20. yy’ın Savaş Bitiren Dahisi: Alan Turing ve Turing Ödülleri

Bilgisayar Mühendisi:
Sahip olduğunuzu dahi bilmediğiniz problemleri sizin anlamadığınız yollarla çözen kişi. Anlam ayrımları için bakınız: büyücü, sihirbaz. Not: Hayır, bilgisayarınıza format atamam, eski sevgilinizin Facebook sayfasını da hacklemeyeceğim.

Kafanızı bilgisayardan kaldırın, etrafınıza bakın. Her gün her saniye bilgisayarlarla iç içesiniz. Bu yazıyı okuduğunuz dizüstü veya masaüstü bilgisayarınız, elinizdeki telefon, şarjdaki tablet, garajınızdaki araba, hatta belki de yaşadığınız ev… Hepsinin içinde işlemciler, işletim sistemleri, milyarlarca satır kodlar, yazılımcının siz farkına bile varmadan düzelttiği buglar var.

Hayır özel bir teşekkür beklemiyoruz, elinizde olan tüm teknolojiyi bilgisayar bilimciler, hackerlar ve yazılımcılar sadece bu işi sevdikleri için ve bu konuda merak duydukları için yapıyorlar.

Hepiniz Alan Turing’in adını duymuşsunuzdur. Yaptıklarını ve ödediği bedeli az çok bildiğinizi düşünüyorum. O yüzden bugün Turing’den ve Turing Ödülleri’nden genel olarak bahsetmeyi düşünüyorum.

Tam adı Alan Mathison Turing olan Alan Turing 1912 doğumlu İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimci ve kriptologdur. Bahsi geçen bu üç alan matematik, bilgisayar bilimleri ve kriptoloji baktığınızda neredeyse iç içe geçmiş ve birbirini destekleyen üç büyük bilim dalıdır. Klişe bir tabirle, sizin bugün kullanırken bizim ise kodlarken büyülendiğimiz bilgisayarın babasıdır Turing.

Bu alanın kurucusudur. Aynı zamanda da bir savaş kahramanıdır. Bildiğiniz savaş kahramanları gibi gazi nişanı veya komuta ettiği çok büyük orduları yoktur belki. II. Dünya Savaşı’nda Alman şifrelerini kırarak savaşın süresini kısaltmış ve belki de Almanya’nın yenilen taraf olmasının en büyük sebebi olmuştur.

Hindistan kökenli bir aileden İngiltere’de doğan Turing, matematik ve bilime doğal bir eğilim gösteriyordu. 16 yaşındayken Einstein ile tanıştı. Okuldaki çok yakın arkadaşı  Christopher Morcom’un okulun bitmesine birkaç hafta kala tüberküloz nedeniyle hayatını kaybetmesi, Turing’in dini inancının yıkılmasına sebep oldu.

28 Mayıs 1936’da yayınladığı Hesaplanabilir Sayılar: Karar Verme Probleminin bir Uygulaması(On computable numbers, with an application to the Entscheidungsproblem)  isimli makalesinde 20. Yüzyılın en büyük tartışmalarından biri olan “karmaşık hesaplar belirli bir düzenek tarafından yapılabilir mi” sorusuna kendi adıyla anılan Turing Makineleri’yle cevap verdi.

Makale özet olarak problem bir algoritmayla temsil edilebiliyorsa, bir düzenek tarafından da çözülebilir demektedir. Ayrıca Sonlanma Problemi’ni kendi makineleri için de kanıtlamıştır Turing. Sonlanma problemini de en basit şekliyle algoritmayla çözülemeyecek problemlerin de olması şeklinde tanımlayabiliriz.

Eylül 1936 ile Temmuz 1938 yılları arasında Princeton’da Lambda Yüksek Matematiği’nin kurucusu olarak bilinen Alonzo Church ile çalışan Turing, soyut matematik ve kriptoloji üzerine çalışarak 1938’de Princeton’dan Felsefe Doktoru ünvanını aldı.

Eylül 1939’da savaşın başlamasının ertesi günü askeri hizmete katıldı. Alman şifrelerinin kırılması için kriptoloji üzerine devlet için çalıştı. Hayatının bu bölümü “The Immitation Game” isimli filmde Benedict Cumberbatch tarafından başarıyla canlandırıldı.

Alan Turing
Manchester Üniversitesi Alan Turing Binası.

 

Savaşın bitiminden sonra üniversiteye dönen Turing, Ekim 1950’de Hesaplama Mekanizması ve Zeka (Computing Machinery and Intelligence) isimli makalesinde yapay zekadan bahsetti, bir makine için zeki denmesini sağlayacak bir standart olan Turing Testi’ni ortaya koydu.

1952’de Oscar Wilde gibi homoseksüel olduğu gerekçesiyle hüküm giydi. Hapisten kurtulmak için östrojen tedavisini kabul etti. Devletle ilgili tüm bağlantı ve danışmanlıkları kesildi.

8 Haziran 1954’te hizmetçisi tarafından Manchester’daki evinde ölü bulundu. Ölümüyle ilgili spekülasyonlar bulunmasına rağmen yatağının yanında  bulunan yarı yenmiş siyanürlü elma, ölümünün böyle ilginç bir intiharın sonucu olduğuna kanıt olarak gösterilebilir. (Apple’ın logosunu hatırlayın, “ısırılmış elma” )

1966’dan beri “Bilgisayar Bilimleri’nin Nobeli” olarak bilinen Turing Ödülleri, Bilgisayar Mekanizmaları Birliği (ACM) tarafından verilmektedir. 2007 – 2013 yılları arasında maddi desteğini Intel ve Google’ın sağladığı ödüller 2013 yılından beri yalnızca Google tarafından desteklenmektedir.

1966’da ilk ödül ileri bilgisayar programlama üzerindeki çalışmaları için Carnegie Üniversitesi’nden Alan J. Perlis’e verilmiş olan ödüllerin ilk kadın kazananı IBM’den Frances E. Allen olmuştur.

2016 yılındaki Turing Ödülü internet sunucuları ağını (World Wide Web), ilk web sunucusunu icat etmesi sebebiyle Tim Berners-Lee’ye veridi.

Ece Özen




Düz Dünya – Küre Dünya Tartışmasının Sosyolojik Analizi

Bir süredir düz dünya fikrini daha yaygın ve baskın şekilde duymaya başladık. Özetle Düz Dünya, dünyanın şeklinin yıllardır bilimin ve okulun bize öğrettiği küre şeklinde olmadığını iddia ederken, küre inancının NASA[i] ve “dünya elitleri”[ii] tarafından üretilmiş bir yalan olduğunu söylüyor.

Düz dünyacılara göre dünyamız sabittir, evrenin merkezindedir ve şekli küre değil, düzdür. Temel olarak düz, sabit ve evrenin merkezi olması üzerinden ilerleyen “teori”, yerçekiminin inkarı, uzaya hiç gidilmediği hatta gidilemeyeceği, Ay ve Güneş’in konumu, Antarktika, kıtalar ve daha birçok konuda insanı afallatacak kadar farklı fikirler öne sürüyor.

Bundan daha on yıl öncesine kadar dünya düzdür fikrini iddia edenler deli, meczup muamelesi görürken ya da en hafifiyle ciddiye dahi alınmazken bugün bütün dünyaya yayılmış ve sayılarını ciddi oranda artırmış vaziyetteler. Ama asıl önemlisi, National Geographic’in[iii] kısa belgeselinde de bahsedildiği gibi Düz Dünyaya inananların sayılarının çok hızlı bir şekilde artması ve fikrin gün geçtikçe popülerleşmesidir.

Artık ana akım medyada, televizyonlarda kendilerine çok daha rahat yer bulurken kimi zaman bilimsellikten son derece uzak kimi zaman şaşırtan ve düşündüren fikirler ileri sürüyorlar. Özellikle sosyal medyada Youtube, bloglar ağırlıklı olmak üzere düz dünya hakkında bir sürü içerik var.

Bu yayınların bir çoğu birbirini tekrar eden içerikler olsa da ve birçoğunda bilimsel yayın metodolojisinin hiçbirine uyulmasa da, son derece popülerlik kazanan Düz Dünya Teorisi ve düz dünyacılar, fikirlerini ısrarla sürdürüyorlar.

Ortak Platform ve Empati 

Sosyal medyadaki bu yoğun Düz Dünya trafiğinin aksine bu fikre karşı çıkan veya çürütmeye çalışan fikirlerin nispeten daha az olduğunu ya da tartışmaktan ziyade hakaretvari ve küçümseyici bir yaklaşımı çok net görüyoruz.

Aslında genel olarak bilim insanlarının tartışmadan kaçınıp, kasıtlı bir şekilde uzak durduklarını veya birkaç cümle ve hayret ifadesiyle geçiştirdiklerini söylemek mümkün.

Düz Dünya – Küre Dünya tartışmalarında; her iki tarafı için de karşılıklı saygı ve empati, yerini alaycı ve küçümser bir yaklaşıma bırakıyor. (Görsel Telif: Alamy)

 

Bu tarz bir Orta Çağ veya din kaynaklı düşüncenin tabiri yerindeyse tekrar hortlamasını ve bu kadar taraftar bulmasını kabullenmek istemiyorlar ve refkeksif olarak “hayret, şaşırma, küçümseme” arasında giden bir yaklaşım sergiliyorlar. Öte yandan temel fizik yasalarını dahi reddeden bir zihniyetle bilim insanlarının ortak tartışma platformu açıkcası şimdilik bulunmuyor.

Bilim insanları dışında Düz Dünya fikrine karşı çıkan popüler bilim yazarları ya da bilim ile yakından ilgilenen yazıların ortak tavrı da aynı şekilde denebilir. Düz Dünya fikrinin ne kadar saçma olduğu veya ilgili videolara tahammül edemediklerinden ibaret yazılar ve son derece alaycı tavırlı yazılar aslında bize hiçbir şey anlatmıyor.

Maalesef Küre Dünya gerçeğini bilenlerin, Düz Dünyacılara karşı yaptıkları söyleşi ve videolar, faydadan ziyade genel olarak savundukları Küre Dünya gerçeğine zarar getiriyor bile denebilir. Sosyal medyadan örneklersek spotify’da Darhla ve Noah’ın yaptığı podcastler, NETFLIX’in Beyond the Curve belgeselindeki kasıtlı ve abartılı alaycı, küçümseyici yaklaşım Youtube’daki onlarca alaycı video gibi örnekler verilebilir. Yine Türkiye Düz Dünya derneği başkanı Doğukan Özkan‘ın sosyal medyada 350 kişiye hakaret davası açmasını bu bağlamda değerlendirmek gerekir[iv].

Aynı şekilde düz dünyacılar kendi tabirleriyle “öğrenilmiş bilim”, “sistemin bilim adamları”…vb. yakıştırmalarla her türlü karşıt fikre kapıyı kapatıp tartışmayı veya en azından empati kurmayı mutlak bir biçimde engelliyorlar[v].

Düz Dünyacıların kendi fikirleri hakkındaki “mutlak doğru” yaklaşımı, temel fizik yasalarını reddetmeleri, Düz Dünya fikrini bilimsel bir temelden ziyade bloglar, Youtube videoları gibi bilimsel olmaktan çok uzak kanıtlarla ileri sürmeleri, dini referanslarla teorilerinin kesin doğru olduğuna inanıp “bizi asla değiştiremezsiniz” yaklaşımı ortak bir tartışma ve fikir yürütmeyi engelliyor.

Youtube’da izleyeceğiniz “FLAT EARTH” başlığı içeren tartışma veya bilgi içeren videolara bakarsanız Düz Dünyacıların Dünyanın küre olduğunu ispat eden bilimsel deneylerde dahi kesin bir reddetme tavrı takındığını görebilirsiniz. Bu dogmatik yaklaşım haliyle bilim üretmekten ziyade taraftar mantığı ile kendini, düşüncesini kabul ettirmeye dayanıyor.

Fikrin öncü savunucularından Mark Sargent, National Geographic muhabiri ile katıldığı deneyde, deney sonucunun net bir şekilde dünyanın küre olduğunu göstermesine karşın hem kendisi hem de deneye katılan diğer Düz Dünyacılarla birlikte Dünyanın ısrarla düz olduğunu iddia etmesi, deneyi, bilimi ve gördüğünü net bir biçimde inkar etmesini nasıl açıklamalıyız?

Yine NETFLIX’in “Beyond the Curve[vi]” belgeselinde Düz Dünyacıların kendi yaptıkları deneyin Dünyanın küre olduğunu ortaya koymasından sonra “interesting” şeklindeki yorumları ve devamında buna inanmamaları Düz Dünya fikrinin ve bu fikri öne sürenlerin bilim, NASA, bilim insanları ve biraz daha genişletirsek dünyanın düzeniyle ilgili sorunlu olduklarına işaret ediyor.

Düz Dünyacıların ortak bir tartışmaya, empatiye veya bilime kapılarını kapattıklarına dair başka bir örnek vermek gerekirse www.duzdunya.org sitesindeki; “Dünyanın Düz ve Sabit olduğunu çürütmeye çalışanlara 19 Tavsiye” metnindeki neredeyse bütün maddeler ama özellikle madde 10, her türlü yorum ve fikri kesin bir dille reddetmektedir.

Bu dogmatik yaklaşım Düz Dünya fikrinin belki de en zayıf noktasıdır ve gördüğümüz kadarıyla neredeyse hiçbir bilim insanının bu harekete katılmamasını açıklayan ana sebeptir.

Madde 10, dini kitapları referans alarak dünyanın düz olduğunu söylerken, bu yüzden bunu bizimle tartışmayın demektedir. Buradaki önemli nokta referansın dini kitap olması değildir. “Bizimle tartışmayın” yaklaşımını hiçbir bilim dalı apriori kabul edemez. Metodolojisi olmadan, kanıtlarla ispatlanmadan, deneylere, gözlemlere dayanmadan dini kitapta yazıyor biz aksine inanmayız düşüncesi Orta Çağ yaklaşımıdır ve bilimin bunu kabul etmesi mümkün değildir.

Aslında Dünyanın Düz veya Küre oluşu, doğuracağı sonsuz sonuç bakımından son derece önemli bilimsel bir olgudur. Burada ilk etapta önemli olan; küre mi düz mü fikrinden ziyade, tarafların son derece sağlıksız tartışma ortamı ve şeklidir. Dünyanın şekli sadece basit bir şekil tartışması olmasından ziyade, Dünya üzerindeki birçok olguyu açıklama için kullanılacak temel bir bilgidir. Ama aynı şekilde bu bilgiye nasıl ulaşıldığı, yöntemi de çıkacak sonucu belirleyecektir.

Devrim Mi, Cehalet Mi? 

Düz Dünya fikri ve Düz Dünyacılar kendilerini yenilikçi, dogmaları kabul etmeyen, var olan fikirleri sorgulayan kişiler olarak tanıtıyorlar. Düz Dünya fikrini ve fikrin savunucularını, modern çağda aydınlanma yaşayan bir grup olarak lanse ediyorlar.

Bunu o kadar ileri götürenler var ki, bugün sayısız diplomalı, doktorasını yapmış bilim insanlarına cahil, sistemin adamı, sadece olanı kabul eden, sorgulamayan sıfatlarını çok rahat bir şekilde yakıştırabiliyorlar. Açık fikirli olduklarını ve bu sayede “Dünya elitlerinin”, NASA’nın, ESA’nın, RSA’nın, JAXA’nın, ISRO’nun, TUA’nın ve bütün uzay ajanslarının söyledikleri küre dünya “büyük yalanını” ortaya çıkardıklarını, aksi takdirde bunun olmayacağını kesin bir dille söylüyorlar.

“Nobody believes any of that anymore”

Mark Sergant, National Geographic muhabirine yukarıdaki cümleyi sarf ederken; uzaydan çekilen fotoğraflara, bilimsel kanıtlara, bugüne kadar Dünya’nın küre olduğuna dair söylenen hiçbir şeye inanmayan bir kitleden bahsediyor.

Düz Dünya savunucularının önde gelenlerinden, Mark Sergant.

 

Peki bu ergen cesareti fikirlerini nereden alıyor? Nasıl bu kadar rahat ve pervasız bir şekilde yüzyıllara, hatta bin yıllara dayanan bilimsel bilgiyi, olguyu ve gözlemi reddedebiliyor? İçeriğini bilimsel olarak tam da dolduramadığı veya 15’er dakikalık Youtube videolarını temel fizik karşısına koyarken, ezberlenmiş, madde madde sıralanan Düz Dünya tanımı aslında ne demek istiyor?

Düz Dünya veya Düz Dünyacılık, yaşadığımız gezegene dair sadece bir şekil belirleme hareketi mi, yoksa Düz Dünya fikrinin arkasında, bu hareketi küçümseyenlerin benzetmesi gibi, Orta Çağ‘ın dogmatik düşünce yapısı mı bulunuyor? Kimilerinin dediği gibi Düz Dünyacılar yeni nesil troller, internet fenomenleri mi? Yoksa hakikati bulmak için uğraşan bilim cahilleri mi?

Var olan temel fizik kanunlarını yıktığını, okulların, NASA’nın ezbere ve yanlış biçimde dayattığı bilgileri sorguladıklarını söyleyen Düz Dünyacıların yerine kendimizi koyalım ve ne dediklerine, nasıl dediklerine bakarak zihin dünyalarını anlamaya çalışalım.

Big Brother ve Elitler Dünya Halklarına Karşı

Öyle zamanlara denk geldik ki, komplo teorisi olmadan hiçbir şey açıklanmıyor. Ya da tam tersini söylemek gerekirse, içinde komplo teorisi barındırmayan hiçbir olay neredeyse yok gibi. Gün geçtikçe daha çok ilgi çeken komplo teorileri ve inananları çoğalıyor. Düz Dünya fikrinin ortaya çıkışı, önlenemez yükselişi ve de temeli tam da bununla bağlantılı aslında[vii].

Tüm komplo teorilerinin hepsi, bir şekilde “Dünya’yı yöneten gizli güçler” ile bağdaştırılıyor.

 

Düz Dünya fikrini savunanlar, önceliği Dünyanın şekline değil, bugüne kadar Küre Dünya öğretisinin kendilerince düşündükleri gizli amacına yöneltiyorlar: “Küre dünya bir yalan”. “Bu yalanı söyleyenler, elitler, süper elitler, Dünya’yı yönetenler, şeytaniler” [viii], “NASA küre yalanını sürdürmek için kuruldu” şeklinde uzayıp giden retorik; aslında “büyük bir yalanın” içinde yaşadığımızı ve bunun tam olarak da tanımlayamadığımız karanlık, perde arkasında Dünya’yı yöneten gruplar tarafından kasıtlı bir şekilde söylendiğini içeriyor.

Tanımı, içeriği son derece muğlak olan “elitler” kavramı bireyler, devletler ve hatta devletler üstü gizli güçlere işaret ediyor.

Onlara göre bu “gizli güçler”, daha dini referansla söylersek “şeytaniler” Küre dünya yalanıyla toplumları yıllardır kandırıyorlar. Bu yüzden Düz Dünyacılar kendilerince tabuları yıkıyorlar. Sunulanı, yani modern, dinsiz devletin, aygıtlarının ve bilim insanlarının sunduğu bilgiyi reddettikleri için de yenilikçi olduklarını iddia ediyorlar. İşte tam da bu yüzden NASA’nın kontrolünde olan bütün uzay ajanları, NASA ve bilim insanları yalan söylüyor, yalan üretiyorlar. Hepsi, herkes büyük bir komplonun bilerek veya bilmeyerek parçası olarak hareket ediyor.

O zaman Küre Dünya “yalanı” hangi amaca hizmet ediyor?

İşte bu soruyla Düz Dünyacılar birbirlerinden bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek kısmen de olsa ayrılıyorlar. “Elitler”, “Şeytaniler” söyleminin içi o kadar büyük ve muğlak ki, herkes içeriğini farklı biçimlerde doldurabiliyor.

Kimine göre Rockefellerlar, İlimunatiler kimine göre Şeytana hizmet eden şeytaniler, dünyayı yöneten aileler gibi uzayıp giden; varlığı, tanımı net bir şekilde belli olmayan, içine zaman ve mekana göre istediğiniz sosyal grubu, siyasal düşünceyi koyabileceğiniz uçsuz bucaksız bir tanım.

Bu muğlak gruplar ve bireyler, dini kitaplarda yazdığı iddia edilen Düz Dünya öğretisini yalanlayarak, Küre dünya yalanını yayarak Düz Dünya bilgisini saklıyorlar. Aslında burada saklananı şekil olarak değil de, rahmani bilginin insani yalanla yer değiştirmesi olarak okumak gerekir. Tabi yalanın, komplonun faili belli olunca, sanki bir anda her şeyi açıklıyormuş gibi gözüken bu yaklaşım aslında hiçbir şey söylemiyor.

Bilinmez, tanımlanamaz ve sosyolojide pek de yeri olamayacak garip bir sosyal grup olan “elitler”, metafizik bir yaklaşımla “şeytaniler” ile Dünya’nın şekli tartışmasını götürmek ve takip etmek zorlaşıyor. Onlara göre bu bilinmez, tanınmayan perde arkasındaki karanlık düşman sadece Düz Dünya’dan sorumlu değil tabii ki: Gidilmeyen Ay, sahte deneyler, Photoshop resimler, hiç gidilmeyen ve gidilemeyecek olan uzay gibi birçok yalan dışında, dünyadaki başka “kötü” diyebileceğimiz olayları da bu gruplarla bağdaştıranlar var.

Düz Dünya savunucularına göre, okullar ve üniversitelerde verilen eğitim, küre dünya yalanını yayarak, Düz Dünya gerçeğini gizleme amacı taşıyor.

 

Modern üniter devletin okul (üniversiteler), Bilim (NASA ve diğer uzay ajansları), uzmanlar (her türlü bilim insanı, astrofizikçiler vs) gibi kurumlarının, yetiştirdiği ve uzman kabul ederek verdiği sıfatların Düz Dünyacılar, komplocular açısından yıprandığını ve bir şey ifade etmediğini görebiliyoruz.

Bu sebeple Düz Dünyacıların hangi sosyal sınıflardan geldiklerinin, ekonomik, kültürel gruplarının teşhis edebilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Devlete, rasyonaliteye ve ürettiği her türlü bilgiye düşman olan, inandırıcı bulmayan bu kitlenin daha iyi anlaşılması için mutlaka böyle bir çalışma gerekiyor.

Mesele Şekil Değil

Komplo teorilerinin veya komplocu yaklaşımın aslında pek de önemsemediğimiz bir öte yüzü var. Son derece belirsiz bir dünyada, olay ve bilginin akışının kontrol edilemez, muazzam boyutlarda olduğu modern yaşamda komplo teorileri son derece basit, genellemeci yaklaşımla bireydeki endişeyi yok eder ve rahatlatır.

Büyük güçlerin ve kendini kat ve kat aşan zenginlik, güç, iktidar olgusunun altında gizli bir endişeyle ezilen birey için, komplo teorileri bulunmaz bir nimet ve çıkış noktasıdır:

Komplo teorileri; bilimsel disiplinden uzak veya bilimsel açıklamaları önemsemeyenlerin açıklayamadığı şeyleri açıklar. Bilimsel olarak tahlilde bulunamadığı sosyal olguları tanımlar.

Gücünün ve müdahale olanağının hiç olmadığı olayları, kişileri komplo teorisiyle bir araya toplayarak onlara anlam kazandırır. Var olan bütün kötü olaylar bir grubun, kişinin iradesine indirgenir. Hem suçlu, hem de açıklama bulunduğu için basite indirgese de, anlaması ve anlamlandırması kolaylaşır.

Bir kez içine girdiniz mi, bütün failler, sebepler ve gizli amaçlar bellidir aslında. Komplo teorileri bize genel olarak şunları söyler:

1. Hiçbir şey tesadüfen olmaz.
2. Var olan bütün olaylar gizlenmiş isteklerin/iradenin sonucudur.
3. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.
4. Her şey birbirine bağlıdır ama gizli bir şekilde.

Düz Dünyacılar, Dünya’nın şeklinden ziyade aslında tanımlayamadıkları ama, dini ve dünyevi görüşlerini çürütmeye çalışan ve bütün kötülüklerin anası olan bir grupla zımmi olarak mücadele halindedirler. Düz Dünya fikri, temelde kesinlikle bilimsel bir yaklaşım değildir. Zaten amacı ve iddiası da bilimsellik değildir. Düz Dünya fikrinin bilimsel olmaması, bu zihniyette “kötü” veya olumsuz algılanmamaktadır.

Zaten bilim onlara göre yalanlarla doludur ve “sistemin bilim insanları” tarafından sorgulanmadan üretilmiştir. Düz Dünyacılar için bilim, deney, ampirik gözlem ve ispat; kabul edilen fikirden sonra gelmektedir ki, bu Düz Dünya görüşünü bilimsel anlamda zorlamaktadır. Bu sebeple öne sürülen fikirlerin bir kısmına üstünkörü cevap verse bile, halen cevabı aranan çok sayıda konu bulunmaktadır.

Düz Dünya; daha önce Kuran, Tevrat, İncil gibi kutsal kitaplarda yazdığı iddia edilen bilginin doğrulanması amacıyla üretilmiş ve bunun üzerine bina edilmiş, bilimsel temelleri olmayan, deney ve gözleme yer verilmeyen bir teoridir. Düşüncelerine göre; kutsal kitaplarla, Tanrı/Allah’ın düşüncesiyle ve bizzat dinin kendisi ile savaş halinde olan gizli güçler vardır. Bu gizli güçler bütün uzay ajanslarına, NASA’ya yalanlar ürettirip bunu toplumlara yaymaktadırlar.

NASA’nın Uçuş Kontrol Merkezi.

 

Yukarıda belirttiğimiz komplo teorilerine ait dört maddeye dönersek; NASA ve diğer tüm ülkelere ait uzay ajansları bilim üretmek amacıyla değil, Düz Dünya bilincini ve bilgisini saklamak için kurulmuştur. Bu yüzden Ay’a gidilmemiş ama gidilmiş gibi yapılarak dini referanslar boşa çıkartılmıştır. Bu yüzden Dünya’ya küre denilerek toplumlar kandırılmıştır ve tabii ki dünyayı yöneten “elitlerin” aslında bizim de tam olarak bilemediğimiz gizli amaçları vardır.

Bundan Sonrası Tufan

Düz dünya fikrinin temelinde metafizik olduğunu, en azından başlangıç noktasının metafizik göndermelerle dolu olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Biraz daha abartarak söylersek DÜZ DÜNYA – KÜRE DÜNYA, aslında akıl ile metafiziğin, bilim ile dinin, şeytani ile rahmaninin, ateist ile inançlının mücadelesidir Düz Dünyacılar için. Tabii ki, böyle bir genelleme tam olarak doğru olamaz. Hem Düz Dünya hem küre dünya savunucuları arasında siyasi, sosyal, inanç ve kültürel geçişler vardır ama, iki fikrin de temelinde bu dualizmler yer alır.

DÜZ DÜNYA – KÜRE DÜNYA paradigması; modern çağda akıl, mantık ve bilimi öne çıkarmış, Orta Çağ skolastik düşüncesini yüzyıllar önce geride bıraktığını düşünen bireyin hayret ifadesi karşısında, kalben inandığı ve üzerine sonradan bina ettiği bilim ile rahmani düşünceyi birleştirip, mutlak doğru olarak kabul ettiği/etmek zorunda olduğu kutsal kitaba dayanan bilgi ile yola çıkan bireyin çarpışmasıdır.

Düz Dünya teorisini ve ona ait iddiaları okurken veya karşı savları incelerken, arkasındaki bu düşünce yapısını bilmek gerekir. Düz Dünya görüşüne ait “yerçekimi yoktur” düşüncesini, Ay ve Güneş’in Dünyanın tam üzerinde dönmesini, yasaklanan kutupları, BM logosunu ve daha başka diğer iddiaları okurken bu dualizm kesinlikle unutulmamalıdır.

Düz Dünya fikrine göre; BM logosu, yasaklanan kutuplar, bu fikrin komplocu yönüne işaret ederken, Dünya’nın üzerindeki kubbe, gidilemeyen ve asla gidilemeyecek olan uzay, bizzat Dünya’nın şeklinin düz olması, kutsal metinlerin yorumlanmasına  dayandırılır.

Düz Dünyacıların savundukları fikirleri ve karşıt savlarını[ix] veya Düz Dünyacıların ne dediklerini Flat Earth Society’den[x] veya birçok yerden okuyabilirsiniz. Ama bunların bilimsel açıdan sorgulanması hem bu yazının konusu değil, hem de uzman kişilerin artık ciddiyeti ele alıp, yapması gereken bir iştir.

Serdar TORLAK

Faydalanılan Kaynaklar
1.    https://la-terre-plate.com/
2.    www.nasa.org – NASA: National Aeronautics and Space Administration
3.    https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
4.    https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
5.    https://www.yenicaggazetesi.com.tr/350-kisiye-hakaretten-suc-duyurusu-226448h.htm
6.    http://www.duzdunya.org/
7.    NETFLIX Beyond the CURVE belgeseli.
8.    https://www.scienceshumaines.com
9.    Twitter www.twitter.com
10. https://khosann.com
11. https://theflatearthsociety.org/home/
12. Redddit Flat Earth https://www.reddit.com/r/flatearth/
13. https://www.kozmikanafor.com/
14. http://www.duzdunya.org/
15. https://flat-earth.blog/
16. https://www.livescience.com/24310-flat-earth-belief.html

[i] NASA: National Aeronautics and Space Administration
[ii] Dakika 8:47’den itibaren.https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
[iii] https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
[iv] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/350-kisiye-hakaretten-suc-duyurusu-226448h.htm
[v] http://www.duzdunya.org/2019/02/dunyann-duz-ve-sabit-oldugunu-curutmeye.html Bu adresteki 19 madde net bir şekilde bunun bir fikir değil aksine mutlak bir doğru olduğunu söylüyor.
[vi] Türkçe’ye Çağın Gerisinde Yaşamak gibi hatalı veya kasıtlı şekilde bu küçümseyici davranışı içeren şekilde çevrildi.
[vii] https://www.scienceshumaines.com/theories-du-complot-notre-societe-est-elle-devenue-parano_fr_33953.html
[viii] @Flatcolakoglu69 3 mart tarihli tweet.
[ix] https://khosann.com/duz-dunya-teorisini-curuten-12-kanit/
[x] https://theflatearthsociety.org/home/




“Uzay Ve Evren HAWKING” Dergisi Satışta!

Uzay ve Evren Platformu, büyük astrofizik dehası Stephen Hawking’in 14 Mart’taki ölüm yıldönümüne özel bir sayı yayınlıyor.

Bu özel sayının, çok kıymetli bir amacı var: Dergiden elde edilen gelir, Uzay ve Evren Platformu’nu ayakta tutmanın yanısıra, köy okullarına bilimsel ekipman alma amacı ile kullanılacak ve bizzat Uzay ve Evren ekibi köy okullarına sunumlara giderek öğrencilerimiz astronomi ve uzay bilimleri alanlarında bilgilendirilecek.

Dergiyi satın alabilmek için, Uzay ve Evren sitesindeki bu linki ziyaret edebilir, satın alma işlemini gerçekleştirebilirsiniz. Ödeyeceğiniz bu çok küçük meblağın, ülkemizde astronomi ve uzay bilimlerinin gelişimine bir katkı olacağını lütfen unutmayın.




Dünya’nın Sonuna Yönelik 8 Alternatif Görüş

Merhaba karanlık, benim eski arkadaşım… Atmosferimiz, Güneş’e olan yakınlığımız ve diğer çok sayıda güzel rastlantı, canlıların hayatta kalmasına ve gelişmesine olanak sağlıyor.

Hal böyle olunca, işte buradayız; masalarda ve kahve dükkanlarında oturuyor, bu durum sanki sıradışı türden bir mucize değilmiş gibi sokakta yürüyoruz. Fakat bütün güzel şeylerin bir sonu olmalı. Günün birinde Dünya, bildiğimiz şekliyle yaşama benzeyen hiçbir şeye karşı misafirperver olmayacak.

Bu gezegen üzerindeki yaşam, şu andan itibaren milyarlarca yıl geçse bile muhtemelen sona ermeyecek. Fakat, gök fiziğindeki şartların değişmesine bağlı olarak herhangi bir zamanda da sona erebilir; belki yarın, belki yarından da yakın.

Bilim insanları, Dünya’nın pek çok şekilde ölebileceğini düşünüyor.

1) Dünya’nın erimiş çekirdeği soğuyabilir.

Dünya, magnetosfer adı verilen, koruyucu bir manyetik kalkan ile çevrilidir.

Bu manyetik alan, Dünya’nın dönmesiyle oluşur. Dünyanın dönmesiyle, sıvı demir ve nikelden oluşan kalın bir katman (dış çekirdek), katı bir metal topunun (iç çekirdek) etrafında fırıl fırıl döner ve bu sayede dev bir elektrik dinamosu meydana gelir.

Magnetosfer, Güneş’ten yayılan enerjili parçacıkları saptırır ve bunlar kendisine çarptığı zaman, boyut ve şeklini değiştirir.

Dünya’nın atmosferine çarpan yüksek enerjili bu parçacık seli sonucunda, hoş görünümlü kuzey ışıkları tetiklenebilir veya bazen de bozucu nitelikteki jeomanyetik fırtınalar meydana gelir.

Fakat çekirdek soğursa, manyetosferimizi kaybederdik; ayrıca bizi Güneş fırtınalarından koruyan şey de kaybolurdu ve Güneş fırtınaları, atmosferimizi yavaş yavaş uzaya doğru sürüklerdi.

Aynı şey, bir zamanlar suyla zengin olan ve kalın bir atmosferi bulunan Mars’ın da başına milyarlarca yıl önce gelmiş, bugün bildiğimiz kadarıyla neredeyse havasız ve görünüşe göre yaşamsız olan bir yeryüzüne yol açmıştı.

2) Güneş ölmeye ve genişlemeye başlayabilir.

Güneş (ve bizim ona göre olan konumumuz), belki de narin varoluşumuzun en önemli parçasıdır.

Fakat Güneş sonuçta bir yıldızdır ve yıldızlar er ya da geç ölür.

Şu an Güneş, ömrünün yarısında bulunuyor; hidrojeni, kaynaşma yoluyla sürekli şekilde helyuma dönüştürüyor.

Ancak bu durum sonsuza kadar sürmeyecek. Şu andan itibaren milyarlarca yıl sonra, Güneş’in hidrojeni azalacak ve helyum kaynaştırmaya başlayacak.

Bu tepkime daha fazla enerji içereceği için, Güneş’in tabakalarını dışa doğru itecek ve muhtemelen Dünya’yı Güneş’e doğru çekmeye başlayacak.

Önce yanıp kül olacağız, ardından da buharlaşacağız.

Bu durum veya Güneş’in genişlemesi, Dünya’yı yörüngesinden dışarı doğru itecek. Dünya, herhangi bir yıldıza bağlı olmaksızın, boşluğa doğru kayan serseri bir gezegen şeklinde donarak ölecek.

3) Dünya, ölümcül bir yörüngeye itilebilir.

Serseri gezegenlerden bahsetmişken, gezegenler oluşum esnasında sık sık kendi yıldız sistemlerinden kovulurlar.

Aslında, son zamanlarda yapılan canlandırmalara göre Samanyolu‘nda bulunan serseri gezegenlerin sayısı, yıldızların 100.000 katı olabilir.

Bu serseri gezegenlerden biri, Güneş Sistemimize sürüklenebilir ve Dünya’nın istikrarını bozarak, onu olağanüstü ve yaşanması zor bir yörüngeye sokabilir.

Yeterince büyük olan ve yeterince yakına sürüklenen bir gezegen, bizi Güneş Sisteminin tamamen dışına bile çıkarabilir. (Ya da Venüs veya Merkür gibi yakındaki bir gezegen ile çarpışmamıza sebep olabilir.)

Dünya da bir kar topu haline gelerek kendi başına serseri bir gezegen olabilir. Bu arada, kayda değer büyüklükteki bir kütle çekim itişi, şiddetli soğukluk ve kavurucu sıcaklık arasında değişen, uç noktada ve ölümcül mevsimler oluşturabilir.

4) Serseri bir gezegen, Dünya’ya çarpabilir.

Sürüklenen bir gezegen, sadece yakın mesafeden geçmek ve Dünya’nın yörüngesini bozmak yerine doğrudan ona çarpabilir.

Bu beklenmedik bir olay olacaktır. Yaklaşık 4.5 milyar yıl önce küçük bir gezegen, Güneş Sistemimizde yer alan daha büyük bir gezegene çarpmıştı; bunun sonucunda da Dünya ve uydusu Ay oluştu.

Yeni bir çarpışma, benzer şekilde, çarpışmadan çıkan enkazları Güneş Sisteminin her tarafına fırlatacak ve Dünya’yı baştan sona yüzde 100 eritecektir. Ayrıca muhtemelen, yeni gezegen sonunda yeniden biçimlenecek ve soğuyacak olsa da, yaşanabilir olup olmayacağını bilemeyiz.

5) Asteroitler, gezegenimizi bombardımana tutabilir.

Hollywood senaristleri, asteroitlerden kaynaklanan ölümü ve kıyamet senaryolarını çok seviyor.

Uzaydan gelen kayalar epey yıkıcı olabilir (büyük bir kaya, muhtemelen dinozorları yok etmişti) fakat gezegenin tamamını iyice silip süpürmek daha büyük veya çok sayıda asteroit gerecektir.

Yine de, böyle bir şey gerçekleşebilir. Dünya, oluştuktan sonraki yüz milyonlarca yıl boyunca asteroitlerin bombardımanına uğradı.

Çarpışmalar o kadar şiddetli oldu ki, okyanuslar uzun yıllar boyunca kaynadı.

O noktada yaşamın tamamı tek hücreliydi ve sadece sıcaklığa en dayanıklı olan mikroplar kurtulmayı başardı.

Günümüzde daha büyük olan yaşam formları, bundan neredeyse kesin olarak sağ kurtulamayacaktır. Eğer benzer bir darbe yaşarsak, hava sıcaklıkları haftalar boyunca 480 Celsius dereceden daha yükseğe çıkabilir.

6) Dünya, başıboş gezen bir kara deliğin çok yakınından geçebilir.

Kara delikler, Hollywood’un en sevdiği ikinci ölüm gezegeni şekli olabilirler. Bunun sebebini görmek zor değil.

Bunlar gizemli oldukları kadar korkutucular da. İsmi bile uğursuz.

Haklarında pek bir şey bilmiyoruz fakat bildiğimize göre o kadar yoğunlar ki, bir kara deliğin olay ufkundan ışık bile kaçamıyor. Üstelik bilim insanları, ‘geri tepen’ kara deliklerin uzayda başı boş şekilde gezdiklerini düşünüyorlar, tıpkı serseri gezegenler gibi.

Bunlardan birinin güneş sisteminden geçmesi, akıl almaz bir durum değil. Küçük bir kara delik, Dünya’nın yanından sorunsuzca geçebilir fakat Ay’ın kütlesinden daha büyük olan bir kara delik, büyük sorunlara yol açabilir.

Eğer ışık kaçamıyorsa, Dünya da kesinlikle kaçamayacaktır. Yeterince büyük ve serseri bir karadelik olursa, geri dönüşün olmadığı noktadan sonra neler olabileceğine dair iki tane görüş var.

Olay ufkunun ötesinde, atomlar tamamen kopana kadar esneyebilir.

Diğer fizikçilerin kuramına göre ise, evrenin tam sonuna düşebiliriz veya kendimizi tamamen farklı bir evrende bulabiliriz (bunlar bilimsellikten uzak spekülatif, sadece kişisel düşüncelerdir).

Geri tepen bir kara delik, Dünya’yı ıskalasa bile, depremlere ve başka yıkımlara sebep olacak kadar yakından geçebilir, bizi Güneş Sisteminden kovabilir veya döne döne Güneş’e doğru gitmemize yol açabilir.

7) Dünya’nın atmosferi, bir gama ışını patlamasıyla yok olabilir.

Gama ışını patlamaları veya GRB’ler, Evren’deki en güçlü doğa olaylarından birisidir.

Bunların çoğu, devasa yıldızlar öldüğü zaman çökmelerinin sonucunda meydana gelir. Küçük ve kısa bir patlama, güneşimizin ömrü boyunca üreteceği enerjiden daha fazla enerji yayabilir.

Bu enerjinin ozon tabakasını yok etme, Dünya’yı tehlikeli morötesi ışıkla istila etme ve ani, küresel soğumayı tetikleme potansiyeli var.

Aslında, Dünya’ya doğrulmuş eski bir GRB, Yeryüzünde gerçekleşen 440 milyon önceki ilk kitlesel yok oluşa sebep olmuş olabilir.

Neyse ki Fermi Gama Işını Uzay Teleskobunun proje yönetici vekili David Thompson, National Geographic dergisine GRB’lerin aslında pek endişe kaynağı olmadığını söylüyor.

Kendisi dergiye, söz konusu tehlikenin, “ABD’nin Maryland eyaletindeki Bowie şehrinde yer alan evimin tuvaletinde bir kutup ayısı bulduğu zaman karşılaştığı tehlikeye eşdeğer” olduğunu söylüyor.

8) Evren, nihai “Büyük Yırtılma”sında parçalara ayrılabilir.

Bu şey aslında sadece Dünya’nın değil, bütün evrenin sonunu getirebilir.

Fikir şöyle: Karanlık enerji adı verilen gizemli bir güç, giderek artan bir hızda evreni parçalara ayırıyor.

Eğer bu durum, tıpkı şimdilerde olduğu gibi hızlanmaya devam ederse, belki şu andan itibaren 22 milyar yıl sonra, atomları bir arada tutan kuvvet başarısız olacak; ve evrendeki bütün maddeler çözülerek ışınım haline gelecek.

Fakat “Büyük Yırtılma”nın gerçekleşeceğini varsaymak işe yaramaz bir şeydir; insanların hayatta kalmayacağı küresel bir felâketten sonra ne olacağını kim bilebilir ki?

Bazı mikropların hayatta kalıp, daha karmaşık bir yaşamın tohumlarını yeniden ekmeleri mümkün.

Fakat gerçekleşen yıkım topyekun olursa, en azından bir yerlerde bazı başka zeki yaşam şekillerinin var olmasını ümit edebilir ve onlara saygılarımızı sunabiliriz.

Çeviri: Ozan Zaloğlu

Kaynak: Business Insider




Bir Mum Işığı Ne Kadar Uzaktan Görülebilir?

Texas A&M Üniversitesi Fizik ve Astronomi Departmanından Kevin Krisciunas ve Don Carona, televizyonda ve internette karşılaştıkları “Mum ışığını 5 hatta 50 kilometre öteden görebiliriz” yazıları üzerine bir araştırma yapmaya ve işin doğrusunu ortaya koymaya karar vermişler.

Astronomide gözlem yaparken kullandığımız metotları kullanarak çeşitli hesaplamalar yapan ekip, araştırma sırasında mumdan çıkan ışığın enerji dağılımını Veganın enerji dağılımı ile benzer kabul edip, insanların çıplak gözle görme sınırı olan 6 kadir parlaklığa göre kıyaslama yapmışlar (Kadir, yıldızlar için bir parlaklık birimidir. Rakam ne kadar küçükse, yıldız çıplak gözle o kadar parlak  görülür).

Görme sınırı olarak kabul edilen “şehir merkezinden uzak, çok karanlık yerlerde” 6 kadir, pratik olarak kabul edilen bir limittir. Işık kirliliği altında boğulan büyük şehirlerde bu görüş maalesef 3 kadir dolaylarındadır ve İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve diğer birçok büyük veya küçük şehrin merkezinden 4’üncü kadirden ve daha düşük parlaklığa sahip yıldızlar seçilememektedir. Fakat araştırma ekibinde yer alan Krisciunas’ın 6,3 kadire kadar görebildiğini ve hatta çok keskin görüşe sahip Brian Skiff ve Stephen O’Meara’nın 8,0 kadire kadar görebildiği de makalede belirtmişler (Tabi ki ışık kirliliği olmayan çok iyi bir konumda).

CCD (ışığa duyarlı elektronik sensör)  kullanılarak yapılan çalışmada araştırmacılar mumu 338 metre ötede bir noktaya koyarak Vega yıldızı ile karşılaştırma yapmışlar. Göz kararı parlaklıklarını aynı olarak seçmelerine rağmen, şaşırtıcı bir şekilde yapılan ölçümlerde parlaklıkları arasında 2,4 kadirlik bir fark olduğu ortaya çıkmış. Bu da mumdan ölçülen ışığın Vega’dan ölçülen ışıktan 9,3 kat daha parlak olduğu anlamına gelir.

Ne kadar büyük, ne kadar pahalı veya ne kadar gelişmiş olursa olsun, bir teleskobun göz merceğinden çıplak gözle baktığımızda, çoğumuz büyük hayal kırıklığına uğrarız. Sorun, teleskopta değil, gözlerimizdedir aslında!

 

İnsan gözünün ışığı algılama şeklini, gece ve gündüz görüşlerindeki farklılığı ve kara cisim ışımasını da hesaba dahil edip hesaplama yapan ekip, bir mum ışığının görülebileceği en uzak noktayı 2,6 kilometre olarak belirlemiş.

Bilindiği gibi insan gözü, geceleri çok düşük ışık altında renkleri algılamakta güçlük çeken, bununla beraber siyah beyaz görüşü iyi olan bir yapıya sahip. Her ne kadar teleskoptan çıplak gözle baktığımızda renkleri ve detayları seçemesek de, gri tonlarında oldukça iyi görebiliriz. Elbette bu çok karanlık ortamlardaki gri tonlu görüşümüz kedi, aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvanlar ile; fare, yılan vb “av olabilen” hayvanlar, hatta kimi balıklar ve bazı eklem bacaklılar kadar iyi değildir.

Burada bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyoruz; bahsettiğimiz 2.6 kilometrelik mum ışığı görüş limiti insan gözünün ortalama görüş yetenekleri kapsamınca belirlenmiştir. Yani biz buna “ışık kirlilğinden uzakta, çok karanlık bir ortamda” yaklaşık olarak 2-3 kilometre diyebiliriz, fakat kesinlikle 5 ya da 50 kilometre değil.

Hazırlayan: Ögetay Kayalı
Düzenleme: Zafer Emecan

Kaynak: http://arxiv.org/ftp/arxiv/papers/1507/1507.06270.pdf
Kapak Fotoğrafı Telif: http://misanec.ru/author/14-nkoroleva/




Işık ve Renk Algımız

Bir duvarı farklı bir renge boyadığımız zaman, ışığın kırılma açısını değiştirdiğimiz için mi gözümüze farklı renkte görünür? Yoksa dalga boyunu, yani, dalganın iki tepe noktası arasındaki mesafeyi mi değiştiririz?

Açıkçası bu sorular, yeni boyadığımız duvara öylesine bakarken aklıma takıldı. Üzerine okuma yapmak istedim ama maalesef, çok araştırma yapıp az sağlıklı veriye ulaşabildim. Bu yüzden, benim gibi duvarlara bakarak derin düşüncelere dalan arkadaşlar için, benden daha hızlı ulaşabilsinler diye edindiğim bilgileri bu yazıda derlemeye ve orijinal kaynaklarından çevirmeye çalıştım.

Temelde, ışığın dalga özelliği gösterdiğini ve bir nesnenin renginin, yansıttığı ışık dalgalarının frekansı ile ilgili olduğunu hepimiz lise sıralarımızda duymuşuzdur. Frekans basitçe, birim zamandaki salınımların sayısı şeklinde tanımlanabilir.

Elektromanyetik spektrum. Gördüğünüz gibi, gözümüzün sınırları aslında çok dar.

 

Bir ışık demeti, frekanslarına ya da dalga boylarına göre sıralanırsa, ışık tayfı ya da elektromanyetik spektrum denilen bir grafik elde edilir. Bu grafikte yaygın olarak, metrenin milyarda biri olan nanometre (nm) kullanılır. Bu grafiğin insan gözü tarafından algılanabilen kısmı, yani görünür ışık aralığı, dalga boyu 400 ile 800 nanometre arasında olan dalgalardır. Görünür ışık, tayfın ortalarında yer almaktadır.

Görünür pencerede, yüksek frekanslı ışık dalgaları mor görünürken, düşük frekanslılar kırmızı görünür. Aradaki frekanslarda turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert şeklindedir. Bazı bilim insanları bu dizilimdeki renklerden fiziksel renk olarak bahsederler, çünkü renk kavramının insan algısına bağlı olmadan, ışığın fiziksel özelliklerine ait bir kavram olduğu söylerler. Peki, gerçekten de renkler insan algısına bağlı mıdır?

Renk
Görsel 2

Yandaki görseli daha önce görmüşsünüzdür, İngilizcedeki red, green, blue; yani kırmızı, yeşil, mavi kelimelerinin baş harflerinden RGB ismini alan bir renk uzayıdır. Bu renk uzayında kırmızı ile yeşil ışıkların kesişim bölgesi sarıdır. Düşününce, bu oldukça tuhaf bir durumdur. Çünkü, aslında ışık dalga özelliği gösterdiğinden iki ayrı frekans birbiriyle etkileşmez. Sarı olarak görünen bu bölgede, biri kırmızı frekanslı, biri de yeşil frekanslı olmak üzere iki farklı tür ışık dalgası bulunur. Görselde sarı ışık yoktur. Yani, there is no spoon 🙂

Peki, nasıl oluyor da sarı ışığı görebiliyoruz? Bu durumu anlayabilmemiz için biyolojiye danışmamız, insan gözünün ışığı nasıl algıladığına bakmamız gerekir. Işığı, retina denilen ve göz küresinin arkasını kaplayan incecik hücre katmanlarında algılarız. Retinada iki farklı tür ışık algılayan hücreye odaklanacağız: rodlar ve koniler.

Gözümüzün (solda) ve retinanın (sağda) yapısı.

 

Türkçede basil veya çubuk hücreler olarak adlandırılan rodlar, düşük ışık koşullarında renksiz görüş için kullanılır ve bunlardan tek çeşit vardır. Koni hücreleri ise, renkli görüş için kullanılır; 3 çeşittirler ve kabaca karşılık geldikleri renkler, kırmızı, yeşil ve mavidir.

Bir renk gördüğümüzde, her koninin kendi ayrık iletisini beyne gönderdiğini söyleyebiliriz. Ama sarı frekanslı ışık gözümüze geldiğinde sarıyı iletmek için özel bir konimiz yok. Sarı biraz yeşile biraz kırmızıya yakın, bu yüzden, yeşil ve kırmızı koni hücreleri beyne aynı zamanda sinyal yollarlar. Görsel 2’deki gibi, kırmızı ile yeşil ışığın aynı anda var olması da, kırmızı ile yeşil konileri eş zamanlı titreştirmenin diğer bir yoludur. Burada önemli olan beynimizin aynı sinyali almasıdır.

Gördüğünüz ışığın sarı frekanslı ya da, yeşil ile kırmızı frekansların birlikte olduğu bir ışık demeti olması önemsizdir. Her iki durumda da aynı koni hücrelerimiz titreşir ve beynimiz ışığı sarı görür.

Sonsuz çeşitlilikte fiziksel renk vardır ama bizim koni hücrelerimiz sadece üç çeşit olduğundan, bu rengin doğru karışımları ile beynin herhangi bir rengi gördüğünü düşünmesi sağlanabilir. İşte insan gözünün bu özelliğini kullanıp televizyon üreticileri televizyonunuza sonsuz çeşitte renk koymak yerine, sadece üç rengi koyarlar ve size doğru karışımın yollanmasını sağlarlar. Boya sektörü de bu yöntemle çalışır: Duvardan yansıyan ışıktaki frekansları doğru oranlarla değiştirirsek duvarın istediğimiz renk olmasını sağlayabiliriz. Sadece bir duvarın rengini değiştirme işleminde bile sayısız bilimsel basamak vardır.

Buşra Özşahin




ALS ve Stephen Hawking

ALS, yani Amyotrofik Lateral Skleroz sebebi bilinmeyen üst ve alt motor nöronlarının yapısal bozukluğu ile ortaya çıkan bir bölgeden başka bir bölgeye geçebilen, tedavi edilemez ve hastayı gün geçtikçe güçten düşüren bir hastalıktır.

Yani ALS hastalarının gün geçtikçe hareket yetenekleri kısıtlanır. Hiç şüphesiz birçoğumuz ALS hastalığını Nobel ödüllü Fizikçi Stephen Hawking ile tanıdık.

Stephen Hawking, 8 Ocak 1942 tarihinde Oxford’da doğmuştur. Oxford Üniversitesi’nden birincilikle mezun olmuş ve Cambridge Üniversitesi’nde kozmoloji alnında doktorasını yapmıştır. Alanında ki başarılarının yanında sportif faaliyetlerde de aktif olmuştur. Ancak genç Hawking’e hayatının en önemli dönüm noktalarından birinde iken –evrenin nasıl oluştuğuna ilişkin ilk fikir birikimleri bu dönemde oluşmuştur.- ALS tanısı konuldu. Doktorlar Hawking’e 2-3 yıl aralığında ömür süresi olduğunu söylediler.

Ancak durum böyle olmadı Hawking’in hastalığı çok yavaş şekilde seyir aldı. Hawking, henüz 21 yaşında doktora yapan genç bir Fizikçi idi. O umutsuzluğa kapılmak yerine daha çok çalışmayı tercih etti. Çalışmanın önemini tüm insanlığa; “Çalışmayı asla bırakmayın. Çalışmak size bir anlam ve amaç verir. Bunlarsız bir hayat boştur.” sözleriyle anlatmıştır.

Hawking Işıması.

 

20. yüzyılda Einstein’den sonra gelen en büyük deha olan Stephen Hawking tamamiyle yürüyemez ve konuşamaz hale geldiğinde çalışmalarını ve yazdığı kitapları tüm dünyaya Intel’in tasarlamış olduğu özel bir tablet sayesinde sunmuştur. Intel tarafından tasarlanan özel tableti sayesinde evrenin sırlarını çözmek için çalıştı ve çalışmalarıyla Nobel ödülü aldı. O’nun en önemli çalışmlarından biri olan Hawking Işıması, (Radyasoyonu) kara deliklerin dalgalanmasıyla ortaya çıkan enerji parçacıklarının etkileştiği ve birbirilerini yok etmesiyle ilgili yaptığı çalışmadır.

Ünlü Fizikçi’nin en önemli yeteneklerinden biri ise, çözümleri hesaplama veya deney ihtiyacı olmaksızın göselleştirebilme yetisidir.

Ünlü deha, 2007 yılında özel geliştirilmiş bir uçak içinde yer çekimi olmayan ortamı deneyimledi. Bu deneyim ona, yer çekimsiz ortamda bulunan ilk felçli insan niteliğini kazandırdı.

Hawking yer çekimsiz ortamı olan özel bir uçakta.  

 

Hawking için özel tasarım bir tabletten bahsetmiştik. Şimdi bu tabletin ne tür yazılımlarla nasıl çalıştığını inceleyelim. Hawking, 1997 yılından ölümüne kadar tekerlekli sandalyesinden çalışmalarını sürdürdü. Sandalyenin koluna yerleştirilmiş bir tablet bulunmaktaydı. Bu tablet tekerleri döndüren motorlara güç kaynağı olan pillerle çalışmaktaydı. Hawking, hastalığı sebebi ile geçirdiği bir anomali sonucunda soluk borusundan yapılan ameliyat sebebi ile konuşma yetisini de kaybettiğinden Intel’in oluşturduğu özel bir yazılımla Hawking yanağını oynatarak tabletteki imleci hareket ettirebiliyordu ve konuşmalarını bu tabletten çıkan robotik bir ses ile duyuruyordu. Peki bu sistem yanak hareketlerini nasıl takip ediyordu? Bunun için kızıl ötesi ışınlar kullanılıyordu. Bu kızıl ötesi ışınlar kullanılarak üretilen kızıl ötesi bir göz ünlü dehanın gözlük çerçevesine yerleştirilmişti. Bu özel sisteme Hawking için algoritmalardan oluşan bir yazılım eklenmiştir. Bu yazılıma Hawking’in nasıl konuştuğu eklenmişti. Hawking’e, derslerinde veya konferanslarında yalnızca ilk harfi tabletine yazarak kalan harflerin doğru ve tam manasıyla tamamlanması gibi bir kolaylık sağlıyordu.

Onun için özel tasarlanmış tablet, tabletinin bulunduğu elektrikli sandalye ve yazılımlar onun dünyaya çalışmalarını duyurmasını, kitaplarının yazılmasını ve konferans metinlerinin hazırlanmasını sağlıyordu. 14 Mart 2018 tarihinde kaybettiğimiz Stephen Hawking hayatının son günlerine kadar sandalyesinde çalışmalarına devam etti.

Sultan Kış

Kaynakça:
Karlıkaya Geysu, Hays Arthur P, Amiyotrofik Lateral Skleroz
Youtube: Sorgulayan İnsan/ Stephen Hawking’in Sandalyesi Nasıl Çalışıyordu?
Stephen Hawking, BBC NEWS




Yapay Zeka İle Aramızdaki Fark

Yapay zeka kavramını az çok hepimiz duymuşuzdur. Yapay zeka denildiğinde aklımıza uçan robotlar, bizden daha zeki, Dünya savaşlarında başrol oynayan demirden yapılar gelir. Bir bakıma bu çağrışımlar doğrudur diyebiliriz.

Yapay zeka kavramının ilk duyuşta bir çoğumuza garip gelmesi olağandır. Çünkü ‘zeka’ olarak adlandırdığımız nitelik başlı başına soyut olmasına karşın bir de yanına yapay ekliyor ve ‘Yapay Zeka’ diyoruz. Peki tam olarak ‘Yapay Zeka’ kavramını nasıl tanımlarız?

Yapay Zeka, “insan zekasının bilgisayar tarafından taklit edilmesini sağlamaya yönelik metodlarla ilgilenen çalışma alanıdır” diyebiliriz. İnsan zekası dediğimiz zaman aslında insan beyninin, insani fonksiyonların taklit edilmesini de katabiliriz. Ortalama 1.5 kg. ağırlığında olan en önemli ve hayati organımız olan beynimiz, 60 yıllık ortalama bir ömürde saniyede 600 birimlik bilgiyi kaydeder. Bu rakam 60 yıl üzerinden değerlendirildiğinde ortaya korkunç büyüklükte bir rakam çıkar. Peki bu muazzam işleyişin taklidi nasıl yapılabilir?

Yapay Zeka kavramı ilk olarak 1956 yılında Dortmaouth Görüşmesi’nde ortaya atılmıştır. İnsan uzmanlığı ile yapay zeka uzmanlığını karşılaştıracak olursak genel anlamda; insan uzmanlığı yeni fikirler üretirken yapay uzmanlık sadece var olanı, kendisine ekleneni kullanabilir. Gözlem yapamaz ve insan uzmanlığının aksine sembolik verilerle çalışır.

Yapay zekadan, bizim yaptığımız günlük işleri en az bizim kadar iyi ve bağımsız biçimde yapmasını bekliyoruz (Fotoğraf Telif: http://www.chilloutpoint.com).

 

[1]Yapay Zeka Teknikleri ve Uygulamaları: YZ uygulamaları için aşağıdaki gibi bir liste yapılabilir.

  1. a) Bilgi tabanlı uzman sistem yaklaşımı
  2. b) Yapay sinir ağları yaklaşımı
  3. c) Bulanık mantık yaklaşımı

d) Geleneksel olmayan optimizasyon teknikleri

i) Genetik algoritma

ii) Tavlama benzetimi (Simulated annealing)

iii) Tabu arama

  1. iv) Hyprid algoritmalar
  2. e) Nesne tabanlı (Object-oriented) programlama
  3. f) Coğrafi bilgi sistemleri(GIS)
  4. g) Karar destek sistemlerinin gelişimi
  5. h) Yumuşak programlama (Soft computing )

Aslına bakılırsa YZ (Yapay Zeka) ilk olarak hayatımıza İngiliz Mantık ve Matematikçi olan Alan Turing ile girmiştir. Alan Turing, Mind adlı bir dergide “Computing Machientry and Intelligence” adını verdiği bir makale yayımlamıştır. Bu makalenin odak noktası makinelerin düşünüp düşünemeyeceğinin tartışılmasıdır. Turing, ‘makineler düşünemez’ fikrini savunan herkesi karşısında almıştır.

Turing Testi

Alan Turing, kendi adıyla alınan, bir bilgisayarın insan yetilerine ulaşıp ulaşamayacağını ölçmek için bir test geliştirilmiştir. Deneyde, biri yapay zeka olmak üzere 3 farklı kişi bulunur. Diğer iki kişiden biri deneye tabi tutulan insan, diğeri haberleştiği farklı bir insandır. Deneye tabi tutulan birey, iki farklı bilgisayarla hangisinin yapay zeka hangisinin insan olduğunu bilmeden haberleşir. Eğer bu durumda yapay zeka ve insan birbirinden ayırt edilebiliyorsa yapay zeka insan yetişine ulaşamamış, ayırt edilemiyorsa ulaşmış demektir.

Turing Testi Diagramı (Kaynak: www.wikipedia.com).

 

Şimdi ise günümüze gelelim ve ilgi  odağı olan yapay zeka yazılımlarını listeleyelim;

1) Apple Siri: Listemizin başında birçok insan tarafından kullanılan Siri var. Apple’ın ürettiği Siri, sorduğumuz tüm sorulara yanıt verebilecek düzeydedir.

2) Microsoft Cortana: Microsoft’un, Siri’den farklı olarak birkaç özellik ekleyerek oluşturduğu Cortana, nesneler ve yerler için belirlediğiniz takma isimleri öğrenebiliyor.

3) Google Now: Google, Cortana’nın algoritmasını karmaşıklaştırıyor ve devamlı sohbet edebiliyor düzeyde bize Google Now yazılımını sunuyor.

4) IBM Watson: Watson’un en gözde özelliği, verileri kullanarak teşhis gerçekleştirip tedavi sürecini belirleyebiliyor olmasıdır.

5) IPSoft Amelia: Amelia, diyalog kurduğu müşterilerinin ses tonlarından duygu durumlarını anlayabilecek düzeyde geliştirilmiştir.

Buraya kadar yapay zekanın ne olduğunu, nasıl kullanıldığını, ve günümüze nereden geldiğini konuştuk. Peki bu kadar gözde ve insanlık tarihinin en önemli buluşlarından olan yapay zekalarımız, işimize yarar nitelikteyken bize geri dönülmez zararlar verebilir mi?

Bu konuda elbette en can alıcı yorum 14 Mart 2018 tarihinde kaybettiğimiz, Nobel ödüllü İngiliz Fizikçi Stephen Hawking tarafından yapılmıştır.

Hawking, Independent gazetesinde yapay zeka için artık bir yatırım savaşına girildiğini belirtmiştir. Yapay zeka, teşhis, tedavi ve insanlık için çok yararlı alanlarda kullanıldığında hayatımızı kolaylaştıracak derecede bir buluş olduğunu söylemiş ancak amacından ve kontrolden çıktığında insanoğlunun sonu olabilecek düzeye gelecektir.

SpaceX’in Ceo’su Elon Musk, insan eli ile yapılan yapay zekanın insanoğlu üzerinde egemenlik kuracağı ve insanoğlunun bu savaşta kazanma başarısının yalnızca %10 olacağını söylemiştir.

Hazırlayan: Sultan Kış

Pirim, Harun, “Yapay Zeka”, Journal of Yaşar University, (2006)
Haber Kaynağı: https://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/12/141202_hawking_yapay_zeka
21.05.2015. https://evrimagaci.org/hayatlarimiza-giren-5-yapay-zeka-urunu-sizin-yapay-zekaniz-ne-kadar-zeki-3224
[1] Harun Pirim’in, Yapay Zeka adlı makalesinden aynı şekilde alınmıştır.




Işıktan Daha Hızlı Parçacıklar: Çerenkov Işıması

Işığın 299.792.458 m/s’lik boşluktaki hızının evrende başka hiçbir cisim tarafından geçilemeyeceğini biliyoruz.

Her ne kadar ışığın boşluktaki bu hızını geçmek hiçbir şekilde mümkün olmasa da, eğer ışığın yol aldığı ortam vakum değilse ışığın hızını geçebiliyoruz. Bu, sesin hızının farklı ortamlarda değişik hızlarda yayılmasına çok benzer bir durum.

Ses hızı 20 santigrat derece sıcaklıkta saniyede 343.2 metre hızla yol alırken, su ortamında ses bundan 4.3 kat daha hızlı yayılır. Saniyede 343 metrelik hız günümüz teknolojisiyle artık aşılabiliyor ve bu durumda sonik patlama adı verilen bir olay meydana geliyor. Bu gerçekleştiğinde sesin kaynağı olan cisim, yayılan ses dalgalarının hızını, yani ses hızını geçerek ses duvarını aşıyor ve bir sonik patlama oluşuyor.

Sonik patlamalar ya da ses duvarının aşılması, simülasyonda görüldüğü gibi ses kaynağının yayılan ses dalgalarından daha hızlı gitmesi sonucu oluşuyor.

 

Peki, eğer ışığın hızını yavaşlatabiliyorsak, yavaşlattığımız ışık hızını geçersek ne olur? Ya da başka bir deyişle, “ışık duvarı” aşılırsa ses hızını aştığımızda olduğu gibi bir sonik patlama veya ona benzer bir olay meydana gelebilir mi? Aslında bu, Dünya’da farklı reaktörlerde elektronlar kullanılarak test edilebiliyor. Işığın hızı vakum ortamında “c” iken, bu reaktörlerde suyun içerisinde yol alan ışığın hızı 0.75c’ye düşüyor. Normal şartlar altında ışık hızıyla aynı hıza sahip olamayan elektronlar su içerisindeki fotonların hızını geçici olarak aşıyorlar ve böylece elektronlar mavi renkli bir ışımaya sebep oluyorlar. Işınımın mavi renkte olması ise Doppler Etkisi’nden ileri geliyor.

Elbette biliminsanları Çerenkov Işıması’nı canları istedikleri için yaratıp durmuyorlar. Örneğin Çerenkov Işıması sayesinde tespit edilmesi zor biyomoleküller tespit edilebiliyor veya bu ışıma tıp alanında vücut görüntüleme teknolojileri için kullanılabiliyor.

Ses duvarını aşan "süpersonik" bir jet.
Ses duvarını aşan “süpersonik” bir jet.

 

Ayrıca Çerenkov Işıması’nın bilimsel gözlem teknolojilerine de büyük katkıları var. Yüksek enerjili bir gamma ışını Dünya’mızın atmosferi ile etkileşime girdiğinde bu yüksek hızlı elektron-pozitron çiftleri meydana getiriyor. İşte tam da burada Çerenkov Işıması, bu gamma ışınlarının kaynağını veya diğer bazı özelliklerini tespit etme amacıyla kullanılabiliyor. Bunların dışında Çerenkov Işıması parçacık fiziği çalışmalarında da benzer sebeplerle etkin bir şekilde kullanılıyor.

Son olarak, ışımanın adı Çerenkov etkisini deneysel olarak ilk defa gözlemleyip, 1958 yılında Nobel’e layık görülen Sovyet biliminsanı Pavel Alekseyevich Cherenkov’un isminden ileri geliyor.

Dipnot: Ana görselde, ABD’de bulunan Gelişmiş Test Reaktörü’nün (Advanced Test Reactor) Çerenkov Işıması yaydığı sırada çekilmiş bir fotoğrafını görüyoruz.

Kemal Cihat Toprakçı

https://en.wikipedia.org/wiki/Cherenkov_radiation

http://encyclopedia2.thefreedictionary.com/Cherenkov+radiation




Manyetik Solucan Deliği

Bilim insanları tarafından laboratuvarda oluşturulan Solucan deliği, görünmez bir manyetik alan meydana getiriyor!

Fizikçiler, geliştirdikleri bir cihazla uzayda manyetik alan şeklinde tünel açan bir solucan deliği yarattılar. Bu cihaz, manyetik olarak görünmez olan bir yol boyunca uzayın bir noktasından başka bir noktasına iletilebilen bir manyetik alan yaymaktadır.

Manyetik bakış açısına göre cihaz, manyetik alanın sanki ekstra özel bir boyuttan aktarılmış olduğu, bir solucan deliği gibi davranıyor.

Manyetik Solucan Deliği
Cihaz, manyetik alanı gizleyebiliyor ve dışarıdan görünmez hale getirebiliyor. (Telif: Jordi Prat-Camps ve Universitat Autònoma de Barcelona)

 

Bir solucan deliği fikri, Albert Einstein’ın teorilerinden gelmektedir. 1935’te Einstein ve meslektaşı Nathan Rosen, genel görelilik teorisinin, uzay-zaman içerisinde iki farklı noktayı bağlayabilecek köprülerin varlığına izin verdiğini fark etti. Teorik olarak, bu Einstein-Rosen köprüleri ya da solucan delikleri, bir şeylerin uzak mesafeler arasında anında tünel açabilmesine olanak sağlayabilir (ancak bu teorideki tüneller son derece ufaktır, bu yüzden normalde bir uzay yolcusu için uygun değildir). Şimdiye dek hiç kimse, uzay-zaman solucan deliklerinin gerçekten var olduğuna dair bir kanıt bulamadı.

Yeni solucan deliği, kendiliğinden oluşabilen bir uzay-zaman solucan deliği değildir!

Manyetik Solucan Deliği

Özellikle yüksek seviyeli akım taşıyabilen süper iletkenler veya yüklü parçacıklar, iç kısımlarından manyetik alan çizgilerini dışarı çıkarırlar; bu çizgileri esasen bükerler veya çarpıtırlar. Bu da aslında manyetik alanın, çevresindeki 3D (3 boyutlu) ortamdan farklı bir şey yapmasını sağlar.

Manyetik solucan deliğini yaratan cihaz. (Telif: Jordi Prat-Camps ve Universitat Autònoma de Barcelona)

 

Ekip, iç spiral silindirli, iki tane ortak merkezli küreden oluşan üç katmanlı bir nesne tasarladı. İç tabaka aslında bir uçtan diğerine bir manyetik alan iletirken, diğer iki tabaka alanın varlığını gizlemede rol oynadı.

Ittrium baryum bakır oksit olarak adlandırılan yüksek sıcaklıklı bir süper iletken malzemeden yapılmış ince bir kabuk, iç silindiri kaplar ve iç kısımdan geçen manyetik alanı büker. Nihai kabuk, kesilmiş 150 parçadan oluşmuştur. Bu kabuk süper iletken kabuk tarafından manyetik alanın bükülmesini mükemmel bir şekilde ortadan kaldırmak için yerleştirilmiştir. Bu cihaz, sıvı-azot banyosuna yerleştirilmiştir.

Yeni manyetik solucan deliği, silindirin bir tarafından diğerine manyetik alanın akmasını sağlar, böylece geçiş esnasında “görünmez” olur. Solucan deliğinin bir ucunda kaybolan ve diğer ucunda görünen mıknatısın yarattığı bir manyetik alana sahip olmuş olursunuz.

Çeviri: Nur Sökmen

http://www.livescience.com/51925-magnetic-wormhole-created.html




Uluslararası Uzay İstasyonu ile Amatör İletişim

Bir İngiliz amatör radyo tutkunu, Uluslararası Uzay İstasyonu (UUİ) ile iletişim kurmayı başardı.

Sadece kimle görüştüğümü ve o gün uzayda işlerin nasıl gittiğini sordum.”

Radyo teknolojisi, içinde bulunduğumuz yüzyılda bizimle birlikte olduğundan beri, uzmanların yanısıra amatör radyocular ve beceriksiz tamircilerden oluşan büyük bir topluluk ortaya çıkardı. Bu radyoculardan biri olan, İngiltere’de oturan 52 yaşındaki Adrian Lane, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki astronotlarla kısa fakat neşeli bir görüşme gerçekleştirdi.

Amatör radyocu, Adrian Lane…

Eski kamyon sürücüsü Lane; Gloucestershire, Coleford’daki bahçesindeki kulubede iletişim kurmaya çalışırken, UUİ’nin 320 km üstünden, saatte yaklaşık 29.772 km hızla geçtiğini unutmayın. Amatör radyo tutkunu, uzay istasyonunun evinin üzerinden geçecek olduğunu öğrendikten sonra iletişim sağlama çalışmaları için birkaç hafta harcamış.

The Daily Telegraph’a şöyle konuşuyor: “Sinyal gönderiyordum. Her gün uzaydaki biriyle konuşma fırsatı bulmazsınız.” Gerekli hesaplamaları yapan iki çocuk babası, UUİ’nin menzilde olacağına inandığı sırada özgün çağrı sinyalini göndermiş ve şansına, karşılık olarak bir karşılama mesajı almış.

“Onlara, Dünya’nın oradan ne kadar muhteşem görüldüğünü söyledim,” diye ekliyor ve görüşmenin toplamda yaklaşık 50 saniye sürdüğünü söylüyor. “Oh Adrian, harika, buradan nasıl göründüğünü hayal edemezsin,’ dediler. Çok karanlık olduğunu fakat Dünya’ya baktığın zaman renklerle dolu göründüğünü söyledi. Basitçe, kim olduğunu ve uzayda o gün işlerin nasıl gittiğini sordum. Tam bir aceleydi.”

UUİ’de giden astronotlar, zamanlarının çoğunu önemli bilimsel görevlerle ilgilenerek geçiriyorlar. Fakat haftasonlarındaki molalarda, amatör radyocular ile düzenli olarak irtibat kurdukları biliniyor. Bu durum, çeşitli eğitim projeleri ve girişimler için uzay istasyonuna kurulmuş amatör telsiz ile mümkün oluyor. Eğer teknik bilginiz varsa, bu cihaza düşük güçlü radyolar, küçük verici antenler yoluyla ulaşılabiliyor.

Amatör
Adrian Lane, radyo iletişimini gerçekleştirdiği, bahçesindeki kulübede. Amatör radyoculuk, Türkiye de dahil olmak üzere Dünya çapında yaygın bir hobidir.

Haberleşmeler, çoğu zaman resmî olarak NASA tarafından onaylanıyor. Örneğin İngiltere’de okula giden çocuklar, İngiltere’nin astronotu Tim Peake ile 2014 yılı sonlarında aynı amatör radyo teknolojisini kullanarak konuşmuşlardı.

Lane, zamanının çoğunu Dünya çapında radyo tutkunu arkadaşlarıyla iletişim kurarak geçirdiğini ve karısının bunu onaylamadığını söylüyor. “Bundan nefret ediyor” diye itirafta bulunuyor. “Bunun üzerine çok patırtı koptu. Hatta çocuklar beni nerede bulacaklarını biliyorlar. Babam nerede? Ah, yine o kulübede, diyorlar.”

Ozan Zaloğlu

https://www.sciencealert.com/amateur-radio-enthusiast-makes-contact-with-the-international-space-station




Kış Vaktinde Yaz Saati ve Astronomik Zaman Ölçümleri

Yaz saati, kış saati, saatler ileri geri derken, ülkemizde son yıllarda, büyükten küçüğe herkes aslında astronomik bir olguyu konuşuyor. Saat dilimimizin değişmesi iyi mi oldu kötü mü oldu bilemeyiz ama, bu konuya istinaden, Astronomide Yerel Zaman ve değişimleri üzerine sizin için bir yazı hazırlamaya çalıştık.

Neden Dünya üzerinde her coğrafi bölgede saat aynı değil, Yerel Zaman ne demek gibi sorulara yanıt olarak aklınıza ilk başta, Dünya’nın yuvarlak olduğu ve döndüğü geliyor ise doğru yoldasınız. Dünya’nın kendi ekseninde dönen yuvarlak bir cisim olması, zamanı ölçmek için temel bir birimdir.

Günlük yaşamımızda bu dönmeyi sabit, yani çok uzun zaman sürecinde de olsa değişen temel açısal döneme hızını, değişmez ve bir turu tam olarak 24 saat kabul ederiz. Ama hassas Astronomik ölçümlerde, özellikle dönme süresi önemlidir ve dikkatli hesaplanmazsa karışıklığa sebep olur.

Göksel meridyenler, enlemler… Astronomlar zaman hesaplamalarında ve gözlemlerinde ileri matematik ile çalışırlar.

 

Bu sebeple astronomlar, Dünya’nın kendi ekseninde dönme hareketine dayanan ama yörüngedeki hareketini de hesaba katarak ve Güneş’i ya da bir yıldızı referans alarak, üç temel şekilde zaman ölçü birimlerini saptarlar.

  • Yıldız Zamanı: Bir Yıldız Günü, ilkbahar noktasının bir gözlemcinin göksel meridyeninden peşi sıra geçişi arasındaki zaman aralığı olarak tanımlanır ve 24 Yıldız Zamanı Saatine eşittir. İlkbahar Noktası, Güneş’in görünen yıllık deviniminde gök eşleği(gök ekvatoru) ile tutulumun kesim noktalarından biri olarak özetlenebilir.

equinox
Vernal Equinox; İlkbahar Noktası

 

İlkbahar noktası, gözlemcinin görsel meridyeninde bulunduğu zaman o yerdeki yıldız zamanı 0h’dir. Bu tanım, her gözlemcinin Dünya’dan uzaya baktığı konum aynı olmadığı için yani, göksel meridyenleri farklı olduğu için yersel kabul edilir, bu farktan ötürü de bir yıldızın iki gözlem yerine ait saat açıları farkı, bu yerlerin boylam farkına eşittir.

Saat açısı kısaca, gözlenen yıldızın saat çemberinin, gözlem yerinin göksel meridyenine göre, batı yönünde yaptığı açı olarak tanımlanabilir.

Yıldız günü uzunluğu, ilkbahar noktasının aynı göksel meridyenden peşi sıra geçişindeki sürenin 1/120 saniyelik farkından dolayı, uzun vadede değişiklik gösterir.

  • Gerçek Güneş Zamanı: Güneş’in, bir gözlem yerine ait saat açısına, o yerdeki Gerçek Gözlem Zamanı denmektedir. Güneş, o yerin göksel meridyeninde bulunduğu anda, o yerde Gerçek Öğle Zamanı olduğu kabul edilir. Temel olarak, Dünya’nın Güneş etrafındaki eliptik yörüngesinde sabit hızla hareket etmemesinden, Gerçek Güneş Gününün uzunluğu sabit olmayıp mevsimden mevsime değişmektedir. Bu değişimler de hesaplamalarda Astronomlar tarafından göz önünde bulundurulmak durumundadır.
  • Ortalama Güneş Zamanı: Bütün bu bahsedilen düzensiz hareketler Astronomları teorik, gerçekte olmayan, düzenli hareket eden bir Güneş tanımlamaya yöneltmiştir. Ortalama Güneş diye anılan bu sanal Güneş’in, 21 Mart’ta tam İlkbahar Noktasında bulunduğu, gök ekvatoru üzerinde de düzenli hareket ettiği kabul edilir.

İşte bu Ortalama Güneş’in saat açısına Ortalama Güneş zamanı denir ve gözlemcinin göksel meridyeninden peşi sıra geçişi arasında kalan zamana bir Ortalama Güneş Günü denir.

Ve nihayetinde, Ortalama Güneş ve Ortalama Güneş Zamanı bizi günlük hayatta kullandığımız Takvim Zamanı’na götürür. Takvim Zamanı’nda Ortalama Güneş Zamanı’na göre çalışan bir saat, ortalama gece yarısında 0h’yi gösterir ve bizim için yeni bir takvim günü başlar. Takvimin Zamanı’nın bölgesel olarak özelleşmesi ise coğrafi konumlarla ilişkilidir.

Dünya üzerinde, Greenwich başlangıç meridyeninden itibaren, eşit aralıklı, 24 tane standart meridyen ve bunlar yardımı ile de 24 saat dilimi tanımlanmıştır. Buna göre, komşu iki meridyen arasındaki açı 15 derecedir. Bir standart meridyenin 7 dakika 15 derece sağından ve solundan geçen meridyenlerle sınırlanan bölgeye o standart meridyene ait Saat Dilimi denir. Aynı saat diliminde bulunan yerler aynı Ortalama Güneş Zamanı’nı kullanır ve bu zamana Bölge Zamanı (Yerel Zaman) denir.

Greenwich, başlangıç meridyeni ile tanımlanan bölge zamanı için Genel Zaman (Universal Time=U.T) terimi kullanılır.

turkey

Türkiye’den biri İzmit civarından olmak üzere, 30 derecelik doğu standart meridyeni, diğeri de Erzurum civarından olmak üzere, 45 derecelik doğu standart meridyeni geçmektedir.

Ülkemizden iki standart meridyen geçtiğinden, 1972 yılından 2016 yılına kadar Türkiye Bölge Zamanı saati, kış ayları için genel saati gösteren saatten 2 saat ileri, yaz ayları için genel saati gösteren saatten 3 saat ileri olacak şekilde kullanılmıştır.

8 Eylül 2016 itibariyle de Türkiye Bölgesel Zamanımız, 45 derecelik doğu standart meridyeni hesaplamalarıyla, genel saati gösteren saatten 3 saat ileri olacak şekilde 29825 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 07/09/2016 tarihli 2016/9154 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesine göre kalıcı hale gelmiştir. Eh, ne diyelim, güle güle kullanalım. 🙂

Büşra Özşahin

Kaynak: Genel Astronomi, S.Karaali, 1999




Elektrik Akımına Kapılıp Çarpılmak

Birçoğumuz yaşamı boyunca birçok kere elektrik akımına maruz kalmış, en azından iletken cisimlere veya başka birine dokunduğumuzda statik elektriği hissetmiş; ama bu esnada neler olduğunu düşünmemişizdir.

Elektriğe maruz kalma mevzusunu irdelemeden önce, elektriğin ne olduğu konusuna seri biçimde değinelim. Elektriğin oluşumunu iki farklı şekilde düşünebilirsiniz. Statik ve akan elektrik. Statik elektrik, cisimlerden sürtünme veya ısıtma yolu ile elde edilebilir.

Örneğin iki cismi birbirine sürterek, cisimlerin atomlarındaki elektronların yerlerini değiştirerek cisimlerden birinde elektron yoğunluğu sağlayabiliriz. Diğer bir ihtimal de, iletken bir cisim üzerinde elektron akışı sağlamak. Bunun için farklı metodlarla cismin bir bölgesinde elektronları yoğunlaştırmamız, diğer bölgesinde de seyrekleştirmemiz gerekir.

Bu durumda dengeyi sağlamak adına cisimde elektronların yoğun olduğu uçtan seyrek olduğu uca doğru oluşan itme kuvveti ile elektrik akımı sağlamış oluruz. Buradaki akış miktarını da (elektrik akımı), belli bir sürede akan elektron miktarını sayarak buluruz.

fus_2854_1240223378
Statik elektriği günlük hayatta saçlarımızı taradıktan sonra oluşan bu can sıkıcı görüntüyle neredeyse her gün deneyimleyebiliyoruz.

 

Elektrik çarpması dediğimiz olaya da yine iki şekilde değinebiliriz. Birincisi, statik elektrik çarpılması. Bu durumda asıl gerçekleşen, statik elektrikle yüklü maddenin (cisim veya insan); diğer maddeye (cisim veya insana) teması sonrasında diğer cisme oranla üzerindeki fazla elektronları transfer etmesidir. Bunu başka bir kişiye veya nesneye dokunduğumuzda sıklıkla yaşarız. İlk durumda sizde veya temas ettiğiniz kişi ile sizin aranızda, duyu reseptörlerinizin algılayacağı kadar büyük bir elektrik akımı oluşmuş demektir. Bu durumda siz ya da diğer kişi statik elektrik (daha çok elektron) ile yüklenmiş ve temas ile fazla elektronları karşıdaki kişiye transfer etmeye çalışıyor olabilir.

Esasında kimin statik yüklendiğini basit bir yöntemle öğrenebilirsiniz. Elektrik akımını ölçebilen, yeterince hassas bir cihaz (multimetre-avometre vb.) temin edin ve cihazın uçlarından birini biriniz (artı uç), birini diğeriniz (eksi uç) tutun. Bu temas gerçekleştiğinde, cihazınızı iki vücut arasında seri bağlamış olacaksınız ve iki vücut, cihaz vasıtasıyla temas edeceğinden; cihazınızın ekranında (eğer iki vücut arasında yeterince yük farkı var ise) bir akım değeri göreceksiniz. Şimdi gelelim bu değeri yorumlamaya. Eğer okunan amper değeri pozitif ise; eksi ucu tutan kişiden artı ucu tutan kişiye doğru bir elektron akışı oluyor demektir. Bu durumda suçlu, yani fazla elektronla yüklü kişi, eksi ucu tutan kişidir. Değer negatif ise bu durumun tam tersi geçerlidir.

Hatta daha da ileri gidip, birkaç trilyon elektron hata ile kaç adet elektron fazlası olduğunu ve kaç elektronun transfer edildiğini hesaplayabilirsiniz. 1 Amper, saniyede yaklaşık 10 üzeri 18 adet elektronun akışına tekabül eder. Temas anının başladığı an ile bittiği an arasında, saniyede bir ölçüm alarak; akım sıfırlanana (elektronlarınız eşitlenene) kadar bir kayıt tutun. Bu kayıtta her saniye için ölçtüğünüz akım değerine karşılık gelen elektron akış miktarını not alın ve not aldığınız sayıları üst üste toplayın. Biriniz yaklaşık olarak işte bu kadar elektrondan kurtuldunuz!

Statik elektrikle yüklü bir cisim de sizi veya başka bir cismi ‘çarpabilir’. Statik elektrikle yüklü bir cismin başka bir cismi çarpması bizi pek ilgilendirmiyor çünkü biz eşyaya değil, insana değer veririz. Statik yüklü bir cisim tarafından çarpılmak, yeterince statik yüklü (sizden daha yüklü) bir cisimle temas ettiğinizde gerçekleşecektir.

Bizi ilgilendiren bir başka konu da, tıpkı statik elektrik gibi akan elektriğe maruz kalma durumu. Her iki durumda da maruz kalacağınız hasar, geçen yük miktarının hızına (akım), yüzeylerin iletkenlik miktarına ve temas süresine göre değişebilir. Ve duruma göre elektrik çarpması, çarpılma gibi terimlerle adlandırılır. Bilim çevrelerinde kullanılan havalı bir ismi yoktur. İngilizce’de yine halk arasında veya tıbbi çevrelerde kullanılan “electric shock” hariç.

5515-electric-live-wallpaper

İnsan vücudu, elektrik akımına maruz kalabildiğine göre iletkendir. Ancak mükemmel bir iletken de değildir. Kaldı ki mükemmel iletken diye bir şey (sıfır elektrik direnci) de yoktur. Ama iletkenliği artırmamızın yolları var. Burada direnç konusuna çok kısa değinmekte fayda var. Elektriğin en temel formülü olan V=IR’yi hatırlarsak, Direnç (R) potansiyel farkın (V), yani yük miktarının birim zamanda akan elektron miktarına oranıdır. Yani bir yüzeyden ne kadar akım (I) geçeceğini belirleyen, o yüzeyin direncidir.

İnsan vücudu homojen yapıda olmadığından, vücudun her bölgesinin direnci birbirinden farklılık gösterir. Örneğin derinizin direnci vücudunuzun diğer kısımlarına oranla yüksek iken, kas dokularınızın direnci daha düşük, kanınızın direnci ise çok daha düşüktür. Vücudunuzun ortalama direnci, kişiden kişiye ve hatta anlık olarak sürekli değişir. Yani derinizin elektrik direnci yüksektir. Bu da vücuda etki edecek akım miktarını düşürür. Bu durumda akım miktarını temas noktasını ıslatarak, derinizi incelterek veya derinizin etkisini tamamen ortadan kaldırarak (örneğin kaynağı direkt kana veya iç organlara temas ettirerek) artırabilirsiniz. Yukarıda anlattığımız deneyden daha verimli ve daha hızlı sonuç almak için bunları hesaba katmak faydalı olacaktır.

ist-3390142-sparkshand

Vücudumuz, ürettiği elektrikle kendini idare edebilen bir yapı. Vücudun otomatik olarak gerçekleştirdiği birçok görevde düşük elektrik akımı kullanılır. Elektrik akımına maruz kaldığınızda ilk yaşanan, temas noktasındaki hissin-acının beyne iletilmesidir. Beynin ilgili birimi bu bilgiyi alıp, vücuda temas eden yüzeyin temastan kaçınılmasını ve tepki verilmesini emredecektir. Bu bilgi, temas yüzeyi civarındaki organlara da iletilir ve tepki gerçekleşir. Esasında bu durum, acı hissi veren tüm temaslar için geçerlidir. Yalnız konu elektriğe maruz kalmak olduğunda işler biraz değişebilir.

Vücutta elektrik akımına temas eden nokta ve çevresinde o an için rutin görevler devam ediyor ve vücut bu görevleri gerçekleştirmek için zayıf da olsa bir elektrik akımı kullanıyor. Eğer bu akımı etkileyecek şiddette bir akıma maruz kalırsanız, temas noktası civarındaki sinirler ve kaslar ilk etapta etkilenecek ve otonom sistemin de dışında tepkiler verecektir. Bir başka deyişle, bu organlar vücudun kontrolünden çıkacaktır. Temas kısa sürede kesilirse, bu durum çok kısa bir süre yaşanacak ve vücuttaki elektron dengesi sağlanıp her şey normale dönecektir. Süre uzadıkça elektrik akımının etki alanı büyüyecek ve diğer birimler de yavaş yavaş kontrolden çıkacaktır. Maruz kaldığınız elektrik akım şiddeti ve maruz kalınan süre arttıkça işler daha tehlikeli bir hal alacak, ağrı hissi artacak, kasların kontrolü tamamen kaybedilecek, nefes duracak, yanıklar oluşacak ve ölüm gerçekleşecektir.

Diyelim ki, yukarıdaki senaryoların birçoğu gerçekleşti ama hala kendinizde ve hayattasınız. Gereğinden fazla yüklendiniz demektir. Fazla yüklerinizi atmak için; mümkün olduğunca hacimli, nötr ve iletken bir cisme temas etmenizde fayda var. Mesela, Dünya’ya…

Erman Özkal

Kaynak




Etiyopya ve Doğu Afrika’nın İlk Uzay Programı

Etiyopya (Habeşistan), tam teşekküllü ulusal uzay ajansı kurmak için ilk adımı atarak, ülke tarafından özel bütçeyle desteklenen bir gözlemevi inşa etti.

Bu programla Doğu Afrika ülkesi Etiyopya, 3 milyon dolar yatırımla Nijerya, Güney Afrika ve Mısır’ın da dahil olduğu kendi uzay programına sahip diğer Afrika ülkelerinin arasına katılacak. Etiyopya hükümeti, bu hamlenin ülkenin yerel tarım ve iletişim sektörlerine katkı sağlamasını bekliyor.

Afrika’nın en kalabalık ikinci ülkesi olan ve yoksulluk, açlık gibi sorunlarla mücadele eden Etiyopya, tahmin edilebileceği üzere verdiği bu karar nedeniyle oldukça eleştirildi. Ancak bugüne kadar, sahip olunan kaynağın veya uluslararası yardımın hiçbiri Etiyopya hükümeti tarafından gözlemevi kurmak veya herhangi bir uzay programını desteklemek için harcanmadı. Yalnızca Habeş-Suudi işadamı Mohammed Alamoudi, Etiyopya Uzay Bilimleri Topluluğu’nun (EUBT) maddi giderlerinin büyük bir bölümünü karşıladı.

İki büyük teleskop ve bir tayfçeker barındıran, 3.200 metre yükseklikteki Entoto Dağı’nın zirvesinde bulunan gözlemevi 2015’te açıldı. Amacı, ülkeye astronomlar, bilim insanları ve mühendisler yetiştiren yenilikçi bir kültürün oluşmasına imkan sağlamak.

etiyopya-gozlemevi
Etiyopya gözlemevindeki ana gözlemevi binasının kubbesi ve teleskobu.

 

EUBT İletişim Direktörü Abinet Ezra; “Bilim, ülkelerin kalkınmasında önemli rol oynar. Bilim olmadan hiçbir sonuca ulaşılamaz. Bizim asıl amacımız, genç nesle bilim ve teknolojiye atılmaları için ilham vermek.” diye konuştu.

Etiyopya hükümetinin şimdiki planı bu programı geliştirmek ve ülkede resmi bir uzay ajansı kurmak. Bir sonraki hedef Lalibela’nın kuzeyindeki ıssız dağlara çok daha gelişmiş bir gözlemevi kurmak olacak. Etiyopya Teknoloji Enstitüsü mühendisleri ilk Etiyop (Habeş) roketini test etmek için projeler geliştirdiler bile. Amaçları gelecek beş yıl içinde Dünya’nın yörüngesine bir Etiyop uydusu yerleştirmek.

Etiyopya kökenli Doğu Afrika Uluslararası Astronomi Birliği Başkanı Kelali Adhana, “Günlük yaşamımızda cep telefonları gibi teknolojik cihazları uydular sayesinde kullanabiliyoruz. Bu türden projeleri erteleyemeyiz, aksi halde yoksulluk içinde yaşamayı kabul etmiş oluruz.” dedi.

Ülkelerin uzayın keşfi için harcadığı kaynağın israf olarak görülmesi yeni bir konu değil. Onyıllardır insanlar NASA’ya ayrılan ödeneğin çok fazla olduğundan ve bu paraların boşa harcandığından yakınıp duruyor. Son zamanlarda Hindistan ve Pakistan vatandaşları, ülkelerinin son derece ucuz ve başarılı uzay görevlerini bile acımasızca eleştirmekten çekinmedi.

Hindistan’ın kaşif robotu Mangalyaan’ının ilk denemede Mars’ın yörüngesine başarıyla oturuşunu kutlayan kadınlar
Hindistan’ın kaşif robotu Mangalyaan’ının ilk denemede Mars’ın yörüngesine başarıyla oturuşunu kutlayan, Hindistan Uzay Ajansı’nda görevli bilim kadınları.

 

Peki Dünya’da hala açlık ve yoksulluk varken neden uzay araştırmaları için para harcamalıyız? Bu soru aslında iki şeyi varsayarak sorulur. Bunlarda biri, uzay araştırmaları için harcanan paranın, yoksulluğu azaltmak için harcanan parayı çekip aldığıdır. İkincisi ise, uzay araştırmalarının yoksullukla mücadelede hiçbir yararının olmadığıdır. Bu varsayımların ikisi de tamamen hatalıdır.

Öncelikle ülkelerin uzay programları için harcadıkları para savaşa, silah yapımına veya tütün gibi zararlı maddeler için harcadıkları paraya oranla çok azdır. Örneğin Hindistan’ın 2014’te Hindistan Uzay Araştırma Kurumu’na harcadığı para ülkenin yıllık harcamalarının yalnızca %1’lik kısmını oluşturuyordu. Bu oran Amerika’nın her yıl NASA’ya ayırdığı miktarla neredeyse aynı.

Afrika'nın en fakir ülkelerinden biri olan Etiyopya'da halkın büyük kısmı hala ilkel kabile hayatı sürüyor. Buna rağmen, ülkenin böyle bir proje ile ortaya çıkması ve bilimsel atılımlara önem vermesi, çevre ülkelere olduğu kadar bize de örnek olmalı.
Afrika’nın en fakir ülkelerinden biri olan Etiyopya’da halkın büyük kısmı hala ilkel kabile hayatı sürüyor. Buna rağmen, ülkenin böyle bir proje ile ortaya çıkması ve bilimsel atılımlara önem vermesi, çevre ülkelere olduğu kadar bize de örnek olmalı.

 

Ancak en önemlisi, uzay programlarına yapılan yatırımların ülkelere oldukça önemli getirilerinin olmasıdır. Uzay programları sayesinde sağlanan bütün o keşifleri, icatları ve yenilikçi fikirleri hesaba katmasak bile uzay programlarının sağladığı iş imkanını ve uzay programları sayesinde oldukça önemli bilgilere ulaşabiliyor olduğumuz gerçeğini görmezden gelemeyiz.

Yalnızca hava tahminleri, GPS teknolojisi ve uydu televizyonlar olmadan bugünkü yaşam şartlarımızın neye benzeyeceğini bir düşünün. Uydular, tarımda verimliliği artırmak için çiftçilere uygun arazileri gösterebiliyor. Aynı zamanda uydular sayesinde tıp ve eğitim gibi önemli alanlarda da gelişme sağlanması kaçınılmazdır. Tüm bunlar herhangi bir ülkede yoksulluğu bitirmek için atılan önemli adımlardan yalnızca birkaçıdır.

Kurulan yeni gözlemevinin müdürü ve aynı zamanda astrofizik profesörü Solomon Belay; “Fakir olmamız bu programı başlatmamız için bir engel değil. Mühendislik ve diğer bilimler, ülke tarımının endüstriye taşınabilmesinde çok önemli rol oynuyor.” dedi. Ancak şimdilik uzay araştırmalarına yoğunlaşmanın vatandaşlarına olumlu etki edeceğini düşündüklerinden, tarımın endüstriye taşınması konusunda vatandaşların katkılarını beklediklerini açıkladı. Solomon Belay; “Derin uzay araştırmaları için acelemiz yok.” dedi.

Çeviri: Kemal Cihat Topraçı
Düzenleyen: Sibel İnce

Kaynak: Sciencealert




Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim, Güçlerini Birleştirdi!

Başarılı Youtube bilim kanalı Hypatia Bilim ile Kozmik Anafor, artık birlikte hareket etme kararı aldılar. Bu kararın ilk meyvesi, ortaklaşa hazırladıkları Youtube videosu ile geldi.

Hypatia Bilim, yayın hayatına birkaç ay önce başlamış oldukça başarılı bir Youtube bilim platformu. Nurcan Seven‘in sunuculuğunda, ortaya çok kaliteli işler çıkarıyor. Bu kadar yeni ve başarılı bir platformun Kozmik Anafor ile birlikte hareket etme isteği, elbette Kozmik Anafor için onur verici.

Birlikteliğimizin başlangıcı olarak hazırladığımız ilk “sesli makale“mizi aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz:

Önümüzdeki süreçte; Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin gerekliliğini dile getiriyor ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili ve Evrim Ağacı gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim de, artık bu “birliktelik” zincirinin bir parçası haline geldiği için mutluyuz.

Hypatia Bilim‘i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke,
Kozmik Anafor‘u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz.




Limit – Türev – İntegral

Limit, türev ve integralin ilk olarak geometrik tanımlarını vererek sizin daha iyi anlamanızı sağlayacağız ve ardından bunları biraz matematikle süsleyip önünüze sereceğiz.

Öncelikle şunu söyleyelim: Eğer astronomi ve astrofizik okumaya karar verdiyseniz, bir astronom olmak istiyorsanız, matematik alanında çok iyi olmalısınız. Dolayısıyla, limit, türev ve integral sizin için topla çıkarma kadar kolay işlemler haline dönüşmeli. Bunu anladıysanız, konumuza devam edelim:

Bir fonksiyonun limiti nasıl bulunur? Limit nedir? Bunun calculus derslerinde duyduğumuz tanjant çizgisi ve eğimle ne alakası var? Türev nedir? Limitle ne ilgisi var? Nerede kullanılırlar? İntegral ne işe yarar vb soruları cevaplayacağız.

En basitinden aşağıdaki şu fonksiyonu ele alalım:

Değişimi bulmak önemlidir çünkü her şey değişir. En basitinden işe, eve yahut okula giderken belli bir yolu belli bir zamanda alırız ve aldığımız yol zamanın bir fonksiyonudur . Bunun, bahsedeceğimiz konularla çok yakından ilgisi var.

Eğer yukarıdaki fonksiyon gibi fonksiyonlarda belli bir noktadaki ortalama değişimi bulmak istiyorsanız; y=f(x) fonksiyonunun y ve x’in değişimlerine bakıp kolayca söyleyebilirsiniz. x=x0  için y=f(x0)’dır ve x0 daki Δ kadarlık değişimi h ile gösterirsek, x=x0+h için y=f(x0+h)’tır. Bunun zamana göre yol grafiği olduğunu düşünelim ve sizin ortalama hızınızı bulmak için bu değişimi nasıl kullanacağımıza bakalım:

x0 ve x0+h aralığında ki ortalama hızınız için Δf/Δx bağıntısını kullanabilirsiniz. Buradan kolayca ortalama hızınızı (f(x0+h)-f(x0))/(x0+h-x0)= (f(x0+h)-f(x0))/h) olarak bulursunuz hatta bu fonksiyonun sekant çizgisidir. Buraya kadar kolaydı ve ortalama olan şeyleri bulmak kolaydır zaten. Peki anlık değişimleri nasıl bulabilirsiniz?

(x0+h)’ın fonksiyonu kestiği noktaya Q ve x0’ın fonksiyonu kestiği noktaya P diyelim. Bizim de işimiz gücümüz yok tabii, x0’da ki anlık değişimi bulup anlık hızımızı öğrenmek istiyoruz…

(f(x0+h)-f(x0))/h) fonksiyonu bizim ortalama hızımızı verir. Yalnız, Q noktasını P noktasına öyle çok yaklaştırırsanız ve aradaki mesafe 0’a yaklaşırsa, bu seferde anlık hızımızı buluruz. Yani x0’daki teğetin eğimini elde etmiş oluruz ki, bu da fonksiyonun x0’daki türevidir ve f’(x0) olarak gösterilir. Yani siz zamanı ne kadar azaltırsanız (Q noktasını P noktasına ne kadar çok yaklaştırırsanız) bu size anlık şeyler hakkında daha iyi bir fikir verir ve 0’a çok çok yakınken 0 gibiyken anlık değerler veririr.

Türev

Yukarıdaki notasyonlar eğimin ne olduğunu söyler bu da belli noktadaki türevdir yani x->0’a giderken limitin aldığı değerdir.

Geldik integralin ne olduğunu anlatmaya. İntegral genel olarak fonksiyonun altında kalan alanı, o fonksiyonun  hacmini, belirli bir eksen etrafında belli bir derece döndürdükten sonra oluşan hacmi gösterir.

Bu fonksiyonu ele alalım bu sefer de fonksiyonun x-eksenindeki iki nokta x ve x+h olsun, eğer altındaki alanı hesaplamak isterseniz yukarıdaki kırmızı dikdörtgen gibi dikdörtgenler çizip bunu lisede gördüğünüz sigma notasyonunda ifade edip toplamı bulursunuz. Ama fark ettiğiniz gibi toplam kesin olmaz. Ancak h mesafesini gittikçe sıfıra yaklaştırırsak ve bu ufacık dikdörtgenlerin alanlarını toplarsak bu bize tam anlamıyla y=f(X) fonksiyonunun altındaki alanı verir. Gösterimi de aşağıdaki gibidir:

Eyüp Gürses

Kapak fotoğrafı: Nancy (mathbff)
https://www.youtube.com/watch?v=jlLlxgwCt6o




Astronomi Bilimi Neden Gerekli?

Gökyüzü herkesi heyecanlandırmayabilir. Herkes gökcisimlerini gözlemlemek, takip etmek için istekli olmak, Astronomi ve Uzay Bilimleri ile ilgili olmak zorunda değildir.

Hatta herkes bilimsel gelişmeleri yakinen takip etmek ve bundan zevk almak durumunda da değildir. Ancak, günümüzde kimse bilimi ve bilimsel gelişmeleri yok sayacak lükse sahip değildir. Her bilimsel gelişme, günlük hayatımızı kolaylaştıran, yaşamımızı zenginleştiren birer adım iken, bilim ile ilgilenmek ve bilimsel gelişmeler için zemin hazırlamak zaruri bir durumdur.

Bilimsel bir keşfin ya da gelişmenin etkisinin hangi disiplinlere kadar ulaşacağını, ileride hangi teknolojik aletin tasarımında başlangıç olacağını her zaman kestirmek mümkün değildir. Uzay çalışmaları için keşfedilmiş ama günlük hayatta kullandığımız birçok teknoloji vardır.

radyo-teleskop-87109917
Radyo Teleskopların Temel Çalışma ve Veri Kaydetme Yöntemleri (Görsel kaynağı: http://abyss.uoregon.edu/~js/images/radio_telescope.gif)

 

Mesela, astronomlar yıldızların doğum bölgeleri, bulutsuları, derin uzay cisimleri ve nicesi gibi çalışma alanlarındaki cisimleri gözlemleyebilmek ve inceleyebilmek için dünya üzerinde ya da yakın uzayda konumlandırılmış, gelişmiş gözlem aletleri kullanmak durumundadırlar.

Radyo, uzun dalga boyu gözlemleri yapabilmek için Radyo Astronomlar, radyo alıcılarının ve uydularının iletişim gelişimine liderlik ettiler ve uydu konumlama, ileri navigasyon (GPS) teknolojisinin gelişmesine aracı oldular.

Astronomi
Dünya üzerinde ya da yakın uzayda konumlandırılan gözlem aletleri (Görsel kaynağı: http://www.windows2universe.org/earth/Atmosphere/earth_atmosph_radiation_budget.html)

 

Günümüzde gelişen uydu sistemleri ile tarım ürün toplam tespitleri, mineral ve su gibi doğal kaynakların tespitleri, deprem fay hatları ve benzer haritalama işlemleri, afet zarar tespitleri yapılabilmektedir. Meteorolojik tahminler, balıkçılık ve WIFI/WLAN internet bağlantı teknolojileri radyo astronomi sayesinde gelişen uydu sistemlerinin günlük hayatımıza yansımalarından bazılarıdır.

Yıldızların temel özelliklerine ulaşmanın yolu, onlardan gelen ışığın incelenmesi, tayflarının analizi ile mümkündür. Bu ihtiyaca karşı geliştirilen yüksek çözünürlüklü görüntüleme teknikleri; bugün tıp alanında hücre gelişim gözlemlerinden, bir hastanın iç organlarının görüntülenmesine ve ameliyatsız muayenesine kadar (MR, Doppler, Endoskopi gibi) detaylı inceleme için kullanılmaktadır. Yine, Astronot robot (Robonaut) teknolojisi ile robotik ameliyatlar paralel ilerlemektedirler.

robonaut2-1771661
R2, Uzaya Giden İlk İnsansı Robot  (https://www.nasa.gov/sites/default/files/fs201402002_jsc_robonaut2_fs_updates4.pdf )

 

Gökcisimlerinden alınan görüntüleri kaydetmek için geliştirilen CCD alıcılar, video kayıt cihazları, telefonlarımızda ve dijital fotoğraf makinelerimizde kullanılan teknolojilerdir.

Diş kaplamalarında kullanılan seramik kaplamalar, kırılmaz-çizilmez camlar uzay araçları için tasarlanan teknolojilerdir. Güvenlik noktalarında kullanılan X-ışın tarayıcıları astronomide özellikle nötron yıldızları, karadelikleri incelemek için kullanılan X-ışın teleskoplarındaki teknolojiye dayanmaktadır.

Yukarıda yazılanlara ek, doğrudan ya da dolaylı olarak uzay teknolojileri ile ilişkili örnekleri çoğaltmak mümkündür. Başta da söylediğimiz gibi, bilimsel bir keşfin etkilerini tam olarak öngörmek mümkün değildir. Ülkenizde yapılan her bilimsel keşif, sanayinize üretim olarak dönmektedir. Varlıklı olmak isteyen bir ülke bilime önem vermek zorundadır.

Büşra Özşahin




Okullarda “Planetaryum” Çok Mu Faydalı?

Son yıllarda, okullardaki planetaryum oranındaki artış sizin de dikkatinizi çekmiş olmalı. Özel birçok okul, tanıtım çalışmalarında mevcut planetaryumlarına yer veriyor. Peki, bu planetaryumlar saygınlık, etkinliklerde ve öğrenci kulüplerinde mekansal zenginlik dışında okullara ne katabilir?

Çoğu bilim insanı tarafından temel bilimlerden biri kabul edilmesine rağmen; Astronomi ve Uzay Bilimleri zorunlu dersleri, eğitim ve öğretim programlarından 1974* yılında kaldırıldı. Bugün seçmeli ders olarak ortaöğretim seviyesinde verilebilen astronomi derslerine; genelde fizik ve matematik öğretmenlerinin girdiğini, ders saatlerinin farklı amaçlarla kullanıldığını biliyoruz.

Eğitim öğretim program ünitelerini incelersek, daha önce 11.Sınıflar Fizik ders programının son ünitesi olan “Yıldızlardan Yıldızsılara” ünitesinin de kaldırıldığını görürüz. Dolayısıyla, 2016-2017 eğitim öğretim yılı için astronomi bilimi ile doğrudan ilişkili tek ünitenin 7. Sınıf “Güneş Sistemi ve Ötesi: Uzay Bilmecesi” olduğunu söyleyebiliriz.

Planetaryum
Türkiye’de okullarda en fazla bulunan ve astronomi etkinliklerinde kiralama yoluyla sıklıkla kullanılan şişme planetaryumlara bir örnek.

 

Sosyal etkinlikler kapsamında ise okullar; liderleri ve ilgili öğrencileri olduğu takdirde astronomi, astrofizik ve benzer kulüpler açabiliyorlar.

Peki, bir okul planetaryumu için, planetaryum kullanım zamanları; kulüpler ve senede bir 7. Sınıf “Güneş Sistemi ve Ötesi: Uzay Bilmecesi Sunumu” mudur? Ufuk açıcı planetaryum filmleri gösterebilmek, bu mekanları kurmak için yeterli midir? Yoksa planetaryumlar tüm akademik programlara destek, MYP, STEM vs. programları için etkin kullanılabilinir mi?

Başta yurtdışındaki planetaryumlara baktığımızda; yoga seanslarından drama etkinliklerine, resim yarışmalarından şiir dinletilerine planetaryumların STEAM (Science -Fen-, Technology -Teknoloji-, Engineering -Mühendislik-, Art -Sanat- ve Mathematics -Matematik-) programlarına dahil olduğunu ya da farklı sosyal etkinliklerde kullanıldıklarını görüyoruz.

Planetaryum
Ülkemizdeki başarılı astronomi kurumlarından biri olan Ali Kuşçu Uzay Evi’ndeki planetaryumda yapılan bir film gösterimi.

 

Bu planetaryumlar, genelde özel ya da belediye destekli, okul planetaryumlarına göre büyük planetaryumlardır; ama küçük planetaryumlar için de ufuk açıcı olabilirler. Birkaç örneğini aşağıda verdiğimiz şu linklerden görebilirsiniz:

Adler Planetaryumları Yoga Seanları
Moas Sanat ve Bilim Müzesi Planetaryumu Etkinlikleri
NASA JPL, Şişirilebilir Planetaryumda “Gökyüzü Hikayeleri” Etkinliği

Biz yine küçük okul planetaryumlarımıza dönersek, mesela bir Türkçe dersinde Turgut Uyar’ın “Göğe Bakma Durağı” tahlilini planetaryumda yapmak, sınıf dışı eğitimin en güzel örneklerinden biri olabilir. Bunlar ve benzeri yaratıcı etkinlikler, etkileyiciler; ama gerçek şu ki, sınav odaklı eğitim sistemimizde gereken önemleri göremeyebilirler. Bu noktada planetaryumları, akademik başarıyı destekleyen yapılar olarak kullanabilmemiz, planetaryumlarda ders kazanımlarına yönelik sunumlar hazırlamamız, mekanların hem daha sık kullanımını hem de okullarımızda planetaryum projelerinin yayılmasını sağlayabilir.

Mesela, 9. Sınıf Fizik Dersi Öğretim Programının 1. Ünitesi’nde yer alan, “Fizik Nedir, Fiziğin Alt Dalları Nelerdir ve Bilimsel Yöntem Basamakları Nelerdir?”, kazanımları planetaryumlarda fizik ve astronomi sunumları yapmak çok uygun olabilir. Yine aynı programın 2. Ünitesi’nde yer alan, “Madde Nedir ve Maddenin Ortak Özellikleri Nelerdir?”, kazanımlarında öğrencilere maddenin plazma hali tanımlanmaktadır. Evrenin madde hali plazma diyorsak, bu konu planetaryumda yapılacak bir sunum kadar etkili nasıl anlatılabilinir?

planetaryum-22544411
Okul yönetimleri, zekice yaklaşımlarla planetaryumlarını birçok ders için uygulama laboratuarına dönüştürebilirler.

 

7. Sınıf Fen ve Teknoloji Dersi Öğretim Programının 2. Ünitesi olan Kuvvet ve Enerji ünitesinde öğrenci kazanımlarından biri -kütle ve ağırlık- ilişkisini kurmak üzerine. Yine kütlenin değişmezliği ve ağırlığın bir kuvvet olduğu öğrencilere planetaryumlarda yapılan “Gezegen Gezme” oyunu ile öğretilebilir.

10. Sınıf tarih dersi öğretim programının 2. ünitesi olan “Dünya Gücü: Osmanlı Devleti (1453-1600)” ünitesinde yer alan Osmanlı’da Hukuk, Bilim Ve Sanat Alanındaki Gelişmeler konusu planetaryumlarda; Ali Kuşçu’nun Takiyüddin’in yer aldığı sunumlar yapmak için çok uygundur.

Özetle, planetaryumlarda her dersin akademik kazanımlarına yönelik sunumlar tasarlamak mümkündür; astronot hastalıkları ile biyoloji dersi kazanımlarına ya da takım yıldızları ile mitolojik bir okuma parçasını inceleyerek yabancı diller dersi kazanımlarına kadar hitap etmek olasıdır.

Bu sebeple de planetaryumlar, okullarda etkinlik mekanları olarak kullanılmasının yanı sıra akademik başarı için destekleyici ve gerekli mekanlardır. Dolayısıyla, bir okulda planetaryum olup olmadığına değil, o planetaryumun verimli biçimde kullanılıp kullanılmadığına bakmak daha doğru bir değerlendirme biçimi olacaktır.

Buşra Özşahin

(*) TÜRKİYE’DE İLK VE ORTA ÖĞRETİMDE ASTRONOMİ EĞİTİM ÖĞRETİMİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ, http://www.fedu.metu.edu/ufbmek-5/b_kitabi/PDF/Astronomi/panel/t1-5d.pdf


Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı‘nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz
GÖKBİLİM DÜKKANI’NA GİT




Dünya’nın Yerçekimi Bir Anda Yok Olsaydı?

Öncelikle müsterih olun, bu hiçbir zaman olmayacak. Dünyanın bir kütlesi var, tıpkı her madde gibi. Kütle çekim sahibi olmasa, kütlesi de olmazdı, yani hiçbir zaman var olamazdı.

Yine de bu durum üzerine durup düşünebiliriz. Tüm fiziği bir kenara koyup hayal edelim, bir şalteri indirdik ve Dünya’nın yerçekimi bir anda yok oldu. Ne olurdu?

Herşeyin ağırlıksız biçimde uzayda süzüleceğini farkedip, bu deneyimden heyecan duyduysanız, durup tekrar düşünün.

Öncelikle atmosferimizin Dünya’da kalmasının sebebi yerçekimidir. Dolayısıyla, düğmeye basıp yerçekimini kapattığımızda, atmosfer uzaya savrulup yok olacaktır. Sonrasında okyanuslar, masanız, telefonunuz ve kalan her şey, siz de dahil, yavaşça uzaya savrulur ve önce yavaş, sonra daha hızlı bir şekilde ondan uzaklaşırdınız.

Yerçekimi

Tabi sizin şöyle bir avantajınız var, tüm olumsuz koşullara rağmen (atmosfer yok, sular gitti, tüm yiyecekleriniz de) Dünya’ya tutunmaya çalışabilirsiniz. Üstelik bunun için çok az bir kuvvet yeterli olacak. Ama burada da bir sorun var, çünkü dünyamızı bir arada tutan da, onun kütle çekimi. Dolayısıyla Dünyamız da parçalara ayrılıp uzayda süzülmek isteyecek.

Şimdi durup herşeyin uzaya doğru savrulması üzerine düşünelim. Aslında benzer savrulmayı her gün yaşıyoruz.

Hareket halindeki bir araç fren yaptığında öne doğru, hızlandığında arkaya doğru kuvvet hissediyoruz, araç viraj aldığında da aksi yönde savruluyoruz. Bu hareketler ivmeli hareket örnekleridir ve etkisi de kütle çekim kuvvetiyle çok benzeşiyor.

Bir otomobil kazasında sizi ön camdan fırlatan etken, ivmenin yol açtığı g kuvvetidir. Ne kadar güçlü ve dikkatli biri olursanız olun, bu kuvvetin sizi savunmasından bir yerlere tutunarak kurtulamazsınız. Otomobil kullanmak “ciddi bir iş”tir. Dünya’da her yıl 1 milyon insan nükleer santral kazalarında değil, otomobil kazalarında ölüyor.

 

İşte Einstein da benzer bir akıl yürütmeyle kütle çekim ile ivmeli hareketin eşdeğer olduğunu söylemiştir. Şöyle düşünelim, ayaklarınızın altında bir tartı var ve bir roketin içindesiniz. Roket havalanırken ivmesi öyle akıllılıkla ayarlansın ki, uzaya çıktığınızda bile ağırlığınız (size etki eden kütle çekim kuvveti) değişmesin. Bu mümkün mü? Pek tabi mümkün. Dünyadan uzaklaşırken, yani yerçekimi daha az hissedilirken, rokettin yukarı doğru ivmelenmesini bunu telafi edecek biçimde arttırabiliriz.

Yazının başındaki senaryoda bir şalteri indirerek kütle çekimini yok ettik. Şimdi de Dünya’yı durduralım, ne olurdu? Yine üzerindeki herşeyle birlikte uzaya savrulacağımızı söyleyebiliriz. Tıpkı fren yapan, hızlanan veya viraj alan bir araçta hissettiğimiz gibi.

Kütleçekim ile ivmeli hareket arasındaki bu derin bağlantıyı yorumlamak, Einstein’ı genel görelilik kuramına götüren yoldu. Ancak o ayrı ve uzun bir hikaye. Merak edenler özel görelilikle ilgili yazı dizimizi ve Brian Greene’in ‘Evrenin Zarafeti‘ kitabının üçüncü bölümünü okuyabilirler.

Hilal Bulut

Yararlanılan Kaynaklar:
https://www.livescience.com/17809-gravity.html
kozmik Anafor/ ‘Özel Görelilik 1- Referans Sistemleri’ yazısı.
Evrenin Zarafeti/ Brian Green
Evrenin Dokusu/ Brian Green
http://curious.astro.cornell.edu/about-us/39-our-solar-system/the-earth/other-catastrophes/64-what-would-happen-if-the-gravity-on-earth-was-suddenly-turned-off-beginner