırmaları için harcadığı paralar; hem kendileri, hem de insanlık için fayda sağlama amacı güder.

Hazırlayan: Zafer Emecan
Geliştiren: Dr. Umut Yıldız (NASA/JPL)

Kaynaklar:
https://www.nasa.gov/osiris-rex/
http://www.space.com/34016-why-osiris-rex-is-visiting-an-asteroid.html
http://www.asteroidmission.org/




Uzak Galaksiler Gerçekte Ne Kadar Uzak?

Galaksiler (gökadalar) ve uzaklıklarından bahsederken birden çok tanımlama söz konusu. Bu tanımlamalar galaksinin yaşı, ışığın yayıldığı zamanki uzaklığı ve gerçek uzaklığı gibi oldukça çeşitli olabiliyor.

Bu da gökbilimciler arasında olmasa da, konuyla profesyonel düzeyde ilgilenmeyen kişilerde kafa karışıklığına yol açıyor.

Örneğin bilim insanları “12 milyar yaşında galaksi keşfettik” dediklerinde, o gökadanın aslında bizden henüz 2.5 milyar ışık yılı uzaktaykenki görüntüsü görmüşlerdir. Fakat evren genişlediği için, bizden henüz 2.5 milyar ışık yılı ötedeyken yaydığı ışığın bize ulaşması 12 milyar yıl sürmüştür. Yani, ışık bize ulaşabilmek için, (içinde hareket ettiği evren genişlediğinden dolayı) tam 12 milyar yıl boyunca yol almak zorunda kalmıştır.

kk8g6
Hubble Uzay Teleskobu tarafından alınan “Ultra Derin Alan” görüntüsü. Görüntüdeki neredeyse her leke bir gökadadır. Bu “genç” galaksiler bizden gerçekte onlarca milyar ışık yılı uzakta yer alırlar.

 

Gökbilimciler, çok uzaklarda yer alan bir gökada keşfettiklerinde çoğunlukla onun “şu andaki” uzaklığını değil, ışığının bize ne kadar sürede ulaştığını söylerler. Böyle olunca da çoğu insan bu rakamın gökadanın bize olan şu anki gerçek uzaklığı olduğu zannına kapılır.

O zaman, 12 milyar ışık yılı mesafede olduğu dillendirilen (ya da daha düzgün ifadeyle, ışığının bize ulaşması 12 milyar yıl süren) bir gökada gerçekte şu anda bizden ne kadar uzaktadır?

Şimdi önce örnek gökada ile ilgili bilgilerimizi gözden geçirelim;

• Işık gökadadan bize ne kadar uzaktayken yola çıkmıştı: 2.5 milyar ışık yılı

• Genişleyen evrende bize ulaşması ne kadar zaman aldı: 12 milyar yıl

• Işığın ulaşması 12 milyar yıl sürmüş olsa da, şu anda ne zamanki halini görüyoruz: 12 milyar yıl önceki

• Peki ışık yola çıktığında bizden 2.5 milyar ışık yılı uzaktaki galaksi, şu anda “gerçekte” ne kadar uzaktadır: Yaklaşık 30 milyar ışık yılı.

Yani, ışığı bize 12 milyar yılda ulaşan gökada, “şu anda” bizden 30 milyar ışık yılı uzakta yer almakta. Ancak biz onun bize 2.5 milyar ışık yılı uzaktayken gönderdiği, 12 milyar yıl önceki “genç” görüntüsünü görebiliyoruz.

Yalnız, hiçbir madde ışıktan hızlı hareket edemiyorsa, bir zamanlar 2.5 milyar ışık yılı yakınımızda bulunan 12 milyar yaşındaki bir gökada bizden nasıl 30 milyar ışık yılı uzaklaşabiliyor? Işık hızında bile uzaklaşsa, şu anda en fazla 14 milyar ışık yılı uzakta olması gerekmez miydi? Üstelik evrenin yaşı bile 13.8 milyar yıl. Nasıl oluyor da 30 milyar ışık yılı öteye gitti bu galaksi?

Üzerinde biraz düşünün, sonrasında cevabı okuyun, bakalım doğru tahmin edebildiniz mi?

its-bigger-on-the-inside-tardis-regions-in-spacetime-4
Evreni, büyük patlamadan beri sürekli ve giderek hızlanarak şişen bir balon gibi düşünebilirsiniz. Gökadalar, bu balonun yüzeyindeki benekler gibidir. Balon şiştikçe, benekler birbirinden uzaklaşır. Benekler arasındaki mesafe ne kadar fazla ise, uzaklaşma hızı da “göreli olarak” o kadar fazladır.

 

Aslında yazıda bu sorunun cevabı ilk paragrafta veriliyor ama, alışık olduğumuz uzaklık kavramına benzemediği için algılamak zor olabiliyor. Öncelikle şunun bilinmesi lazım: Evren genişliyor, genişleyen evrende gökada kümeleri (küme içindeki gökadalar değil, kümeler) birbirinden uzaklaşıyor. Bu da, evrende (büyük ölçeklerde) bir cismin alması gereken yol sürekli uzuyor demektir.

Burada küçük bir detay verelim: Evrende gökadalar birbirinden uzaklaşıyor derken, kastettiğimiz şey tüm gökadaların istisnasız biçimde birbirinden uzaklaşması değildir. Gökadalar evrende kümeler halinde yer alırlar ve bu kümelerde yer alan gökadalar birbirlerine kütleçekim yoluyla sıkıca bağlıdır. Dolayısıyla bir küme içindeki galaksilerin birbirinden uzaklaşması söz konusu değildir. Birbirinden uzaklaşanlar, “galaksi kümeleri“dir.

Unutulmaması gereken bir nokta da, aslında gökadaların birbirinden uzağa doğru yol alıyor olmalarının söz konusu olmadığı. Peki niye uzaklaşıyorlar? Çünkü evrenin dokusu (uzay-zaman) genişliyor. Bir lastik parçasının üzerinde hareketsiz duran iki karınca düşünün. Eğer lastiği çekip uzatırsanız bu iki karınca birbirinden uzaklaştıklarını görecektir. Oysa ikisi de aslında hareket etmiyor. Sadece üzerinde durdukları lastik “uzuyor”. Bunun gibi, evrenin dokusu da genişlediğinden, gerçekte hareketsiz olsalar da galaksi kümeleri birbirinden uzaklaşıyor gibi görünür. Bu uzaklaşmanın hızı ışık hızından fazla olsa da, aslında hareket eden hiçbir cisim olmadığı için “ışık hızının aşılması” sorunu yaşanmaz.

expansion2
Bu animasyonda, 2 milyar ışık yılı uzağımızdaki bir gökadadan yayılan ışığın evrenin genişlemesi nedeniyle bize çok geç ulaşması gösteriliyor. Evren genişledikçe, ışığın alması gereken yol sürekli artmaktadır.

 

Bu yol uzaması, yani evrenin genişlemesi o kadar büyük hızlardadır ki, kat etmeniz gereken mesafeyi normal süresinden çok daha uzun sürede bitirebilirsiniz. Buradaki örnekte, bizden 2.5 milyar ışık yılı uzaktayken ışığı yola çıkan bir galaksi verilmiş. Fakat, ışık yoldayken evren genişlemesini sürdürdüğü için, ışığının bize ulaşabilmesi 12 milyar yıl sürmüş. Bu sırada aynı galaksi ile aramızdaki mesafe 30 milyar ışık yılı olmuş. Neden? Çünkü biz o ışıktan çok büyük bir hızla uzaklaşmışız.

Buradan şu sonuca da ulaşıyoruz. Teleskoplarımız gelişip evrende daha uzaklara bakmaya başladığımızda, gördüğümüz gökadaların evrenin ilk birkaç milyar yılına ait halleriyle karşılaşıyoruz. Bu, Büyük Patlama (Big-Bang) teorisinin öngörüsüdür. Yaptığımız gözlemler de gösteriyor ki, teorinin bu öngörü büyük oranda doğru. Bizler galaksi kümelerinin ve uzaklıklarını “kırmızıya kayma” denilen bir yöntemle belirliyoruz.

Lambda-Cold-Dark-Matter-Expansion-15cm150dpi
Evren, başlangıcından beri gittikçe artan bir hızla genişlemektedir. Bu genişlemenin doğal sonucu, gökada kümelerinin birbirinden artan bir hızla uzaklaşmasıdır.

 

Bu yönteme göre bir cisim ne kadar “hızlı uzaklaşıyorsa” evrenin o kadar uzak bir köşesindedir. Çünkü, evrende bir cisim sizden ne kadar uzaksa o kadar hızlı uzaklaşır ve dolayısıyla o kadar fazla kırmızıya kayma gösterir. Bir cismin kırmızıya kayma oranını ölçtüğünüzde, evrenin genişleme hızını belirten “Hubble Sabiti“ni kullanarak o cismin ne kadar uzakta yer aldığını hesaplayabilirsiniz. Bugün görüyoruz ki; çok uzaklardaki galaksi kümelerinin kırmızıya kayma oranı çok büyük ve bu kümeleri oluşturan gökadalar hidrojen ve helyum harici elementler açısından yakınımızdaki gökadalara göre oldukça fakirler.

Uzak galaksilerin hidrojen ve helyum dışındaki elementler bakımından fakir olması o gökadayı oluşturan yıldızların çok genç olduğunu gösterir. Çünkü bu elementler dışındaki (gökbilimde metal denilen) elementler yıldızların içinde oluşurlar ve süpernova patlamaları ile galaksilere yayılırlar. Eğer bu element miktarı düşük ise, bu galaksilerde henüz yeteri kadar süpernova patlaması gerçekleşmemiştir. Yani yıldızlar ve galaksi çok gençtir. (bkz: büyük patlama ve ilk yıldızlar)

12 milyar yıl önce evren şu an olduğundan çok daha küçüktü. 12 milyar yıl sonra da bugün olduğundan çok daha büyük olacak. Unutmayın, bir cisim ne kadar uzaksa, genişlemeye bağlı olarak bizden uzaklaşma hızı da o kadar artar. Öyle ki, yeterince uzaktaki galaksi kümelerinin uzaklaşma hızı ışık hızından bile fazladır. Bu, o galaksilerin ışıkları bize asla ulaşamayacak anlamına gelir.

Zafer Emecan




Bir Süpernova İle Aramızdaki Güvenli Mesafe Ne Kadardır?

Süpernova, büyük kütleli yıldızların büyük bir patlama ile ölmesine verilen isimdir ve düşünülenden daha çok tahribe yol açar.

Eğer Güneş süpernova şeklinde patlasaydı, gezegenimiz “belki” tümüyle yok olmazdı ancak, yeryüzündeki tüm canlılar yok olurdu. Ayrıca, Güneş’in kütlesindeki ani azalma, Dünya’nın uzay boşluğuna savrulmasına da neden olabilirdi. Eğer bir süpernovanın nasıl oluştuğunu merak ediyorsanız, şu yazımızı okuyabilirsiniz.

Peki en yakın güvenli mesafe ne kadardır? Bilim insanları, Dünya ve herhangi bir süpernova arasındaki en güvenli mesafenin, 50 ila 100 ışık yılı arası olduğunu söylüyor. Yakındaki bir yıldızın patlaması, Dünya’yı ve üzerindeki canlıları pek etkilemeyebilir ancak, bizi gama ışınları ve diğer yüksek enerji radyasyonlara maruz bırakabilir. Bu da, gezegenimizdeki canlılarda zararlı mutasyonlara sebep olabilir.

Ani iklim değişikliği de, patlamanın getireceği sonuçlardan biri. Ancak, insanlık tarihi boyunca hiçbir patlamanın bunlara sebebiyet verecek yakınlıkta meydana gelmediği biliniyor. Güneş’in bu şekilde patlamayacağı da biliniyor. Ancak Güneş sistemimiz dışındaki çok sayıda yıldız bu şekilde patlayarak sona erecek. Yıldızımızın galaksi içerisindeki uzun yörünge yolculuğunda, süpernovaya dönüşmek üzere olan bir yıldızın birkaç ışık yılı yakınından geçmeyeceğini kimse iddia edemez.

Dünyamız ile patlayan herhangi bir yıldız arasındaki güvenli mesafenin ne olduğu hakkında henüz kapsamlı bilimsel bir çalışma yok diyebiliriz. Ancak patlayan yıldızın sadece birkaç ışık yılı yer almasının pek güvenli olmadığı biliniyor. Dünya ile süpernova arasında 50 ila 100 ışık yılı arasında bir mesafenin bulunmasının bizi güvende kılacağı, genel kabul gören bir görüş olarak karşımızda duruyor.

supernovagokyuzu487
100 ışık yılından yakın mesafede gerçekleşen bir süpernova patlaması, yeryüzünden geceleri büyük ihtimalle bu şekilde görünecek. Daha sonra patlamanın etkisi azalacak ve bu çok parlak yıldız, yavaşça sönükleşerek 10-15 gün içinde gözden tümüyle kaybolacak.

 

Burada çok önemli bir konuya dikkat çekmek gerekiyor: Süpernova patlamalarında çok büyük miktarda madde uzaya saçılır. Bu patlamalar, vücudumuzun, atmosferimizin, yeryüzünün oluşumu için ihtiyaç duyulan maddelerin bize ulaşmasını sağlarlar. Yani yıkıcı etkilerinden söz ediyor olmamıza rağmen, bugün Dünya üzerinde varolmamızı sağlayan şey de, süpernova patlamalarıdır. Bu patlamalar, yaşamımız için bu kadar gerekli iken, bir yandan da bizden çok uzaklarda gerçekleştiği için, bize zarar vermezler.

Güneş’in Yerinde Bir Süpernova Patlaması Gerçekleşseydi?

Süpernovadan yayılan enerji çok yüksek seviyelerdedir. Öyle ki; Güneş’imizin 10 milyar yılda üretebileceği enerjinin tamamını, bir süpernova patlaması 1 saniye içinde yayabilmektedir. Eğer Güneş’in olduğu yerde böylesi bir patlama gerçekleşseydi, saniyede binlerce km hızla yayılan maddeler, Venüs ve Merkür’ü, hatta büyük olasılıkla Dünya’yı da tümüyle yok ederdi.

Diğer dış gezegenler olan Mars ve Jüpiter çok ağır hasar alırdı. Jüpiter’i oluşturan maddenin büyük bir kısmı muazzam patlamanın yarattığı şok dalgası ve madde akımı ile uzay boşluğuna savrulur, bu dev gezegen büyük oranda “zayıflardı”. Jüpiter’e göre daha uzakta yer alan Satürn de bu şok dalgalarından etkilenerek benzer bir kaderi paylaşmak zorunda. Şok dalgalarının ve devasa madde akımının birkaç gün sonra ulaşacağı Neptün ve Uranüs ise yine hasar almaktan kurtulamaz ama, şok dalgasının yıkıcı gücü uzaklık nedeniyle zayıflayacağı için biraz daha şanslı olacaklardır.

Süpernovaya dönüşen Güneş’in kütlesinin büyük oranda uzaya saçılması, merkezde gezegenleri bir arada tutan kütleçekim gücünün de aniden azalması demektir. Bu durumda iki senaryoda bahsedebiliriz; ya gezegenler yörünge hızları nedeniyle uzay boşluğuna savrulurlar, ya da Güneş’in yerinde kalacak olan nötron yıldızı/karadelik tarafından yeniden yakalanarak daha alçak bir yörüngeye girerler. Tabi bu arada bir şeyi daha unutmamak lazım: Asteroid kuşağı, Kuiper kuşağı ve Oort bulutundaki cisimler, bu değişen kütleçekimi nedeniyle serseri mayınlar gibi savrulacaklar ve sistemi tam anlamıyla bir cehenneme dönüştürecekler. Dolayısıyla sistemde hayatta kalabilen gezegenler, milyonlarca yıl süren bir göktaşı yağmuru altında kalacaklar.

Hızlı ve Acısız Bir Son

Gördüğünüz gibi, Güneş’in bir süpernovaya dönüşmesi gerek biz, gerekse sistemimizdeki diğer herşey için pek hayırlı sonuçlar doğurmayacak. Bu arada bize, Dünya üzerindeki canlılara ne mi olacak? Bu konuda içiniz rahat olsun.

dunyagunesruzgari711
Güneş’in bulunduğu yerde gerçekleşen süpernovanın yaratacağı muazzam ışınım basıncı, sadece birkaç dakika içinde Dünya atmosferini kavurup uzay boşluğuna saçacaktır.

 

Güneş’in patladığını göreceksiniz. Eğer patlamaya dışarıda yakalanmışsanız; şu ankinin yüzlerce milyon katı ışınım ve ısıya maruz kalacağınızdan, bir saniye sürmeyecek bir süreçte küle dönüşecek, hiçbirşey hissetmeye ya da düşünmeye vakit bulamadan öleceksiniz. Patlama sırasında kapalı, güvenli bir yerdeyseniz (mesela bir binanın bodrum katı, bir maden ocağı, bir mağara gibi), Güneş’in patladığı haberini aldıktan sonra acılı bir ölüm süreci yaşamaya başlayacaksınız.

Akıl almaz miktardaki ışınım, gezegenimizin atmosferini dakikalar içinde süpürecektir. Bu da soluyacağınız havanın kalmayacağı anlamına gelir. Önce çok güçlü bir rüzgar hissedeceksiniz. Ardından giderek daha zor nefes aldığınızı farkedip, bir süre sonra tümüyle nefessiz kalacaksınız. Uzay boşluğundaki vakum ortamında kalmış gibi olacaksınız ve birkaç dakika içinde havasızlıktan boğulup öleceksiniz.

gunesveinsanlar541
Eğer sevdiğiniz yanınızdaysa, el ele ölümü bekleyerek son bir romantizm yaşayabilirsiniz. Ancak, bunun için epey acele etmeniz gerekecek.

 

Yine de, yeryüzündeki insanlar arasında kendi bağımsız havalandırma sistemine sahip yerlerde yaşayanlar da olacak. Bu insanlar biraz daha uzun yaşayacak olsalar da, kaçınılmaz ölümden haberdar olacakları için bir bekleme sürecine girecekler. Süpernova patlamasının ışınımı bize sadece 8 dakikada ulaştı, atmosferi kavurup süpürdü ve yeryüzünü yaşanmaz hale getirdi ama, bu kişiler bağımsız havalandırma sistemine sahip kapalı bir yerde oldukları için hayatta kaldılar.

Evet, ışınım sadece 8 dakikada bize ulaşmıştı. Ama, patlayan Güneş’in milyonlarca santigrat derece ısıya sahip “parçaları”nın yeryüzüne ulaşması dakikalar değil, saatler sürecek. Evet, işte bu parçacıklar yeryüzü ile temas ettiği anda gezegenimiz tümüyle kavrulacak, güvenli de olsa herşey çok kısa sürede buharlaşacak. Dolayısıyla, şok dalgasının gelmesini bekleyen bu bahtsız arkadaşlarımız da dalganın çarpmasını takip eden saniyeler içinde buharlaşarak, milyonlarca yıl sonra yeni yıldızlar ve gezegenlere malzeme olmak üzere moleküllerine ayrışacaklar.

Bu arada korkmayın; Güneş asla bir süpernova haline dönüşemez. Çünkü o küçük, minik ve uslu bir yıldız…

Hazırlayan: Mesut Özkan

Geliştiren: Zafer Emecan




Yakınımızdaki Yıldızlar: Groombridge 1618

Bizden sadece 15.8 ışık yılı uzakta yer alan Groombridge 1618, Güneş’in yakın çevresinde yer alan kapı komşumuz diyebileceğimiz yıldızlardan biridir.

Groombridge 1618 yıldızı, 1838 yılında astronom Stephen Groombridge tarafından keşfedilmiş ve kataloglanmıştır.

Ufocular çıplak gözle göremedikleri yıldızlardan, bilgisiz insanlar oldukları sebebiyle haberdar olmadıkları için, biliyorsunuz bütün uzaylılar Sirius‘tan, Pleiades’ten ya da Alpha Centauri‘den gelir. Goombridge 1618’den gelen uzaylılar safsatalarının henüz uydurulmama sebebi; ufocuların hala yanıbaşımızdaki bu yaşam için çok uygun yıldızdan haberdar olmayışları. Bir de, çıplak gözle görünmediği, adı da havalı olmadığı için hikayelerde Sirius kadar ilgi çekici bulunmuyor sanırız.

Yapısı

Güneş’in kütlece %67’si, çap olarak ise yaklaşık %60’ı boyutlarında olan bu yıldız, anakol yıldızlarının tayflarına göre sınıflandırıldırıldığı sisteme göre K tayf sınıfı bir turuncu cüce olarak nitelenir. Aslında, K sınıfı yıldızların en düşük kütleye sahip olanlarından biridir de diyebiliriz. Eğer kütlesi biraz daha az olsaydı, Groombridge 1618’i bir M tayf sınıfı Kırmızı Cüce olarak sınıflandırmamız gerekecekti.

Groombridge 1618Yanda teleskopla alınmış gerçek bir fotoğrafını gördüğünüz bu yıldız kütle ve boyut olarak bizim güneşimizin yarısından büyük olmasına rağmen, yaydığı ışınım ve enerji miktarı Güneş’in yarısı değil, yalnızca %15’i kadardır.

Turuncu cüce K sınıfı yıldızlar, her ne kadar kendilerinden daha küçük olan kırmızı cüce yıldızlardan çok daha parlak olsalar da, Güneş ile orantıladığımızda oldukça sönüktürler. Bunun sebebi, kütlelerin küçüklüğü nedeniyle yüzey ısılarının da az oluşu. Ayrıca çap olarak da küçük oldukları için birim alana yaydıkları enerji düşüktür. (Daha fazla bilgi için şu ayrıntılı makalemize bakabilirsiniz) Burada anlattığımız Grombridge 1618’in yüzey ısısı da 5.200 santigrat derecelik yüzey ısısına sahip olan Güneş’e göre oldukça düşük, sadece yaklaşık 3.700 santigrat derecedir.

Olası Yaşam

K sınıfı yıldızlar, gelişkin yaşam için gerekli şartları ve enerjiyi uygun düzeyde sağlayabilmesiyle bilinen, dost canlısı yıldızlardır.

Groombridge 1618’in, yaşam kuşağı (habitable zone) olarak tanımladığımız; “suyun gezegen yüzeyinde sıvı halde kalmasına izin veren” yörünge uzaklığı, yaklaşık 32 milyon ila 55 milyon km‘ler arasında değişir. Yani, yıldıza 32-55 milyon km aralığındaki bir mesafede dolanan olası “uygun şartlara sahip” karasal gezegenlerin yüzeyinde su sıvı halde barınabilir. Gezegenimize hayat veren Güneş için bu “yaşam kuşağı”, yaklaşık olarak 110-260 milyon km aralığında değişiyor. Kıyas yapmanız için söyleyelim; Dünya Güneş’in yaşam kuşağının iç kısmına yakın, yıldızına yaklaşık 150 milyon km uzakta bir yörüngede yer alır.

Yapılan gözlemler, yıldızın çevresinde henüz bir gezegenin varlığını netleştirmemize yeterli gelmedi. Ancak, yıldıza yaklaşık 60 milyon km uzaklıkta, 122 gün süren bir yörüngede dolanan bir gaz devi gezegenin varlığına yönelik ciddi şüphelerimiz var. Öyle görünüyor ki, bu gaz devi gezegen Jüpiter’den daha büyük, yaklaşık 4-10 Jüpiter kütlesi arasında bir gezegen. Ancak, varlığı henüz kesin olarak teyit edilemedi.

Groombridge 1618, oldukça yaşlı bir yıldız. Yıldızın metallik (hidrojen ve helyum harici elementler astronomlarca metal olarak kabul edilir) düzeyinin ölçümüyle yapılan hesaplar, yaşının yaklaşık 6.6 milyar yıl olduğunu gösteriyor. Yani Güneş’ten yaklaşık 1 milyar yıl daha yaşlı bir yıldızdan bahsediyoruz.

Eğer Groombridge 1618’in çevresindeki olası bir gezegende yaşam varsa, bu yaşam gezegenimizden daha önce ortaya çıkmış olabilir. Çünkü yıldızın (ve dolayısıyla olası gezegenlerin) yaşları bizim sistemimizden yaklaşık 1 milyar yıl daha fazla. Bir şekilde burada teknoloji üretebilecek düzeye gelmiş zeki yaşam evrimleşebilmiş ise, aradaki 1 milyar yıllık farkı düşündüğümüzde bizden çok daha ileride olmaları beklentisine kapılabiliriz.

Fakat, şimdiye kadar Groombridge 1618’den teknolojik gelişmişliğe sahip zeki bir yaşama ait hiçbir iz, hiçbir sinyal almamız mümkün olmadı.

En üstteki ilustrasyonda, yıldızın çevresinde var olabileceği düşünülen gaz devi gezegen, bir sanatçı tarafından betimlenmeye çalışılmış.

Zafer Emecan

https://jumk.de/astronomie/near-stars/groombridge-1618.shtml
http://simbad.u-strasbg.fr/simbad/sim-id?protocol=html&Ident=Groombridge+1618


Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı‘nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz.
GÖKBİLİM DÜKKANI’NA GİT




NASA Uzaylıları Biliyor Ama Halktan Gizliyor!

Kimi zaman üstad İlber Ortaylı’nın muhataplarının cahilliğinden dem vurup, bu cehalet üzerinden onlara yüklenmesini kaba bulsam da, öyle büyük cehalet örnekleriyle karşılaşıyoruz ki, kendisine hak vermek zorunda kalıyorum.

Cahil UFO’cu takımının “NASA uzaylıları biliyor ama halktan gerçekleri gizliyor” savı da bu katıksız cehaletin en bilinen örneklerinden biri. (UFO, yani uzaylı uydurmalarına “iman etmiş” insanlara cahil dediğimiz için bizi kınayabilirsiniz, duyarlı olmamakla, kaba davranmakla suçlayabilirsiniz. Ancak, bu insanların gerçekten cahil olduğu gerçeği değişmiyor).

Burada şunu aklınızda tutmanız gerekiyor. Bizler bilim insanlarıyız ve evrende bizim haricimizde birçok gezegende yaşamın gelişebileceğini, bu gelişen yaşamın bizim kadar, hatta çok daha fazla zeki olabileceğini kabulleniyoruz. Evrende bizim haricimizde yaşamın var olamayacağını iddia etmek bilimsel düşünce ile bağdaşmaz.

Dolayısıyla bizler de evrende yalnız olmamızın “düşük bir ihtimal” olduğu bilincindeyiz. Ancak, konu “zırt pırt Dünya’ya gelip giden, ışıklar saçarak dolaşan uzaylılar” olduğunda, yine aynı bilimsellikle hareket etmek durumundayız. Konuyu fazla uzatmadan anlatacaklarımıza dönelim…

Aslında en sevdiğim UFO’cu klişelerinden biridir bu. Şaşırmasam da, seviyorum bunu. Çünkü bana çok naif, çok saf ve temiz geliyor bu söylem. Niye? Biliyorsunuz, UFO söylentilerinin ve UFO hikayelerinin büyük bir kısmı ABD kaynaklı. İşte Amerika’ya inen uzaylılar, düşüp otopsiye gönderilen cesetler, uzaylıların kaçırdığı insanlar falan genelde ABD’den çıkar.

Dolayısıyla tahmin ettiğiniz gibi bu klişenin çıkış yeri de ABD. Eeee adamların ulusal uzay ajansları NASA. Evrim Teorisi’ni kabullenme konusunda Türkiye’den daha kötü bir üne sahip olan ABD halkı, kalkıp “Ruslar uzaylıları biliyor ama gizliyor” hikayesi yazacak değiller herhalde?

NASA_imgroup01
Uzaylıların Dünya’yı ziyaret ettiğini bilen, gözlemleyen ve bunları raporlayan bir gurup Nasa çalışanı. Oysa ne kadar da normal insan gibiler. Hiç sır saklıyormuş gibi bir halleri yok.

 

Tam da tahmin edebileceğiniz gibi, bu söylenti uzaya çıkan, uzayı gözleyen tek kurumun NASA olduğu yanılgısını içeriyor. Eğer uzaylı varsa; NASA bilir, yoksa yine onlar bilir, var da gizliyorlarsa kesin onlar gizliyordur.

NASA her ne kadar bağımsız hareket etse de, bir devlet kuruluşudur ve bizde de olduğu gibi, uluslararası askeri güvenliği ilgilendiren devlet sırrı anlamında bir şeyler gizlediği düşünülebilir. Böyle söyleyenler kendilerince haklı olur ve bu yönde üretilen komplo teorileri karşısında pek bir şey diyemeyebilirdik.

Ancak, söz konusu uzaylılar, düz dünya, zombi istilası, Haarp, chemtrails vs olduğunda Amerikan malı Hollywood filmlerinin insanların kafasına kazıdığı bir sanrı bu.

4534
Heyecanla Türkiye sahillerinde, gördükleri UFO’yu görüntülemeye çalışan bir grup vatandaş…

 

Çoğu televizyon ve belgesel çocuğu olan UFO’cu tayfası, tıpkı filmlerdeki gibi bütün uzaylıların ABD’ye indiğini, ABD derin devletinin uzaylı uygarlıklarla al takke ver külah anlaşmalar içinde olduğunu düşünmelerini normal karşılıyoruz.

Bununla beraber, NASA (Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi) uzay araştırmaları, gözlem veya astronomi alanında “tekel” olmadığı gibi, en yetkin” veya onay mercii kurum değil, bunun iyi bilinmesi gerekiyor. Fakat, bilim üretmeyen ve ürettiği bilim çoğunlukla “tercüme”den ibaret olan bir ülkede böyle sanılması şaşırtıcı değil. Bu arada NASA’yı itham da etmiyoruz, yargılamıyoruz, suçlamıyoruz; sadece “yalnız onlar yok” demek istiyoruz.

NASA haricinde ESA (Avrupa Uzay Ajansı), RSA (Rusya Uzay Ajansı), CNSA (Çin Ulusal Uzay Ajansı), JAXA (Japon Uzay Dairesi) gibi “sadece en önemlilerinin” adını andığımız onlarca uzay araştırma kurumu var. Bu ismini verdiğimiz kurumlar, özellikle ESA ve RSA, son derece ileri teknolojilere, dev yer ve uzay teleskoplarına, ayrıca Dünya’nın en iyi astronomlarına sahipler. NASA’dan aşağı kalır hiçbir yönleri yok, hatta bazı konularda NASA’nın önünde yer alıyorlar. Gizlenecek bir şey varsa, bunların da gizlemesi, binlerce bilim insanının ve yüzlerce üniversitenin “susması” gerekiyor.

63654614
Rusya’nın sahip olduğu muazzam uzay gözlem kapasitesine küçük bir örnek. Sibirya’daki ucu bucağı olmayan devasa radyo teleskop dizgesi.

 

Hadi bunlar da bir şekilde “devlet kurumu” ve diğer küçük ülkelerin (İspanya, Güney Kore, Şili, Brezilya, İtalya, İran, Hindistan, İsveç veya Macaristan) uzay ajansları da ciddiye alınamayacak kadar küçük bütçeli, dandik kurumlar ve zaten bir şey görmeleri mümkün değil diyelim. Mesela bizim TÜBİTAK’ın Beydağları’ndaki gözlemevi ile bırak uçan daireyi, eşek kadar Marduk’u bile görmek mümkün değil diye kendi kendimizi kandıralım. (Sahi bu arada 2012’de gelecek olan bir Marduk vardı ne oldu ona?)

Ya da tüm bilim insanlarını “devletin adamı”, olmadı “ajan” ilan edelim. Bakın ne kadar kolay oldu. Yoksa, fazla Kurtlar Vadisi izlemenin yan etkilerini mi yaşıyoruz şu an?

İnsanlar sanmaya devam ediyor ki; astronomi ve uzay bilimleri sadece “devlet”lerin kontrolünde bir şey. Üniversitelerin hepsi de zaten “küresel” bir gizli oluşuma bağlı, tüm bilim insanları da ya sus payı ödenerek, ya da tehdit edilerek kontrol altında tutulabiliyor.

daf60baron
UFO’culara göre, Dünya dışı uygarlıklarla ilgili neyin söylenip neyin söylenmeyeceğine karar veren karanlık bir örgüt var ve bunlar bütün Dünya’daki bilim insanlarını ve kurumları kontrol altında tutuyorlar. Şu an bana bu yazıyı yazdıran da arkamda durup beni buna zorlayan kırmızı kukuletalı karanlık bir tip.

 

Okyanusun ortasında küçük bir adadaki dev yeraltı tesisinde, yuvarlak bir masanın etrafında toplanmış birkaç karanlık tip, neyin gizlenip neyin söyleneceğine karar veriyor.

Sayıları 100 bini aşan bağımsız amatör astronomlar ne durumda peki? Onlar hiçbir şey görmüyor mu? Dikkat ettiniz mi, hiçbir amatör astronomdan UFO ihbarı, UFO videosu, Marduk fotoğrafı, galaksi hizalanması animasyonu falan gelmez.

Sabahlara kadar gökyüzünü tarayan, en ufak detayı (mesela 50 milyon km uzaktan geçen çok soluk bir kuyruklu yıldızı) çat diye bulup Tarkan’ın imzasını almayı başarmış 17 yaşında ergen kız çocuğu gibi bütün basın organlarına, sosyal medyaya, uzay ajanslarına çığlık çığlığa neşe içinde servis eden bu kişiler nedense bir tane UFO fotoğrafı, bir tanecik Nibiru, foton kuşağı, gizemli x gezegeni veya düz Dünya haberi geçmezler kimselere.

aulani-activities-explore-the-stars-stargazing-sc
UFO’culara ve komplo teorisyenlerine göre amatör astronomlar uzaylılarla ilgili hiçbir şeyi göremezler. Görseler de söylemezler, çünkü devlet bunlara para verip susturur. Para kabul etmeyenler de gizli servisler tarafından derdest edilip ortadan kaldırılırlar.

 

Ama elinde kameralı cep telefonuyla Büyükçekmece kıyısında piknik yapan amcamız, hemen titrek ve bulanık bir UFO videosu çekip televizyonlara ve UFO’culara servis edebilir. UFO’ların çok süper gizlenme özellikleri sadece astronomların kullandığı ekipmanlar için geçerlidir, cep telefonlarının kameraları bu görünmezlik kalkanını aşabilirler. Yani en azından komplo teorisyenlerinin düşüncesi bu yönde.

Amatör astronom dediğimiz bu kişilerin elindeki “teçhizat“a baktığımızda ise dudak uçuklatan şeyler görürüz. 1,5 metrelik teleskoplu gözlemevi kuranı mı ararsın, 50 ışık yılı uzaktaki yıldızda gezegen bulabilecek binlerce dolarlık ekipmana sahip olanı mı istersin, yoksa tüm gece tam zamanlı yüksek çözünürlüklü gökyüzü kaydı yapıp 10 milyon km öteden geçen asteroidi uzay ajanslarından önce keşfeden mi dersin, ne ararsan var.

Bir UFO eksik sadece! Amatör astronomlarımız Kaliforniya semalarından, Uşak köylerine yaldır yaldır ışıklar saçarak süzülen uzaylı filosunu bir türlü göremezler…

287234_4123910349510_702376478_o
Bir astronomi gönüllüsü olan arkadaşım Mavi, cahil cühela UFO’cuların bakış açısına göre gizli bir teşkilatın karanlık bir üyesi!

 

Ama yok, millet NASA videolarında uzaylı arar, arkadan geçen uçan daireyi görür, Güneş’in kıyısına dev uzay gemisi gelir… Kimse bilimsel bir iki makale okumaya tenezzül etmeden NASA onu saklıyor, Ay’a kimse gitmedi, videolara baktım “kesin ip var”, bütün bunlar yalan, hepsi komplo geyiği yapıp kendi kendini tatmin edebiliyor.

Bu UFO’cu cahil tayfanın biraz daha akıllıları Marduk gelecek diye kitap yazıp milyon dolarları hüpletir, daha da akıllıları ışık ve sevgi tarikatları kurarak paranın ve cinselliğin dibine vurur, azıcık ticari zekası olanları da otu boku kozmikle, kuantumla birleştirip mağazalar zincirleri açarken; kimileri de “hacı öyle bir şey olsa açıklar mı adamlar, Dünya’da panik çıkar, akıl var izan var” gibi argümanlarla yaştan bağımsız ergen zekanın kabiliyetlerinden örnekler sunmaya devam eder.

Zafer Emecan




NGC 7049: Bu Nasıl Bir Galaksi Böyle?

Bizden yaklaşık 100 milyon ışık yılı uzakta yer alan bu dev gökada, muazzam düzgünlükteki sarmal yapısıyla hemen göze çarpıyor. Ancak, ortada garip bir durum var ki; NGC 7049 bir sarmal gökada değil, soğuk ve yaşlı yıldızlardan oluşan tipik bir küresel galaksi.

Yaklaşık 150 bin ışık yılı çapa ve galaksimiz Samanyolu’ndan çok daha fazla yıldıza sahip olan bu galaksinin ortasında, çekirdeğin çevresini düzgün bir şekilde sarmış olan bu spiral toz halkasının nasıl olup da böylesine yaşlı bir galakside varlığını sürdürdüğü kesin olarak bilinmiyor. Ancak, gökbilimciler NGC 7049’un yakın zaman önce bolca toz ve gaz içeren orta boylu bir galaksi ile çarpışıp onu bünyesine kattığını düşünüyorlar. Gördüğünüz düzgün toz halkası da, yutulmuş olan diğer galaksiden ele geçirilen ganimet.

Böylesi eliptik dev galaksilerin, Samanyolu benzeri spiral yapılı çok sayıda galaksinin birleşimiyle oluştukları sanılıyor. Çarpışmalar sonrasında birleşen galaksilerdeki gazın büyük kısmı, kütleçekimsel etkilerin yol açtığı çok hızlı ve yoğun yeni yıldız oluşumlarıyla tüketildiği için, eliptik galaksiler birkaç milyar yıl içinde yaşlı yıldızların yer aldığı, artık üretken olmayan sessiz sakin gökadalara dönüşüyorlar.

Ancak, NGC 7049’da gördüğümüz gibi kendine dışarıdan yeni gaz stoğu elde edebilmiş olan eliptik gökadalar yeniden eski ışıltılı günlerine dönebilirler. Önümüzdeki milyonlarca yıl içerisinde, görmüş olduğunuz toz halkasında yeni nebulalar oluşacak ve bu nebulalarda genç yıldızlar doğacak.

Zafer Emecan




RS Ophiuchi (RS Yılancı) Yıldızı

RS Ophiuchi, görece yakınımızdaki oldukça ilginç yıldızlardan biri. Onu ilginç kılan şey ise, yaklaşık 20 yıllık aralıklarla parlaklığının çok büyük ölçüde artış gösteriyor olması.

Artışın nedeni, RS Ophiuchi’nin aslında bir çift yıldız sistemi olmasında yatıyor. Sistem iki yıldızdan oluşuyor: Biri kırmızı dev yıldız, diğeri ise artık enerji üretmeyen, ölmüş bir yıldız kalıntısı olan beyaz cüce.

Birbirine çok yakın yörüngede dolanan bu iki yıldızdan oluşan sistemde, kırmızı dev yıldızdan; güçlü kütleçekimi nedeniyle beyaz cücenin üzerine sürekli bir madde akışı gerçekleşiyor. Beyaz cüce yıldızlar, yaklaşık Dünya büyüklüğünde olmasına karşın, Güneş’in yaklaşık yarısı veya biraz fazlası kütleye sahip olmaları, yani çok sıkışık halde oldukları için kütleçekimleri de oldukça güçlüdür. Özellikle yakınında böylesi bir yıldız varsa, yıldızın dış zarfında bulunan gaz, kaçınılmaz olarak çok güçlü kütleçekimine sahip olan beyaz cüceye doğru akar.

İşte bu madde akışı sonucu beyaz cücenin üzerinde gaz birikimi gerçekleşiyor ve yaklaşık her 20 yılda bir bu gaz büyük bir nova patlamasına yol açıyor. İşte, Dünya’dan bakıldığında yıldızın parlaklığının birden çok artmasının nedeni de bu patlama. Bu arada, “nova ile süpernova arasındaki farkı” da kaşla göz arasında öğrendiniz sanırız.

RS Ophiuchi yıldızının 9 cm'lik bir amatör teleskop ve 8 saniyelik pozlama ile elde edilmiş fotoğrafı.
RS Ophiuchi yıldızının 9 cm’lik bir amatör teleskop ve 8 saniyelik pozlama ile elde edilmiş fotoğrafı (Telif: John Chumack).

 

RS Ophiuchi yıldızı, çıplak gözle görülemiyor, çünkü “yakın demiş olmamıza rağmen” bize oldukça uzak. Parlaklığının aşırı değişkenliğinden dolayı uzaklığını tam tahmin edemesek de, 2.000 ila 5.000 ışık yılı arasında bir mesafede olduğunu sanıyoruz.

Her ne kadar, beyaz cüce üzerinde biriken gaz, 20 yılda bir patlamaya yol açsa da, gazın tümü bu patlamayla dışarı saçılmıyor. Bir kısmı beyaz cüce yıldızın üzerinde kalmaya ve giderek daha fazla birikmeye devam ediyor. Yapılan tahminlere göre, yaklaşık 100 bin yıl içinde beyaz cüce üzerinde biriken madde o kadar fazla olacak ki, yıldız bir süpernova patlamasıyla yok olacak.

Bu süpernova patlaması olduğunda RS Ophiuchi gökyüzündeki en parlak yıldız haline gelecek ve birkaç gün boyunca gündüzleri de görülebilecek parlaklığa erişecek. Gerçekleşecek patlamayı özel yapan bir konu daha var ki, gökbilim açısından böylesi ikili yıldızlarda yaşanan süpernova patlamalarını eşsiz bilgi kaynaklarına dönüştürüyor: 1A tipi süpernova denilen bu patlamanın yaydığı ışık hepsinde standart güçtedir ve bu sayede uzak gökadaların bize olan mesafesini hesaplamaya yarar.

Görselde, bir sanatçı tarafından RS Ophiuchi sisteminde yaşananların bir canlandırmasını görüyorsunuz. Burada sağdaki kırmızı dev yıldızdan beyaz cüceye doğru sarmallar çizerek akan gaz gösterilmeye çalışılmış.

Zafer Emecan




Blue Stragger’lar (Mavi Başıboşlar)

Küresel kümelerdeki mavi renkli; sıcak ve genç yıldızlar nereden geliyorlar? Normal şartlarda orada olmaları neredeyse imkansız olmalıydı oysa!

Küresel yıldız kümeleri, çok dar bir alanda bir araya toplanmış yüzbinlerce yıldızdan oluşurlar. Büyük gökadalar tarafından yutulmuş cüce gökadaların çekirdekleri olduğu düşünülen bu küresel kümeler, doğal olarak yaşları 10-13 milyar yıl arasında değişen son derece yaşlı yıldızlardan meydana geliyor.

Hemen tümü görece soğuk kırmızı devler, Güneş benzeri yıldızlar, uzun ömürlü turuncu ve kırmızı cüce yıldızların sarımsı / kırmızımsı ışığını yayan bu yıldızların arasında, aslında orada olmamaları gereken, milyar yıllar önce ölmüş olması gereken “çok kısa ömürlü” parlak mavi ışıltılı yıldızların bulunması ise beklenmedik bir durum.

Blue Stragger
Omega Centauri küresel yıldız kümesinin Hubble tarafından alınmış yakın plan fotoğrafı. Fotoğrafta, yüzbinlerce yaşlı yıldızın arasında parıldayan genç yıldızlar mavimsi ışıltıları ile hemen göze çarpıyor.

 

Bu yıldızlara Blue Stragger (Mavi Başıboşlar) ismi veriliyor. Bir yıldızın bu şekilde mavimsi/beyaz ışık yayabilmesi için sadece birkaç milyon yaşında, büyük kütleli genç yıldızlar olması gerekiyor. Oysa bu kümelerin yeni yıldız oluşturabilecek gaz bulutları yok. O halde parlak yıldızlar nereden geliyor?

Bunun cevabı sanıldığından daha basit. Çok dar bir alana sıkışmış küresel küme yıldızları, nadiren de olsa birbirleriyle çarpışabiliyorlar. İki yıldız uygun açıyla çarpıştığında ise birleşerek daha büyük kütleli ve parlak yeni bir yıldız oluşturuyorlar. Özetle bu genç parlak yıldızlar, ihtiyar delikanlıların birleşerek meydana getirdiği yeni bir yıldız neslinin göstergesi.

Bu genç yıldızların varlığını açıklamak için başka görüşler de mevcut. Örneğin, Blue Stragger’ların küresel kümelerin yakınlarındaki gaz bulutlarında oluşup, daha sonra kümenin çekim gücüne kapılarak kümeye dahil oldukları gibi. Kümelerde gözlenen mavi yıldız sayısının “çarpışma” ile oluşabilecek olan sayıdan biraz daha fazla olması, mavi yıldızların en azından bir kısmının böyle bir yöntemle geldiği düşüncesini destekliyor.

Zafer Emecan




Gökadaların “Halo” Bölgesi

Samanyolu ve üstteki fotoğrafta gördüğünüz Sombrero Galaksisi gibi dev gökadaların çevresini saran, “halo” dediğimiz devasa bir bölge bulunurur.

Halo kelimesini Türkçe’ye “gökada aylası” diye çevirebiliyoruz ama, ayla ile halo kelimeleri arasında farkettiğiniz gibi anlaşılabilirlik açısından bir fark yok. O halde biz halo demeye devam edelim.

Galaksilerin bu bölgesi, görünür ışıkta pek farkedilemeyen, ancak, gökadanın görünür büyüklüğünün iki katından fazla bir alana yayılabilen çok geniş bir yapıya sahiptir. Küresel yıldız kümeleri denilen ve yüzbinlerce yıldızın küçücük bir alana sıkıştığı yaşlı yıldız kümelerinin büyük bölümü galaksiyi dıştan bir küre gibi saran bu bölgede yer alır.

Halo, bağımsız takılan yıldızlar bakımından çok zengin değildir ancak, yıldızlararası gaz olarak bilinen düşük yoğunluklu gaz ve toz burada bolca bulunur. Üstteki görselin sol altında, galaksilerin sarmal kollarında bulunan yıldızların ve halodaki küresel kümelerin nasıl hareket ettiklerini görebilirsiniz. Sarmal kollardaki yıldızlar düzenli biçimde dönerken, halo sakinleri birbirinden farklı yörüngelerde galaksi çevresinde gezinirler.

Galaksimiz Samanyolu’nun yapısı. Galaksi diskinin üst (ve alt) kısımları halo bölgesidir. Bu bölgede küresel yıldız kümeleri serbest biçimde bağımsız yörüngelerde dolanırlar.

 

Karanlık maddenin asıl büyük yoğunlukta yer aldığı bölge de burasıdır. Yıldızların çok yoğun bulunduğu sarmal kollarda pek izine rastlayamadığımız karanlık madde, büyük oranda halo ile birlikte galaksiyi çevreler. Daha başka bir deyişle gökadayı meydana getiren asıl kütle, göremediğimiz (daha doğrusu güçlükle gördüğümüz) bu bölgede toplanmıştır. Tabi, karanlık maddeyi hiç göremiyoruz, zor görüyoruz derken karanlık maddeyi görebildiğimiz sanılmasın.

En üstte fotoğrafını verdiğimiz Sombrero Galaksisi, söz konusu bölgesindeki gaz ve toz açısından diğer galaksilere oranla çok daha zengin bir içeriğe sahip. Galaksideki yıldızların ışığıyla parlayan bu gaz sayesinde, halonun bir galaksiyi nasıl sarmaladığını görmemiz açısından iyi bir örnek. Tabi bu yazıyı okuduktan sonra, Sombrero’nun halosunun burada gördüğünüzün en az 3 katı uzaklığa kadar yayılmış olduğunu, ancak bu kadarını görebildiğimizi farketmişsinizdir.

Zafer Emecan




Yakınımızdaki Yıldızlar: Ross 154

Ross 154, bize en yakın yıldızlar arasında yer alan genç bir kırmızı cüce yıldızdır. Bizden 9.7 ışık yılı uzağımızda olan bu yıldız, ilk kez Amerikalı astronom Frank Elmore Ross tarafından keşfedilip kataloglanmış. Bu nedenle onun yaptığı katalog numarası ile anılıyor.

Anakol yıldızlarının tayflarına göre sınıflandırmalarında M3.5 kategorisinde yer alan Ross 154, bizim güneşimizin yaklaşık %25’i boyutlarında. Yüzey sıcaklığı yaklaşık 3.100 santigrat derece, kütlesi ise Güneş’in %17’si kadar.

Boyutları, yüzey sıcaklığı ve kütlesini göz önünde bulundurup bir hesap yaparsak, yaydığı ışınım ve enerjinin Güneş’in sadece ortalama 0.004’ü kadar olduğunu görürüz. Yani çoğu kırmızı cüce gibi oldukça sönük bir yıldız. Sönük dememize rağmen, Ross 154’ün beklenen ömrünün yaklaşık 500 milyar yıl kadar olduğunu da belirtelim.

Genel Karakteristiği

Ross 154'ün teleskopla alınmış bir görüntüsü (ESO Online Digitized Sky Survey)
Ross 154’ün teleskopla alınmış bir görüntüsü (ESO Online Digitized Sky Survey)

Ross 154, değişken bir yıldızdır. Aslında çoğu “genç” kırmızı cüce yıldızın parlaklığının oldukça değişken olduğu biliniyor. Yaklaşık 1 milyar yaşında olduğu tahmin edilen bu yıldız da birkaç günlük düzenli periyotlarla parlaklık değişimi yaşıyor.

Yani önce parlıyor, daha sonra parlaklığı azalıyor, sonrasında yine parlaklığı artıyor. Bu yıldızın değişkenliğine neden olan güçlü yıldız patlamaları, aynı zamanda belirgin bir radyo kaynağı olmasına da neden oluyor.

Bu şekilde parlaklığı artıp azalan yıldızlara “parıltılı yıldız” (Flare Star) deniliyor. Bu tür yıldızları diğer değişken yıldız türü olan Cepheid değişkenleri ile karıştırmamak gerekli. Parıltılı yıldızlar genel olarak cüce olarak nitelenen M ve K tipi yıldızlar arasında görülürler ve bu yıldızların ilk 5-10 milyar yıllık gençlik dönemlerine özgüdürler.

Kızılötesi ışık altında yapılan incelemeler, yıldızın çevresindeki oluşum diskinin hala tam olarak dağılmadığını düşündürüyor. Bununla beraber, Ross 154’ün çevresinde dolanan herhangi bir gezegen keşfetmemiz mümkün olmadı. Ötegezegenlerin keşfi uzun çabalar gerektirir. Malesef bu yıldız çok yakınımızda olmasına rağmen çevresinde gezegen arayacak kadar uzun araştırmalara konu olmuş değil.

Yaşam Olasılığı

Dünya bu yıldızın çevresinde yer alsaydı, bugün Güneş’ten aldığı kadar ısı ve ışık alabilmek için yıldıza yaklaşık 10 milyon kilometre uzaklıkta bir yörüngede olması gerekecekti. Dünya şu anda Güneş’e 150 milyon km uzakta yer alıyor. Ancak Ross 154 çok daha az enerji yaydığı için epeyce yakın olmak zorunda kalacaktık. Bu uzaklık, böylesi değişken bir yıldızın yanında yer alındığında oldukça tehlikelidir. Yıldızın güçlü patlamalarından kaynaklı kütle atımları, gezegenin atmosferine ve üzerinde oluşabilecek canlılara (ne tür olursa olsun) ciddi zararlar verebilirdi.

Ayrıca, Güneş’in %17’si kütleye sahip bir yıldıza 10 milyon km uzaklıkta olmak kaçınılmaz biçimde “kütle çekim kilidi“ne kapılmanıza neden olur. Bu şu demektir; gezegenin bir yüzü sürekli olarak Ross 154’e dönük kalacak. Yani gezegenin bir yüzü sürekli aydınlık ve sıcak, diğer yüzü sürekli karanlık ve soğuk.

Eğer böylesi bir yıldızın çevresindeki “yaşam kuşağı”nda (habitable zone) Dünya benzeri bir hayatın gelişmesini bekliyorsak, o gezegenin çok güçlü bir manyetik alanının ve Dünya’dan daha kalın, daha yoğun bir atmosferinin olmasını ummalıyız.

Zafer Emecan




Meteor Çarpmasından Kurtulma Taktikleri

Unutmayın, bir meteor çarpışmasından koşarak kaçamazsınız. Dinozorlar bunu denediler, başaramadılar ve hepimiz işe yaramayacağını gayet iyi biliyoruz.

Meteor çarpışmaları, her gökcisminin olduğu gibi Dünya’nın da kaçınmasının mümkün olmadığı sıradan bir “doğa olayı”. Gezegenimiz gerçekte sürekli bir meteor bombardımanı altında yaşıyor ve biz bunların çoğundan haberdar olmuyoruz. Küçük çaplı meteorlar çoğunlukla gezegenimizin %70’inden fazlasını kaplayan okyanuslara, ya da karaların insan yerleşiminden uzak %80’lik dilimine, ıssız dağ başlarına düşüyor. Çoğunu görmüyoruz bile. Arada şehirlere, köy ve kasabalara yakın düşenler olduğunda ise, bunu görüp nadir rastlanan bir olay sanıyoruz. Oysa belki de şu anda Ural Dağları’na, Atlas Okyanusu’nun ortalarına küçük bir meteor düşmüş olabilir. Bilemeyiz…

Meteorlar birkaç milimetre büyüklükten, birkaç kilometre çapa sahip dev kaya yığınlarına kadar sayısız boyutta ve biçimde olabiliyorlar. Gökcisimleri için genel bir kural vardır; boyutunuz küçük ise sayınız çok, büyük ise azdır. Meteorlar da bu genel kurala uyarlar. Küçük boyutlu meteorların sayısı, daha büyük boyutlu olanlardan çok daha fazladır. Örneğin, mikrometeor diye anılan ve boyları birkaç milimetre ile bir irice bir taş büyüklüğünde olan meteorların miktarı muazzam boyutlardadır. Ve bu mikrometeorlar, durmaksızın gezegenimize çarparlar. Geceleri yıldız kayması olarak gördüğünüz şey, aslında bu minicik meteorların atmosferimize girip yandığında ortaya çıkardıkları ışıltıdır.

Meteor Çarpışmaları
2003-2013 yılları arasında gezegenimizin atmosferine giren (ve bir kısmı yüzeye ulaşabilen) göktaşlarının konumları. Sarılar gündüz, maviler gece düşenler. Alttaki skala ise, ortaya çıkardıkları enerjiyi giga joule cinsinden veriyor.

 

Boyutlar büyüdükçe sayı azalır. Gezegenimize çarpma ihtimalleri de düşer. Ancak, bu ihtimalin düşüklüğü, düzenli olarak meteor çarpışmaları yaşadığımız gerçeğini değiştirmez. Gökbilimcilerin yaptığı hesaplara göre, her 100 yılda bir yeryüzüne ulaşabilen, ancak pek hasara yol açmayan birkaç metre çapında bir meteor gezegenimize düşer. Her birkaç bin yılda bir ise, irice bir krater açma potansiyeli olan, ama verdiği hasar sadece yakın çevresi ile sınırlı olan büyüklükte meteor yeryüzüne ulaşır.

Zaman aralığı arttıkça, büyük meteorların çarpma ihtimali de artar. Ortalama her on-onbeş bin yılda bir, rahatlıkla büyük bir şehri veya ülkeyi haritadan silebilecek büyüklükte bir göktaşı çarpmasına maruz kalırız. Bu tarz büyük çarpışmalar çok büyük yıkıma sebep olduğu gibi, küresel çapta felaketlere de yol açar. Ve yine her birkaç yüzbin yılda bir de, yeryüzündeki hayatın büyük kısmını yok edebilecek olan, birkaç km çapındaki büyük göktaşları gezegenimize düşer.

Öncelikle şunu söyleyelim: Meteor çarpmalarının ortaya çıkardığı patlama etkisi, ancak atom bombaları ile kıyaslanabilecek büyüklüktedir. Sadece 100 metre çapında bir göktaşı, yeryüzüne düştüğünde japonya’ya atılan atom bombasının yüzlerce katı büyüklüğünde bir etki yaratır. Unutmayın, ABD Arizona’daki 1.2 km çapa sahip krateri oluşturan meteorun boyutu 30 ila 50 metre civarındaydı.

Barringer Krateri
ABD Arizona’daki 1.2 km çapındaki Barringer Krateri, sadece 50 metre çaplı bir meteorun çapmasıyla meydana gelmiştir.

 

Bir meteor çarpmasından korunmanın yolu biraz şanslı olmaktan ve çarpışmayı makul bir süre önce öğrenmekten geçer. Bu konuda fazla iyimser konuşmak gereksiz olduğu için baştan söyleyelim; bulunduğunuz bölgenin birkaç km yakınına düşecek 100 metre çapında bir meteordan kurtulma ihtimaliniz, sayısal lotoyu üst üste iki kere kazanma ihtimalinizden daha düşüktür.

Ne yapabilirsiniz peki? Böyle bir meteorun yakınınıza düşeceği haberini aldığınızda ilk yapmayı düşünmeniz gereken şey, bir an önce o bölgeden olabildiğince uzağa gitmek olmalı. Bunu nasıl yapabilirsiniz bilmiyorum ama, 100 metre çapında bir meteor, çarptığı bölgede birkaç km çapında dev bir krater açar. Bu kraterin içinde yer alan bölgede ne yaparsanız yapın, hayatta kalma şansınız yoktur. Büyük ihtimalle hiçbir şey hissetmeden milisaniyeler içinde buharlaşırsınız.

Eğer bu kraterin birkaç km yakınında yer alıyorsanız, oluşacak şok dalgası ile paramparça olursunuz. Eğer yine oluşacak kraterden birkaç km uzakta bir yeraltı sığınağına girdi iseniz, oluşacak devasa sarsıntı büyük ihtimalle sığınağınızı veya sığınağınızın çıkışını yerlebir edecektir. Ama sığınağınızın ayakta kalacağını farzedelim biz.

krater
Yeryüzünde çok sayıda meteor krateri bulunuyor. Bunların büyük kısmı bu fotoğraftaki krater gibi suyla dolup göle dönüştüğü veya deniz altında bulunduğu için göze çarpmıyor.

 

Çarpışma sırasında çok büyük bir ısı enerjisi açığa çıkacaktır. Bu enerji, çarpışma bölgesindeki tüm havanın hızla yükselmesine neden olur ve o bölgede dev bir hava boşluğu meydana gelir. Ancak, bu hava boşluğunun dolması gerektiğinden, çarpışma bölgesinin çevresindeki daha soğuk hava muazzam bir hızla yükselen havanın yerini almaya çalışır. Bu, çok büyük bir vakum etkisi yaratır ve sığınağınızın içindeki tüm hava aniden boşalır. Yani hasar görmeseniz bile, havasızlıktan boğulursunuz. Dolayısıyla sığınağınızın bir havalandırma girişi olmaması, sıkıca kapalı, kendi kendine yeter bir oksijen sistemine sahip olması gerekir.

Göktaşı biraz daha büyük ise, örneğin 200 metre çapa sahipse, yukarıda anlattığımız senaryo çok daha büyük boyutlarda gerçekleşir. Krater daha fazla büyür ve kraterin çevresindeki yaşamın tümüyle silineceği alanın çapı da onlarca km’ye çıkar. Dolayısıyla, 200 metre çapında bir göktaşının örneğin İstanbul‘a düşeceği haberini aldıysanız, yapacağınız en akıllıca iş saklanmayı gizlenmeyi bırakıp en yakın güvenli şehirler olan Bursa, Zonguldak veya Edirne gibi yerlere gitmek olmalı. Bu şehirlerde hayatta kalma ihtimaliniz epey yüksek olur. Bu arada gideceğiniz şehrin denize yakın bir kısmında bulunmayın. İstanbul’a bu boyutta bir meteor düştüğünde, büyük tsunamilere sebep olacaktır. Meteordan kaçarken tsunamiye yakalanırsınız mazallah.

300-400 metre çapa sahip bir göktaşını haber aldıysanız, size tavsiyemiz en az 500 km uzakta bir şehre kaçmanız. Burada hayatta kalma ihtimaliniz artar. Ancak, böylesi büyük bir çarpışma gökyüzünü zehirli gazlarla, duman ve isle dolduracaktır. Ülkenin üstünden bu zehirli ve karanlık dumanın kalkması haftalar sürecektir. Bu süre içerisinde binlerce insan zehirlenerek hayatını kaybedecek. Dolayısıyla buna bir çözüm bulmanız gerekir. Sürekli gaz maskesi ile dolaşın. Güneş ışınları kesilip hava aniden soğuyacağından sıkı giyinin, ısınma yöntemleri geliştirin.

Yucatan Meteor - Asteroit
Yucatan’daki devasa Chicxulub Krateri. Bu krater sadece 10 km çapında bir göktaşının gezegenimize çarpması sonucu oluşmuştur ve çapı yaklaşık 180 km’dir. Çarpmanın yıkıcı etkisi öylesine büyük olmuştur ki, yeryüzündeki canlı türlerinin %90’ından fazlasının nesli tükenmiştir.

 

Meteorun boyu biraz daha büyüdüğünde, örneğin 1 km’ye çıktığında Türkiye’nin neresinde olursanız olun, haberi duyduğunuz anda ülkeyi terketmenin hesaplarını yapmaya başlayın. Uzağa gidin, epeyce uzağa. Örneğin Finlandiya, Portekiz, Nijerya (Boko Haram’dan uzak bir yerine), Hindistan, Çin, Japonya ve hatta mümkünse Avustralya veya Amerika’ya gidin. Çarpmanın yarattığı yıkımlardan burada kurtulabilirsiniz. Ama unutmayın, yıkımdan kurtulsanız bile sizi çok zor bir hayat bekliyor olacak.

Güneş uzun süre, aylar boyunca gökyüzünde görünmeyecek. Bitkilerin, çam, kavak, çınar gibi dayanıklı ağaçlar haricinde çoğu ölecek, ortalık çok soğuk olacağından hayvanlar telef olacaklar. Bol ağaçlık bir yerde olmaya özen gösterin bu yüzden. Isınmak için bol bol keseceğiniz ağaç olur. Yiyecek sorununu da hallederseniz, 1-2 yıl kadar dayanmaya çalışın. Bu arada, Türkiye’ye dönemeyeceksiniz, çünkü malesef ülkemizin ortasında en az 50 km çapa sahip bir krater olacak ve bu kraterin yüzlerce kilometre çevresindeki alan tümüyle çölleşecek. Çölde yaşarım diyorsanız, siz bilirsiniz tabi. Nasılsa hayatta kaldınız, keyif sizin.

Eğer gezegenimize yaklaşan 5 ila 10 km çapında bir göktaşını haber aldıysanız, üzgünüm ama Dünya üzerinde hayatta kalabilmeniz pek mümkün değil. Çarpma etkisinden kurtulsanız bile, atmosfere yayılan sıcak yakıcı havanın etkisiyle canlı canlı pişip öleceksiniz. Çarpma bölgesinden çok uzakta, 10 bin km kadar ötede iseniniz, yer altında bir sığınakta saklanmayı deneyebilirsiniz. Ancak, bulunduğunuz sığınağın da darmadağın olacak yerkabuğuyla birlikte yok olma tehlikesi var. Ama bir şekilde hayatta kalabilirseniz, böcek ve solucan yiyerek, şanslıysanız bir iki fare yakalayarak, yosunları kemirerek hayatınızı sürdürebilirsiniz.

Ama unutmayın; Dünya bitti. Sizin ömür süreciniz içinde bir daha asla eskisi gibi olmayacak. Güneş ışığı onlarca yıl boyunca gökyüzü kaplayan toz yüzünden görünmeyecek. Dünya buz tutmuş bir gezegen haline gelecek.

Meteor - Asteroit
50 km’den büyük bir meteorun gezegenimize çarpması durumunda malesef kurtuluş şansınız hemen hemen hiçtir. Çarpmanın yarattığı güç o kadar fazla olacaktır ki, yerkabuğunun büyük bir kısmı eriyecek, geri kalan kısmı da kelimenin tam anlamıyla alt-üst olacaktır.

 

Haaa şansınız varsa, o günlerde Mars ve Ay turizmi başlamışsa hemen oraya kaçın. Böbreğinizi satıp Mars bileti alın. Yapamıyorsanız, yukarıda söylediğimiz şekilde hayatta kalmaya çalışın.

Çarpacak göktaşı eğer 20-100 km arasında ise, boşuna kurtulma yolları aramayın. Kalan günlerinizin tadını çıkarın. Ya da az önceki tavsiyemize uyup, böbreğinizi satın ve Mars’a kaçın. Çünkü Dünya tümüyle yerle bir olacak. Mikroorganizmalardan başka hayatta kalabilecek neredeyse hiçbir canlı kalmayacak.

Umarız bir meteor çarpışmasıyla karşı karşıya kalırsanız, bu söylediklerimiz işinize yarar. Ya da en iyisi şansınıza güvenin ve ömür süreciniz boyunca böyle birşey ile karşılaşmamayı umun. Bol şanslar…

Zafer Emecan


Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı‘nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz
GÖKBİLİM DÜKKANI’NA GİT




Uzayda Yerçekimsiz Ortam ve Uyku

Daha önce yerçekimsiz ortam ve insan vücudu üzerine etkilerini, ayrıca uzayda seks yapmanın nasıl birşey olduğunu anlatmaya çalışmıştık. Peki uzayda uyumak nasıl bir şey?

Bir uzay aracında, Dünya’da olduğu gibi yatağa uzanıp uyuyamazsınız. Uzay boşluğunda, alışık olduğumuz yerçekimi yok ve bu nedenle herhangi bir zemin üzerinde oturmak yahut yatmak mümkün değil. Yerçekimsiz ortam nedeniyle en ufak bir hareketinizde yattığınız yerden kayıp gider, havalanıp uçarsınız.

Bu nedenle, uzay yolculuklarında astronotlar uyumadan önce kendilerini uyku bölmelerinde bir uyku tulumunun içinde sıkıca “bağlar”. Uyku bölmesi dedik ama, yerçekimsiz ortamda “yukarı-aşağı” gibi kavramlar olmadığı için aracınızda “ayakta” durmanızla, “yatay” durmanız arasında bir fark bulunmaz. İsterseniz kendinizi zemin yönünde baş aşağı olacak biçimde sabitleyip uyuyabilirsiniz. Bu nedenle astonotların uyku bölmeleri uzay aracının duvarlarına dikey ya da yatay biçimde monte edilmiştir.

Yerçekimsiz ortam ve uyku
Yerçekimsiz ortam söz konusu olduğunda, uyurken yatmanız veya ayakta durmanız arasında fark olmaz. Astronotlar bu nedenle dikey uyku bölümlerinde bağlanmış biçimde ayakta uyurlar.

 

Ancak, böyle bir uyku deyim yerindeyse tümüyle sıkıcı ve yorucudur. Bizler Dünya’da uyurken bir yere temas etmeye, temas ettiğimiz yerin baskısını hissetmeye alışkın canlılarız. Yerçekimsiz ortamda uyurken ise bu temas baskısı hissedilmeyecek kadar azdır. Kendinizi ne kadar sıkı sarmalarsanız sarmalayın, havada süzülüyormuş hissi yaşarsınız. Astronotların bu konudaki en büyük şikayetinin, “yorganın ağırlığını hissetmemek” olduğunu söylemek sanırım yeterli olur. Ayrıca, daha önceden bahsettiğimiz yerçekimsizliğin yarattığı sıkıntıları da hatırlayın.

Bu hissizlik, çoğu astronotun iyi bir uyku çekmesinin önüne geçer ve uyumak güçleşir. Yani, yerçekimsiz ortam uyku eylemini bile bir sıkıntıya dönüştürür. Yıllar önce, uzayda uzun zamanlı ilk kalışların gerçekleştiği Mir Uzay İstasyonu’nda kozmonotların uyuyabilmek için biraz alkol aldıkları, hatta hafif uyuşturu ilaçları tercih ettiklerini belirtmemiz gerekiyor. Tabii bu geçici bir süreçtir. Haftalar geçip de sürekli yerçekimsizliğe alıştığınızda uyumak için alkol veya uyuşturucu tercihiniz de sona erer.

Sonuç olarak, astronot ve kozmonotların uzayda uyumak hakkındaki yorumları; “ilginç ama rahatsız edici bir deneyim” olduğu yönünde.

Zafer Emecan




Ay’ın Karanlık Yüzü ve Dünya

Kısa bir süre öncesinde, gezegenimize ait yeni “mavi bilye” fotoğrafı ile ismini duyuran Nasa’nın Deep Space Climate Observatory (DSCOVR) uydusu, 2015 yılında karşımıza Ay’ın Dünya yörüngesindeki hareketini gösteren video ile çıkmıştı.

Uydunun yaklaşık 1.6 milyon kilometre uzaklıktan çektiği zaman aralıklı görüntüde, uydumuz Ay’ın gezegenimizin önünden geçişi görülüyor.

Bu görüntü, aynı zamanda Ay’ın alışık olduğumuz “bize bakan” yüzünü değil, yeryüzünden görülmeyen arka yüzünü de gözler önüne seriyor.

dscovrepicmoontransitfull
Deep Space Climate Observatory (Triana) uzay aracında bulunan yüksek çözünürlüklü EPIC kamerası tarafından alınan görüntüde, uydumuz Ay’ın gezegenimizin çevresindeki dönüşü sırasında Dünya’yı perdeleyişi görülüyor. Uzay aracının yörüngesi, Dünya ve Ay’ı her zaman böyle görüntüleyebilecek açıda değildir. Yörünge dönemi boyunca ancak yılda 2 kere bu açıyı yakalama imkanına sahip. 

 

Bu arada şunu belirtmek gerekir; Ay’ın karanlık bir tarafı yoktur ve tüm yüzeyi gece-gündüz döngüsü eşliğinde Güneş ışığı tarafından aydınlatılır. Ancak, Ay gezegenimize kütleçekim kilidi ile bağlı olduğu için, biz yeryüzünden baktığımızda hep aynı yüzünü görürürüz.

Ay’ın diğer yüzü aslında çok uzun yıllardır bir sır olmaktan çıkmış haldeydi. İlk olarak 1959 yılında Sovyetler Birliği’nin Luna 3 uzay aracı tarafından görüntülendikten sonra, çeşitli ülkelere ait robot uzay araçları tarafından da detaylıca incelenmişti. Ay’ın arka yüzüne ait çok sayıda yüksek çözünürlüklü fotoğrafa internet üzerinden, ilgili uzay kurumlarının sitelerine girerek ulaşılabiliyor.

Ay-arka-yuzu
Apollo 16 misyonu sırasında alınan bu görüntüde, Ay’ın Dünya’dan görünmeyen yüzü görülüyor. Ay’ın bu yüzü sadece NASA tarafından değil, Sovyet, Çin, Japon, Hindistan ve Avrupa uzay ajansları tarafından da defalarca görüntülenmiştir ve en az ön yüzü kadar iyi bilinmektedir.

 

Yeni alınan görüntüde Güneş, hem gezegenimizi hem de Ay’ı eşit oranda aydınlatıyor. Ama farketmiş olmalısınız ki, Dünya oldukça parlak görünürken, Ay nispeten karanlık bir gökcismi. Bunun nedeni, Ay’ın yüzey kimyasının Güneş ışığını çok kötü yansıtan bir yapıda olması. Gökcisimleri Güneş ışığını oldukça değişken oranda yansıtırlar. Bu nedenle kimi çok parlak, kimi de çok soluk görünür. “Albedo” denilen bu “beyazlık” durumuna şu yazımızda değinmiştik.

Deep Space Climate Observatory uzay aracının asıl görevi elbette Dünya ve Ay’ın fotoğraflarını çekmek değil. Uzay aracı, aslen Güneş rüzgarlarını inceleyerek “gezegenimizin çevresindeki iklimi” araştırmak ile görevli. Ancak ikincil görev olarak, gelişmiş kamerası sayesinde gezegenimize ait yüksek kalitede görüntüler göndermeye de devam edecek.

Ay’ın gezegenimizden görünmeyen yüzüyle ilgili çok daha detaylı bilgiyi bu yazımızdan alabilirsiniz. 

Zafer Emecan




Thomas Digges Evreni

1570’li yıllara kadar bilim insanları için evren; hareketli yıldızlar olarak bildikleri “gezegenler” ve onların gerisinde gökkubbeyi bir kabuk gibi saran “sabit yıldızlar”dan oluşuyordu. Bu yıldızlar sabittiler ve gökkubbede hareketsiz duruyorlardı. Onlardan ötesi ise yoktu. “Kopernik evreni” denilen bu evren modeli, o dönem için en doğru, “en bilimsel” evren modeliydi.

Ta ki, 1572 yılında aniden ortaya çıkan yeni ve çok parlak bir yıldız hakkında fikir yürüten Thomas Digges’e kadar… Digges, aniden ortaya çıkan ve gündüzleri bile görülebilen bu çok parlak yıldız üzerinde astronom arkadaşlarıyla çalışma yaparken yıldızın parlaklığının giderek azaldığını farketti. Öyle ki, parlaklığı azalan yeni yıldız zamanla görülemeyecek kadar sönükleşmişti.

Thomas Digges; “Eğer bu yıldız giderek sönükleşiyorsa, bizden uzaklaşıyor olmalı. Birkaç gün önce çok parlak olmasının nedeni ise bize yakınlaşmış olmasıydı” şeklinde bir teori geliştirdi.

thomas-digges-2323421

Bu teori, o güne kadar geçerli olan “sabit yıldızlarla çevrili gökkubbe” görüşünü çürütüyordu, çünkü Digges bu fikri “yakınlaşıp sonra uzaklaşan” bir yıldızı örnekleyerek çürütmüştü. Yıldızlar sabit değildi ve gerektiğinde gezegenler gibi hareket edebiliyorlardı. Yani bir kubbe yoktu. O tarihten sonra astronomlar için evren; her yanı yıldızlarla dolup taşan sonsuz bir boşluk olarak görülmeye başlandı.

Digges’in düşüncesi bir yere kadar doğru olmasına rağmen, yıldızın sönükleşmesinin nedeni hakkında çıkardığı sonuç yanlıştı. Çünkü yakınlaşan veya uzaklaşan bir yıldız yoktu. O aniden ortaya çıkan yıldız; patlayan ve sonra yavaşça sönen, yani süpernovaya dönüşen ölen bir yıldızdı, ama o bunu bilemezdi. Buna rağmen, elde ettiği sonuç bin yıllık “sabit yıldızlar” düşüncesini silip atmaya yeterli olmuştu.

Yanlış olan bir evren modelini, yanlış bir çıkarım yaparak doğru bir biçimde düzelten Digges’in kendi evren modeli hakkındaki yanılgısı ise, evreni sonsuz olarak addetmesiydi. Onun bu yanlışını da, 350 yıl kadar sonra, evrenin sonsuz olmadığını ortaya koyan Edwin Hubble çürütecekti. Bakalım -varsa- Hubble’ın yanlışını kim düzeltecek…

Zafer Emecan

Not: İlk olarak 2012 yılında Facebook sayfamızda, daha sonra 31 Aralık 2014 tarihinde sitemizde yayınladığımız, ama çok az kişiye ulaşabilen bu eski yazımızı tekrar canlandırmayı uygun gördük.




Galaksiler Birbirinden Gerçekten Uzaklaşıyor Mu?

Çoğunuzun bilgisi dahilinde olan bir gerçek var ki, evren genişliyor ve içindeki galaksiler de birbirinden uzaklaşıyor. Binlerce kitapta, yüzlerce belgeselde bu bilgiye rastlamanız mümkün. Ancak, duyduğunuzda şaşırmayın; bu tam olarak doğru bir bilgi değil!

Gök bilimci Edwin Hubble‘ın başka birkaç bilim insanından “kopya çekerek” bulduğuna yönelik şüphelerin yüksek olduğu devrimsel fikrine göre, evren genişlemektedir. Hubble bu fikre, uzak galaksilerin ışığının kırmızıya kaydığını gözlemlesi ve bu kırmızıya kaymanın nedeninin uzaklaşmalarına bağlı Doppler Etkisi olduğunu düşünmesi sonucu ulaşmış. Ardından da bu fikrini daha ileriye götürerek, bir zamanlar tüm galaksilerin tek bir noktada bir arada olması gerektiği fikrini ileri sürmüş ve Büyük Patlama Teorisi’nin temellerini oluşturmuştur.

Bugünkü gözlemlerimiz de, Hubble’ın bahsettiği şekilde galaksilerin uzaklaştığını, bir galaksi bize ne kadar uzak ise, o kadar hızlı uzaklaşmaya devam ettiğini gösteriyor.

Ama burada bir yanlış anlaşılma var! Bütün galaksiler madem birbirinden uzaklaşıyorlar, peki nasıl oluyor da bazı galaksiler birbirine çok yaklaşıp çarpışıyorlar? Nasıl oluyor da, bizden 2.2 milyon ışık yılı uzaktaki Andromeda Gökadası bize yaklaşıyor ve milyarlarca yıl sonra çarpışacağı söyleniyor?

CL 0024+17 galaksi kümesi. Bu küme, etkileşim halinde olan binlerce gökadanın bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Bu arada öyle iç içe göründüklerine bakmayın, her birinin arasında milyonlarca ışık yılı mesafe var.
CL 0024+17 galaksi kümesi. Bu küme, etkileşim halinde olan binlerce gökadanın bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Bu arada öyle iç içe göründüklerine bakmayın, her birinin arasında milyonlarca ışık yılı mesafe var (NASA/ESA Hubble Miras Arşivi).

 

Başta galaksilerin birbirinden uzaklaştığı bilgisinin “tam olarak doğru olmadığını” dile getirmiştik. Sorun şu ki; bu kısmen yanlış bilginin böylesine yaygın olmasının yegane nedeni, belgesel izleyerek ve internetten yetersiz özetlerle bilgi sahibi olmaya çalışmaktan kaynaklanıyor. Belgesel izlemek kötü değildir, sizi öğrenmeye ve araştırmaya teşvik eder. Ama, belgeseller ve internetteki özet yazılar size doğru ve tam bilgiyi sunmaktan uzaktır.

Gerçek şu ki, galaksiler birbirinden uzaklaşmazlar. Birbirlerinden uzaklaşanlar “galaksi kümeleri“dir. Evet, galaksilerin hemen hemen tamamı evrende kümeler halinde bulunurlar.

İzah edelim; irili ufaklı 15-20 galaksi bir araya gelerek küçük gruplar oluşturur. Bu küçük grupların da birkaç tanesi bir araya gelerek daha büyük galaksi kümeleri meydana getirir. Onlarca, yüzlerce galaksi kümesi de bir araya gelerek süper kümeleri oluşturur.

Andromeda, Samanyolu, Üçgen Gökadası ve onlarca cüce galaksinin meydana getirdiği bizim “yerel gökada grubumuz“daki galaksiler kütle çekim etkileriyle birbirine bağlıdır ve birbirlerinden uzaklaşmazlar.

Bu durum, evrendeki tüm galaksi grupları için geçerlidir. Grup içindeki galaksiler birbirlerinin kütle çekimsel etkileri nedeniyle zamanla uzaklaşabilir, yakınlaşabilir, çarpışabilir veya birbirlerinin yörüngelerine girebilirler. Ama kolay kolay ayrılmazlar.

Andromeda_Collides_Milky_Way
Yerel grubumuzun iki üyesi olan Andromeda ve Samanyolu, birkaç milyar yıl sonra birleşecekler.

 

Gökbilimciler “evren genişliyor, galaksiler birbirinden uzaklaşıyor” derken, galaksilerin değil, “galaksi kümelerinin” birbirlerinden uzaklaştıklarını söylemeye çalışırlar. Ancak, bu bilgiyi belgesellerde, röportajlarda, sunumlarda veya basın açıklamalarında verirken; karşısındaki muhatabına yerel grupları, kümeleri, süper kümeleri izah etmek zorunda kalmamak için o kısımları atlayarak özet geçerler.

İşte bu özet bilgi, insanların aklında galaksilerin birbirinden uzaklaştığı gibi yarı yanlış bir fikrin oluşmasına neden oluyor.

Buraya kadar olan kısmı özetleyelim:

Galaksiler birbirinden uzaklaşmazlar. Çünkü, küçük bir alanda bulundukları için, kütle çekim yoluyla oluşturdukları küçük gruplar halinde birbirlerine bağlıdırlar. Evren genişledikçe birbirinden uzaklaşanlar, galaksi kümeleridir.

Peki niye galaksi gruplarını oluşturan gökadalar birbirinden ayrılmazken, kümeler uzaklaşıyor? Çünkü galaksi gruplarının üyeleri birbirine görece yakındır ve kütle çekim bunları bir arada tutar. Ancak, galaksi kümeleri birbirinden uzaktırlar ve aralarındaki kütle çekim etkisi lafını edemeyeceğimiz kadar azdır. Bunun, yani galaksi kümelerinin birbirine uzak oluşunun sebebini de başka bir yazımızda açıklarız, sakin olun…

Yani, onlarca milyar yıl sonra bile, yakın çevremizde bulunan galaksiler bizden uzaklaşmayacaklar. Ama, uzağımızdaki galaksi kümeleri ile aramızdaki mesafe evrenin genişlemesi nedeniyle gittikçe büyüyecek. Yüz milyarlarca, trilyonlarca yıl sonra bizler evrende sadece içinde bulunduğumuz galaksi kümesindeki gökadaları görebileceğimiz bir yalnızlığa bürüneceğiz.

Ama asla yalnız kalmayacağız. En azından tüm yıldızlar enerjilerini tüketip sönene kadar…

Zafer Emecan




Kütle Çekim Mercek Etkisi Ve Eğri Uzay

Eğer yeterince uzaktan, iyi bir teleskopla bakarsanız, birbirinden milyonlarca ışık yılı uzakta yer alan gökadaların (galaksilerin) bir araya gelmesiyle oluşan galaksi kümeleri üstteki fotoğrafta olduğu gibi yoğun, böylesine sıkışık görünebilir.

Üstte gördüğünüz Abell 1689 isimli bu dev galaksi kümesi, keşfedebildiğimiz en yoğun kümelerden biri olup, bizden yaklaşık 2.4 milyar ışık yılı uzakta yer alıyor. Ön planda üst orta kısımda gördüğünüz dört adet yıldız ise çok yakınımızda, kendi galaksimiz Samanyolu içinde yer alan yıldızlardır, küme ile hiçbir ilgileri yok.

Hubble Uzay Teleskobu ile alınmış görüntüye dikkatle bakarsanız, kümeyi oluşturan yüzlerce gökadanın yarattığı devasa kütle çekimi nedeniyle oluşan “kütle çekim merceği” etkisinin sonuçlarını görebilirsiniz.

general_relativity_large
Her cisim, Dünya ve Ay da dahil (hatta siz bile); kütlesi oranında uzay-zamanı büker. 

 

Einstein’ın devrimsel ve bir o kadar da spekülasyona açık görelilik teorisi, evrenin düz olmadığını söyler. Bizim uzay boşluğu olarak nitelediğimiz boşluk, maddenin ve karanlık maddenin yarattığı kütle çekim etkisiyle eğri büğrü bir yapıya sahiptir. Bu da şu anlama gelir: Evrende yeterince uzun bir çizgi hiçbir zaman tümüyle düz, doğrusal olamayacak, eğri bir hat izleyecektir. Nedeni ise, evrende kütle çekimin etkisi altında olmayan hemen hemen hiçbir yerin bulunmuyor olması. Siz düz bir çizgi çekmeye çalışırken, uzaklardaki bir galaksi kümesinin veya yıldızın etkisiyle çizginiz eğrilmek zorunda kalacaktır.

Siz bunu farketmeyebilirsiniz, ancak uzaktan bakan bir gözlemci sizin düz sandığınız çizginin eğri olduğunu farkedecektir. Einstein, bu eğri büğrü evren dokusuna uzay-zaman adını veriyor. Dikkat ettiyseniz “eğri uzay” değil, “uzay-zaman” demiş. Çünkü, uzay ve zaman birbiriyle sıkı bir ilişki içindedir. Göreliliğe göre, üç boyutlu evrenimiz aslında zamanın da katılımıyla dört boyutlu bir yapıya sahiptir. Evet, zaman bir boyuttur. Bunu ayrı bir yazıyla ele almamız gerektiği için burada keselim.

Buradan şu sonuca ulaşabiliriz: Biz ne kadar uğraşsak da, yeterince uzun bir mesafe söz konusu ise, evrende düz bir çizgi halinde seyahat etmemiz mümkün değil. Olabildiğince düz gitmek için hızınız çok önemlidir. Eğer yeterince hızlı iseniz, Güneş Sistemi içinde gezegenlerin kütle çekim alanlarını yok sayacak biçimde düz doğrultuda gidebilirsiniz. Çünkü gezegenlerin kütleçekimleri uzay-zamanı çok güçlü biçimde eğip bükemez. Hızınızı artırarak düz doğrultuda hareket etmeniz mümkün olur. Ancak, yıldızlar ve galaksiler söz konusu olduğunda hızınızı ne kadar artırırsanız artırın, bu devasa yapıların muazzam kütle çekimlerinden etkilenirsiniz. Dolayısıyla düz değil, eğri bir doğrultu izlemeye başlarsınız.

Yeterince hızlı olmaktan bahsetmiştik. Evrende en hızlı hareket eden şey ışıktır. Işığı oluşturan fotonlar saniyede 300.000 km hızla ilerlerler ve bu sayede düz bir doğrultuda yol alabilirler. Lise fiziği bize bunu söylüyor: Işık, düz bir doğrultuda yol alır. Peki evrensel ölçekler ve kuvvetler söz konusu olduğunda neler oluyor?

fig9-bend-light
Güneş gibi çok büyük kütleli cisimler uzay-zamanı öylesine bükerler ki, ışık bile yanlarından geçerken bu kütle çekimden etkilenir. 

 

Her ne kadar durgun halde bir kütlesi olmasa da, ışığı oluşturan fotonların hareket halindeyken kinetik enerjileri nedeniyle oluşan ölçülebilir çok küçük bir kütlesi vardır. Daha net bir ifadeyle; hareketli her “şey” enerji taşır. Enerji ise madde, o da eşittir kütle demektir. Yani ışık, uzay boşluğunda yol alırken, kütlesi olmayan kütleli bir cisim gibi davranır. Evet, kütlesi olmayan kütleli bir cisim. İşte astrofizik böylesi güzel tanımlamalar yapmaya sizi mecbur bırakan pek şirin bir bilim dalı.

Neyse, bu da her kütle sahibi cisim gibi, ışığın da kütle çekimden etkilenmesine yol açar. Kütle çekim mercek etkisi, çok büyük kütlelerin arkaplanlarından gelip yoluna devam etmek isteyen ışığı kırıp gerçek bir mercek gibi odaklaması sonucu oluşur.

Kütle çekim Mercek etkisi
Galaksi kümeleri ışığı bükerek bir mercek gibi odaklarlar. Bunu yapabilmelerinin nedeni, toplam kütlelerinin çok büyük olmasıdır. Pratik faydası, uzak galaksi kümeleri dev birer uzay teleskobu olarak işlev görmesidir.

 

Evrendeki en büyük kütlesel yapılar galaksilerdir. Galaksiler genellikle 3 ila 10 arası büyük galaksinin bir araya gelmesiyle oluşan küçük kümelerde yer alırlar. Bu küçük galaksi kümeleri diğer küçük galaksi kümeleriyle kütle çekimsel etkileşim halindedirler. Dolayısıyla onlarca, hatta yüzlerce küçük galaksi kümesi geniş ölçeklerde birbirine bağlı “süper küme” dediğimiz oluşumları meydana getirirler. Süper kümeler ise, muazzam kütle çekimleriyle uzay-zamanı başka hiçbir şeyin yapamayacağı kadar güçlü biçimde bükerler.

Uzaktaki bir galaksiden gelen ışık, bir süper kümenin yanından geçerken düz bir yol izleyemez ve kırınıma uğrar. Bunun bize pratik faydası şudur: Bir süper küme, arkasından gelen ışığı dev bir mercek gibi davranarak bize doğru odaklayacaktır. Yani, her süper küme aslında yüz milyonlarca ışık yılı çapında bir mercektir. Bu, insan aklının veya teknolojinin yapabileceğinden çok daha muazzam bir teleskop işlevi görür.

İşte bilim insanlarının “13 milyar yaşında galaksi keşfettik”, “en yaşlı galaksiyi bulduk” gibi zaman zaman yaptığı duyurularda keşfedilen galaksilerin büyük bir çoğunluğu bu kütle çekim mercek etkisi sayesinde oluyor. Bizden onlarca milyar ışık yılı uzaktaki galaksilerin çok soluk ışıkları dev süper kümelerin etkisiyle kırınıma uğrayarak bize odaklanıyor ve dikkatlice baktığımızda bu çok uzak galaksileri “biraz deforme olsalar da” görebiliyoruz.

En üstteki fotoğrafta gördüğünüz ince eğri ipliksi, ışıklı izler, Abell 1689 kümesinden çok daha uzakta, belki de onlarca milyar ışık yılı uzakta yer alan galaksilerin mercek etkisi nedeniyle bize ulaşabilen, deforme olmuş görüntüleridir. Astronomların keşfettiklerini söyledikleri çok uzak gökadaların büyük kısmını bu mercek etkisi olmasaydı, görebilmemiz çok daha zor, hatta imkansız olacaktı.

Zafer Emecan




Mars’ta Keşfedilen Su “İçilebilir” Mi?

Mars’ı bırakın Dünya’da bile bulduğunuz her suyu içemezsiniz, önce bunu bilmek gerekiyor. Dünya keşifler ve kaşifler tarihi, gittiği yerde bulduğu suyu içip, bilmediği şeyleri yediği için ölen maceraperestlerle doludur. Neyse, bu bilgiye artık sahip olduğunuza göre devam edebiliriz.

Mars’ta akışkan halde suyun var olabileceği uzun yıllardır biliniyor. Buz halinde kutuplarda ve yer altında su olduğu ise çok daha uzun süre önce insanlığın bilgi dağarcığında yerini almıştı. Ama bizi ilgilendiren kısmı “akışkan haldeki sıvı su“. Niçin peki?

Çünkü akışkan haldeki su, canlılar tarafından kullanılabilir. Akışkan suyun içinde tek hücreli organizmalar hayat bulabilirler. Bu hayat, Dünya’da alışık olduğumuz türde bir yaşam da olabilir, bilmediğimiz çok farklı bir yaşam şekli de… Ama canlılığın oluşabilmesi için türü ne olursa olsun organizmaların kullanabileceği bir sıvıya ihtiyaç vardır.

afrika-su
Çeşmenizden akan suyun kıymetini bilin. Sizin diş fırçalarken harcadığınız miktarda içilebilir suya ulaşmak, yeryüzündeki birkaç milyar insan için büyük bir lüks.

 

Gezegenlerde bulabileceğiniz hangi tür yaşam biçimi olursa olsun su; akışkan sıvılar arasında canlıların metabolizmalarının işleyişini sağlayabildiği “en uygun” sıvıdır. Birçok kişi canlılığın Dünya’da olduğu gibi sadece karbon-oksijen-su temelli olmayabileceğini savunuyor. Silisyum temelli veya sıvı hidrokarbon kullanan canlılar olabilir. Ama, her halükarda yapılarında sıvı bir madde bulunmak zorundadır. Su, tüm sıvılar arasında en verimli ve uygun çözücü konumundadır. Tıpkı dizel arabaların zeytinyağı ile de rahatlıkla çalışabilmesi ama, mazot kullanıldığında elde edilen verime yaklaşamaması gibi…

Ama konumuz bu da değil. Biz bu suyun içilip içilemeyeceğini merak ediyorduk.

Hayır, bu suyu bulunduğu yerde ağzınızı dayayarak içemezsiniz! Zehirli olduğundan veya mikrop taşıyabileceğinden ötürü değil. En başta bu su, sandığınız gibi saf halde akmıyor. Çok yoğun bir tuz çözeltisi şeklinde, adeta koyu bal kıvamında ama akışkan bir çamur halinde akıyor. Tuz dediğimiz de, denizlerden veya evlerinizden bildiğiniz tuz, yani sodyum klorür (NaCl) değil.

Mars Su
Bu insanların içinde debelenip eğlendiği çamurlu su, Mars suyundan daha temiz, daha akışkan ve içilebilir halde.

 

Mars suyunda yer alan bu tuzlara Dünya’da da aşinayız. Bunlara perklorat deniliyor ve perkloratlar ClO4 şeklinde formülize ediliyor. Çeşitleri oldukça fazla: Amonyum Perklorat (NH4ClO4), Sodyum Perklorat (NaClO4), Potasyum Perklorat (KClO4) gibi. Bunlar suda çok kolay biçimde çözünebiliyorlar.

Dolayısıyla az miktarda su, muazzam miktarda perklorat çözeltisi oluşturabiliyor. Mars suyunda, bu maddelerin miktarı o kadar fazla ki, bu akışkan maddeyi elinize alıp çamurla oynar gibi oynayabilirsiniz. İşte Mars’ta sıvı su var derken, bu akışkan maddeden söz ediyoruz. Zaten, Mars’ın atmosfer basıncı ve düşük ısısı altında, içinde perklorat çözeltileri yer almadığı sürece, suyun sıvı halde bulunması imkansız.

clean-water-myanmar1
Hiç içme suyuna ulaşmak için kurbağalı bir dere kıyısında saatlerce bekleyeceğiniz bir kuyruğa girmediniz değil mi?

 

Tahmin edeceğiniz gibi bu karışım insan için oldukça zehirli. “Yerseniz” veya doğru düzgün ayrıştırmadan içerseniz ölürsünüz.

Fakat, perklorat çözeltisi içindeki suyu ayrıştırmak kolaydır. Yani, yanınızda uygun bir arıtıcı cihaz varsa, arıtıp afiyetle içebilirsiniz. Ya da ısıtıp kaynatır, buharını yoğunlaştırır, sonra bir kapta toplar; saf su olarak tüketebilirsiniz.

Son olarak şunu diyelim; bulduğunuz her suyu içmeyin. Çeşmeden akan Terkos Suyu’nu bile içmeyen insanlarsınız ama, “Mars’taki su içilir mi?” diye merak ediyorsunuz.

Hazırlayan: Zafer Emecan
Düzenleme:
Belkıs Dalkıranoğlu




Avcının Kemeri: Alnitak, Alnilam ve Mintaka

Gezegenimizin, Türkiye’nin yer aldığı kuzey yarımküresinde, gökyüzünün çıplak gözle görülebilen yegane bulutsusu Orion’un yer aldığı Orion (Avcı) takımyıldızı bulunur.

Bu takım yıldızı; Alnitak, Alnilam ve Mintaka isimlerine sahip gökyüzünün en ünlü yıldız dizilerinden birini de içinde barındırıyor. Sonbahar ve kış ayları boyunca çıplak gözle oldukça rahat görülebilen bu parlak yıldızlar, antik uygarlıklar ve Roma kültüründe “Avcının Kemeri” (Orion’s Belt) olarak niteleniyordu.

Eğer iyi bir gökyüzü gözlemcisi iseniz, Avcı takımyıldızını ve bahsettiğimiz bu üç yıldızı yılın büyük kısmında görebilirsiniz. Ancak, kış aylarında çok daha erken doğup, gökyüzünde oldukça fazla yükseldiğinden, en uygun gözlem zamanı ülkemizde Ekim-Kasım ayı ve sonrasındadır.

Avcının Kemeri
Orion takım yıldızı ve Avcının Kemeri’ni oluşturan yan yana üç yıldız (görselin ortasında, yan yana). Kemerin altında gördüğünüz üst üste üç yıldıza ise, bir teleskopla bakarsanız, aslında yıldız değil, görkemli Orion Bulutsusu olduğunu farkedersiniz.

Şimdi, kış aylarında gökyüzünü süsleyen Avcının Kemeri’ni, yani Alnitak, Alnilam ve Mintaka yıldızlarını yakından tanıyalım (Bu yazıyı yeterli düzeyde anlayabilmek için, yıldız sınıflandırmalarını öğrenenme amacıyla, öncelikle bu linkteki yazımızı okumalısınız):

Alnitak

Eğer Avcının Kemeri’ne doğru, Orion takımyıldızı’nın sarımsı ışıltısıyla en parlık yıldızı olan Betelgeuse yıldızından düz bir hat çekerseniz, kemerin alt kısmındaki Alnitak yıldızına ulaşırsınız. Bu yıldız, aslında üç yıldızın oluşturduğu bir çoklu yıldız sistemidir. Ancak, yeryüzünden çıplak gözle baktığınızda tek bir yıldız gibi görülür. Zeta Orionis veya 50 Orionis şeklinde de adlandırıldığı olur.

Bize yaklaşık 1.300 ışık yılı uzaktaki Alnitak sisteminin ana bileşenleri, Güneş’in yaklaşık 28 katı kütleye sahip olan Alnitak Aa ve Güneş’ten 14 kat daha büyük bir kütleye sahip olan Alnitak B isimli O-B tipi dev yıldızlardır. Bu iki yıldızdan ilki Güneş’ten 250 bin kat fazla enerji yayarken, diğeri Güneş’ten yaklaşık 30 bin kat daha fazla enerji üretir. Bu iki yıldız, birbirlerinin çevresinde yaklaşık 1.500 yıl süren bir yörünge periyodunda dolanırlar.

Alnitak-01w
Alnitak yıldızı (Fotoğraf Telif: Fred Espenak)

 

Yapılan araştırmalar, Alnitak Aa yıldızının aslında tek bir yıldız olmadığını gösteriyor. Alnitak Ab adı verilen ve 23 Güneş kütlesine sahip yakın bir eşi var. Alnitak Aa ve Alnitak Ab yıldızları çok yakın oldukları için, yaklaşık 8 yıl süren bir yörünge döneminde birbirleri çevresinde dolanırlar. Bu da demek ki, Alnitak B yıldızı aslında bu iki yıldızın oluşturduğu sistemin çevresinde (ortak kütle merkezini çevresinde) dolanıyor.

Her üç yıldız da kısa ömürlü dev yıldızlar sınıfına girdikleri için, birkaç milyon yıl içinde birer kırmızı dev yıldıza dönüşecek, ardından Alnitak Aa ve Alnitak Ab birer süpernova patlaması ile yok olurken, Alnitak B bir gezegenimsi bulutsu ve nihayet bir beyaz cüce halini alacak.

Alnilam

Avcının Kemeri’nin ortasında yer alan Alnilam, 35 Güneş kütlesine ve yaklaşık 30 Güneş yarıçapına sahip bir mavi dev yıldızdır. Yüzey sıcaklığı yaklaşık 28 bin santigrat derece olan Alnilam, bu özellikleriyle Güneş’ten yaklaşık 280 bin kat daha fazla enerji yayar. Alnilam, tek başına bir yıldızdır ve herhangi bir yıldız sisteminin üyesi değildir. Epsilon Orionis veya 46 Orionis isimleriyle de anılır.

alnilam-5874
Alnilam yıldızı (Amatör astrofotoğraf)

 

Bizden yaklaşık 1,340 ışık yılı uzaklıktaki Alnilam, 6 milyon yıla yaklaşan yaşı ile, kendi kütlesindeki bir yıldız için oldukça yaşlı sayılır. Önümüzdeki 1 milyon yıl içinde yavaşça bir kırmızı dev yıldıza dönüşeceği, ardından da bir süpernova patlaması ile yok olacağı düşünülüyor. Süpernova patlaması öncesinde var olan kütlesine göre, geride bir nötron yıldızı veya karadelik bırakacak.

Mintaka

Delta Orionis veya 34 Orionis isimleriyle de anılan Mintaka, yeryüzünden tek bir yıldız gibi görünmesine rağmen tıpkı Alnitak gibi bir çoklu yıldız sistemidir. Yaklaşık 1,200 ışık yılı uzaktaki sistemin ana yıldızına Delta Orionis A ismi veriliyor. Ancak bu yıldız aslında bir üçlü sistem. Sistemin anlatımı biraz kafanızı karıştırabilir, şaşırmayın:

Mintaka-01w
Mintaka yıldızı (Fotoğraf Telif: Fred Espenak) 

 

Delta Orionis A, üçlü bir sistem demiştik. Sistemin Ana bileşeni Delta Orionis Aa1 adı verilen yaklaşık 25 Güneş kütlesinde bir yıldız. Bu yıldız, Delta Orionis Aa2 adı verilen yaklaşık 10 Güneş kütlesinde bir yıldız ile, 5,7 gün süren yörünge döneminde ortak bir kütleçekim merkezi etrafında dolanıyorlar. Bu iki yıldızın çevresinde ise, Delta Orionis Ab adı verilen yaklaşık 22 Güneş kütlesinde başka bir yıldız daha yer alıyor. Sistemdeki tüm yıldızlar O-B tayf türünde mavi dev yıldızlar oldukları için, yaydıkları toplam enerji Güneş’in yüzbinlerce katına ulaşıyor.

Bu üçlü sistemin yaklaşık 2,5 trilyon kilometre uzağında, Delta Orionis C yer alıyor. Bu yıldız da iki yıldızdan oluşan çoklu bir sistem. Delta Orionis Ca, yaklaşık 6,5 Güneş kütlesindeki B sınıfı bir dev yıldız iken, Delta Orionis Cb ise yaklaşık 2,5 Güneş kütlesine sahip A sınıfı bir yıldızdır. İki yıldız birbirlerinin çevresinde yaklaşık 30 günlük bir periyotta dolanırlar.

mintaka-orion2
Mintaka’ya ne kadar güçlü bir teleskopla bakarsanız bakın, tek bir yıldız olarak göreceksiniz. Gök bilimciler, sistemin yıldız bileşenleri gözle bakarak değil, birçok farklı yöntem uygulayarak tespit ederler. Bu yöntemlerle ilgili bilgiyi, “Çift Yıldızlar” yazı dizimizi okuyarak edinebilirsiniz.

 

Mintaka sisteminde, Delta Orionis B isminde bir yıldız daha bulunuyor. Fakat, sistemin birbirine yakınlığı ve karmaşıklığı nedeniyle, B tayf tipi bir dev yıldız olması haricinde bu yıldızın yapısı hakkında henüz elimizde tatmin edici bilgiler yok.

Bu bilgilerden sonra, Avcının Kemeri’ni oluşturan bu üç yıldıza artık baktığınızda, basitçe “orada üç yıldız var” demeyeceğinize eminiz. Doğduklarından bugüne geçen yaklaşık 6 milyon yıl boyunca birçok kültürü etkilemiş, mitolojilerinde önemli yerler edinmiş bu yıldızlar, oldukça karmaşık sistemler içinde bir arada bulunuyorlar.

Önümüzdeki birkaç milyon yıl içinde bir çoğu görkemli süpernovalarla yok olacaklar. Biz o günleri göremeyecek olsak da, bu yazdığımız yazı belki 10 milyon yıl sonra bir arkeoloğun eline geçecek ve geçmişte gökyüzünde böylesi muhteşem üç yıldız olduğundan onları haberdar etmiş olacağız. Biliyorsunuz, “söz uçar, yazı kalır”…

Zafer Emecan