Süperiletkenler ve Süperiletken Fiziği

Herhangi bir devre hayal edin. Aslında bunu hayal etmek sizin için hiç zor olmamalı. Çünkü telefonunuz, klimanız, bilgisayarınız, buzdolabınız, tutkuyla aşık olduğunuz televizyonunuz devrelerden oluşuyor.

Kablosunu prize takıyorsunuz ve devrelerden elektrik akımını geçirerek cihazınızı çalıştırıyorsunuz. Hatta bazen o kadar çok çalıştırıyorsunuz ki, faturanız gelince sanki dünya başınıza yıkılmış gibi oluyor.

İşte biz bu yazıda hayatımızı şekillendiren o yüce elektriği über iyi ileten süperiletkenleri inceleyeceğiz. Neden çok iyi iletiyor, nerelerde kullanılıyor, tamam da nasıl bulundu gibi temel sorularla bu yazıda sıkı fıkı olacağız. Kemerlerinizi bağlayın çünkü süperiletken fiziğinin 103 yıllık bir geçmişi var.

elektronik_devre

Macera başladı ve devrim!

Kendinizi düşünün. Elleriniz, gözleriniz, ayaklarınız, iç organlarınızla siz bir bütünsünüz. Aynen atomlar da böyledir. Protonları, nötronları ve elektronlarıyla onlar da bir bütün. Elbette bu parçacıkları da oluşturan yapı taşları var. Mesela elektronlar leptonlardan oluşur. Doğanın bize bahşettiği bu bilinç ile bizler hem mikro boyutları hem de makro boyutları araştırabilecek kadar zekiyiz.

Aslında bütün hikaye 20’inci yüzyılda “mutlak sıfır savaşı” yapan zekilerle başlıyor. O zamanlar elementleri daha düşük sıcaklıklara ulaştırmak için birbiriyle yarışan fizikçiler mevcut. Ulaşılabilecek en düşük sıcaklığın 0 Kelvin (-273 C) olduğu kuramsal olarak gösterilmişti. Neden daha da soğuğunu elde edemiyoruz derseniz bunun sebebi atomların artık o sıcaklıkta resmen donması.1 (Bu arada 21’inci yüzyıl dünyasında artık mutlak sıfıra neredeyse ulaştık!) Süperiletken keşfi de bu yarışın içinde olan bir beyefendiden geliyor ve kendisine 1913 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandırıyor.

Keşif 1911 Nisan’ında. Hollandalı fizikçi Heike Onnes ve ekibi cıvalı termometler için cıva dirençler üretiyordu. Aynı zamanda maddeleri daha da soğutma yarışı içine girdiklerinden Helyumu -268 C’ye kadar soğutarak sıvılaştırmayı başarıyorlar. (Mutlak sıfır -273 dereceye hiç bu kadar yaklaşılamamıştı!) Bizim meraklı fizikçi ürettiği cıva teli alıp zamanının en soğuk sıvısına batırıyor ve ne olacağını merak ediyor. Ne mi oluyor? Devrim!

sivi-helyum

Devrime geçmek için önce kısa bir bilgi vermeliyim. Basitçe düşünelim. İlkokulda yaptığınız bir deney aklınıza gelsin. İki adet kablo, bir adet ışık kaynağı ve pil! Bunları doğru şekilde birbirine bağlıyoruz ve ışığı yakıyoruz. Bir devrede güç kaynağınızdan aldığınız elektriği kayıpsız bir şekilde devrenizde gezdiremezsiniz. SALLIYORUM; piliniz 5 Volt Duracell bile olsa devredeki dirençten dolayı aletinizde 2,5 volt elektrik dolanır. Devredeki gerilim, akım ve direncin çarpımına eşittir. Öyle ki kullandığınız kablonun bile direnci vardır ve pilinizdeki elektriği taşırken kayıp yaratır.

Her şeyin atomlardan oluştuğunu ve atomların içinde de elektronlar olduğunu söylemiştik. İşte elektrik akımı atomların son yörüngesinde dolanan bu elektronlar sayesinde oluşur. Kablo da atomlardan oluştuğundan, kabloda ilerleyen elektronlar mutlaka kablonun atomlarına çarparlar. Aslında direnç dediğimiz şey de yolda kaza yapan zavallı elektronlardır. Direncin bir neticesi olarak devreniz ısınır. Hemen hemen herkesin dizüstü bilgisayarı bacağını ısıtmıştır. İşte bunun yegâne sebebi elektrik canavarı elektronlardır!

Bay Onnes bu cıva teli aşırı soğuk sıvı Helyuma daldırıp bir deney yaptığında gözlerine inanamamıştı! Cıva telde elektrik hiç kayba uğramadan ilerliyordu! Yani direnç birden sıfıra inmişti! İşte bu öyle bir devrimdi ki, sıfır kayıpla elektriği ABD’den Türkiye’ye gönderebilirdiniz. Tasarruf üzerine tasarrufun kapılarını aralamaktı bu!

dizustu-bilgisayar
Hangimiz lap-top ile bacağımızı yakmadık ki? (-Ben)

Ayrıca bugün bir çok cihazı ısınma sorunu nedeniyle kısıtlı olarak kullanıyoruz. Böyle bir teknoloji demek cihazlarımızı kat be kat daha güçlü tam kapasite yapmak da demek. Daha hassas cihazlar üretebilirdiniz, bilgisayarınız bacağınızı ısıtmaz, faturanız cebinizi yakmaz (bundan o kadar emin değilim), sonsuza kadar daha uzun ömürlü pilleriniz olabilirdi! Umarım Bay Onnes’in keşiften sonra uyku düzeni bozulmamıştır.

İşte bu keşfin ardından büyük bir heyecan başladı. Artık bu iş için çalışacak fizikçiler gerekti. Hele de Nobel Fizik Ödülü’nün ardından bu alana sıçrayan çok fazla fizikçi olduğunu biliyoruz.

Peki ama nasıl birden direnç yok oluyordu? Aslında pek fazla fizikçi böyle bir durumu hayal etmemişti. Sıfır dirence ulaşabilme ümidi olan fizikçiler elbette vardı ama onlar kademeli olarak bir azalma olacağını düşünüyorlardı. Grafikte gördüğünüz gibi ani bir değişim şok etkisi yarattı. Bu deneyin ardından artık kuramsal fizikçiler iş başına geçti. Neden böyle olduğunu matematiksel olarak modellemeleri ve konuyu aydınlatmaları gerekiyordu ve aydınlattılar da!

Diyamanyetik Keşif ve Yeni Bir Tanım

Maceranın büyük atılımlarından birisi de süperiletken malzemelerin manyetik alandan tiksinmesinin keşfiydi. Keşifçilerimiz W. Meissner ve R. Ochsenfeld, 1933 yılında tuhaf bir biçimde süperiletken maddelerin manyetik alanı dışladığını keşfettiler. Bu keşif süperiletkenimizin yüzeyindeki elektrik alanın manyetik alanı dışlamasının gözlemiydi.

meisner

Bu dışlama olayı Meissner Etkisi olarak bilinir. Gözlemin ardından kuramsal açıklamayı da Fritz ve Heinz London kardeşler yaptı. Manyetik alanla süperiletken maddelerin elektriği iletebilme gücü arasında bağlantılar kurdular ve denklemler geliştirdiler. Bu noktadan sonra süperiletken maddeler artık elektriği iyi iletenden ziyade manyetik alanı iyi dışlayan şeklinde tanımlanmaya başladı. Bu konuyu anlamak için biraz da manyetizma bilmek gerekiyor tabii. Referanslarımdaki bir döküman2 göze hitap ederek gayet güzel bir özet sunuyor, tavsiye ederim.

İzotop Etki ve BCS Kuramı

Önce izotop ne demek onun tanımını yapalım. Proton sayısı aynı olan ancak nötron sayısı farklı olan atomlara izotop atom diyoruz. Yani izotop atomlarımızın nötron sayısı farklı olduğu için kütleleri de farklı oluyor. (Bir nötronun kütlesi hemen hemen protona eşittir ve elektronun kütlesinin 1836 katına denk gelir.) Elbette süperiletkenimizde de bir takım değişiklikler olmasını bekleriz. Ekstra bilgi vermeyi de ihmal etmeyelim. Hidrojenin izotopu olan döteryumu duymuşsunuzdur belki. Güneş’in bizi ısıtmasının en önemli nedeni de hidrojenin döteryum izotopuna dönüşmesidir. Güneş’in tepkimesi bu şekilde başlar. Bu ilk tepkime Güneş’in yaydığı enerjinin yüzde 8’ine denk gelir.

Şimdi 1950’lerdeyiz. Emanuel Maxwell yeni kaşifimiz. Kendisi cıvanın farklı izotoplarını inceliyor ve bu farklı izotopların süperiletken pelerinini giymeleri için farklı sıcaklıklar gerektiğini görüyor. Yani nötronların, pelerinin kritik sıcaklığı üzerine büyük bir görev üstlendiğinin farkına varıyoruz.

1957’de BCS kuramı ortaya çıkıyor. BCS, üç kafadarın soy isimlerinin baş harfinden gelir: John Bardeen, N. Cooper, John Schrieffer. Bu beylerin kuramını açıklığa kavuşturalım.

bcs-teorisi

BCS teorisinin söylediğine göre, süperiletkenimizin yolunda hareket eden elektronlar Cooper çifti oluşturduğunda değişik bir kuantum durumuna imkân verirler.

Şekilde Cooper çifti yaratmış iki elektron görüyorsunuz. Elektron yolda ilerlerken pozitif iyonlar da haliyle ona yaklaşıyor. Yoldaki ilk elektron, yoldaki pozitif iyonları birbirine çekerek yol alıyor. İlk elektronun kendine çektiği pozitif iyonlara Cavidan diyelim. Elektronları bilirsiniz, çok hızlıdırlar. İşte ilk elektronumuz Cavidanları terk ettiğinde, Cavidanları orada tutacak bir kuvvet olmadığından eski yerlerine geri gitmelerini beklersin. Artık anasının yanı mı dersiniz; ilk konum mu dersiniz o size kalmış bir şey. Ancak bu gerçekleşmez! Çünkü ilk elektronun arkasından gelen Cooper çiftini oluşturmuş ikinci elektron vardır. Cavidanlar tam eski yerlerine gidecekken ikinci elektron gelir ve gidemezler.

Elektriğin elektronlar sayesinde oluştuğunu yazının başında söylemiş ve direncin de yolda kaza yapan elektronlar olduğunu vurgulamıştım. İşte süperiletken maddemizde yol alan bu elektronlar Cooper çifti oluşturduğunda daha kolay bir şekilde yol alabiliyor. Sanki atomun belediyesi elektronlar için yol yapmış ve hiç kaza yapmadan gidebiliyorlar. Mesela öndeki elektronun yolu açtığını arkadakinin de onu takip ettiğini düşünebiliriz. Peki bu elektronlar çiftler halinde nasıl hareket ediyorlar, iletişimi nasıl sağlıyorlar? Fononlar sayesinde! Atom örgüsünün yapısını bozarak mekanik titreşim oluştururlar ve elektronların kaza yapmadan atomdan atoma geçmesini sağlayabilirler. Elektronlar arasında da bir bağ kurarak onların eş evreli hareketini sağlayacak kadar yetenekli sanal parçacıklardır.

BCS teorisi, elektriğin direnmeden yol almasını açıklayabilecek kadar güçlü bir teori olarak görüldüğünden yaratıcıları 1972’de Nobel Fizik Ödülü’nü kaptı!

Josephson Eklemi ve SQUID

Üzgünüm ama sizden ikinci kez, ilkokulda yaptığınız devreyi hayal etmenizi isteyeceğim. Sıradan çinko karbon pillere göre 10 kata kadar daha uzun ömürlü Duracell pilinizi kablolarınız yardımıyla ışık kaynağına bağladınız ve etrafı aydınlattınız. Bunu kablolarınızla yaptınız!

lamba-devresi
Sakın ilkokulda bu deneyi yapmadım demeyin…

1962 yılında Brian Josephson, ilkokulda kurulması zor bir şey hayal etti. Bu sefer iki adet süperiletken levha düşlüyoruz. Arasına da incecik yalıtkan malzeme yerleştiriyoruz. Süperiletkenlerimizin kablo, yalıtkan malzememizin de plastik bir parça olduğunu varsayalım. Düz mantıkla kablolar arasındaki teli kesintiye uğratıp bir plastik koyarsak elektron akışı oluşmaz. Ancak mikro ölçekteki gözlemler gösterdi ki; süperiletkenler arasında dolanan Cooper çifti elektronlar hiçbir bağlantı olmaksızın kuantum tünelleme yoluyla karşıya ulaşabiliyor ve doğru akım oluşturabiliyorlar. Resmen karşıya zıplıyorlar değil mi? Parçacık kafalıysanız tabii ki size öyle gelecektir. Bu öngörü de bir yıl sonra deneysel olarak kanıtlanıyor. Bu arada kuantum tünelleme hakkında bilgisi olmayanlar için şurada güzel, sade bir yazımız var.

Şimdi SQUID’e gelelim. Böyle bir deniz canlısı da varmış. Google’dan arayınca gördüm ve gayet tatlı, çizgi film karakteri gibi bir canlı. Ama onunla yakından uzaktan alakası yok bizim aletin.

SQUID: Superconducting Quantum Interference Device: Kuantum Girişim Cihazı

İsminde pek hayır bulamasanız da bu cihazımız çok önemli. Çok zayıf manyetik alanların ölçümünü yapmaya yarayan, Josephson eklemleriyle donatılmış halkasal süperiletkenler içeren gayet hassas bir cihaz. Tıptan jeolojiye kadar birçok alanda kullanılıyor. Yazının ilerleyen kısımlarında süperiletkenlerin kullanım alanlarını incelerken SQUID diye ayrı bir başlık atarak irdeleyeceğiz bu cihazı.

Birinci Tip ve İkinci Tip Süperiletkenler

Daha yazının başında söylediğimiz üzere ilk süperiletkenimiz 1911 yılında bulunuyordu. Bu süperiletken Helyum soğutularak elde edilmişti. Birinci Tip Süperiletken dediğimiz şey sadece bir metal elementten oluşan maddeler. Ancak İkinci Tip Süperiletkenler iki tane metalden oluşuyorlar. Yani bir alaşım3. Bazı geçiş metalleri de İkinci Tip Süperiletken olabiliyor.

1931 yılında Rus fizikçi Lev Shubnikov bizim İkinci Tip Süperiletkenler kaşifimiz. (Yok, bu adama Nobel vermemişler.) Bildiğiniz gibi Birinci Tip Süperiletkenler, Meissner etkisi sayesinde manyetik alanı dışlıyorlardı. Ancak manyetik alanında bir sınırı var değil mi? Mesela her yaz gittiğimiz bir tatil köyü ve orada da bir ağaç olsun. Bir yıl sonra baya bir kilo almış olsanız ve her zaman sizi taşıyan zavallı ağacın dalına otursanız kırılır. Aynı mantık süperiletkenler için de geçerli. Manyetik alanı dışlıyor ama bir sınırı var. Kritik manyetik alan diyoruz biz bu sınıra. Hurra koca bir manyetik alan uygularsanız süperiletkenlik bozulur.

İkinci Tip Süperiletkenlerde durum biraz karışık. Onlar hem dışlıyor hem dışlamıyor hem ortalığı karıştırıyor. Evet, yazdığım şu tekerlemeyi açıklığa kavuşturalım. İkinci Tip Süperiletken malzememizde iki tane kritik değer vardır. İlkine alt kritik manyetik alan, ikincisine üst kritik manyetik alan deniyor. İkinci Tip Süperiletkenimize alt kritik manyetik alana kadar manyetik alan uygularsak aynen Birinci Tip Süperiletken gibi davranıyor, Meissner etkisi görebiliyoruz. Ancak bu değeri aşarsanız süperiletkeninizin içine bir miktar manyetik alan girer. Hala süperiletken özellik gösterebilir. Eğer üst kritik manyetik alan sınırına ulaşırsanız da süperiletken özellik tahmin ettiğiniz gibi yok olur.

İkinci Tip Süperiletkenlerin alt kritik manyetik alan değeri düşük, üst kritik manyetik alan değeri ise yüksektir. Üst kritik manyetik alan değeri yüksek olduğu için mıknatıs yapımında ve teknolojik uygulamalarda İkinci Tip Süperiletken malzemeler tercih edilir.

Süperiletkenler ve Cehennem Ateşi

Bilim insanları düşük sıcaklık savaşı verip süperiletkenleri keşfettiklerinden beri her şey tam tersine döndü diyebiliriz. Bir süre kritik sıcaklığa (0 Kelvin) ulaşmak için yarıştılar. En sonunda da ulaştılar tabii ki. Sonrasındaysa yüksek sıcaklıkta ve gelecekte belki oda sıcaklığında süperiletken malzemeler üretme çağına girdiler.

süperiletken
Alın size süperiletken ile yapılmış uçan kaykay…

Her elementi veya alaşımı süperiletken pozisyona geçirmek için farklı sıcaklıklar gerekiyor. Kritik sıcaklığa yaklaştıkça yeni süperiletkenler keşfettiler çünkü haliyle bazı elementlerin süperiletken pozisyona geçebilmeleri için daha da soğuk sıcaklıklar gerekiyordu. Süperiletken olabilen elementler incelendikten sonra alaşım oluşturup farklı süperiletken maddeler geliştirilmeye başlandı. İkinci Tip Süperiletkenlerin alaşımlardan oluştuğunu söylemiştik, işte yüksek sıcaklık süperiletkenleri İkinci Tip Süperiletkenlerdir.

1980’li yıllarda en yüksek sıcaklıkta çalışabilen süperiletken pelerinini Nb3Ge giymişti. Kendisinin 23,2 K sıcaklığında bir pelerini vardı ve havasını da herkese atıyordu. 1986 yılındaysa havasını söndürecek bir keşif Zürich IBM Araştırma Labaratovarları’nda çalışan K. Alex Müller ve J. George Bednorz’dan geldi. Bu ikili 35 K’de bir süperiletken yaratmayı başardı.

O zamanlar gerek Nobel’li BCS teorisi, gerek diğer birçok teori yaklaşık 30 K üzerinde süperiletkenler olmasını öngörmüyor ve bunu sınır olarak kabul ediyordu. Fakat lantan, baryum, bakır ve oksijenden oluşan bir seramik üreten tatlı fizikçiler bu öngörülere yapacağını yaptı diyebiliriz. Fizik dünyasında şok yaratan bu gelişme elbette karşılıksız kalmayacaktı. Şüphelendiğiniz üzere bu beyler de keşiflerinin ertesi yılı Nobel Fizik Ödülü’nü evlerine götürdüler.

Bu gelişmenin ardından çılgına dönen süperiletken fizikçileri ne yapacaklarını şaşırmış olmalı. Bölümün sonunda söylemem gerek ama fazla heyecan yaratmadan ağzımdaki baklayı çıkarayım. Bugün yaklaşık 200 K’ye kadar süperiletken malzemeler üretebilme şerefine eriştik!

Yıl 1987 olduğunda Paul Chu isimli bir fizikçimiz de, 92 K’de süperiletken malzeme üretmeyi başarıyor. Bu gelişme de çok büyük bir gelişme sayılıyor. Çünkü bu döneme kadar süperiletken malzemeler sıvı helyum ile soğutuluyorlardı, çok soğuk sıvılar gerekiyordu. Durum böyle olunca bu tür sıvıları üretmek ve saklamak ciddi derecede maliyete sebep olmaktaydı. 92 K’nin üzerine geçmek helyumdan vazgeçilmesini sağladı. Çünkü sıvı azotun kaynama derecesi 77 Kelvin. Azotu üretmek ve saklamak da helyuma nazaran hem daha kolay hem daha ucuz olduğundan artık azot dönemi başladı.

1988 yılında 120 K’de süperiletken keşfedildi. Ardından 125 K ve ardından 134 K’ye kadar ulaşıldı. 134 K’de süperiletken olan cıva, baryum, kalsiyum, bakır ve oksijenden oluşan malzememize basınç uygulanarak bu değeri 166 K’ye kadar çıkarmayı başardılar.

Şimdilerde süperiletken fizikçileri rüyalarında oda sıcaklığında süperiletkenler görüyorlar. Bu herkesin hayali, umarım gerçek olur. Farklı malzemelerle farklı süperiletken maddeler üreten deneysel fizikçiler bir taraftan, onlara yol gösteren kuramsal fizikçiler de başka bir taraftan araştırmalarını sürdürüyor. Oda sıcaklığında çalışan bir süperiletkeni üreten fizikçilere de elbette hemen Nobel Fizik Ödülü verilecek. Sanırım süperiletken fizikçilerinin ne kadar canla başla ve hevesle çalıştığını söylemeye gerek yok. Bir gün oda sıcaklığında süperiletken haberi verme ümidiyle bu yazıyı sonlandırıyorum.

Hazırlayan: Oğulcan Açıkgöz

1Maddeleri basitçe sınıflandırmak istersek katı, sıvı ve gaz şeklinde sınıflandırabiliriz. Bildiğiniz gibi katı bir cisim çok serttir. Sıvı cisimlerin içine, mesela suya ayağınızı daldırabilirsiniz. Gaz ise bir hayalet gibidir. Maddeleri daha sert yapmak için soğuturuz. Mesela bir suyu buzluğa koyduğumuzda donmaya başlar. Donma olayı sadece bir hal değiştirmedir. Sıvıdan katıya geçişte atomlar birbirine daha da çok yaklaşırlar. O kadar çok yaklaşırlar ki, artık neredeyse sadece titreşim yaparlar. Oysa sıvı haldeyken hem titreşim hem de öteleme yapabilecek yeteneğe sahiptirler. Gaz halde ise bu özelliklere bir de dönme eklenir. Görüldüğü üzere soğutulma işlemi maddemizin özelliklerini kısıtlayarak yeni doğmuş bir bebeği kundaklamak gibi bir duruma sürüklüyor.

İskoç bilimci Lord William Thomson Kelvin 19’uncu yüzyılda termodinamik üzerine yaptığı çalışmalarla tanındı. Her ne kadar Türkiye’de Celsius ölçeğini kullansak da Kelvin ölçeğini kullanan ülkeler de mevcut. Mesela ABD bunlardan birisi. Celsius ölçeğini de 18’inci yüzyıl astronomlarından İsveçli Anders Celsius’a borçluyuz. Sadece 273 birimlik bir fark söz konusu. Mesela şimdi benim termometrem, odamı 35 santigrat derece gösteriyorsa, ABD’li dostum Melissa’nın termometresi 273+35=308 kelvin gösterir.

2http://iys.inonu.edu.tr/webpanel/dosyalar/1022/file/BiyofizikD6.pdf

3Elementler birbiriyle birleşebilir. Bir metal element ile bir ametal element iyonik bağ yaparlar. Ametal element elektron alarak metal element ise elektron vererek soygazlara benzemeye çalışır. Ametal elementler kendi aralarında birleşebilirler ve bu sayede kovalent bağlı bileşikler oluştururlar. Bu bağda elektronlar ortaklaşa kullanılır ve soygazlara benzemeye çalışılır. Alaşım ise metallerin kendi aralarında homojen olarak birleşip oluşturdukları yapıya denilir. Ametal, metal ve soygazları görmek için Google’den “elementlerin periyodik tablosu” şeklinde arama yapabilirsiniz.

Referanslar
Zeynep Ünalan, “Süperiletkenlik”, TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 524, Temmuz 2011

http://www.acikders.org.tr/file.php/9/LectureNotes/Lecture_23.pdf
http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCperiletken
http://tr.wikipedia.org/wiki/Celsius_(%C3%B6l%C3%A7ek)
http://www.bipm.org/en/CGPM/db/13/3/
http://iys.inonu.edu.tr/webpanel/dosyalar/1022/file/BiyofizikD6.pdf




4-10 Ekim Dünya Uzay Haftası

Dans Günü, Kaynanalar Günü, Makarna Haftası olur da, Dünya Uzay Haftası (World Space Week) olmaz mı? Elbette olur. Türkiye ve Dünya çapında bizim bildiklerimizin yanı sıra, her yıl kutlanan ve bilmediğimiz birçok özel gün ve hafta var.

Hatta, Anadolu Ajansı’nın derlediği bilgilere göre, Türkiye’de yılın 365 gününden 125‘inden fazlasında özel gün kutlaması yapılırken, 50’ye yakınında da belirli hafta kutlaması yapılıyor, belki bilenleriniz vardır. Hem Türkiye’de hem de Dünya’da yapılan bu kutlamalardan biri de, her yıl 4-10 Ekim tarihleri arasında kutlanan Dünya Uzay Haftası.

4-10 Ekim tarihleri arasında kutlanan Dünya Uzay Haftası, 1999 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir. Bu tarihler iki önemli olaya işaret eder; Birincisi, nesnelerin, canlıların, insanların yapacağı uzay yolculuklarına yeşil ışık yakan Sputnik-1 uydusunun uzaya gönderilmesidir.

4 ekim 1957 tarihinde Sovyetler Birliği tarafından Kazakistan’da bulunan Baykonur Uzay Üssü’nden R-7 roketi ile uzaya gönderilen Sputnik-1, 23 gün sonra atmosfere girerek yanmıştır. Zaten 1940’lı yıllardan sonra Sovyetler Birliği ve Amerika öncülüğünde başlayan soğuk savaş devam etmektedir ki, Sputnik-1’in uzaya gönderilmesinden sonra bu soğuk savaş yerini uzay yarışına bırakmaya başlar.

Sputnik-1’ i gönderen Sovyetler Birliği artık içinde bir canlı taşıyan ikinci uydusu Sputnik-2’ yi uzaya gönderecektir. Sovyetler birliği, öncesinde meyve sinekleri, yosun gibi canlılıarı uzaya göndermek için denemede bulunmasına rağmen bakımı ve eğitimi kolay, maliyeti az olmasından dolayı bir köpeğin uzaya gitmesine karar vermiştir. Ve Sputnik-2 ile uzaya giden köpek bir sokak köpeği olan Laika olacaktır. Sputnik-2’de Laika’nın geri dönüş mekanizması bulunmadığından ve Laika’nın kesin olarak öleceği bilindiğinden, bu olay kamuoyunda özellikle batı medyasında sert tepkilere sebep olmuştur. Ve nihayet,  3 kasım 1957’de içinde Laika’nın bulunduğu Sputnik-2 Dünya’nın yörügesine oturtulmuştur.

Sovyetler Birliği (SSCB) tarafından uzaya gönderilen Sputnik Uzay Aracı.

 

Resmi açıklamalara göra Laika’nın kalkıştan bir hafta sonra öldüğü söylense de, Sputnik-2 misyonunda çalışan bir bilim adamı Laika’nın aslında kalkıştan bir saat sonra kapsülün ısınmasından dolayı öldüğünü açıklamıştır. ‘Dünya’nın yörüngesine oturan ilk hayvan’ ünvanı hayatına mal olan Laika’nın Sputnik-2 yolculuğu ile artık uzayda bir insanın yaşayabileceği ve yer çekimsiz ortama adapte olabileceği kanıtlanmıştır. Bu sıralarda Amerika da ilk uydusu olan Explorer’ı fırlatmıştır.

Uydularını ve bir canlıyı uzaya gönderen SSCB cesaret kazanmış ve Sputnik-2 nin gönderilmesinden 3.5 yıl sonra 12 Nisan 1961’de Yuri Gagarin’i uzaya göndermiştir. ‘Dünya’nın yörüngesine oturan ilk insan’ ünvanını alan Yuri Gagarin, yörüngede 108 dakika tur attıktan sonra sağ salim dünyaya dönmüştür. Acı gerçek şu ki, aslında bir savaş pilotu olan Yuri Gagarin, Dünya’ya döndükten 7 yıl sonra 34 yaşında bir uçuş eğitimi sırasında uçağının düşmesiyle hayatını kaybetmiştir.

Yuri Gagarin’in uzaya çıkmasından yaklaşık bir Ay sonra Amerikalı’lar 5 mayıs 1961’de Freedom-7 kapsülüyle Alan Shepard’ı uzaya göndermiştir. Böylece Alan Shepard uzaya çıkan ikinci insan ve ilk Amerikalı olmuştur. Aynı zamanda Apollo-14 ile Ay’a iniş yapan beşinci kişidir.

ABD’nin uzaya gönderdiği Explorer 1 Uzay Aracı.

 

Alan Shepard’ın bulunduğu uzay aracı tam olarak Dünya’nın yörüngesine oturamasa da, 187 km yükseklikten 15 dk’lık bir yörünge altı uçuşu yapmıştır. Bu uçuş Amerika’ nın uzay programına devam etmesi, Gemini ve Apollo projelerini başlatabilmesi açısından oldukça önem arz etmiştir ki gerçekten de Amerika, 16 temmuz 1969 yılında Apollo-11 ile Neil Armstrong’u  Ay’a göndermiştir. Neil Armstrong’un ‘Ay’a ayak basan ilk insan’ olarak tarihe geçmesiyle birlikte uzay yarışının asıl galibi de belli olmuştur.

SSCB’nin ve Amerika’nın kendi uzay istasyonlarını kurma süreciyle devam eden uzay yarışı sürecinde, devletlerin uzay çalışmalarında uluslararası alınan ortak kararlara göre hareket edebileceği ve uzlaşmaya doğru sürükleneceği bir anlaşma imzalanmıştır. İşte o da, Dünya Uzay Haftası’nın ikinci tarihini gösteren 10 Ekim 1967’dir. 10 Ekim 1967’de Dış Uzay Anlaşması (Ay ve Gök Cisimleri Dahil Uzayın Keşfi ve Kullanımı için Devletlerin Faaliyetlerini Düzenleyen İlkeler Antlaşması)  imzalanmış, Türkiye ile birlikte 102 ülke tarafından onaylanmıştır. Anlaşmaya ait başlıca ilkeler şöyledir:

⦁ Dış Uzayın keşfi ve kullanımı tüm ülkelerin yararı ve çıkarları gözetilerek yürütülür.
⦁ Dış Uzayın keşfi ve kullanımı hususunda tüm ülkeler özgürdür.
⦁ Dış Uzay bakımından egemenlik, işgal ve benzer iddialarda bulunulamaz.
⦁ Devletler hem yörüngeye hem de dış uzaydaki gök cisimlerine veya istasyonlarına; nükleer silah ya da diğer kitle imha silahları yerleştiremez.
⦁ Dünya’nın uydusu Ay ve diğer gök cisimleri yalnızca barışçı amaçlarla kullanılabilir.
⦁ Devletler, ulusal uzay faaliyetlerinden ve bu faaliyetler esnasında verdikleri zararlardan dolayı sorumludurlar.

4 Ekim 1957’ de Sputnik-1’in gönderilmesi, 10 Ekim 1967’de Dış Uzay Anlaşması’nın imzalanması olayları dolayısıyla kabul edilen Dünya Uzay Haftası kutlamalarında ülkeler çeşitli etkinlikler gerçekleştirir. Resim, şiir, kompozisyon yarışmaları, planetaryum gösterileri, gözlemler ve seminerler yapılarak,  insanları uzay seyahatlerinin başlangıcı ve önemi konusunda bilinçlendirmek, çocuklara astronomi ve uzay bilimi hakkında farkındalık sağlamak, uzay çalışmaları için teşvikte bulunmak hedef alınır.

Türkiye’de de yer yer bu etkinliklerle bilikte kutlamalar gerçekleştirilir. Hatta, 2007 yılı Dünya Uzay Haftası’nda BM tarafından yayınlanan bildirgede, yaptırılan etkinlikler kapsamında en fazla etkinlik organize eden Türksat A.Ş ikinci seçilmiştir. Türkiye dahil birçok ülkenin üyeliğinin bulunduğu Dünya Uzay Haftası Platformu bu konuda bilgi  verir ve yönlendirme yapar. Dünya’nın dört bir yanından,  Dünya Uzay Haftası kapsamında etkinlik yapacak olan kurum ve kuruluşlar yapacakları kutlama etkinliklerini içerikleriyle birlikte platforma kayıt ederler.

Uzay Haftası

Üstteki Dünya haritasında, Dünya Uzay Haftası Platformu’nun web sitesine 2017 yılı Dünya Uzay Haftası kutlamaları için ülkelerin bıraktıkları etkinlik konumları yer almaktadır. 2018 yılı için geçerli olan haritayı görmek için; http://www.worldspaceweek.org/events/event-map

Her yıl kutlama bazında ortak bir tema belirlenir. Örneğin; 2007 yılı Dünya Uzay Haftası kutlamalarının teması “Uzay’da 50’nci Yıl” idi. 2017 yılının teması, “Yeni Dünyaların Keşfi”. 2018 yılı teması ise; “Ay, Yıldızlara Açılan Kapı” olarak belirlendi.

Yeni dünyalarla ve bu yeni dünyalarda keşfedilebilecek medeniyetlerle tez zamanda yolumuzun kesişmesi dilekleriyle… Dünya Uzay Haftanız kutlu olsun…

Reyhan Çelik




Dünya’nın Sonu, İçin Alternatiflerimiz Neler?

Merhaba karanlık, benim eski arkadaşım… Atmosferimiz, Güneş’e olan yakınlığımız ve diğer çok sayıda güzel rastlantı, canlıların hayatta kalmasına ve gelişmesine olanak sağlıyor.

Hal böyle olunca, işte buradayız; masalarda ve kahve dükkanlarında oturuyor, bu durum sanki sıradışı türden bir mucize değilmiş gibi sokakta yürüyoruz. Fakat bütün güzel şeylerin bir sonu olmalı. Günün birinde Dünya, bildiğimiz şekliyle yaşama benzeyen hiçbir şeye karşı misafirperver olmayacak.

Bu gezegen üzerindeki yaşam, şu andan itibaren milyarlarca yıl geçse bile muhtemelen sona ermeyecek. Fakat, gök fiziğindeki şartların değişmesine bağlı olarak herhangi bir zamanda da sona erebilir; belki yarın, belki yarından da yakın.

Bilim insanları, Dünya’nın pek çok şekilde ölebileceğini düşünüyor.

1) Dünya’nın erimiş çekirdeği soğuyabilir.

Dünya, magnetosfer adı verilen, koruyucu bir manyetik kalkan ile çevrilidir.

Bu manyetik alan, Dünya’nın dönmesiyle oluşur. Dünyanın dönmesiyle, sıvı demir ve nikelden oluşan kalın bir katman (dış çekirdek), katı bir metal topunun (iç çekirdek) etrafında fırıl fırıl döner ve bu sayede dev bir elektrik dinamosu meydana gelir.

Magnetosfer, Güneş’ten yayılan enerjili parçacıkları saptırır ve bunlar kendisine çarptığı zaman, boyut ve şeklini değiştirir.

Dünya’nın atmosferine çarpan yüksek enerjili bu parçacık seli sonucunda, hoş görünümlü kuzey ışıkları tetiklenebilir veya bazen de bozucu nitelikteki jeomanyetik fırtınalar meydana gelir.

Fakat çekirdek soğursa, manyetosferimizi kaybederdik; ayrıca bizi Güneş fırtınalarından koruyan şey de kaybolurdu ve Güneş fırtınaları, atmosferimizi yavaş yavaş uzaya doğru sürüklerdi.

Aynı şey, bir zamanlar suyla zengin olan ve kalın bir atmosferi bulunan Mars’ın da başına milyarlarca yıl önce gelmiş, bugün bildiğimiz kadarıyla neredeyse havasız ve görünüşe göre yaşamsız olan bir yeryüzüne yol açmıştı.

2) Güneş ölmeye ve genişlemeye başlayabilir.

Güneş (ve bizim ona göre olan konumumuz), belki de narin varoluşumuzun en önemli parçasıdır.

Fakat Güneş sonuçta bir yıldızdır ve yıldızlar er ya da geç ölür.

Şu an Güneş, ömrünün yarısında bulunuyor; hidrojeni, kaynaşma yoluyla sürekli şekilde helyuma dönüştürüyor.

Ancak bu durum sonsuza kadar sürmeyecek. Şu andan itibaren milyarlarca yıl sonra, Güneş’in hidrojeni azalacak ve helyum kaynaştırmaya başlayacak.

Bu tepkime daha fazla enerji içereceği için, Güneş’in tabakalarını dışa doğru itecek ve muhtemelen Dünya’yı Güneş’e doğru çekmeye başlayacak.

Önce yanıp kül olacağız, ardından da buharlaşacağız.

Bu durum veya Güneş’in genişlemesi, Dünya’yı yörüngesinden dışarı doğru itecek. Dünya, herhangi bir yıldıza bağlı olmaksızın, boşluğa doğru kayan serseri bir gezegen şeklinde donarak ölecek.

3) Dünya, ölümcül bir yörüngeye itilebilir.

Serseri gezegenlerden bahsetmişken, gezegenler oluşum esnasında sık sık kendi yıldız sistemlerinden kovulurlar.

Aslında, son zamanlarda yapılan canlandırmalara göre Samanyolu‘nda bulunan serseri gezegenlerin sayısı, yıldızların 100.000 katı olabilir.

Bu serseri gezegenlerden biri, Güneş Sistemimize sürüklenebilir ve Dünya’nın istikrarını bozarak, onu olağanüstü ve yaşanması zor bir yörüngeye sokabilir.

Yeterince büyük olan ve yeterince yakına sürüklenen bir gezegen, bizi Güneş Sisteminin tamamen dışına bile çıkarabilir. (Ya da Venüs veya Merkür gibi yakındaki bir gezegen ile çarpışmamıza sebep olabilir.)

Dünya da bir kar topu haline gelerek kendi başına serseri bir gezegen olabilir. Bu arada, kayda değer büyüklükteki bir kütle çekim itişi, şiddetli soğukluk ve kavurucu sıcaklık arasında değişen, uç noktada ve ölümcül mevsimler oluşturabilir.

4) Serseri bir gezegen, Dünya’ya çarpabilir.

Sürüklenen bir gezegen, sadece yakın mesafeden geçmek ve Dünya’nın yörüngesini bozmak yerine doğrudan ona çarpabilir.

Bu beklenmedik bir olay olacaktır. Yaklaşık 4.5 milyar yıl önce küçük bir gezegen, Güneş Sistemimizde yer alan daha büyük bir gezegene çarpmıştı; bunun sonucunda da Dünya ve uydusu Ay oluştu.

Yeni bir çarpışma, benzer şekilde, çarpışmadan çıkan enkazları Güneş Sisteminin her tarafına fırlatacak ve Dünya’yı baştan sona yüzde 100 eritecektir. Ayrıca muhtemelen, yeni gezegen sonunda yeniden biçimlenecek ve soğuyacak olsa da, yaşanabilir olup olmayacağını bilemeyiz.

5) Asteroitler, gezegenimizi bombardımana tutabilir.

Hollywood senaristleri, asteroitlerden kaynaklanan ölümü ve kıyamet senaryolarını çok seviyor.

Uzaydan gelen kayalar epey yıkıcı olabilir (büyük bir kaya, muhtemelen dinozorları yok etmişti) fakat gezegenin tamamını iyice silip süpürmek daha büyük veya çok sayıda asteroit gerecektir.

Yine de, böyle bir şey gerçekleşebilir. Dünya, oluştuktan sonraki yüz milyonlarca yıl boyunca asteroitlerin bombardımanına uğradı.

Çarpışmalar o kadar şiddetli oldu ki, okyanuslar uzun yıllar boyunca kaynadı.

O noktada yaşamın tamamı tek hücreliydi ve sadece sıcaklığa en dayanıklı olan mikroplar kurtulmayı başardı.

Günümüzde daha büyük olan yaşam formları, bundan neredeyse kesin olarak sağ kurtulamayacaktır. Eğer benzer bir darbe yaşarsak, hava sıcaklıkları haftalar boyunca 480 Celsius dereceden daha yükseğe çıkabilir.

6) Dünya, başıboş gezen bir kara deliğin çok yakınından geçebilir.

Kara delikler, Hollywood’un en sevdiği ikinci ölüm gezegeni şekli olabilirler. Bunun sebebini görmek zor değil.

Bunlar gizemli oldukları kadar korkutucular da. İsmi bile uğursuz.

Haklarında pek bir şey bilmiyoruz fakat bildiğimize göre o kadar yoğunlar ki, bir kara deliğin olay ufkundan ışık bile kaçamıyor. Üstelik bilim insanları, ‘geri tepen’ kara deliklerin uzayda başı boş şekilde gezdiklerini düşünüyorlar, tıpkı serseri gezegenler gibi.

Bunlardan birinin güneş sisteminden geçmesi, akıl almaz bir durum değil. Küçük bir kara delik, Dünya’nın yanından sorunsuzca geçebilir fakat Ay’ın kütlesinden daha büyük olan bir kara delik, büyük sorunlara yol açabilir.

Eğer ışık kaçamıyorsa, Dünya da kesinlikle kaçamayacaktır. Yeterince büyük ve serseri bir karadelik olursa, geri dönüşün olmadığı noktadan sonra neler olabileceğine dair iki tane görüş var.

Olay ufkunun ötesinde, atomlar tamamen kopana kadar esneyebilir.

Diğer fizikçilerin kuramına göre ise, evrenin tam sonuna düşebiliriz veya kendimizi tamamen farklı bir evrende bulabiliriz (bunlar bilimsellikten uzak spekülatif, sadece kişisel düşüncelerdir).

Geri tepen bir kara delik, Dünya’yı ıskalasa bile, depremlere ve başka yıkımlara sebep olacak kadar yakından geçebilir, bizi Güneş Sisteminden kovabilir veya döne döne Güneş’e doğru gitmemize yol açabilir.

7) Dünya’nın atmosferi, bir gama ışını patlamasıyla yok olabilir.

Gama ışını patlamaları veya GRB’ler, Evren’deki en güçlü doğa olaylarından birisidir.

Bunların çoğu, devasa yıldızlar öldüğü zaman çökmelerinin sonucunda meydana gelir. Küçük ve kısa bir patlama, güneşimizin ömrü boyunca üreteceği enerjiden daha fazla enerji yayabilir.

Bu enerjinin ozon tabakasını yok etme, Dünya’yı tehlikeli morötesi ışıkla istila etme ve ani, küresel soğumayı tetikleme potansiyeli var.

Aslında, Dünya’ya doğrulmuş eski bir GRB, Yeryüzünde gerçekleşen 440 milyon önceki ilk kitlesel yok oluşa sebep olmuş olabilir.

Neyse ki Fermi Gama Işını Uzay Teleskobunun proje yönetici vekili David Thompson, National Geographic dergisine GRB’lerin aslında pek endişe kaynağı olmadığını söylüyor.

Kendisi dergiye, söz konusu tehlikenin, “ABD’nin Maryland eyaletindeki Bowie şehrinde yer alan evimin tuvaletinde bir kutup ayısı bulduğu zaman karşılaştığı tehlikeye eşdeğer” olduğunu söylüyor.

8) Evren, nihai “Büyük Yırtılma”sında parçalara ayrılabilir.

Bu şey aslında sadece Dünya’nın değil, bütün evrenin sonunu getirebilir.

Fikir şöyle: Karanlık enerji adı verilen gizemli bir güç, giderek artan bir hızda evreni parçalara ayırıyor.

Eğer bu durum, tıpkı şimdilerde olduğu gibi hızlanmaya devam ederse, belki şu andan itibaren 22 milyar yıl sonra, atomları bir arada tutan kuvvet başarısız olacak; ve evrendeki bütün maddeler çözülerek ışınım haline gelecek.

Fakat “Büyük Yırtılma”nın gerçekleşeceğini varsaymak işe yaramaz bir şeydir; insanların hayatta kalmayacağı küresel bir felâketten sonra ne olacağını kim bilebilir ki?

Bazı mikropların hayatta kalıp, daha karmaşık bir yaşamın tohumlarını yeniden ekmeleri mümkün.

Fakat gerçekleşen yıkım topyekun olursa, en azından bir yerlerde bazı başka zeki yaşam şekillerinin var olmasını ümit edebilir ve onlara saygılarımızı sunabiliriz.

Çeviri: Ozan Zaloğlu

Kaynak: Business Insider




Uzay Hukukunda “Barışçıl Amaç” Ne Anlama Geliyor?

Uzay Hukuku ve Politikaları alanındaki gelişim, 1957 yılı Ekim ayında ilk insan yapımı uydu olan Sputnik’in fırlatılmasını izleyen dönemde ivme kazanmıştır. Bugün uzay hukuku isminde bir uluslararası hukuk alanı mevcut olması ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaşın bir yansımasıdır.

Belli yaşam alanlarında hukuk, birtakım temel ilkeler tarafından şekillenir. Uzayın kendine özgü şartları uzay hukuku bakımından Dünya’dakinden farklı bir hukuki yaklaşımı gerektirmektedir. Bu bağlamda uzay şartlarının hukuk anlamında getirdirdiği; sınırlar, mülkiyet ve sorumluluk gibi konuları önceki yazılarımızda incelemiştik.

Bu yazımızda Çift amaçlılık” kavramı çerçevesinde “Barışçıl Amaç” nedir ve ne gibi sonuçlar doğurmaktadır, bunları inceleyeceğiz.

Uzay Güvenliği açısından bazı sorulara cevap aranmaktadır:

  • Devletlerin uzaydan faydalanma hakları sınırlandırılabilir mi?
  • Görevi ne olursa olsun, her uydunun özgürce çalışma hakkı var mıdır?
  • Her türlü uzay silahı yasaklanabilir mi?
  • Askeri anlamda tehdit oluşturan her türlü uyduya müdahale edilebilir mi?

BM Genel Kurulunda Uzay Güvenliği hakkında yıllık toplantı sonuç bildirgelerinde birkaç maddelik yer ayrılır. Bu sorular üzerindeki tartışmada da yorumlanmaya çalışılan kavram uzay çalışmalarının Çift Amaçlılığıdır.

Barışçıl Savaş Uzay
80’li yıllarda, ABD ile Sovyetler Birliği arasında yoğun bir uzaysal askeri güç yarışı yaşanıyordu. Bugün de Dünya yörüngesinde bulunan yapay uyduların çoğu sivil amaçlı uydular değil; ABD, Rusya, Fransa ve Çin gibi devletlere ait askeri amaçlı uydulardır.

 

Burada kastedilmeye çalışılan şey, bir uzay aracı ya da sisteminin hem sivil hem de askeri amaçlara hizmet ediyor olmasıdır. Buna en güzel örnek Küresel Konumlama Sistemi – GPS (Global Positioning System)’tır. Günlük hayatta sivil kullanımı yaygın olan bu sistem aslında askeri amaçlarla hayata geçirilmiştir.

ABD Uzay Politikası sivil ve askeri ayrımı yapmayan bütüncül bir hareket tarzı izlemektedir. Ama Avrupa Birliği ve Japonya gibi uzay kabiliyeti olan ülkeler sivil-askeri ayrımı yapmaktadır. ABD işgal kuvvetleri tarafından yapılan Japon Anayasası 9. maddesi ile Japonya ülke olarak harp etme hakkından feragat etmiş ve silahlı kuvvetler bulundurmayacağını hüküm altına almıştır (…Japanese people forever renounce war…war potential, will never be maintained). Bunun yansıması olarak da uzay faaliyetleri sadece sivil amaçlı olarak icra edilmektedir. Kuzey Kore’nin faaliyetlerini izlemek için bir uydu fırlatılması hususu Japonya’da bir anayasa ihlali olup olmadığı geçmişte gündem olmuştur.

Dış Uzay Anlaşması (OST) 4. Maddesinde „münhasıran barışçıl amaçlarla”(exclusively for peaceful purposes) uzayın kullanılması amaçlanmıştır. Bu noktada iki tartışma vardır: Birincisi barışçıl sözcüğüne iki farklı anlam verilebilmesi olmuştur. İkinci olarak da münhasıran sözcüğünün durumudur.

X37 uzay space
Bugün ABD’nin X37 insansız uzay aracı gibi, barışçıl mı yoksa askeri amaçla mı kullanıldığı konusunda emin olunamayan çok sayıda araç Dünya yörüngesinde dolanıyor. Benzer araçlara Rusya ve Çin gibi devletler de sahip fakat, bunu açıklamakta biraz daha ketum davranıyorlar.

 

Barışçıl kelimesine verilen anlamlardan biri askeri olmayan diğeri de saldırgan olmayandır. Herhangi bir araç ya da sistem askeri olabilirken saldırgan olmayabilir. Haberleşme ve yüksek çözünürlüklü gözlem keşif uyduları barışçıl mı kabul edilmelidir? Şüphesiz bu araçlar askeridirler lakin kendi başlarına saldırgan ve saldırı amacı taşımamaktadırlar. Buna rağmen saldırı amaçlı silahları destekliyor olabilmektedirler.

Geçmişte, Sputnik’in fırlatılmasından önceki dönemde ABD için uzayın münhasıran yani sadece barışçıl amaçlarla askeri olmayan anlamda kullanılması yönünde iken, bu görüşü 1958 yılı itibarı ile terk ederek saldırgan olmayan biçiminde değişirmiştir. Buna karşın Sovyetler Birliği en başından askeri yoğunluklu uzay çalışmaları yürütmesine rağmen barışçıl terimini askeri olmayan biçimde kabul ettiğini öne sürmüştü.

1967 yılında Dış Uzay Anlaşması (OST) imza edilirken bu iki süper güç, barışçıl sözcüğüne saldırgan olmayan terimi kapsamına soktu ve hatta klasik silahların uzaya yerleştirilmesinin önünü açacak şekilde uzay yeteneği olmayan ülkelerin itirazlarına karşın anlaşma metninde kitle imha silahlarını yasaklayacaktı.

Balistik Füze Uzay Savaş Balistic Missile
Bugün Rusya, ABD, Çin, Pakistan, Fransa, Hindistan, İngiltere, Kuzey Kore gibi ülkelerin ellerinde bulunan kıtalararası balistik füzeler, aslında askeri amaçlı uzay çalışmalarının bir parçası konumundalar.

 

Nükleer silahların atmosfer ve şu altının yanında dış uzayda da kullanımı halihazırda 1963 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması kapsamı içinde yasaklanmıştı. OST ise bu yasağın kapsamını biyolojik, kimyasal ve radyolojik kitle imha silahlarını yasaklayacak şekilde genişletti. Ancak uzaya yerleştirilebilecek klasik ve başka özel silahlar hala bu anlaşmaların kapsamı dışındadır.

Zaten uzaya çıkmaktaki asıl güdü daha ilk saniyeden itibaren askeri amaçlarla olmuştur. Bu yeteneğe sahip ülkeler çoğunlukla askeri keşif ve istihbarat uyduları, askeri haberleşme uyduları, askeri seyrüsefer uyduları planlayıp kullanıma soktukça barışçıl sözcüğüne başka türlü bir yorumda bulunmak pratikte bir anlam ifade etmeyecektir. Bugün silah taşımayan bu tipte uyduların barışçıl olma ilkesi ile ters düştüğü iddiasına artık rastlanmamaktadır.

Devletlerin resmi uzay politikalarına göre barışçıl ile kastedilen durum bazı şartlarda askeri olmak zorundadır. Bir açıdan askeri olmanın bir anlamı da barışı korumaktır. Örneğin GPS uydularına verilen görevlerden biri nükleer patlamaların denetlenmesidir. Bu kapsamda GPS IIA, IIR ve IIR-M uydularına NDS(Nuclear Detonation Detection System) sistemleri yerleştirilmışıtır.

Uzay güvenliği teknolojik gelişmelerin ışığında Güvenlik politikalarının ana unsurlarından biri haline gelmiştir. Uzay Hukukun olgunlaşmamış olması ve barındırdığı muğlak noktalar yüzünden uzay faaliyetlerinden nelerin yasal nelerin yasak olduğu tam anlamıyla belirlenebilmiş değildir. Bundan da öte eğer bir devletin mevcut anlaşmaları ihlal etmesi durumunda karşılaşacağı yaptırımlar belirli değildir. Uzak olmayan bir gelecekte mutlaka yuakrida bahsedilen bu hususlar tamamlanacaktır.

Yavuz Tüğen

Kapak fotoğrafı: https://kylekirkner.deviantart.com/art/Alien-Peace-326136322




Fermi Paradoksu: “Komşularımız Nerede?”

Fermi paradoksu, Dünya dışı yaşamın yüksek olasılığı ve bizim onlarla temas kuramamış olmamız arasındaki tutarsızlıktır. Bir uygarlığın yıldızlara ulaşması ve hatta galaksileri kolonize etmesi için 13 milyar yıldan fazla, evrenin doğumundan beri zaman varken, henüz dünya dışı zekanın bilimsel olarak kabul görmüş bir izine rastlamadık.

1950’de ünlü İtalyan fizikçi Enrico Fermi, Los Alamos ulusal laboratuvarlarında çalışırken, meslektaşları ile arasında geçen muhabbet esnasında ortaya çıkmıştır bu paradoks. Daha sonra Fermi problemi, Büyük Sessizlik, Fermi-Hart Paradoksu, Tsiolkovsky-Fermi-Hart Paradoksu olarak da adlandırılacaktır.

Bütün bu değişik isimler, Fermi gibi birçok bilim insanının zeki yaşamın olası bolluğu ve bizim henüz tespit edememiş olmamız nedeniyle aynı çıkmaza ulaşmış olmalarından kaynaklanmaktadır.

“Peki ama neredeler?” sorusunu sorup, “çoktan gelmiş olmalıydılar” şeklinde cevaplayan ünlü bilim insanı; Enrico Fermi.

 

“Evrenin boyutu ve yaşı, teknolojik olarak gelişmiş bir çok uygarlığın var olması gerektiğini göstermektedir. Ancak bu hipotez, bunu destekleyecek gözlemlenebilir verinin eksikliği nedeniyle tutarsızdır”

1961’de yazılan Drake denkleminde ortaya çıkan Dünya dışı uygarlıkların tahmini sayı aralığı ve Kepler Teleskobu ile keşfetmeye devam ettiğimiz yüzlerce gezegen bu paradoksu desteklemektedir.

Milyarlarca gezegen:
Paradoksun ilk bölümü boyutları ve sayıları içermektedir. Gözlemlenebilir evrende yaklaşık 10 üzeri 22 (seksilyon) ile 10 üzeri 24 (septilyon) kadar yıldız var olduğu hesaplanıyor. Sadece galaksimizde yaklaşık 200 ila 400 milyar arası yıldız vardır. Tahmini gezegen sayısı da galaksimizdeki yıldız sayısının birkaç katıdır. Bu şartlar altında zeki yaşamın ortaya çıkma ihtimalini çok düşük tuttuğumuzda dahi yine de sadece gökadamız Samanyolu’nda çok sayıda uygarlık olmak zorundadır.

Güncel veriler: Temmuz 2018 itibarıyla, Kepler uzay teleskobunun katkılarıyla keşfedilen 3800 gezegen vardır (2841 en az bir gezegenli yıldız sistemi ve 633 Güneş Sistemi gibi birden çok gezegen barındıran yıldız sistemi). Yine Kepler’den gelen verileri analiz eden Harvard-Smithsonian Astrofizik merkezi, Kepler-452b ve Kepler-186f gibi boyut olarak Dünya benzeri gezegenlerin sayısının yaklaşık 17 milyar olduğu görüşüne varmıştır.

Zeki Yaşamın izleri:
Paradoksun ikinci bölümü ise zeki yaşamın başka gezegenlere ve yıldızlara yayılıp nadir kalmanın önüne geçmesiyle ilgilidir. Zeki canlıların en azından küçük bir bölümü öyle ya da böyle bizim gibi uzaya çıkıp, uzaydaki kaynaklara erişmek isteyecek ve kendi yıldız sistemlerini kolonize edeceklerdir. Ardından da er ya da geç diğer yıldız sistemlerine ulaşacaklardır. Ama evrenin yaşının 13.798 +/- 0.037 milyar yıl olması, burada zaman bolluğundan kaynaklı bir çelişki yaratmaktadır. Bu zaman bolluğu, bize zeki yaşamın tahminlerimizin ötesinde nadir olduğunu veya zeki canlıların davranışlarının tahminlerimizden farklı olabileceğini düşünmeye itmektedir.

Columbia_in_desert
Geçmişte bizi ziyaret etmiş olması muhtemel canlılara ait hiçbir teknolojik yapının veya aracın izine rastlayamıyoruz.

 

İki sorumuz var: Birincisi, neden dünya dışı canlılara ait herhangi bir teknoloji tespit etmedik veya iletişim kurmadık?

Işık hızına ulaşamayız. Ancak, yeterince gelişmiş bir uygarlığın ışık hızının en azından yarısına, hiç olmazsa %10’una ulaşabilecek teknolojik düzeye ulaşmış olması beklenebilir. Yıldızlararası ulaşım, bu şekilde ışık altı hızlarda yıldızlara onlarca yıl süren yolculuklar ile mümkün olsa dahi, bütün yıldızları ya da en azından bu olası canlıların tercih ettikleri gezegenleri kolonize etmesi 5 ile 50 milyon yıl arası sürerdi. Scientific America dergisinde yayınlanan ilgili bir makalede yazılanlara göre:

“10 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene ışık hızının %10’luk dilimiyle yolculuk yapılır ve burada koloni kurulmasını takiben 300-400 yıl içerisinde bu yeni koloniden başka yıldızlara da gemiler gönderilirse, bu kolonizasyon dalgası yılda 0.02 ışık yılı hızıyla (yılda 190 milyar km) hareket eder. Yani bu uygarlık sınırlarını yıllara bölündüğünde her yıl 0.02 ışık yılı genişletmiş olacak şekilde yayılır. Galaksinin bir ucundan diğerine 100.000 ışık yılı olduğunu düşünürsek, bütün yıldızlara 5 milyon yıl içerisinde ulaşılmış olunur. Bizler için çok uzun bir süre olsa da astronomik, coğrafik ve biyolojik olarak çok kısa bir süredir. Burada ki en büyük değişken bir koloninin kurulması için gerekli olan zamandır ve 5.000 yıl üst limit olarak kabul edilir. 5.000 yıl kabaca insan ırkının ilk şehirleri kurmasından, uzaya çıkmasına kadar geçen süredir. Koloni başına 5.000 yıllık bir gelişme süresiyle hesaplanırsa, Samanyolu’nun kolonizasyonu 50 milyon yıl sürer.”

Evrenin yaşı göz önüne alındığında ikinci sorumuzu sormamız gerekiyor. Neden galaksimiz şimdiye kadar kolonize edilmedi?

uzayli-insan52454721
Aslında insan ırkı olarak başka yabancı uygarlıklarla tanışmak için çok hevesliyiz ama, eğer yakınımızda bizi bilen gelişkin uygarlıklar varsa bile onlar bizim kadar hevesli görünmüyor.

 

Başka yıldızlara ulaşmak ve onlara yerleşmek birçok zeki canlı için zor olsa da, cazip gelmese de, zaman içerisinde bütün yıldızlara en azından robot araçlar göndermek mümkündür. Üstelik yeterince gelişen bir uygarlık, Sovyet astronom Nikolai Kardashev‘in yorumuna göre; zaman içerisinde yıldızların ve galaksilerin bütün enerjisini kullanabilecek kadar gelişecektir. Ve tıpkı bizim şu anda uzayın dört bir yanına isteyerek ya da istemsizce radyo sinyalleri gönderiyor olmamız ve doğal olmayan bir radyo sinyali kaynağı olmamız gibi, onlar da bizimkilerden çok daha fazla ve çok daha güçlü sinyaller göndereceklerdir. Böylesine gelişmiş uygarlıklar çok çok nadir olsa bile, sadece bir tanesinin geçmişte dahi var olup sonra yok olmuş olması, geride varlıklarına dair büyük kanıtlar bırakacaktır.

Drake Denklemi:
Galaksimizde zeki yaşam ne bollukta olabilir? 1960 yılında Radyo astronom Frank Drake‘in adını taşıyan ancak aralarında Carl Sagan, John C. Lilly ve Otto Struve gibi önemli isimlerin bulunduğu bir grup tarafından hazırlanan bir denklem bize galaksimizdeki zeki canlıların tahmini sayısını vermektedir. Denklem birçok değişkenden oluşmaktadır ve eleştiriye açık tahminler vermekten öteye gidemez. Denklem ilk ortaya atıldığında uygarlıkların sayısı tahmini olarak 1.000 ve 100.000.000 arasında öngörülmüştür. Güncel bilgilerimiz bu aralığı 2 ve 280.000.000 olarak değiştirmiştir. Bütün galaksideki uygarlıkların sayısı bir elin parmaklarından az da olabilir, milyonlarca da olabilir. Göründüğü üzere Drake denklemi pozitif ve negatif bakış açısına göre oldukça değişkendir ve Frank Drake’in bizzat kendi yorumuna göre “denklem Fermi paradoksuna bir çözüm olmaktan ziyade, kendi cehaletimizi organize etmeye yarar”.

Drake1000
Drake denklemi, iyimser veya kötümser bakış açınıza göre bize evrende olması muhtemel zeki yaşam formları hakkında bir fikir verir.

 

Duyduklarımız ve görebileceklerimiz:
Yıldızlara ulaşmak bizler için henüz mümkün değil ancak, onları gözlemleyebiliyoruz, dinleyebiliyoruz ve izliyoruz. Radyo astronomi bize yıllar boyunca bu konuda umut verdi, Fakat ne yazık ki zeki canlılar bulmak için uzayı dinleyen SETI projesi 15 Ağustos 1977’de tespit ettiği, tekrarlanmayan “Wow! sinyali” ve kaynağı kesinleşmeyen, doğal olduğu kabul edilen radyo kaynağı SHGb02+14a haricinde kayda değer bir bulgu bulamamıştır.

Güneş Sistemi dışındaki gezegenleri keşfedebilmemiz ve sayılarının daha şimdiden bini geçmesi, bize direkt gözlem konusunda bir fırsat sunuyor. Keşfedilen gezegenlerin atmosferlerinin içeriğini spektrografik analiz ile inceleyebilirsek, metan ve oksijen, yaşam tespit etmek için oldukça faydalı anahtarlar olacaktır. Yine, endüstri kaynaklı hava kirliliği tespit edilmesi durumunda, gelişmiş bir uygarlığın gezegenlerini kirletmekte olduğunu tespit edebiliriz. Ne yazık ki şu anda var olan metodlar, Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerin doğrudan gözlemini ve kapsamlı atmosfer analizini mümkün kılmıyor. Ancak, gelecekte bu tür gözlemler için yeni metodlar geliştirebiliriz.

Bizden çok daha gelişmiş uygarlıklar 13.8 milyar yıl içerisinde galaksiye ve evrene yayılmış olmalıydı. 4.6 milyar yaşındaki Güneş sistemimiz bile defalarca ziyaret edilmiş, büyük çeşitlilik sunan gezegenlerine inilmiş ve kolonize edilmiş, kaynakları kullanılmış ya da kullanılıyor olmalıydı. En azından geçmişte gelip, çoktan gitmiş olsalar bile ufak bir izlerine rastlamalıydık. Henüz böyle bir fırsatımız olmadı ve şu ana kadar yapılan gözlemlerden sonra kimse bu konuda umutlanmak istemiyor. Yine de Asteroid Kuşağı bu konuda hala bir ihtimal taşıyor. Bir gezegenin yüzey koşullarından kaynaklı erozyondan uzakta, asteroidlerde yapılacak maden çalışmalarından kaynaklı izler, kalıntılar hala tespit edilebilir halde olmalı.

Kendileri gelmese bile gönderecekleri zeki Von Neumann robotları kendi kendilerine galaksiye yayılmış olmalıydılar. Tek bir uygarlık bile saf hammaddelerden kendi kendilerine çoğalan, keşif amaçlı bu robotlardan yapmış olsaydı, galaksiye ve Güneş sistemimize defalarca ulaşmaları için gerekli zamanları olacaktı.

Vogons5645884
Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde anlatıldığı gibi belki de çevremizde olup biten herşeyden habersiz, önemsiz bir gezegenin saf yaratıklarıyız.

 

Yeterince gelişmiş uygarlıkların çok yüksek enerjiler elde etmek için nasıl çözümler bulacağı ve ne gibi mega yapılar inşa edebileceklerini ve bunları nasıl tespit edebileceğimiz başka bir yazının konusu olsun. Bu konuda da şu ana kadar şanslı olmadığımızı söylemek şimdilik yeterli.

Neden yoklar?
Fermi paradoksu hâlâ geçerliliğini koruyor. En kötü ihtimallerle bile, yüzlerce uygarlığın var olması gerekirken henüz tespit edemememizin birçok nedeni olabilir. Bilimkurgu bize bu konuda bir çok ihtimal sunuyor. Aşağıda, bu tartışmaya açık konuda bazı gerçek olabilecek ihtimalleri derledik.

1) Şanssızlık. Doğru zamanda doğru yıldızı dinlemiyor olabiliriz ya da bizim dinlediğimiz ve kullandığımız frekans aralığını kullanmıyor olabilirler.

2) Bize çok uzak olabilirler. Uzayı yeterince uzun süre araştırmamış, dinlememiş olabiliriz.

3) Teknolojilerimiz iletişime geçemeyeceğimiz, birbirimizi anlamayacağımız, fark etmeyeceğimiz kadar farklı olabilir. Bizden çok daha gelişmiş ve bilmediğimiz, hayal etmediğimiz teknolojiler kullanıyor olabilirler. Ya da bizden daha az gelişmiş olabilirler.

4) Son zamanlarda Stephen Hawking’in bizim için de tavsiye ettiği gibi, dışarıdan tespit edilmemek için uzaya yayın yapmıyor olabilirler. Ön yargıları ve/veya deneyimleri temkinli olmalarını gerektiriyor olabilir.

5) Dünya ve Güneş sistemi ilgilerini çekmiyor, onlar için bir önem teşkil etmiyor olabilir.

6) Çoktan keşfedilmiş olabiliriz ancak kendilerince geçerli bir nedenden ötürü bizimle iletişim kurmaktan, kendilerini belli etmekten kaçınıyor olabilirler.

7) Zeki canlıların doğasında kendi kendilerini yok etmek olabilir. Bazı primat türlerinde ve kendi ırkımızda gözlemlediğimiz aşırı şiddet eğilimi ve yok etmeye meyilli olmamız, diğer zeki canlılar içinde geçerli olabilir. Kendi aralarında savaşıyor ve uzay ile ilgilenmiyor olabilirler, Kendi kendilerini yok etmiş olabilirler ya da en azından uzaya çıkma teknolojilerini, bilgi birikimlerini kaybetmeleri bile başka gezegenlere ulaşmalarını, uzayı dinlemelerini ve yayın yapmalarını engelleyebilir. Gezegenimizde tarih boyunca gelip geçen medeniyetlere baktığımızda, bu durum başka zeki canlılar içinde oldukça yaygın bir sorun olabilir.

8) Bazı doğal olaylar canlıları tamamen yok ediyor olabilir. Bir gezegene düşecek olan bir kaç kilometre çapındaki metal bir meteor dünyayı nükleer kışa sokmaya, canlı türlerinin büyük bir yüzdesinin daha önce defalarca olduğu gibi yok etmek için yeterlidir. Şu ana kadar var olmuş canlı türleri %99’unun soylarının doğal olaylar ile tükendiğini biliyoruz. Bu bile zeki canlıların evrimini çok değerli bir zaman aralığına sokuyor. Bizim dinozorların yok oluşundan itibaren evrimleşmemiz için 65 milyon yılımız oldu ve hala bir meteor durdurabilecek, yönünü değiştirebilecek ya da sağ kurtulabilecek kapasitede olup olmadığımızdan emin değiliz.

Ancak başka gezegenlere yayılmış uygarlıkları daha büyük ve nasıl hayatta kalacağımızı bilmediğimiz tehlikeler bekliyor. Örneğin 30 ışık yılı mesafedeki bir süpernova bizi radyasyona boğabilir ve ozon tabakasına geri dönüşü olmayan hasarlar verip biz dahil sayısız canlının sonunu getirebilir. Bir gama ışını patlaması ise eğer bize yönlü olduysa yüzlerce ışık yılı mesafeden gezegen yüzeyindeki canlıları kavurabilir.

9) Yeterince gelişmeden, başka bir uygarlık tarafından yok ediliyor olabilirler.

10) Dünya yaşam gerçekten de nadir olabilir; tek zeki canlılar olabiliriz. Bu, pek de desteklenmeyen ve olasılığı oldukça düşük bir ihtimal.

Bu olasılıkların sadece birkaç tanesi dahi, başka uygarlıkların gelişiminin önüne geçiyor ve/veya onları tespit edemiyor olmamızı açıklayabilir.

Berkan Alptekin

Not: En üstteki bir insanın bir uzaylıya pasta ikram ettiği kapak fotoğrafı; “Men in Black” filminden alıntıdır. 

İlk olarak 2016 yılında yayınlanan bu yazımız, 2018 yılı güncel verileri eşliğinde düzenlenerek yeniden yayınlanmıştır. 




Uzayda Ölüm Ve Ayrışma (Çürüme)

Çürüme sürecinin derinliklerine dalmadan önce, sizi uzaydaki kısa yolculuğunuzdan ötürü öncelikle tebrik etmemize izin verin. Siz dostum, artık Dünya ufkunun ötesine erişmeye cesaret etmiş o aşırı ayrıcalıklı bireylerden birisiniz.

Kötü haber şu ki; uygun bir uzay kıyafetiniz olmadan burada fazla duramazsınız. İstenmeyen şekillerde bir dizi vakuma maruz kalacaksınız. İyi ihtimalle çabuk bir ölüm yaşayacaksınız ama bedeniniz için aynı şeyi söyleyemeyiz.

Göz Açıp Kaparcasına Çabuk Olmayan Ölüm

Eğer yeni ölmüş birine yaklaşırsanız, bedenin ölümden hemen sonra çeşitli değişimler geçirdiğini fark edebilirsiniz. En belirgin değişim “pallor mortis” (vücudun solgunlaşması) ve “Livor mortis” (Lividity: vücudun morarması). Ölümden sonra, kalp kan pomplayamadığında, yerçekimi etkisiyle kan yere yakın bölgelerde birikmeye başlar. Daha ağır olan kırmızı kan hücreleri de çökmeye başlar, mor, çürük gibi görünen lekeler oluşmaya başlar ve bu ölümün en kesin işaretidir.

Yalnızlık, eğer kendinizi uzayda sürükleniyor bulursanız en önemli sorununuz olmamalıdır.

 

Ardından “rigor mortis” gelir. Çürümenin bu evresinde uzuvlar sertleşip kırılganlaşır. Bedeni oluşturan kaslar adeta betonlaşmıştır. Tüm bunlar olurken, beden yavaş yavaş soğumaya başlar, buna ise “algor mortis” denir (bu değişimin süresi ise; bedenin bulunduğu yer, yılın hangi döneminde olunduğu, vücuttaki yağ oranı ve kişinin ölüm öncesi aldığı ilaç veya uyuşturucular gibi faktörlere bağlı olarak değişebilir).

Yukarıdaki prensiplerin bütünü, ölümün ne zaman gerçekleştiğini araştıran kişiye yardımcı olur. (Adli patalojinin, bu yollarla ölünün olay yerinden taşınıp taşınmadığını anlamasına, dolayısıyla ölümün şüpheli bir durum içerip içermediğini belirlemesine yardımcı olur)

Ölüm sonrası bu değişimlerin bazıları sarsıcı olabilir ama; bir sonraki ile kıyaslandığında sadece küçük bir pencere açmış sayılırlar. Pallor mortis, livor mortis, algor mortis ve rigor mortis oluşup (neredeyse) kaybolduğunda (genelde bir kaç gün sürer), bakteriler çığrından çıkarak saldırıya geçer.

Önce saprobik bakteriler işe koyulur; çoğu (putrefaction) ayrışmanın ilk aşmasında olan dokuları, kasları ve iç organları yemeye başlarlar. Bu sırada enzimler, anaerobic (oksijensiz solunum yapan) bakteriler iç organları parça parça ayrıştırmaya ve sıvılaştırmaya başlar. Bunun sonucu olarak asit ve gazlar vücudu şişirir ve kokutur. Bir kısmı çeşitli yollardan dışarı çıkarken, büyük kısmı düzenli olarak birikir; ta ki cilt yırtılana kadar… Bir balonun kıvamlı domates suyu ile doldurulup iğne ile patlatıldığını hayal edin. Nihayetinde ölen kişi bu noktada görece tanınamaz hale gelmiştir. Belirli özelliklerinden tanımak için yaklaşacağınızdan değil. Zaten koku sizi bayıltacaktır.

mork

 

En berbat kısımları bitse de, dehşet henüz bitmeye çok uzaktır ama sizi konunun kalanından azat ediyoruz; biliyoruz ki konuşulması rahatsızlık verici bir konu bu. Ancak bunu yaparken bir amacımız vardı; çürüme sürecinde farklı bakterilerin büyük rolleri olduğunu vurgulamak istedik. Dünyada, bu etkilerin tam olarak ortaya çıkmasını geciktirecek bazı metotlarımız var. Diğer adıyla mumyalamak: Kişi öldükten sonra tüm kanın çekilmesi, ardından yerine formaldehit de dahil olmak üzere farklı kimyasalların konulması gibi… En azından ailenin ve arkadaşların kişiyi görüp hoşçakal diyebileceği kadar geciktirecek metotlar.

Uzayda Ölüm Ve Ayrışma (Çürüme)

Uzayda, bir kaç farklı durum yaşanabilir. Birincisi, bir uzay kıyafeti olmadan yaşanan ölüm ve çürüme. Bu senaryoda içeride bir ısı kaynağı olmadan (vücut ısınızı aktaracağınız bir şeylere yakın olduğunuzu varsayıyoruz ve bu şeylerin bir yıldız ya da yakın sıcaklıklarda bir şeyler olmadığını) vücut oldukça hızlı şekilde donup katılaşabilir ve tozdan gelip toza dönüşmeyi süresiz olarak erteleyebilir. Tabii, burada oldukça hızlı derken, filmlerde gördüğünüz gibi saniyeler içinde bir donmadan söz etmiyoruz. Uzay boşluğunda bir insanın tamamen donması saatler alacaktır. Bu konuyla ilgili şu makalemize göz atmanız iyi olur.

Aslında bir vücudun bu şekilde ne kadar sürede çürüdüğünü bilmiyoruz. Yani vücut sonsuza kadar ya da gerçekten çok uzun bir süre ayrışmadan kalabilir. Ama söylediğimiz gibi, bu ancak donmuş cesedin bir yıldıza, kara deliğe ya da başka bir gök cismine yaklaşmadığı durumlarda olabilir. Eğer yaklaşırsa, dünyadaki gibi bir atmosfer tarafından korunmadığı için, uzaydaki radyasyon (ışıma) cesedi bir ateş fırtınasıymışçasına parçalayacaktır.

NASA astronotu Catherine “Cady” Coleman. Fiziksel ve psikolojik olarak, uzayda tek başına kalmanın nasıl bir şey olabileceğini yüreğimiz ağzımıza gelerek izlediğimiz “Gravity”nin yıldızı Sandra Bullock’un danışmanlığını yapan Coleman, Expedition 27 astronotu olarak 159 gün Uluslararası Uzay İstasyonu’nda kaldı.

 

Ölümün dış bir ısı kaynağına yakın konumda gerçekleştiğini var sayarsak; mesela dünya atmosferinin hemen dışında, sıcaklığın yeterince yüksek ama alevlenme yaşanacak kadar yüksek olmadığı bir durumda, büyük bölümü sudan oluşan vücut hızla kuruyacaktır deri-kumaş niteliğine bürünecektir aynı kurutulmuş et gibi.

Dahası, uzay giysisi olmadan uzaydaki vakum, insanı ve içerdiği herhangi bir bakteriyi etkili şekilde sterilize edecektir. Bunu bakterilerin çürümenin anahtarı olduğu gerçeğiyle birleştirdiğimizde, vücudun bu vakumla kısa sürede ayrışması pek de olası değildir.

Şimdi bir de uzay giysisiyle düşündüğümüzde, çürüme süreci büyük ihtimalle hızlanacaktır. Henüz kimse uzay giysisiyle aracının dışında ölmediği için bunun ne ölçüde olacağı henüz belirlenmemiştir. Ölümün ardından, uzay giysisinin içindeki bakteriler hızla vücudun kendisiyle beslenmeye başlarken hücresel ölümler de onu yavaşça türlü aşamalarda ayrıştıracaktır. Bu ancak bir ısı kaynağı varsa olabilecek bir durumdur aksi takdirde vücudun bakterilerin beslenip çoğalmasından önce, donup kaldığı duruma geri döneriz.

Hiçbir durumda ölüm, iğrenç, itici ya da hastalıklı değildir. Aslında, hepimiz için bir tür geçiş ayinidir. Genelde rahatsız edici bulunan konuları tartışarak, doğa hakkında daha derin bir anlayışa ulaşabiliriz ve elbette kendimiz hakkında da…

Yazan:  Jaime Trosper

Çeviri: Ogün Tuzcuoğlu

Kaynak: http://www.fromquarkstoquasars.com/death-decomposition-in-space/




Takyonlar Hakkında Kısa Bir Test!

Takyonlar, teorik fizikte kendine yer bulan hipotetik (varsayımsal) parçacıklardır. Gerçekte yokturlar ve hiçbir bilim insanı da var olduklarını düşünmez. Ancak, teorik hesaplamalarda olasılıkları belirlemek için kullanılmak üzere varsayılırlar. Daha detaylı bilgi için bu yazımızı okuyabilirsiniz.

Aşağıdaki sorularda doğru olduğunu düşündüğünüz seçeneği bir yere not alıp testin sonundaki cevaplarla karşılaştırabilirsiniz.

1) Takyonların durağan kütlesi hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a) Takyonların durağan kütlesi pozitiftir

b) Takyonların durağan kütlesi negatiftir

c) Takyonların durağan kütlesi sıfırdır

d) Takyonların durağan kütlesi sanaldır

2) Takyonların hızı hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a) Işık hızından yavaş hareket ederler

b) Işık hızında hareket ederler

c) Işık hızından bazen hızlı hareket ederler

d) En düşük hızları ışık hızından daha hızlıdır

3) Takyonların relativistik (göreli) kütleleri hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a) Relativistik kütleleri pozitiftir

b) Relativistik kütleleri negatiftir

c) Relativistik kütleleri pozitif veya negatiftir

d) Relativistik kütleleri sıfırdır

4) Takyonların enerjisi hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a) Sanal enerjileri vardır

b) Pozitif veya negatif enerjileri vardır

b) Negatif sanal enerjileri vardır

c) Pozitif sanal enerjileri vardır

5) Takyonların durağan uzunluğu hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a) Sanal durağan uzunluğu vardır

b) Sonsuz durağan uzunluğu vardır

c) Pozitif gerçek durağan uzunluğu vardır

d) Durağan uzunlukları sıfırdır

6) Takyonların durağan yaşam süresi hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a) Sonsuz durağan yaşam süresi vardır

b) Sanal durağan yaşam süresi vardır

c) Durağan yaşam süresi sıfırdır

d) Durağan yaşam süresi negatiftir

7) Sonsuz hıza sahip olan bir takyon parçacığı hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a) Momentumu sıfırdır

b) Enerjisi sıfır ama momentumu vardır

c) Momentumu yok ama enerjisi vardır

d) Momentumu ve enerjisi sıfırdır

8) Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a) Takyonlara pozitif enerji eklendikçe hızları artar

b) Negatif enerjiyi azaltmak takyonların hızını azaltır

c) Pozitif enerji çıkarmak takyonların hızını artırır

d) Enerji eklemek veya çıkarmak takyonların hızını etkilemez

.

.

.

.

Cevaplar
1) D 2) D 3) C 4) B 5) A 6) B 7) B 8) C

Hazırlayan: Eyüp Gürses




Tarihin İlk Uzay Turisti: Dennis Tito

Astronomi ve uzay bilimlerine gönül vermiş, profesyonel veya amatör olarak gök bilimi ile ilgilenen ya da çocukluğundan bugüne başını gökyüzüne kaldırıp geceleri sonsuz sayıdaki yıldızları seyreden hemen herkesin vazgeçilmez hayalidir; bir gün Dünya’nın sınırlarını aşıp o sonsuz uzay boşluğuna ulaşabilmek…

Bildiğiniz üzere bu hayalin ete kemiğe bürünebilmesi için en başta çok ciddi bir teknik sürecin, prosedürlerin, testlerin ve eğitimlerin gerçekleşmesi gerekiyor. Bundan da ötesi, bu işi bir meslek haline getirmiş profesyonel bir astronot değilseniz eğer, bu hayaliniz için en can alıcı ve önemli unsura sahip olmanız gerekli: Yani paraya

Hepinizin bildiği gibi ülkemizde yıllar boyunca okul okul, üniversite üniversite konferans verdirilen Halil Kayıkçı, bir parfüm firmasının çekilişinden uzay turizmi hakkı kazanmıştı. Halil Kayıkçı uzun yıllar boyu “ilk Türk astronot” veya “en genç Türk astronot” diye lanse edilmesine rağmen asla uzaya çıkamadı. Eğer çıkabilseydi astronot değil, tıpkı Dennis Tito gibi ancak bir uzay turisti olabilecekti. Ama Halil Kayıkçı’nın parası yoktu ki turist olabilsin?. Tıpkı onunla aynı dönemde bir ısıtıcı firmasından aynı uzay turizmi ödülünü kazanan ama gidemeyen garson Ercan Kaygısız gibi. Gerçi Dünya üzerinde bu şekilde uzay turizmi ödülü kazanmış ama asla uzaya gidememiş yüzlerce kişi var. Neyse, konumuz bu değil…

Dennis Tito, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda, turist olmayan gerçek astronot arkadaşlarıyla birlikte.

 

Dünya üzerinde bu hayalini gerçekleştirmiş ve kendi seyahatini kendi cebinden finanse etmiş ilk “Uzay Turisti”, Amerikalı Mühendis ve multimilyoner Dennis Anthony Tito‘dur. Bir Amerikan şirketi olan Space Adventures ile bu amaç uğruna anlaşan Dennis Tito, 28 Nisan 2001 tarihinde Rusya’nın Soyuz TM-32 misyonuna katılarak Uluslararsı Uzay İstasyonu’na yolculuk yapmış oldu.

Uzayda yedi gün 22 saat dört dakika boyunca kalan Tito, bu süre zarfında Uluslararası Uzay İstasyonu‘nun bir ekip üyesi olarak Dünya yörüngesinde tam 128 tur attı. 6 Mayıs 2001 tarihinde Dünya’ya dönen Dennis Tito, bu unutulmaz hayalini gerçekleştirmek için tam 20 Milyon Amerikan Doları‘nı gözden çıkarmış oldu.

En üstteki kapak fotoğrafında Tito, 6 Mayıs 2001 tarihinde uzay seyahati sonrası Dünya üzerinde kendisini karşılayan askeri ve teknik ekip ile birlikte başarıyı kutluyor. Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış misali, bizlere de bu güzel anıyı okurlarımızla paylaşmak kalıyor yalnızca.

Ne diyelim paranın gözü kör olsun…

Sinan Duygulu




Uzay Turizmi ve Araçlarına Hukuki Bakış

Günümüzde uzay ile ilgili popüler haberlerde sıklıkla yer alan uzay turizmi, müşterilerine doğrudan ya da dolaylı olarak unutulmaz bir uzay deneyimi yaşatmayı vaat ediyor.

Uzay turizminin faaliyet alanlarına örnek vermek gerekirse, yörünge yerleşkelerinde uzun dönem kalma, yörünge ve yörünge altı uçuşlara katılma veya parabolik uçuşlarda yolcularına yerçekimsiz ortamı deneyimleme fırsatı sunması gibi faaliyetler sayılabilir.

Peki bu noktada uzay turistlerinin ve uzay turistlerini taşıyacak vasıtaların hukuki konumları nedir? Bu yazımızda ilk olarak ticari alanda bu uçuşları icra edecek uzay araçlarının hukuk önündeki konumunu ve tartışmalarını inceleyeceğiz.

İlk uzay turisti Dennis Anthony Tito'nun 6 Mayıs 2001 tarihinde uzay seyahati sonrası çekilmiş bir fotoğrafı
İlk uzay turisti (Uluslararası Uzay İstasyonu’nun misafiri oldu) milyarder iş adamı Dennis Anthony Tito‘nun 6 Mayıs 2001 tarihinde uzay seyahatinden gezegenimize döndüğü anda çekilmiş bir fotoğrafı

 

1950’lerde yüksek hız ve irtifalarda görev yapmak için tasarlanan ilk hava uzay araçlarının test uçuşları başarı ile gerçekleşince akabinde 1980’lerde ABD ve SSCB tarafından daha gelişmiş ve nitelikli uzay misyonu araçlarının işlerlik kazanması ile hava-uzay taşımacılık sistemlerinde büyük aşama kaydedilmiştir. Yakın zamanda yeni nesil hava-uzay araçlarının üretimi ve bu araçların testlerinde elde edilen yeni başarılar ile uzay taşımacılığı ve yörünge altı uzay turizmi gibi imkânlar doğmuştur.

Uçuşunu bir ticari hava aracına kıyasla sekizde bir daha kısa bir sürede tamamlaması planlanan yörünge altı tip uzay araçları bakımından “hava hukuku mu yoksa uzay hukuku mu veyahut birleştirilmiş bir hava-uzay hukuku uygulanmalı” sorusu ön plana çıkmaktadır. Bu noktada uzay ve hava sahası neresidir, nerede başlar sorusunu daha önceki yazımızda cevaplamıştık.

Çeşitli BM uzay antlaşmalarında uzay nesneleri, insan tarafından uzaya fırlatılan veya fırlatılma teşebbüsünde bulunulan herhangi bir şey olarak tanımlanmaktadır. Bu tanım Sorumluluk Sözleşmesi Madde 1/d ve Tescil Sözleşmesi Madde 1/d’de uzay nesnesinin parçaları, fırlatma araçlarını ve onun parçalarını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Malum bu uzay nesneleri uzaya roketler yardımıyla taşınmaktadır. İtici güce sahip ve fırlatma olgusuyla hareket eden roketler, alışageldiğimiz hava araçlarından farklı olarak kendinden itişli ve havaya ihtiyaç duymadan atmosfer dışında da faaliyet göstermektedirler. Roketler, atmosfer boyunca kat ettiği hava sahasında uluslararası hukuk bakımından tıpkı hava araçlar gibi bir “hava aracı” olarak kabul edilmemektedir. Bu hali ile uzay hukuku rejimine tabidir.

ABD’nin uzay mekikleri ve bir zamanlar için SSCB’nin “Buran’ları” yeniden kullanılabilme özelliklerine sahip bir tasarımla uzay faaliyetlerini icra eden aerodinamik tasarıma sahip hava-uzay araçlarıdır. Orbiter, dış yakıt tankı ve muhtelif adet besleme roketinden oluşan bu araçlar da “uzay aracı” olarak kabul edilmekte, Amerikan mevzuatına göre uzay aracı olarak tescil edilmektedir. Mekikler de roketler gibi uzay hukuku rejimine tabidirler.

Antonov_An-225_with_Buran_at_Le_Bourget_1989_Manteufel
Sovyetler Birliği’nin Buran Uzay Mekiği, AN-225 uçağı tarafından taşınırken.

 

Uzak olmayan bir gelecekte ise yeni nesil hava uzay araçları geleneksel uçaklar gibi, örneğin New York’tan kalkıp tipik bir Concorde uçağının 198 dakikada aldığı Paris uçuşunu yörünge altı rotada 71 dakikada kat edebilecektir. Bu uçuş esnasında hem hava sahası hem uzay sahası kullanılacaktır.

Peki, yörünge altı tip hava uzay araçları nelerdir?

Yörünge altı terimi yörüngeye ulaşmak için yeterli hıza ulaşmayan/ulaştırılmayan nesneler için kullanılmaktadır. Uzay sahasına girmek demek mutlaka yörüngeye yerleşmek anlamına gelmemektedir. 2004 yılında SpaceShipOne, 100 kilometre irtifayı geçerek ilk yörünge altı tip uçuşu icra etmiştir. Bu tip araçlara uygulanacak hukuk bakımından, uluslararası hukuk doktrininde 2 yaklaşım bulunmaktadır:

1) Sahacı Yaklaşım: Bu yaklaşımda hava-uzay aracının bulunduğu saha veya konum ön plana alınarak bir hukuk çerçevesi çizilmesi gerektiği fikri desteklenmektedir.

2) İşlevselci Yaklaşım: Hava-uzay aracının ne tür bir faaliyet göstereceğine bağlı olarak bir hukuk rejimi tayin edilmesi gerektiği fikrini ortaya koyan bu yaklaşım, evrensel ölçekte en çok desteklenen yaklaşım özelliğindedir. Örneğin iki ülke arasında taşıma/ulaştırma faaliyeti kısmen uzaydan yapacak olan bir hava uzay aracı, faaliyeti bakımından “hava aracı” olarak kabul görecek ve hava hukuku rejimine dâhil olacaktır. Uzay turizmi bu noktada farklı bir mesele arz etmektedir.

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, uzay turizminin vaadi yolcularını/uzay turistlerine yerküreyi bir bütün halinde izletmek, yerçekimsiz bir ortam deneyimi sunmak vs. sağlamaktır. Uzay turizmine hizmet eden araçlar veya uzay nesneleri, kalkış yaptığı ya da fırlatıldığı ülkeye bir uzay faaliyeti yaparak geri döneceği için uzay hukuku rejimine tabi tutulacaktır.

Özetle, “salt uzay faaliyeti” icra edecek hava uzay araçları yerküreden kalkıştan veya fırlatılıştan itibaren uzay hukukuna tabi kılınacak; SpaceShipOne gibi havada fırlatılan araçlar ise havada fırlatılmalarına kadar hava hukukuna, fırlatılmalarını müteakip uzay hukukuna tabi olacaklardır.

Yavuz Tüğen




Asimov’un “Gecesiz Gezegeni” Gerçekten Var Olabilir Mi?

Asimov’un klasik bilim kurgu öyküsü “Nightfall- Karanlık Bir Dünya”, gecenin sadece 2049 yılda bir gerçekleştiği bir gezegende geçer. Şimdi bir bilim insanı, bir kara deliğin etrafında dönen yıldız çemberinden gelen ışıkla her tarafı aydınlatıldığı için gecenin hiç gelmediği bir gezegenin olabileceğini öne sürüyor.

“Nightfall”da bilim kurgunun büyük ustası Isaac Asimov; her iki bin yılda bir kez hariç olmak üzere sürekli gündüz vakti yaşayan Kalgash gezegeninde gece yaşanmasının potansiyel sonuçlarını hayal etmiştir. Kalgash, yakınında başka beş yıldız daha olmasına rağmen Güneş gibi bir sarı cüce gezegenin yörüngesinde dolanmaktadır ve bütün sistem, Samanyolu galaksisinin yörüngesinde dolaşan bilinen 150 civarı küresel küme gibi, yıldızların sıkı sıkı toplandığı bir kümenin içinde yer almaktadır.

“Nightfall” için ilham kaynağı, Asimov’un şair Ralph Waldo Emerson‘dan bir alıntıyla ilgili olarak Astounding Science Fiction dergisi editörü John W. Campbell ile yaptığı bir sohbette ortaya çıkmıştır: “Eğer yıldızlar bin yılda bir gece ortaya çıkarsa, insanlar nasıl inanırlar, taparlar ve Tanrı’nın şehrinin hatırasını bir çok nesil için korurlar!” Asimov’un otobiyografisine göre, Campbell’in fikri bunu tam tersi idi: “Bence o zaman insanlar çıldırırdı.”

Fransa’da bulunan Bordoeaux Gözlemevi’nde bir astrofizikçi olan Sean Raymond “Nightfall’ı koleydeyken okumuştum ve hikayeyi çok sevmiştim. Farklı bilim kurgu ortamlarının bilimsel geçerliliğini sorgularken, Nightfall aklıma geldi” dedi.

Isaac Asimov’un Nightfall eserinde kurguladığı Kalgash sistemi. Ancak, bu sistemin olabilirliğinde ciddi bir sorun var. Telif: Sean Raymond/Black hole visualization courtesy of Paramount/Universal

 

Raymond, Kalgash’ın hareket tarzını  “Nightfall” da tarif edildiği gibi hesapladığında, en uzun gündüz uzunluğunun 2,049 yıl değil, sadece iki ay olduğunu buldu. Yine de Raymond, Asimov’un kahramanlarından biri olarak kaldığını söyledi ve bunun sonucunda yazdığı ‘Gerçek hayat Bilim Kurgu Dünyaları’ köşesinin bir parçası olarak bir gezegenin sürekli gündüz zamanı yaşamasının mümkün olup olmadığını araştırmaya koyuldu. “Araştırmam, gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğu ve geliştiği üzerine kurulu. Güneş sisteminin kökenlerini ve ayrıca hangi süreçlerin ekstra-güneş gezegen sistemlerini şekillendirdiğini anlamaya çalışmak için simülasyonlar yapıyorum” diye açıkladı. Bu alandaki problemleri irdelemenin bir yolunun da “ya olursa” tarzı soruları sormak olduğunu da ekliyor.

Herhangi bir zamanda, tek bir yıldızın etrafında dönen bir gezegenin yüzeyinin yarısından fazlası aydınlatılmış olabilir. Örneğin, söz konusu Dünya ise, sadece doğrudan güneşe bakan yüzü aydınlanmaz aynı zamanda alacakaranlık da güneş ufuk çizgisinin 15 derece altına inene kadar Dünya’nın gökyüzünü aydınlık tutabilir.

Raymond, bir gezegenin merkez yıldızına dönük olmayan kısmını aydınlatmanın yollarını aradı. Bunun da en az bir tane yıldız çemberi  gerektirdiğini gördü. Raymond; eğer çemberde en az yedi yıldız varsa, aynı kütlelere sahiplerse ve aynı yörüngenin üzerinde hizalı bir şekilde dizilmişlerse, Güneş benzeri yıldızların oluşturduğu bu çemberin dengeli olabileceğini hesapladı. Yedi tane Güneş benzeri yıldızın yer aldığı çemberin oluşması için, kara deliğin de en az 1.000 Güneş kütlesi kadar olması gereklidir.

Kalgash 2 yıldız sisteminde Sean Raymond, yabancı gezegeni devamlı gün ışığı alacak bir yere yerleştirdi ancak bu gerçekten şiddetli bir düzen gerektiriyor. Gezegen, kendisi merkezi bir kara deliğin yörüngesinde olan bir kırmızı cüce yıldızın yörüngesinde dolanmaktadır. Asıl kırmızı cücenin dışında yer alan eşit oranda hizalanmış sekiz yıldız da kara deliğin yörüngesinde dönmektedir. Telif: Sean Raymond/Black hole visualization courtesy of Paramount/Universal

 

Raymond’ın modellediği ve Kalgash 2 adını verdiği Kalgash’ın bir versiyonu, Güneş’in kütlesinin birkaç bin katı olan bir kara deliğe sahipti ve bu kara deliğin çevresinde de  sekiz tane Güneş benzeri yıldızdan oluşan 40 astronomik birim genişliğinde bir çember bulunmaktaydı.

Bu çemberin ve kara deliğin ortasında Güneş’in kütlesinin yarısına sahip olan bir kırmızı cüce yıldız bulunmakta ve onun çevresinde de Dünya benzeri bir gezegen sadece 0.2 astronomik birimlik bir yörüngede dönmektedir. Gezegen, kütle çekim kilidine yakalanır ; yani bir yüzü sürekli yıldızına bakar, arka tarafı da devamlı olarak Güneş benzeri yıldızlardan oluşan çember tarafından aydınlatılır.

Astrofizikçi Sean Raymond’ın Kalgash 3 düşüncesi ise, yabancı gezegeni  merkezi bir kara deliğin yörüngesinde dönen toplamda 12 yıldızlık bir çemberin bir parçası olan güneş benzeri bir yıldızın yörüngesine Dünya gibi yerleştirir. Telif:  Sean Raymond/Black hole visualization courtesy of Paramount/Universal

 

Kalgash 3 adı verilen diğer senaryoda ise; bir kaç bin Güneş kütlesi büyüklüğünde bir kara deliğin etrafında 40 astronomik birim uzaklıkta dönen bir düzine güneş benzeri yıldızın oluşturduğu bir çember olduğu farz edildi.

Bu 12 yıldızdan birinin etrafında dönen Dünya benzeri bir gezegen de kalıcı gün ışığı alabilir.

Kalgash 4 düşüncesi ise, yabancı gezegeni merkezi bir kara deliği olan ve Güneş benzeri yıldızlardan oluşan iki çember arasında dolanan bir gezegen sistemini kullanarak sürekli gün ışığı alacağı bir bölgeye yerleştirir. Telif: Sean Raymond/Black hole visualization courtesy of Paramount/Universal

 

Kalgash 4 ile birlikte Raymond, 2 astronomik birim genişliğindeki sekiz Güneş benzeri yıldızın oluşturduğu iç çember ve 20 astronomik birim genişliğindeki yine sekiz yıldızın oluşturduğu dış çember  halinde olan iki çember arasında bir kara deliğin etrafında yörüngede dolanan Dünya benzeri bir gezegen olduğunu düşündü.

Kalgash 5 yıldız sistemi düşüncesi, yabancı gezegeni bütün sistem kara deliğin etrafındaki yörüngede dönerken dışarıdaki mavi dev yıldızlardan oluşan çember ile iç taraftaki güneş benzeri yıldızlardan oluşan çember arasına yerleştirmektedir. Telif: Sean Raymond/Black hole visualization courtesy of Paramount/Universal

 

Son senaryo olan Kalgash 5’te ise yine iki çember arasında ve bir kara deliğin yörüngesinde dolanan Dünya benzeri bir gezegen modellenmiştir ancak bu versiyonda, dış çember 40 astronomik birim genişliğinde ve bütün gün boyunca gezegenin gökyüzünün renk değişimini sağlayan sekiz adet parlak mavi yıldız içermektedir.

Ancak Raymond, bütün bu varyasyonlarda karanlığın nasıl nadiren gezegen üzerine düşeceğini hayal etmenin zorlayıcı olduğunu belirtti. Çoklu yıldız çemberi olması durumunda karanlığın düştüğünü görebilmenin zor olduğunu; tek bir yıldız çemberi olması durumunda ise gezegene bir uydu vererek karanlığın düşmesini sağlayabildiklerini, ancak bunun da nadiren değil sık sık gerçekleştiğini dile getirdi.

Çok nadir karanlığa sebep olabilecek bir olasılığın, Kalgash 2 gezegenine iki tane büyük uydu yerleştirmeyi içerdiğini de sözlerine ekledi. Her uydu, ara sıra dış çemberdeki yıldızlarını gölgede bırakacak ancak iki uydunun aynı anda dıştaki en yakın iki yıldızı gölgede bırakması aşırı nadir gerçekleşecekti.

Çeviri: Burcu Ergül

https://www.space.com/40234-alien-planet-with-no-nightfall-kalgash.html




Asgardia Bir Devlet Olarak Kabul Edilebilir Mi?

Eski İskandinav mitolojisinde gökyüzünde yer alan Tanrıların ülkesindeki Asgard şehrinden ismini alan ve asli felsefesi insanlığın ebedi rüyasının evrene doğru genişlemesinin gerçekleşmesi olan Asgardia Projesi’nin uluslararası hukuk çerçevesinde egemen bir devlet olabilir mi sorusunu inceliyoruz.

Projenin web sitesinde şu ifadeler yer almaktadır:

“Asgardia tam teşekküllü bağımsız bir ulustur ve gelecekte Birleşmiş Milletler üyesi olacaktır. Bu statünün gerektirdiği tüm niteliklere sahip bir ülke planlanmaktadır, yani bir hükümet, elçilikler, bayrak, milli mars, amblem ve benzer her şey düşünülecektir.”

Bu ifadeden projenin egemen bir devlet olma niyeti olduğu vurgulanmıştır. Peki bu niyet ne kadar mümkündür?

Bir grup insanın, bir bayrak ve anayasa altında bir araya toplanması, onu bir devlet yapmak için yeter şart değildir (Görsel: Alamy).

Devletler, uluslararası hukukun en temel aktörleridirler. Temel olarak, bir devlete devlet diyebilmek için 4+1 şart gerekir.

  1. İnsan Topluluğu
  2. Ülke
  3. Hükümet
  4. Diplomatik ilişkilere girebilme kapasitesi

Bu 4 şart sadece soyut şartlar değil, uluslararası mahkemeler tarafından da uygulanan faktörlerdir.

İnsan topluluğu bakımından Asgardia web sitesinde şu ifadelere rastlıyoruz:

“Asgardia internet sayfasına kayıt olmak, ve devamında ID numarası almak sizi Asgardia topluluğuna üye yapar. Fakat resmi olarak bir ulus olduğumuz onaylanmadan kimseye vatandaşlık verilemez. Millet durumumuz onaylandıktan sonra vatandaşlık almak için gerekli prosedürler yayınlanacaktır ve bunlar diğer ülkelerin vatandaşlığa geçme prosedürleri ile benzer olacaktır. Vatandaş olduktan sonra diğer ülkelerde olduğu gibi tarafınıza pasaport düzenlenecektir. Şimdilik herkesin yaptığı gibi gruplara ve forumlara katılım göstererek ileride gerçekleşecek gelişmeleri takip etmelisiniz.”

Aşılması gereken ilk engel, kalıcı bir nüfusun olup olmadığıdır. Bu husus Asgardia için sorunludur, çünkü vatandaş olmak için başvuranlar Asgardia için ortak bir vizyona sahip olsalar da, ortak bir kadere sahip değildirler. Daha geniş bir ifade ile, herhangi bir “ortak vizyon”, “ortak bir kader” olmaktan çok uzaktır. Asgardia vatandaşları, sanal bir dünyaya bağlı olan ve dünyanın her tarafına dağılmış olan bireylerin bir karışımı olacaktır.

Asgardia

İkinci faktör, Asgardia’nın tanımlanmış bir toprak parçası olmadığı ve vatandaşlarının ikamet etmesi için bir “bölge” planı olmadığı için sorunludur. Asgardia’nın planladığı tek “bölge”, Asgardia’nın vatandaşları tarafından fiziksel olarak ikamet edilmeyecek olan bir insansız uydudur. Dış Uzay Antlaşması’nın  (OST) VIII. Maddesi Asgardia Projesine sorun çıkartmaktadır.

Maddede özetle, “Devletler, gerek hükümetleri tarafından gerek ülkenin sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen tüm ulusal uzay etkinliklerinden bizzat sorumlu olacaktır.” denilmektedir.

Bu durumda projenin uzaya göndereceği uydu da duruma göre fırlatan devletin hukuki rejimine tabi olacağından ortaya bir “bağımsızlık” problemi çıkmaktadır. Bu, dünya üzerinde tanınan başka bir ulusun bağımsız bir devlet fikrini tamamlamayan Asgardia’nın “toprakları” üzerinde yetki sahibi olacağı anlamına gelir. Planlanan insansız uydudan başka, Asgardia’nın vatandaşları ve hükümeti şu anda birlikte çalıştığı tek “bölge”, sanal oyuncular için yeterli olsa da, gerçek dünyada bir devlet için yasal şartı yerine getirmek için yeterli olmayan bir dünyadır.

Üçüncü bir faktör ise Hükümet organizasyonudur. Proje web sitesinde “Uzayda sınır yoktur ve Asgardia dünyanın herhangi bir ülkesinde bölgesel hükümetler kurmayacaktır. Bununla birlikte, bölgesel koordinasyon merkezleri kurmamıza yardımcı olacak gönüllü arıyor olacağız, çünkü Asgardia’lılar tüm Dünya’da yaşıyor ve farklı diller konuşuyorlar. Böylece, kendi dilinizde Asgardia hakkında bilgi edinebileceğiniz bölgesel bir hükümet olmayacak ama bir bölgesel merkez olacaktır.” ifadesi yer almaktadır.

Asgardia’nın gelecekteki hükümeti başka bir hükümet egemenliğine tabi olacak, bu da uluslararası hukuk uyarınca tanınan bir devlet olabilmek için projenin şartı sağlayamadığı anlamına gelecektir.

Dünyanın diğer devletleri ile ilişkilere girme kapasitesi olarak tanımlana nihai faktör bağlamında, Asgardia Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmek niyetinde olduğu ifade ediliyor.  İkinci Dünya Savaş’ından sonra kurulan BM misakının 2. Bölümünde örgüte üyelik ve tanıma meselesi şu şekilde ele alınmıştır: “İş bu Antlaşmanın getirdiği yükümlülükleri kabul eden ve bunları yerine getirme konusunda yetenekli ve istekli olduklarına örgütçe hükmedilen tüm diğer barışsever devletler Birleşmiş Milletlere üye olabilirler.” demektdir.

Birleşmiş Milletler’in Asgardia’yı bir devlet olarak kabul edip edemeyeceği, belirsiz; zira her şey mümkün. Ama Asgardia bir devlet olabilme yolunda diğer üç temel faktörünü karşılayamadığı için kabulün gerçekleşmesi zor.

Bu 4 şartı sağlamak devlet olabilmek için yeterli olmayıp +1 şarta daha ihtiyaç vardır: Diğer devletlerin tanıması.

Devlet olma iddiasındaki bir yapı durup dururken hukuki bir kişilik elde etmez. Bir devlet sadece tanınma yoluyla uluslararası hukuk kişiliğini elde eder. Tanımak tek taraflı bir işlemdir. Karşı tarafın rızası aranmaz. Her devletin tanıma işlemi iç hukukunda farklılık gösterir.

Günümüzde uluslararası hukukta devletlerin tanınmasından söz edilirken veya tanıma bir doktrin olarak ele alınırken genellikle iki temel teoriye başvurulur:

  • Kurucu ve
  • Açıklayıcı Teori

Kurucu teori, tanınmayı diğer devletlerin tanıması şartına bağlar. Bu teoriye göre tanınma, kendiliğinden olamaz, ancak diğer devletlerin takdiri ve onayı ile gerçekleşebilir.

Açıklayıcı teoriye göre bir yapının devlet olarak tanınabilmesi için öncelikle yukarıda sayılan dört kriteri yerine getirmesi şarttır.

Modern devletin ortaya çıkışı ve giderek yeni özgür devletlerin uluslar ailesine katılma mücadeleleri, bu devletlerin tanınması meselesini gündeme getirdi. Ancak yeni kurulan bir devleti tanımak, tarihteki kimi istisnalar hariç, hiçbir zaman kolay olmadı. Tanıma siyasi bir karardır, ancak bu siyasi yargıya hemen her zaman hukuki bir kılıf da gerekmektedir.

Sonuç olarak, Asgardia’nın bir devlet olarak tanınması şu an için imkânsizdır denilebilir. Muhtemeldir ki Asgardia Projesi, başka hükümetlerin yetki ve yasalarına tabi olan uluslararası bir tüzel kişilik olarak tanınacaktır. Ancak, Asgardia’nın diğer birçok uzayı mekan seçen projeler adına daha fazla dikkat çekmek için ilham kaynağı olacağı şüphesizdir.

Yavuz Tüğen




Radyasyon, Radyoaktivite ve Nükleer Enerji

Ülkemizde şu aralar santrallerinin inşaası konuşulan ve her yerden duymaya alıştığımız, ancak içeriğinden pek bihaber olduğumuz bir konudur nükleer enerji. Zararlıdır denir, zararları bilinmez, her şeye radyasyon yayıyor der korkarız ama, sayısız radyasyon türü olduğunu bilmeyiz.

Nedir peki bu nükleer, nereden gelir, bilmediğimiz neler var?

Fazlasıyla geniş bir konu olan nükleer fizik alanından biz şimdilik nükleer bozunma, radyoaktivite ve nükleer fisyon yolu ile enerji konularını seçip ne olduklarını, etkilerini, neden bu kadar endişe ile korku yarattıklarını ve faydalarını inceleyelim.

Radyasyon nedir? Mikrodalga fırınım ve cep telefonum radyoaktif mi?
Radyasyon çeşitleri her yerdedir. Her an birçok radyasyon çeşidine maruz kalmaktayız, bunların zararsız olan çoğunluğu güneşten veya arka plan olarak bilinen kozmik radyasyondan ve kullandığımız günlük aygıtlardan gelir. Radyasyon kelimesi genelde radyasyon zehirlenmesi ve kanser gibi sağlık sorunlarıyla yan yana kullanılsa da kelime anlamı olarak enerjinin dalgalar ve/veya parçacıklar yolu ile transferidir.

looking-in-microwave
Mikrodalga fırınınızı talimatlara uygun kullandığınızda hiçbir zarar görmezsiniz, rahat olun.

Işık, radyo dalgaları, mikrodalgalar ve hatta kimi ses dalgaları da, radyoaktiviteden kaynaklanan tehlikeli gamma radyasyonu gibi birer radyasyon türüdür. Radyasyonu temel olarak iki kategoride ele alırız, iyonlaştırıcı radyasyon ve iyonlaştırıcı olmayan radyasyon.

İyonlaştırıcı Olmayan Radyasyon 
Bazı örnekleri şunlardır: Görünür ışık tayfı, Güneş ışığı, siyah UV ışığı, termal radyasyon, mikrodalgalar, radyo dalgaları gibi her an her yerde maruz kaldığımız, enerji yayılımı türleridir. Her şey gibi çoğu zarardır, yoğun ışık gözlerde körlük yaratabilir, mikrodalga ve radyo dalgaları doku ve vücut sıcaklığını arttırabilir, yüksek miktarda mikrodalga maruz bırakılan yere göre deride veya deri altında yanığa sebep olur, düşük frekanslı radyo dalgaları sinir sisteminde ve kaslarda düzensizliğe sebep olabilir.

Ancak, uranyumdan yayılan radyoaktivite kaynaklı yüksek enerjili iyonlaştırıcı radyasyon gibi etkileri yoktur.
Örneğin mikrodalga fırını radyoaktif değildir. Cihazda yaratılan mikrodalgalar kansere, kalıcı kısırlığa, sinir ve bağışıklık hastalıklarına neden olmaz. Ama elinizi çalışan bir mikrodalga fırının içine sokarsanız teninizi pişirip yakabilirsiniz, veya gözünüz maruz kalırsa körlüğe sebep olabilir yine direk maruz bırakmayı başarırsanız sperm hücrelerinizi öldürüp geçici kısırlığa sebep olabilir. Bunların hepsi mikrodalgaların vücudunuzdaki su moleküllerini ısıtması sebebiyle olur. Mikrodalgalar suya yada besinlere de herhangi bir ısıtma metodundan daha fazla zarar vermez. Bunlar bilimsel verilerdir ve aksi iddialar toplumun uzun süreli önyargılarından ileri gelmektedir.

Aynı şekilde cep telefonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun herhangi bir sağlık sorunu ve/veya kanser türüne sebep olabileceğine dair tutarlı bir bilimsel veri yoktur ancak önlem niteliğinde çalışmalar mevcuttur ve bizzat sağlık zararları konusunda bir kanıt bulamayan WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından cep telefonu niteliğindeki cihazların vücuttan olabildiğince uzakta tutulması tavsiye edilmektedir. Bunun sebebi de, “çok uzun dönemlerde” etkileri henüz bilinmediğinden dolayıdır. Takdir edersiniz ki, cep telefonları (ve baz istasyonları) şunun şurasında sadece 25 yıllık bir teknoloji. Bu 25 yılda bir zararını göremedik ama, belki 40 yıl kullanınca bir zarara yol açıyor olabilir.

uranyum1010
Uranyum cevheri.

Radyoaktivite / Radyoaktif Bozunma (Decay)

Paris’te 1852’de dünyaya gelen Antoine Henri Becquerel ile başlayalım. Kendisi fosforlu maddelerin ışık saçmasının nedenleri üzerinde deneyler yaparken, kullandığı fotografik levhaların, sadece uranyum tuzu tarafından siyahlaştırılması ile radyoaktiviteyi keşfetmiştir. Radyoaktivite Uranyum gibi atom numarası büyük ve stabil olmayan elementlerin iyonlaştırıcı radyasyon yayarak kütle kaybedip enerji saçmasıdır. Temel olarak Alfa, Beta ve Gamma bozunumu olarak üç başlıkta toplanır.

Bu bozunumlar sonucu radyoaktif madde enerji ve ısı saçarak kütlesinin bir kısmını yeni bir izotopa dönüştürür. Belli miktardaki bir radyoaktif maddenin kütlesinin yarısını dönüştürme süresine yarı-ömür (Half-Life) denir. Örneğin Uranyum-238 4.5 milyar yıllık bir yarı ömre sahipken, Uranyum-234, 245.500 yılda yarılanır. Astatin-210 ise 8.1 saatlik bir yarı ömre sahiptir. Yarı ömrü çok kısa olan böylesi elementler daha yüksek kütleli başka radyoaktif maddelerin bozunup, dönüştükleri izotoplardır.

İyonlaştırıcı Radyasyon
İyonlaştırıcı radyasyon, yukarıda bahsettiğimiz radyoaktif bozunum sonucu ve uzaydan gelen kozmik ışınlar ile onların atmosferde etkileşimi sonucu oluşan, atom ve moleküllerden elektronlarını kopararak onları iyonize edecek kadar yüksek enerji taşıyan radyasyon türlerine denir.

Örneğin Alfa, Beta ve Nötron parçacıkları Gamma ışınları, X-ışınları ve elektromanyetik spektrumun yüksek ultraviyole kısmı iyonlaştırıcı radyasyondur. (Nötronlar yüksüz olsa da, etkileşimler sonucu gamma ışını veya proton emisyonu üretebilmeleri onları iyonize edici radyasyon sınıfına sokmaktadır)

Radyoaktif elementlerin bozunmasından kaynaklı iyonlaştırıcı radyasyon türleri alfa, beta, nötron parçacıkları ile gamma ışınları kaynaklı radyasyondur. Doğada bulunan diğer iyonlaştırıcı parçacıklar da muon, meson, pion ve hatta pozitron gibi parçacıklardır. Bu parçacıkların çoğunluğu uzaydan gelen kozmik ışınların (%99u alfa parçacığı ve %1 daha ağır parçacıklar olan esas kozmik ışınların) atmosferimiz ile çarpışması sonucu oluşan ikincil kozmik ışınımlardır.

İyonlaştırıcı Radyasyonun Ölçü Birimi
İnsan duyuları, çok yoğun olmadığı müddetçe iyonlaştırıcı radyasyon türlerini hissedemez. Hissetmeye başladığımızda ise çoktan ölümcül doz almış oluruz. Radyasyona maruz kalan bir kişinin veya cismin bir kilogramına bir joule kadar enerji veren miktara Gray (Gy) denir. Farklı radyasyon çeşitlerine aynı Gray miktarında maruz kalmak farklı sonuçlar doğurur. Örneğin bir Gray Alfa radyasyonuna maruz kalmak. bir Gray Beta radyasyonuna maruz kalmaktan çok daha tehlikelidir.

Radyasyonun etki eden dozundan bahsettiğimizde ise bunu Sievert (Sv) ölçü birimi ile ifade ederiz. Bir sievert radyasyonun etkisi maruz kalınan türe göre değişmez, bizim maruz kaldığımız enerji miktarını temsil eder. Düşük miktarlarına millisievert / mSV (Binde biri) ve microsievert / μSv (Milyonda biri) denir.

hiroshima0101013
Radyasyonun canlılar üzerinde yarattığı tahribatın büyüklüğünü Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarıyla anladık.

ICRP (International Comission on Radiological Protection / Uluslararası Radyolojik Korunum Komisyonu) yıllık doz olarak halk için güvenli limiti 1mSv olarak belirlemiştir. İş sebebiyle maruz kalma limiti 50 mSv dir ve yıllık maximum 100 mSv maruz kalınan bir işde arka arkaya 5 yıldan fazla çalışılmamalıdır.

Maruz kalınan radyasyon miktarlarına Sievert cinsinden örneklerle bakalım. Örnekler ortalama, kaba değerlerdir, birçok farklı durum ve istisnalara göre farklılıklar gösterebilirler.

• 0.09 μSv (yıllık): bir nükleer santralin 80 kilometre sınırı içerisinde maruz kalınabilecek reaktör kaynaklı yıllık miktar.
• 0.3 μSv (yıllık): bir kömür santralinin 80 kilometre sınırı içerisinde maruz kalınabilecek, kömürdeki uranyum ve toryum kaynaklı yıllık miktar.
• 0.1 μSv: 150 gramlık bir Muzdaki potasyumdan kaynaklı miktar.
• 1 μSv: Kol röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar.
• 5 μSv: Ağız (dental) röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar.
• 10 μSv (günlük): Sıradan bir insanın normal bir günde maruz kalacağı doğal arka plan radyasyonu.
• 40 μSv: 7 saatlik uçak yolculuğu sürecinde alınan radyasyon miktarı.
• *60 μSv: Yukarıdaki değerleri göz önüne alırsak sıradan bir günde maruz kalacağınız iyonlaştırıcı radyasyon miktarı.
• 20 μSv Göğüs röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar.
• 30 μSv (yıllık) EPA tarafından Nükleer bir santralin yıllık saçması hedeflenen doz.
• 40 μSv Fukushima kazasını takip eden haftalarda, Tokyo’daki fazladan doz.
• 100 μSv Fukushima kasaba merkezinde kazadan sonraki 2 haftadaki toplam fazladan doz.
• 250 μSv (yıllık) EPA tarafından regüle edilen Nükleer bir santralin yıllık saçabileceği maksimumu doz.
• 390 μSv (yıllık) Vücudumuzdaki potasyumun saçtığı doz
• *1000 μSv (1 mSv) (yıllık): Nornmal bir kişinin yıllık maruz kalabileceği radyasyon limiti.
• 1 mSv: Thee Miles Adası reaktör erimesi kazasındaki maksimum radyasyon miktarı (bu kazadan kaynaklı sağlık sorunu yaşayan bilinen kimse yoktur)
• 2 mSv: Yüzünüze bir CT taraması yapılması.
• 4 mSv (yıllık): %85i doğal olan yıllık arkaplan radyasyonu
• 6 mSv (günlük): 2010’da Çernobil santralinde bir saat geçirince maruz kalınan doz (bulunulan yere göre büyük farklılıklar olabilir)
• 7 mSv: Göğüsünüze bir CT taraması yapılması.
• 50 mSv (yıllık): Radyasyon işçilerinin yıllık üst limiti.
• *100 mSv (10.000 μSv) (yıllık): Kanser riskinin artması ile bağdaştırılan en düşük doz miktarı.(Radyasyon işçisi olmak, kanser ihtimalini %50 arttırıyor diyebiliriz)
• 100 mSv: Fukushima santrali çalışanlarının maruz kaldığı doz.
• 400 mSv: Kısa sürede maruz kalındığında radyasyon zehirlenmesi belirtilerine sebep olabilecek doz
• 1000 mSv (1Sv): NASA astronotlarının kariyerleri boyunca maruz kalabileceği üst sınır.
• 2000 mSv (2 Sv): Ağır radyasyon zehirlenmesi limiti
• 4 Sv: Genellikle ölümcül radyasyon zehirlenmesi.
• 8 Sv: Tedavi edilse dahi mutlak ölümle sonuçlanacak doz.
• 50 Sv: Çernobil reaktröründe patlamadan sonra patlama ve çekirdek erimesinden sonra 10 dakikada maruz kalınmış olan miktar

radyasyon101012314
Alfa, Beta ve Gamma ışınlarının insan vücuduna nüfuz edebilme oranları.

İyonlaştırıcı radyasyon türleri, zararları ve kullanım alanları.

Alfa Parçacıkları: Uranyum, Toryum, Aktinyum ve Radyum gibi ağır elementlerin bozunumu sonucu açığa çıkar. 2 proton ve 2 nötrondan oluşan, helyum çekirdeğine benzer bir parçacıktır. Bu radyasyondan korunması kolaydır, birkaç milimetrelik kurşun, alfa parçacıklarını yalıtabilir. Kısa menzillidir, giyisileri ve insan tenini delip geçemez. Bu nedenle vücudun dışındaki bi alfa kaynağı çok yakın mesafeden maruz kalınmadığı sürece ciddi bir tehlike sayılmamakla beraber, bu parçacığı saçan herhangi bir elementin, solunumu, yutulması veya açık bir yaraya temas edip dolaşım sistemine sokulması çok zararlı olabilir. Kendisi dokuya temas halinde maruz kalınabilecek en güçlü iyonize edici radyasyon türüdür ve aynı dozda bir beta yada gamma radyasyonuna maruz kalmaktan 10-1000 kat arasında daha zararlıdır.

Eskiden duman dedektörlerinde kullanılan alfa ışınımı yayan elementleri şu sıralar uzay araçlarında RTG jeneratörlerinde ve kalp atışı düzenleyici cihazlarda görmek mümkündür. Ayrıca kanser tedavilerinde, tümürleri yok etmek içinde kullanılmaktadır.

Beta Parçacıkları: Carbon-14, Trityum, Potasyum-40 gibi elementlerden salınan beta parçacıkları aslında yüksek enerjili ve yüksek hızlı elektron ve pozitronlardır. Örneğin nükleer reaktörlerin sıvı soğutma sistemlerinde görülen mavi ışık, fisyon reaksiyonlarında üretilen beta parçacıkları kaynaklı Cherenkov radyasyonu’dur. Işığın sudaki faz hızı, boşluktaki ışık hızının %75’i iken, beta parçacıklarının ışığın sudaki hızından daha hızlı hareket etmeleri sonucu bu mavi ışık oluşur. Beta radyasyonu kısa menzillidirler, kaynaklarından en fazla bir kaç metre uzağa etki edebilirler. Bu radyasyon türüne karşı normal kıyafetler kısıtlı korunma sağlayabilir ve yakın temas halinde insan tenini, yeni hücrelerin üretildiği tabakaya kadar geçebilir, uzun süreli temas halinde ciltte yara açabilir, DNA mutasyonlarına ve kansere sebep olabilir.

Beta radyasyonu kanser tedavilerinde kullanılmaktadır ancak en yaygın ve günlük kullanım alanı silahlarda, saatlerde, anahtarlıklarda, pusulalarda, uçak enstrümanlarında beta ışığı olarak’ta geçen aydınlatıcılardır. Saatinizde karanlıkta yeşil ışık yayan izler genellikle trityum kaynaklı beta parçacıklarıdır. Tene direk temas, solunum, yada yutma durumu olmadığı sürece bu madde risksiz sayılsa da hayatınızdan olabildiğince çıkarmakta fayda vardır (Yazar burada kendi saatindeki yeşil akrep ve yelkovana bakar ve iç geçirir). Yalıtıldığı koşullarda zararsız kabul edilse de örneğin içinde gaz halinde trityum bulunduran bir aydınlatıcının kırılması durumunda, yakın çevresi boşaltılmalı ve gazın dağılması beklenmelidir zira gaz halindeki beta radyasyonu yayan maddenin solunumu ciddi sağlık riski taşır. Solunumu yada emilimi durumunda vücutta kalış süresi yaklaşık 12 gün olan Trityum’dan daha hızlı arınmak için su tüketiminin günlük 3-4 litreye çıkartılması tavsiye edilmektedir.

Gamma Işınları: Radyasyon ve kanser riskinden bahsedilirken, X-ışınları ile birlikte en akla gelen radyasyon türüdür gamma ışınları. İyodin-131, Kobalt-60, Radyum-226 gibi elementlerin atom çekirdeklerinde (nucleus) gamma bozunumu sonucu oluşan çok yüksek frekanslı ve yüksek enerjili elektromanyetik radyasyon türüdür. Temel olarak kütlesi ve yükü olmayan fotonlardır. Tür olarak görünür ışığa, radyo dalgalarına ve ultraviyole ışığa benzerler. En büyük farkları, taşıdıkları enerjinin fazlalığıdır. Radyoaktif elementlerin bozunumunun, kozmik ışınların atmosferle etkileşiminde, yıldırımlarda, pulsar ve magnetarlarda, gamma ışını patlamaları gibi ilginç doğa olaylarında üretilir. Delip geçici, uzun menzilli bir radyasyon türüdür ve korunumu çok zordur. Alfa ve Beta radyasyonlarından daha az iyonize edici olmalarına karşın, delip geçici olmaları ve uzun menzilleri gamma ışınlarını en riskli radyasyon türlerinden biri yapar. DNA’larda yapısal bozulmaya sebep olup, kansere sebep olmasıyla birlikte kanserle savaşta da yine gamma ışınları kullanılır.

Tıbbi taramalar yada havaalanlarındaki güvenlik taramaları gibi düşük dozlara kısa süreli maruz kalmak bir sağlık riski oluşturmazken, yüksek dozlara maruz bırakacak olaylar, örneğin bir gamma ışını kaynağı elementin yakınında bulunmak, nükleer silah kullanımı veya bir nükleer reaktör sızıntısı, gamma ışınları kaynaklı ciddi sağlık problemlerine, kansere ve radyasyon zehirlenmesine sebep olabilir. Dünyaya yönlenmiş bir gamma ışını patlaması ise birkaç bin ışık yılı mesafeden ozon tabakamızı kavurup, biz dahil canlı türlerinin çoğunun soykırımına sebep olabilir. Böyle korkunç olaylar ve kanserle savaşın yanı sıra, astronomide, tıbbi gereçler gibi sterilizasyon gerektiren malzemelerin mikroorganizmalardan arındırılmasında ve birçok başka tıbbi alanda da gamma ışınlarından söz edilebilir.

IMG_5762
X ışınları zararlı bir radyasyon türüdür. Ancak, tıp alanındaki kullanımıyla devrimsel tedavi yöntemlerinin önünü açmıştır.

X-Işınları: Gamma ışınları gibi yüksek enerjili bir elektromanyetik radyasyon türüdür. Aralarındaki en büyük farklılık dalga boyları ve kaynaklarıdır. Gamma ışınları atomun (nucleus)denen çekirdeğinden kaynaklanırken, X-ışınları elektronlar tarafından oluşturulur. Bunun yanısıra hızlı hareket eden pozitif yüklü iyonların da X-ışını oluşturduğu bilinir. Oluşturduğu sağlık riskleri gamma ışınlarınkine benzerdir. Astronomide ve tıp alanında yaygın bir biçimde kullanılırlar.

Pozitron (Antimadde) radyasyonu
Antimadde tahmin ettiğimizden daha çok hayatımızın içindedir. Örneğin PET taramaları(Positron Emission Tomography), elektronun karşıt parçacıkları olan pozitronları kullanır. Bu taramalarda dolaşım sistemine enjekte eden kısa ömürlü bir radyoaktif bir izotop pozitron yayan bir bozunum geçirir. Bu pozitronlar dokuda 1mm gibi kısa bir mesafe kat ederler. Bu sürede kinetik enerjileri azalır ve sonunda bir elektron ile temas ederek birbirlerini yok ederek birbirinin aksi yönünde hareket eden gamma ışınları (yüksek enerjili fotonlar) oluştururlar. PET tarayıcısı aynı anda oluşup birbirlerinin aksiyönünde hareket eden bu gamma ışınlarını tespit ederek taranan bölgenin üç boyutlu bir resmini çıkartır.

Kozmik Radyasyon
Güneş sistemimi dışından gelen çoğunlukla yüksek enerjili elektonlar ve atom çekirdeklerini oluşturan parçacıklardır. 2013’te Fermi Uzay Teleskobu bu kozmik ışınların çoğunluğunun süpernovalardan kaynaklandığını keşfedene kadar kaynakları bizim için bir gizemdi. Kozmik ışınları oluşturan parçacıkların %90’ı proton, %9’u Alfa parçacıkları ve %1’i HZE iyonları denen daha ağır parçacıklardır. Çok küçük bir yüzdenin de pozitron ve anti-protonlar olduklarını bilmekteyiz.

Bu kozmik ışınlar atmosferimizdeki atomlar ve moleküller ile çarpışarak ikincil kozmik ışınlara neden olur. Bunlar nötron, meson, pion, kaon ve muon gibi parçacıklardır ve bazıları yer kabuğuna kadar ulaşabilir.

Nükleer Reaksiyonlar
Radyoaktiviteden ve iyonlaştırıcı radyasyon türlerinden bahsettiğimize göre sıra nükleer reaksiyonlara gelebilir. Nükleer reaksiyonlar iki atom çekirdeğinin (nadiren üç ve veya daha fazla çekirdeğin) ve/veya bir atom çekirdeği ve bir atom altı parçacığın çarpışıp bir yada daha fazla atom çekirdeğine dönüşmesidir. Doğada nükleer reaksiyonları en yaygın olarak yıldızlarda füzyon görebiliriz. Bunun dışında kozmik ışınların atmosferimizde etkileşimi ve 1972’de Afrika, Gabo ülkesinin Oklo bölgesinden de keşfedilen gibi Uranyum yataklarındaki kendi kendine oluşan doğal fisyon reaksiyonları da, doğadaki nükleer reaksiyonlara örnektir.

Yaygın bilinen Füzyon (birleşme) ve Fisyon (bölünme) reaksiyonlarının yanısıra, kozmik ışınların atmosferimize çarpmasıyla oluşan Spallation (Parçalanma), yukarıda bahsettiğimiz Alfa Bozunumu ve İndüklenmiş Gamma Emisyonu da nükleer reaksiyon örnekleridir.

fisyonreaktoru0102
Deneysel bir füzyon reaktörü (Tokamak). Füzyon yoluyla enerji üretmek için çalışmalar sürse de, henüz kısa ve orta vadede kullanıma geçilebilecek düzeye ulaşılamadı.

Füzyon oldukça ilgi çekici ve umut vaad eden bir konu olsa da, bu yazımızda bazı haklı sebeplerden dolayı büyük ön yargılar beslenen, endişe ve korku kaynağı olan günümüzde kullanılan nükleer enerjiden bahsedeceğiz.

Fisyon Reaksiyonu
1938’de Otto Hahn ve asistanı Fritz Strassman tarafından keşfedilen Nükleer fisyon, bir atom çekirdeğinin bölünmesi ve bu bölünme esnasında enerji saçmasıdır.

Nükleer santrallerdeki fisyon reaksiyonlarına bir örnek verelim. Bir Uranyum-235 atomu bir nötron tarafından bombalanır ve Uranyum-236’ya dönüşür ve hemen ardından nötronun kinetik enerjisi sonucu ikiye bölünerek Kripton-92 ve Baryum-141 izotoplarına dönüşürken 3 nötron saçar. Bu nötronlar başka U-235 atomlarına çarpıp zincirleme reaksiyon yaratırlar.

Bu bölünme esnasında gamma ışınları da salınır ve sonuç olarak uranyum atomunun %0.1 lik kısmı 200 MeV’luk (200 milyon elektron-voltluk) bir enerjiye dönüşür. Bunu kıyaslamak gerekirse kömür atomu yanma sırasında sadece birkaç elekton-voltluk enerji açığa çıkartır yani kömürle karşılaştırınca nükleer yakıt milyonlarca kat daha fazla enerji açığa çıkartır.

Reaksiyonda açığa çıkan bu enerjinin %6’sı radyasyondur (%3.5’i Gamma ışınları ve %2.5’i nötronlardır) geri kalanı bölünmüş elementlerdir ve bunların ani fisyondan gelen enerjileri toplamın %89’udur, geri kalan %11 zamanla bu elementlerin bozunması ile açığa çıkar.

Nükleer Reaktör
Bir nükleer reaktör, nükleer yakıtların bulunduğu ve kontrollü bir şekilde yukarıda anlatılan rekasiyonun sürdürüldüğü yerdir. Yakıtların bulunduğu çekirdek genellikle soğutucu su içerisinde bulunur ancak, katı ve gaz ortamda bulunan çekirdeklerde mevcuttur. Yakıt olarak genellikle tercih edilen Uranyum-235, silindirik yakıt çubukları halinde kullanılır. 1000MW üretim kapasiteli bir reaktör bu yakıttan 75 ton barındırır. Güç santrallerinde yüksek verimliliği devamlı sağlaması için yakıt çubukları 18 – 36 ay süreyle kullanıldıktan sonra değiştirilir. Bu süreç boyunca 1 ton uranyumdan, 20.000 ton kömür veya 8.5 milyon metreküp gazın eşdeğeri olan 44 milyon kilowatt-saatlik elektrik elde edilir.

Enerji üretim süreci şu şekildedir; yakıt yukarıda anlatıldığı gibi reaksiyon sonucu kendisinden küçük izotoplara ayrılır ve bu izotopların kinetik enerjisi ısı üretir. Aynı şekilde reaksiyon sonucu açığa çıkan gamma ışınlarının bir kısmı da ısı sağlar. Artık madde olarak üretilen izotoplar da radyoaktif bozunma ile bir süre daha ısı yaymaya devam ederler.

Sıradan bir nükleer santralin temel çalışma şeması.

Reaktör, reaksiyon sonucu açığa çıkan radyasyonu içerisinde tutacak bir yapıyla çevrilidir. Üretilen ısı ise, soğutucu sıvı ile reaktörden taşınır. Isıyı taşıyan soğutucu sıvı, ayrı bir su bölmesini ısıtarak suyu buharlaştırır, yüksek basınçlı bu buhar bir türbini döndürür. Türbin ısıyı mekanik enerjiye dönüştürür. Bu mekanik enerji gemilerde pervarneleri döndürürken, santrallerde jeneratörden elektrik üretilmesini sağlar.

Türbini döndüren buhar daha sonra harici bir kaynaktan gelen 3.bir su sistemi olan soğutucu sıvının bulunduğu odacıkta yoğunlaştırılarak tekrar suya dönüştürülür ve buharlaşma odacığına geri döner. Bu harici soğutucu sıvı genellikle dışarıdaki nehir ve deniz gibi kaynaklardan alınıp tekrar buralara dökülen sudur ve kirli yada radyasyonlu değildir.

18 – 36 ay kullanıldıktan sonra ömrünün verimli kısmını tamamlayan yakıt radyasyon ve ısı yaymaya devam etmektedir. Bu haliyle hızlıca yakındaki bir soğutucu su içinde bulunan başka bir bölmeye yerleştirilerek radyasyon seviyelerinin düşmesi beklenir. Bu bölmedeki su radyasyonu ve ısıyı yalıtır. Kullanılmış yakıt bu bölmelerde aylarca ve bazen yıllarca bekletilir. Yaklaşık beş yıldan sonra yakınlardaki kuru bir atık bölgesine taşınır. Bu atık daha sonra tekrardan işlenmeye tabi tutularak kullanılabilir yada işlenmeden saklanmaya devam eder. 40 yıldan sonra atığın büyük bölümü radyoaktivitesi orjinal halinin 1000/1 lik bir seviyesine düşer. Ancak üretilen atığın %3 lük bir bölümü binlerce yıl boyunca saklanmaları gerekecek kadar radyoaktiftir.

nukleer9990_d026
Bir nükleer reaktörün, reaksiyonun gerçekleştiği çekirdek bölümü.

Nükleer enerjinin Dünya’daki yeri

IAEA (International Atomic Energy Agency / Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) tarafından yayınlanan güncel rapora göre şu anda Dünyada 31 ülkede toplam 443 çalışır halde ve 66 inşa halinde nükleer güç reaktörü mevcut ve çalışır olanlar toplam elektrik üretiminin %11 lik kısmını sağlıyor. Uçak gemileri ve denizaltılar dahil 140 donanma gemisi de toplamda 180 nükleer reaktör kullanmakta. Nükleer enerji kaza oranı ve etkileri düşük olduğu ve atıkları güvenle muhafaza edildiği sürece en temiz enerji türüdür. 1970’lerde ticarileşmesinden bu yana fosil yakıt yakan santrallerden salınabilecek 64 gigaton karbondioksit eşdeğeri sera gazı salınımının önüne geçmiştir. Çernobil, Fukushima, Three Mile Adası ve bazı nükleer denizaltı kazaları dahil bütün kazaları ele aldığımızda nükleer enerji, birim enerji başına en az can kaybının olduğu ana enerji türüdür. Kömür, petrol, doğal gaz ve hidroelektrik gerek iş kazaları gerekse yarattıkları kirlilik sebebiyle çok daha fazla can kaybına sebep olmakta.

Ancak nükleer kazaların can kaybı, ekonomik bedelinin ağır olması ve reaktör erimesi kazalarının belli bölgeleri uzun süre radyoaktifleştirmesi ve riskli bölgelerin tahliyesi azımsanacak gibi değildir. En son örnek, 1960 tasarımı üç adet eski reaktörlerde gerçekleşen Fukushima kazasından sonra İtalya nükleer enerjiyi yasaklarken, Almanya 2022’ye kadar bütün nükleer reaktörlerini kapatma kararı almıştır. Burada belirtmekte fayda var, Almanya tamamen güneş enerjisine geçti haberleri asılsızdır, Almanya’nın ana elektrik kaynağı kömürdür ve yenilenebilir kaynaklar bütün enerji üretiminin %25’ini temsil etmektedir ve güneş enerjisi bu 25’in %16’sını oluşturmaktadır. Yinede Almanya gibi güneş enerjisinin yüksek verimlilikte bulmanın zor olduğu bir iklimde, güneş santralleri en verimli zamanlarda 15-20 kadar nükleer reaktörün üreteceği elektriği üretip gün ortasında ihtiyaç duyulan elektriğin %50sini karşılayabilir.

Özellikle Fukushima kazasından sonra çok tartışılmış olsa da, dünya çapında nükleer enerji azalmıyor aksine artıyor. Bunun en büyük sebebi de fosil enerjide kullanılan kömür, petrol ve gaz fiyatlarının artması, fosilin verimliliğinin çok düşük kalması ve nükleer kazalarla kıyaslayın da, fosil enerjiden kaynaklı karbon emisyonu ile doğaya ve insanlara verilen zararın çok daha korkunç boyutlarda olmasıdır. Bazı ülkeler nükleere tamamen karşı tavırlarını korurken, nükleer enerji kullanan ülkeler reaktör sayılarını arttırıyor ve bir yandan da füzyon araştırmalarına yatırım yapıyorlar. Deneysel füzyon reaktörleri yavaş yavaş kendilerini çalıştırandan daha fazla enerji üretmeyi başarırken bu yatırımların er yada geç dünyada ve uzayda meyvesini vereceği de kesin. Henüz elektrik santrali olarak işleyecek duruma gelmese de füzyon, nükleer enerjinin geleceğini temsil ediyor.

Kazalardan sonra bir diğer riski de nükleer atıklar oluşturuyor. Atıklar çoğunlukla santrallerin yakınlarındaki geçici ve daimi bölgelerde depolanıyor, dünya genelinde böyle 430 atık depolama bölgesi mevcut.
Bazı ülkeler atıkları tekrar işleyerek atıktan birçok alanda kullanılabilecek radyoaktif madde elde etse de bu çok yaygın bir uygulama değil.

Kazalar

Nükleer santraller, nükleer silahlar gibi patlamaz. Olabilecek en ciddi kaza çekirdek erimesidir. Bu soğutma sistemi devre dışı kalıp kontrolden çıkan bir reaktörün devamlı ısınması sonucu olur. Bu ısınma çekirdekte erimeye yol açıp nükleer yakıt ve atıklar bütün korumaları aşıp çevreye radyasyon saçabilir. Soğutma sisteminin aşırı ısınıp buhar patlamasına neden olabilir veya başka herhangi bir gazın yada sıvının patlaması reaktör bölmesinin dışarı radyoaktif gaz saçmasına neden olabilir.

Dünya çapında şu ana kadar nükleer santrallerde 99 kaza meydana gelmiştir. Bu kazaların 57 si Çernobil sonrasında ve bütün kazaların yarısından daha fazlası Amerikada olmuştur. Bunlar dışında nükleer denizaltılarda da 26 kaza meydana gelmiştir bunların 14’ü reaktör hasarı ve radyasyon salınımıyla sonuçlanmıştır.

Bu kazaların 20’den fazlası can kaybına neden olmuştur. En ünlü birkaç kazayı ele alalım.

chernobyl_4
Kazadan sonra Çernobil hayalet bir kente dönüşmüştür. Bugün dahi yüksek radyasyon sebebiyle burada insan yerleşimi bulunmamaktadır.

Çernobil: 26 Nisan 1986’da bir test sırasında soğutma sisteminde meydana gelen arıza sonucu reaktörde sıcaklık artar ve sıcaklığın artması ile normal operasyon seviyesinden 10 kat fazla ısı üreterek bir buhar patlamasına neden olur. Bu patlama sonucu reaktörde kalan soğutucu sıvıda dışarı akarak ısıyı daha da arttırır. Bir kaç saniye içinde ikinci bir patlama ile yüksek miktarda radyoaktif madde çevreye salınır.

Santralin yakınındaki Pripyat şehrinin tahliyesi bürokrasi ve tehlikenin boyutlarının anlaşılmaması nedeniyle bir gün gecikir bu süre boyunca buradaki insanlar santralden salınan radyoaktif parçacıklara maruz kalacaktır. Tahliye başlayıp tamamlandıktan sonra bile bölgede kalan askeri ve bilimsel personel durumu çok hafife almıştır. Bu esnada radyoaktif bulutlar kuzeyde İsveçe kadar ulaşmıştır ve bizzat İsveç, Dünyaya kazayı duyurmuştur. Kazayla direk bağlantılı can kaybı 50’nin altındayken, radyasyondan kaynaklanan ölümlerin ve kanser vakalarının sayısı Birleşmiş Milletlerin verdiği 4000 ve Greenpeace’in verdiği 93.000 sayıları arasında değişmektedir. Şu anda Çernobil bölgesinin binlerce yıl boyunca insan yerleşimine uygun olmayacağı biliniyor ancak insanlardan arındırılmış bu bölgede doğal yaşam kendini toparlayıp adapte olmuş durumda.

FukushimaMeltdown101113
Fukuşima nükleer santrallerinde meydana gelen felaketten hemen sonrasındaki müdahale anları.

Fukushima: 11 Mart 2011’de 9 şiddetindeki deprem Japonyayı vurduğunda Fukushima santralindeki 4, 5 ve 6. reaktörler kapalı konumdaydı. 1, 2 ve 3 numaralı reaktörler prosedür gereği otomatik olarak kapatılıp fisyon reaksiyonu durdurulur. Ancak kapatıldığında dahi yakıt çubuklarının yaydığı bozunum ısısı günler boyunca soğutulmak zorundadır.

Depremden 50 dakika sonra tsunami vurduğunda dalgalar santrali koruyan 10 metrelik duvarları aşar ve soğutma sistemini çalıştıran dizel jeneratörlerin bulunduğu yerleri sular altında bırakır. Soğutma sistemi jeneratörler olmadan 1 gün daha batarya gücü ile çalışır ve sonunda soğutma sistemi devre dışı kaldığında 3 reaktörde de ısı kontrolden çıkarak hidrojen patlamalarına sebep olur.

Bu olayı takiben radyasyona maruz kalma sebebi ile can kaybı gerçekleşmez, daha sonra yapılan araştırmalarda yakınlarda yaşayanlarda kanser bulgularına rastlanmamıştır ve kanser riskinde ciddi bir artış kaydedilmemiştir. Denize ve havaya salınan radyoaktif parçacıklar Çernobil ile kıyasla çok daha düşük seviyededir.

Göründüğü gibi nükleer enerji istesek de istemesek de hayatımızın bir gerçeği. Her gün yüzlerce hatta binlerce ton kömür yakmaya kıyasla kesinlikle çok daha temiz bir alternatif, ancak gerekli güvenlik önlemleri alınmadığı taktirde riskleri de çok büyük. Kesinlikle çok büyük sorumluluk gerektiren ve bu sorumlulukları yerine getiremeyecek ulus ve kurumların uzak durması gerektiren bir konu.

Berkan Alptekin




Demografik Geçiş Ve Nüfus Yaşlanması -2

Yazımızın ilk bölümünde, istisnasız tüm gelişen ve şehirleşen ülkelerin yaşadığı demografik geçiş sürecini Zargonya* isimli hayali bir ülke kurarak anlatmaya başlamış, çekirdek ailelerin oluşum sürecine kadar gelmiştik.

Bu bölümde ise artık büyük oranda şehirleşmiş olan Zargonya’da şehir hayatının demografik yapıya etkisini anlatmaya devam edip, demografik geçiş sürecinin ileri aşamalarına bakıyoruz. Nerede kalmıştık? Artık çocukların eğitim görmesi gereken, okullarda geçirmek zorunda oldukları süre uzamış, anne babaların çocuklarından herhangi bir maddi katma değer elde etmeden 20’li yaşların ortasına kadar okutmaları gerektiğini söylemiştik.

Gelişmemiş ve şehirleşmemiş toplumlarda bireylerin çok fazla eğitim görmesine gerek yoktur, çünkü tarım ve hayvancılık yüksek eğitimli olması gerekmeyen çok fazla iş gücüne ihtiyaç duyar. Bu da, şehirleşmemiş toplumlarda çok kısa süreler (5 yıl ve altı) eğitim almış çok sayıda kişinin iş gücüne katılması anlamına gelir. Oysa şehirleşmiş toplumlarda iş olanakları çok daha çeşitlidir ve kişinin bu olanaklardan faydalanması için uzun bir eğitim sürecinden geçmesi, lise ve üstü eğitim alması gerekir.

Birkaç on yıl öncesine kadar “yetişkin” sayıldığı için iş hayatına atılan, aileye katma değer kazandıran ve çoktan kendi ailesini kurmuş olan 20’li yaşlarındaki gençler, artık üniversite öğrencisi ve anne babaları hala onlara bakmak zorunda. (Fotoğraf telif: CampusCareer)

 

Şehir hayatı güzel olsa da pahalıdır. İnsanlar işe gitmek için toplu taşıma araçlarını kullanmak zorundadır ve bu ek masraf demektir. Aynı zamanda şehirlerde evlerinde akan suya da para ödemeleri gerekir.  İletişim de şehirlerde zorunluluk olduğundan telefon, internet gibi ek “faturalar” ailelerin karşılamak zorunda olduğu masraflar arasına eklenir. Gelişmemiş ülkelerdeki gibi köyün herhangi bir yerine ev kuramazsınız, şehirlerde yaşam alanları azdır ve yaşadığınız ev için de bir çiftçi ailenin birkaç yıllık kazancından daha fazla para ödemeniz gerekir. Zargonya’da aileler tüm bu masrafları artık anne ve babanın birlikte çalışmasıyla ancak karşılayabilecek durumdalar.

Birlikte çalışan anne ve baba için, çocuk artık büyük bir yük. Doğum, annenin çalışmasına engel oluyor ve çocuğun bakımı büyük masraflar çıkarıyor. Daha 50 yıl öncesine kadar 5 ve üzeri sayıda çocuğun normal ve gerekli olduğu Zargonya’da aileler hiç durmadan çalışmak zorunda olduklarından, çocuk yapmak hayatlarına kolaylık değil, zorluk çıkarmak anlamına geliyor. Çalışmak zorunda olan ailelerin üzerine; bakıcı, kreş ve anaokulu masrafları biniyor. Çünkü çalışmaya devam etmek için, çocuklarını bu kurumlara emanet etmek zorundalar.

Bu da, şehirli ailelerde kültürel bir kırılmaya neden oluyor:

“en iyisi 1 tane, maksimum 2 tane çocuk iyidir”. Ortalık, her mahalle kreşlerle dolmaya başlıyor ve çocuk bakıcılığı yaygın bir meslek haline geliyor…

Ancak bu durum Zargonya devleti için büyük bir sorun. Çünkü ülke kalkınmasının devam edebilmesi için daha fazla iş gücüne ihtiyaç var. Ailelerin çocuk sayısının 2’nin altına düşmesi, nüfusun yaşlanmaya başlaması, yeterli yeni iş gücünün kesilmesi demek.

Aileler iyi bir yaşam sürmek istiyor. Ancak, iyi yaşam pahalı ve aileye ek masraf yükü bindiren çocuk yaşam kalitesini düşürüyor. Ne kadar az çocuk sahibi iseniz, o kadar rahat ve iyi yaşıyorsunuz… (Fotoğraf telif: 123rf)

 

Zargonya devleti aileleri çocuk yapmaya teşvik etmek için önlemler almaya başlıyor: Çocuk yapan çalışan kadınlara uzun süreli “ücretli izin” seçeneği sunuyor. Bununla da yetinmiyor, ailelere yaptıkları her çocuk için belli bir “parasal destek” sunuyor. Çocuk sayısı arttıkça bu desteğin miktarını da yükseltiyor. Bu şartlar altında çocuk aileye katma değer katıyor ama, şehir hayatı zor ve insanlar “iyi yaşamak“, sosyal hayatın daha fazla içinde olmak istiyorlar. Zargonya devletinin çocuk başına sunduğu katma değer, ailenin iyi yaşamasına, çocuğun aileye binen maddi yükünü karşılamaya dahi yetmiyor.

Devlet çocuk teşviklerinin miktarını ne kadar artırırsa artırsın, bu bir işe yaramıyor, çünkü ülke geliştikçe şehirlerde güzel yaşam olanaklarına ulaşmak daha pahalı hale geliyor. Bunun yanında sürekli çalışmak zorunda olan ve çok az boş vakti olan insanlar, sosyal yaşamdan kopmamak adına az kalan boş vakitlerini de çocuk bakımına ayırmaktan kaçınıyor.

Bir toplumun sürekliliğini devam ettirebilmesi için çift başına en az 2,1 çocuk yapılmak zorunda. Bu oran yakalandığında, toplum “nüfus artışı olmaksızın” varlığını yüzyıllar boyu sürdürebiliyor. Ancak, çift başına 2,1 çocuk ortalaması demek; nüfusun genç değil orta yaşlı bir popülasyona evrilmesi demek oluyor. Genç nüfusun sürekliliğini sağlayabilmek için çiftler 3 ve üzeri çocuk yapmak zorundalar.

Zargonya devletinde artık çift başına çocuk sayısı 2,1’e düşmüş durumda ancak, genç iş gücü sayısı hızla azalıyor. Kuruluşunun üzerinde geçen 80 yıl sonunda 65 milyonluk bir nüfusa ulaşmış olan Zargonya artık yaş ortalaması 35 olan, hızla yaşlanan bir ülkeye dönüşüyor.

Ve demografik geçiş bir kırılmaya daha sebep oluyor!

Çift başına 1 veya 2 çocuk yapan ailelerin çocukları büyüyor ve 20’li yaşlarının ortasından itibaren iş hayatına atılmaya başlıyorlar. Bu çocuklar çalışmak ve geçinmek zorundalar. Aynı zamanda kendi ailelerini kurup onlar da en fazla 1 veya 2 çocuk yapıyor. Hatta bazı aileler artık çocuk yapmamaya başlıyor. Zargonya şehirlerinde hayat zor ancak, insanlar için seçenek bol. Artık kadın da, erkek de çalışmak zorunda olduğundan, herkes ekonomik açıdan bağımsız olmaya ve daha iyi bir hayat sürmeye çabalıyor.

Daha iyi bir yaşam arzusu ve ekonomik bağımsızlık, aile kavramının ikinci plana itilmesine neden oluyor. Boşanmalar yaygınlaşıyor. (Fotoğraf telif: dreamstime.com)

 

İyi bir hayat sürmek isteyen gençler, “masa başı” işlere yöneliyorlar. Gençlerin çoğu artık yüksek eğitim düzeyine sahip ve fabrikalarda bol miktarda iş imkanı olmasına rağmen, buradaki “kas gücü” gerektiren işlerden uzak duruyorlar. Zargonya gençleri daha saygın ve temiz olarak gördükleri masa başı işlere yöneliyor. Sanayi kurumları ve fabrikalar çalıştıracak eleman bulmakta güçlük çekmeye başlıyorlar.

Daha iyi bir hayat, evliliklerde daha az sorun yaşamak istendiği anlamına geliyor. Önceleri problem olarak görülmeyen küçük aile içi sorunlar artık yeni nesil Zargonyalılar için büyük bir sorun haline dönüşüyor. Gençler, uzun eğitim süresi nedeniyle 20’li yaşların ortasında iş hayatına atılmak zorunda kalıyorlar ve bu nedenle evlilik sayısı düşüyor ve önceleri 18 civarı olan evlilik yaş ortalaması yükselip 30’lu yaşları buluyor. Bunun yanında boşanma oranları da artmaya başlıyor.

15-20 yıl önce hemen her mahallede çok sayıda bulunan kreş ve anakollarının sayısı hızla azalmaya başlıyor. Çünkü, artık insanlar hem çok geç yaşta, hem de çok az sayıda çocuk yapıyor. Artık televizyonlarda bebek bezi, bebek maması reklamları az çocuk sayısı nedeniyle piyasası küçüldüğü için çok daha nadir görülmeye başlıyor.

Son kırılma, çok daha dramatik bir nedenle geliyor!

Gelişen beslenme ve sağlık hizmetleri nedeniyle artık insanlarda ortalama ömür 70 yaş ve üzeri. Zargonyalı yeni nesil bireylerin anne ve babaları yaşlanıyor. Ancak Zargonyalı şehirli nüfus, çalışmak zorunda ve iyi bir yaşam için çok çaba harcıyorlar. Dolayısıyla, yaşlanıp artık bakıma ihtiyaç duyan anne babaları ile ilgilenemiyorlar. Fakat, kendilerini yetiştiren bu insanlara bakmak zorundalar. Katma değer sağlamadığı için çocuk yapmayan gençlerin üzerine hesapta olmayan bir yük biniyor: Anne ve babaları…

Demografik geçiş olağan sonuçlarından birini daha gösteriyor: Çocukları artık anne babalarına bakamıyor. Yaşlılar için gidebilecekleri tek yer, huzurevleri.

 

Azalan kreşlerin yerini, “yaşlı bakım evleri” almaya başlıyor. Zargonyalı gençler, anne ve babalarını bu bakım evlerine yerleştirmeye başlıyorlar. Bu da onlar için ek bir masraf ama, bu masrafı karşılamak zorundalar. Yükselen ortalama ömür nedeniyle hızla sayısı artan yaşlı nüfus hem emeklilik maaşı ödemek zorunda olan Zargonya devleti, hem de onlara bakmak zorunda olan halk için büyük bir yüke dönüşüyor.

Her yan yaşlı bakım evi dolmaya başlıyor. Yaşlı bakıcılığı bir iş kolu haline dönüşüyor. Artık televizyonlarda bebek bezi reklamı değil; yaşlı bezi ve yaşlı bakım ürünleri reklamları dönmeye başlıyor. Zargonya devleti ise zor durumda…

Artık nüfus artmıyor, üstüne yavaşça azalmaya başlıyor. Zargonya, yaş ortalaması 40 olan, genç iş gücü çok azalmış çözüm üretmesi gereken bir ülke. Zargonya hükümeti sosyal hizmetleri ve emeklilik maaşlarını ödeyebilmek için mecburen emeklilik yaşını yükseltiyor. Geçmişte 40 yaşında emekli olan insanlar, artık 60-65 yaşına kadar çalışmak zorunda.

Nüfusa oranla az sayıda fakat çoğu yüksek eğitimli olan gençler, daha “temiz” ve yüksek gelirli işleri tercih ettiği için fabrikalar eleman bulamıyor. Ülke mühendis dolu ama, fabrikalarda kaynak yapacak, torna tezgahı başında çalışacak vasıfsız veya ara eleman kalmamış durumda. Sanayi kurumları için acilen genç ve ucuz iş gücüne ihtiyaç var, Zargonya hükümeti tarihi bir karar almak zorunda.

Ülkeye göçmen alımları başlıyor!

Zargonya hükümeti, gelişmemiş ülkelerden göçmen alarak genç ve dinamik iş gücünü sağlamak zorunda. Ülkeye milyonlarca yabancı göçmen geliyor ve fabrikaları bunlar doldurmaya başlıyor. Göçmen, Zargonya hükümeti için iyi. Çünkü Zargonya vatandaşlarından daha çok çalışıp, daha az ücret alıyorlar. Ülke ekonomisi yeniden hareketleniyor ancak, toplumsal sorunlar başgösteriyor.

Demografik geçiş sonucu nüfusu hızla yaşlanan ülkeler göçmen almak zorunda kalıyor ve bu durum ülkede toplumsal / sosyal sorunlara neden oluyor. (Fotoğraf telif: Der Spiegel)

 

Halk göçmenlerden hoşnut değil. Çünkü gelen göçmenlerin çoğu eğitimsiz ve şehir hayatına yabancı. Zargonya sosyal yaşantısına yabancı olan bu göçmenler sosyal sorunlara neden oluyorlar. Bir Zargonyalı’dan daha ucuza çalışan ve rahatlıkla iş bulabilen göçmenler halk içinde hoşnutsuzluğa neden oluyor. Göçmenlere yönelik eylemler başlıyor. Göçmenler dışlanıyorlar ve kendi aralarında daha mutlu olduklarını görüp gruplaşmaya başlıyorlar.

Artık Zargonya şehirlerinde göçmenlerin yaşadığı gettolar kurulmaya başlıyor. Bu göçmenler henüz demografik geçişin başlarında oldukları için hala çok çocuk yapıyorlar ve nüfusları hızla artıyor. Genç iş gücü sorunu çözüldü ama, Zargonya’nın sosyal yapısı radikal bir değişime uğradı. Her iki taraf da birbirini sevmiyor, hoşlanmıyor. Fakat birlikte yaşamak zorundalar…

100’üncü yılına giren Zargonya’nın nüfusu artık 90 milyon. Ancak, genç nüfusun büyük kısmı on yıllar önce gelen göçmenlerin çocuklarından oluşuyor. Başarılı bir hükümete sahip olan Zargonya’da devlet göçmelerin topluma adaptasyon sorununu çözdü. Başlangıçtaki karmaşa ve hoşnutsuzluk artık yerini birlikte yaşayan karma bir topluma bırakmış durumda.

Ama yeni bir sorun kapıda! Çünkü gelen göçmenler de şehirleşti ve onlar da artık az sayıda çocuk yapıyor. Kısa bir süreliğine gençleşen toplum, yine hızla yaşlanmaya başlıyor.

Tek bir çare var! 

Zargonya hükümeti tekrar ve tekrar yeni göçmenler almak zorunda!

Zafer Emecan

(*) Zargonya, Erkin Koray’ın “Anladın mı evladım” isimli güzide eserinde bizlere görüp görmediğimizi sorduğu yerin adıdır.




Gelecekte Marslı Kolonicileri Nasıl Tanıyabiliriz?

Biliyorsunuz, yüz yıl içinde kaçınılmaz olarak Mars’ta bir insan kolonisi oluşacak. Ve yine kaçınılmaz olarak, Marslı kolonicilerin ayrı bir kültürü, yaşam şekli, dili ve belki de inancı gelişecek.

Gelecekte Mars’ta doğup büyüyecek olan insan neslinin Dünya’ya dönmesinin fizyolojik açıdan kendilerini biraz zorlayacağı da aşikar. Mars gezegeni her ne kadar gezegenimizin yarı boyutlarında olsa da, kütlesi Dünya’nın sadece 10’da 1’i kadar ve yüzeyindeki kütle çekimi de sadece 3’te 1’i civarında.

Yani, 60 kg ağırlığa sahip olan bir insan, Mars’a gittiğinde kendini 23 kg ağırlıkta gibi hissedecek. Daha açık bir ifade ile, kendini 3 kat daha kuvvetli hissedip, yeryüzünde kaldırabildiği ağırlığın 3 katını rahatlıkla kaldırabilecek.

Mars’ta manzara izlemek bile çok sıkıcı olsa gerek. Marslı dostlarımız maalesef yüzeyde uzay elbiseleri ve oksijen tüpleri ile dolaşmak zorunda…

Ancak bu durum geçici, çünkü vücudumuz Dünya’nın çekim kuvveti ile baş etmek üzere şekillenmiştir ve daha düşük veya yüksek kütle çekime sahip yerlerde kendisini hızlıca bu duruma adapte etmeye çalışır. Şu yazımızda, vücudumuza böylesi ortamlarda neler olduğunu açıklamaya çalışmıştık.

Dolayısıyla, Mars’ta geçirilen zaman içerisinde vücudumuz da bu düşük kütle çekim ortamına alışıp, daha zayıf bir yapıya kaçınılmaz olarak bürünecek.

Mars kolonisinde ise, adaptasyon biraz daha dramatik boyutlarda olacak. Dünya’nın 1/3’ü kadar olan yerçekimi nedeniyle, daha doğum aşamasında bizlerden daha zayıf kemik ve kas yapısına sahip olacak Marslı dostlarımız, Dünya’nın “kendileri için” yüksek yerçekiminde hareket etmekte zorlanacaktır. Gezegenimize geldiklerinde kendileri aniden 3 kat daha ağır hissedecekler ve kas yapıları bu ani ağırlık değişimine uyum sağlamakta güçlük çekecek.

Bir Marslı kolonist için Dünya’da alışveriş yapmak zor olacak gibi. Uzun boylarına uygun kıyafet bulmakta zorlanabilirler. Tabii, turizm sektörü onlara satacak uygun kıyafetleri üretmekte gecikmeyecektir…

Yine, Mars’ta doğup büyümüş olanlar zayıf yerçekimi nedeniyle bizlerden daha uzun boylu da olacaklar. Marslı kolonistlerin ortalama boyu 2 metre veya üzerinde olacaktır muhtemelen. Kısaca gelecekte orada doğup büyüyenler, uzun boylu ve zayıf kas ve kemik yapılı insanlar olarak karşımıza çıkacaklar.

Yeryüzünün kendileri için yüksek yerçekimine alışmaları için yoğun bir beslenme ve egzersiz programı uygulamaları gerekecek ki, bu da aylar boyu uyum için çaba sarfetmeleri gerektiği anlamına geliyor. Genç olanları için bu uyum süreci görece kolay atlatılabilir ancak, orta yaş ve üstü Mars kolonistlerinin işi gerçekten zor olacak.

Günümüzdeki selfie çılgınlığı gelecekte de değişecek gibi görünmüyor. Mars’a giden Dünyalı turistlerin iner inmez selfie çekip sosyal medyaya yüklediklerini bol bol göreceğiz…

Dolayısıyla ticaret veya turizm amaçlı Dünya’yı ziyaret edecek Mars kolonisi mensuplarını yolda yürürken bile çabucak yorulmalarından, birkaç kilogramlık küçük çantaları bile taşıyamayışlarından, uzun boylarından veya ağır aksak kan ter içinde yürümeye çalışmalarından tanımak çok kolay olacak.

Hatta birçoğu, Dünya’daki yüksek yerçekiminin yarattığı sıkıntılar nedeniyle, sokaklarda dolaşırken tekerlekli sandalye benzeri araçları tercih edecektir. Ya da o zamanın teknolojisi yeterince ilerlemiş olursa, vücutlarını güçlendirecek mekanik yürüyüş aparatları takarak gezindiklerini görebileceğiz. 

Bizden oraya turist olarak gidenler ise, 3 kat daha güçlü olacaklarından; kendilerini birkaç ay için de olsa Superman gibi hissedecekler. Onlar için bir kabus olacak Dünya ziyaretine karşın, Mars’ı ziyaret etmek bizler için çok keyifli olacağa benziyor…

Zafer Emecan




Kozmik Anafor’u Feedly Üzerinden Takip Edilebilirsiniz

Kozmik Anafor Astronomi Platformu’nun sitesinde yayınlanan yazıları artık Feedly üzerinden takip edebilirsiniz.

Cep telefonu veya tabletinize indireceğiniz Feedly uygulamasında “Kozmik Anafor” şeklinde aratıp abone olduktan sonra, artık yayınlanan yeni yazılarımız için bildirim alabilecek veya var olan tüm yazılarımız arasında gezinebileceksiniz.

Dilerseniz, feedly’nin sitesine girerek veya Chrome eklentisini tarayıcınıza ekleyerek masaüstü bilgisayarınızdan da sitemizi takip edebilirsiniz.

Bildiğiniz gibi, Kozmik Anafor Astronomi Platformu Bundle ve Flipboard haber uygulamalarından da takip edilebiliyor.

iOS kullanıcıları bu linkten, Android kullanıcıları ise bu linkten Feedly uygulamasını indirebilirler.




Göktaşı Vergisi

Karanlık bir gecede gökyüzünü seyrederken, Dünya’nın yörüngesinde parçalanan bir meteor evinizin bahçesine düşse ne hissederdiniz? Ertesi gün birileri çıkıp gelse, gramına 60 Amerikan doları teklif etse, bu göktaşı parçanızı satar mıydınız?

Size sunulan cazip fiyat karşısında göktaşı kalıntısını sattıktan sonra çok geçmeden, güzel ülkemin vergi memurları kapınızı çalsa ve “Göktaşı devlet malı niteliğinde ve alım-satımları Gelir Vergisi Kanunu kapsamındadır” deseler, siz ne düşünürdünüz? Geçtiğimiz yıllarda yapılan göktaşı vergisi tartışmaları ile ülkemizde uzay ve hukuk konularının yolları kesişti.

2 Eylül 2015‘te Dünya yörüngesinde parçalanan meteor, Bingöl’ün Sarıçiçek Köyü ve çevresine saçıldı. Bölge halkı topladıkları göktaşlarını satarken, vergi memurları ticari faaliyet niteliğindeki göktaşı alım-satımını vergi kapsamında değerlendirdi. Bingöl İl Defterdarlık Müdürlüğü, “Göktaşı devlet malı niteliğinde ve alım-satımların Gelir Vergisi Kanunu kapsamında” olduğu açıklamaları üzerine Sarıçiçek Köyü’ne ekip gönderdi.

Sarıçiçek’te bulunan göktaşı parçalarından biri. Fotoğraf: DHA

Şimdi maliye memurlarının bu astro-fiscal-legal cümlesini irdeleyelim:

1) Göktaşı Devlet Malı Mıdır?

Kamu idaresi (devlet) kendisine yasalar ile verilen görev ve hizmetleri yürütebilmek için taşınır ve taşınmaz mallara, araç ve gereçlere ihtiyaç duyar. Kamunun elinde bulunan bu tür mallara “Kamuya İlişkin Mal” denir. Terim birliği bulunmamakla birlikte devlet malı, milli emlak, kamusal mallar gibi ifadeler de kullanılmaktadır. (1)

Bilimsel değeri olan sahipsiz doğal şeyler ile eski eserlerin bulunmasının tabi olduğu hukuki rejim 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile düzenlenmiştir. (2) Kanunun 5. maddesi gereği; devlete, kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlar ile özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazlarda varlığı bilinen veya ileride meydana çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları Devlet malı niteliğindedir.

2) Göktaşlarını Tabiat Varlığı Saymamız Gerekir mi?

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 2. maddesinde tanımı yapıldığı üzere “Tabiat varlıkları”; jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli, yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan değerlerdir.

Hukukun karşı kaşıya kaldığı sorun her gün dünya üzerine irili ufaklı yüzlerce göktaşı düştüğü halde “ender bulunma” kavramının nasıl yorumlanacağıdır.

Vergi memurlarımız paranın kokusundan olacak ki bu kavramı geniş yorumlamıştır.

Sarıçiçek’te bulunan göktaşı parçalarından biri. Fotoğraf: Posta Gazetesi

3) Göktaşı Alım-Satımı Gelir Vergisi Kapsamında Mıdır?

Gelir Vergisi Kanunu’na göre; her türlü ticari ve sınai faaliyetlerden doğan kazançlar ticari kazanç olup, her durumda ticari kazanç olarak vergilendirilir. Ticari faaliyetten kastımız, süreklilik gösteren bir faaliyetin yerine getirilmesinin sermaye ve emeğe dayanıyor olması gerekmektedir. Ayrıca gelir getirici faaliyetlerin bir organizasyon dahilinde yapılmış olması gerekmektedir (iş yeri açma, işçi çalıştırılması, ticaret siciline kayıt olunması v.b.). Müessesenin, ticari ve sınai bir müessese şekil ve mahiyetinde olması gerekmektedir.

Bu bakımdan incelendiğinde, Bingöl’e düşen göktaşlarının toplanarak satılmasından kazanç elde edilmesinin, bu kazancın gelir vergisine tabi tutulması için tek başına yeterli olmadığı sonucunun ortaya çıktığı görülecektir.

Zaten Maliye Bakanlığı’ndan yapılan açıklama da bu yöndedir. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek “Gök taşlarının toplanarak satılmasından kazanç elde etmek amacıyla, emek ve sermaye faktörlerini bir araya getirdiğiniz bir organizasyon dahilinde göktaşı aramaya girişmişseniz, bu durumda ticari faaliyet söz konusu olacaktır ve elde ettiğiniz kazanç, ticari kazancı oluşturacaktır. Yani Bingöllü vatandaşlarımızın, kendi topraklarından topladığı gök taşının satışı ticari organizasyon olarak değerlendirilmezken, ticari amaçla başka illerden gelerek bu işin yapılması ticari faaliyettir ve vergiye tabi olacaktır.” açıklamasında bulunmuştur.

Bu açıklamalardan sonra ortaya bir çelişki çıkmaktadır. Eğer göktaşlarını Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamına alırsak bu göktaşları devletin mülkiyetine tabi olacakları için gerçek veya tüzel kişilerce satışı hukuken söz konusu olmayacaktır ve Gelir Vergisi Kanunu kapsamında Bingöllü vatandaşlarımız vergilendirilemeyecektir. Bu noktada yapılması gereken böyle bir göktaşından veya bu gibi varlıklardan doğrudan doğruya haberdar olan ilgili makamlar, muhtar veya mülki amir tarafından bunların muhafaza ve güvenlikleri için gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Muhtar, kaymakam veya vali, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve en yakın müze müdürlüğüne bu durumu bildirmelidir. Sonrasında Bakanlık Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu hükümlerine göre, en kısa zamanda gerekli işlemleri yapmalıdır.

Sonuç olarak bahçenize düşen bir göktaşının devletin malı sayılabilmesinin mevcut hukuki düzenlemeler çerçevesinde yoruma açık olduğu değerlendirilebilir. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nda yer alan Tabiat Varlığı tanımında mevcut “Ender Bulunma” kıstası karşısında göktaşınızın nadir olmadığına kanaat getirilir ve göktaşınızın satışı ticari bir boyuta taşırsanız vergi ödersiniz.

(1) (Prof.Dr. Oğuz Sancakdar İdare Hukuku sf.587)
(2) (Prof. Dr. Kemal Oğuzman/Prof. Dr. Özer Selici Eşya Hukuku sf.757)

Yavuz Tüğen

Kapak fotoğrafı: Prof. Dr. Sara Russell – ES Mineral and Planetary Sciences Division




Polatlı Bilim Merkezi ve Uluğ Bey Gökevi

Ankara Kalkınma Ajansı ve Ankara Polatlı Belediyesi işbirliği ile başlamış olan Polatlı Bilim Merkezi ve Uluğ Bey Gökevi serüveni, 29 Ekim 2014 tarihinden bugüne Ankaralı gökyüzü ve bilim tutkunlarının uğrak yeri olmaya devam ediyor.

Merkez, Gazi Üniversitesi Fizik Bölümü’nden Doç. Dr. Uygar Kanlı ve astronom Alper Tunç tarafından kuruldu. 74 adet deney seti, 34 kişilik Planetaryum (Gökevi) ve Bilim Kurgu Stüdyosu ile Ankara’nın en büyük bilim merkezi olarak faaliyete başlayan merkez; bilime olan ilginin arttığı bu günlerde gelen ziyaretçilere, müzelerdeki “Dokunmak yasaktır”ın aksine “Dokunmamak yasaktır” ilkesi ile eğlenirken öğretiyor ve keyifli vakit geçirmelerini sağlıyor.

Günümüzde eğitim-öğretim faaliyetleri sadece okulda değil, okul dışında mümkün olan her yerde ve de yaşam boyunca devam eden bir sürece dönüştü. Hızla gelişen bilim ve teknolojideki ilerlemeleri öğrencilere yalnızca okulda aktarmak yeterli değil. Bu nedenle formal eğitimin informal eğitim çevreleriyle desteklenmesine ihtiyaç duyuluyor. İşte, bu noktadan hareketle “Bilim Merkezleri” okul dışında öğrencilere hatta formal eğitim alamayan her bireye hitap etmesi amacıyla kuruluyorlar.

Bilim Merkezi

Günümüz öğrencileri bilimsel konularda gerçek nesneler ile doğrudan ilişki kurmadan bilime karşı olumlu tutum ve değer geliştirmede veya yeni bakış açıları kazanmada güçlük çekiyorlar. Öğrenciler, okul dışındaki ortamlarda da (televizyon, internet, spor merkezleri, hayvanat bahçeleri botanik parkları, ormanlık araziler, vb.) eğitilmeliler.

Bilim merkezleri hakkında özellikle yurtdışında yapılan pek çok araştımalar; öğrencilerin bu tür merkezlerde yaparak ve yaşayarak bilime karşı olumlu tutumlar geliştirdikleri, okulda kazandıkları bilgi ve tecrübeleri deneme fırsatı bulduklarını gösteriyor.

Gelişmiş ülkelerde bilim öğretimi konusunda son derece önemli bir işleve sahip olan bilim merkezleri, son yıllarda giderek artan bir ivmeyle ülkemizde de kurulmaya başlandı. Bu doğrultuda kurulan Polatlı Bilim Merkezi’nde öğrencilerimize okul hayatlarında bir katkı sağlaması amacıyla 74 deney setimizi kullanmalarını sağlıyor ve öğrenmelerini amaçlıyoruz.

Gökevi (Planetaryum)

‘Evren Sizi Bekliyor!’ sloganıyla açılan Gökevi, insanların içine girerek uzayı ve evreni birebir 360 derece ve ayrıntılı olarak izledikleri kubbe biçimindeki salon. Astronomi tiyatrosu da denen bu yapı üç boyutlu panoramik görüntü teknolojisini zengin görsel ve ses efektlerle destekleyerek öğrenme sürecini eğlenceye dönüştüren yenilikçi bir eğitim yaklaşımın ürünü.

Gökevi’nde öğrencilerin hem astronomi hemde diğer bilimler hakkında videolar izleyerek bilgilerini pekiştirmek ya da bilmediklerini üç boyutlu panaromik görüntü teknolojisi ile görerek daha iyi öğrenmelerini hedefleniyor.

Bilimkurgu Stüdyosu

Polatlı Bilim Merkezi’ne gelen her bireye, Yeşil Perde (Green Box) teknolojisi öğretilerek hem ilgili teknolojinin nasıl kullanıldığı, hem de günümüzde filmlerin nasıl çekildiği, efektlerin nasıl uygulandığı anlatılıyor. Ziyaretçiler ile bu teknoloji kullanılarak kısa bir film de çekiliyor. Bu yönüyle Bilimkurgu stüdyosu, Türkiye’deki bilim merkezleri arasında şimdilik ilk ve tek konumda yer alıyor.

Ankaralı gökbilim tutkunları Polatlı Bilim Merkezi ve Uluğ Bey Gökevi hakkında daha fazla bilgi almak ve faliyetlerinden haberdar olmak için Facebook sayfasını takip edebilirler.




Artemis Kitap İncelemesi (Ödüllü)

Marslı kitabının yazarı Andy Weir‘ın yeni bilimkurgu romanı Artemis, İthaki Yayınları’ndan çıkıp kitabevi raflarındaki yerini aldı.

Artemis, bir bilimkurgu yapıtı olmasının yanında, mizahi yönüyle de sıyrılan, eğlenceli bir hikaye. Zaten, özellikle bu yönüyle olsa gerek, Goodreads okurları tarafından 2017 yılının en iyi bilimkurgu romanı olarak seçilmişti. Roman, küçük yaşta Ay’daki bir üsse yerleşip orada yaşamaya başlayan bir kadının, türlü illegal yollarla zengin olma hayalleri üzerinden şekilleniyor ve sürükleyici bir polisiye bilimkurgu romanı olarak devam ediyor.

Kardeş platformumuz Feza Gezginleri, okumanızı özellikle tavsiye ettiğimiz bu kitabın, çekilişle hediye kazanabileceğiniz bir video incelemesini yayınladı. Sizleri bu keyifli inceleme ile baş başa bırakıyoruz, keyifli seyirler:




Öğretmenlerimiz İçin; 8. Sınıflara Yönelik Astronomi Etkinlikleri

8. sınıflara yönelik hazırladığımız bu etkinlik programı, astronomi alanında ilköğretim Fen Bilimleri Dersi Öğretim Programı dikkate alınarak hazırlanmıştır. Daha fazla etkinlik ve bilgi için, bu linkten astronom Tamer Akın’ın sitesindeki yazılarına göz atmanızı tavsiye ederiz.

Neler Öğreneceğiz?

İlköğretim 8. sınıfta yer alan “Mevsimler ve İklim” ünitesi ile  mevsimleri oluşum süreçleri hakkında bilgi edinecek, iklim hakkında bilgi sahibi olacağız. Bu süreçte Dünya’nın hareketinin ve konumunun bununla birlikte birim yüzeye düşen ışınım etkisi hakkında hesaplamalar yapacağız. İklimlerin oluşumu ve meydana gelen hava durumları hakkında detaylı bilgi sahibi olacağız. Küresel iklim değişikliği ve etkileri konusunda bilgi edineceğiz.

Niçin Öğreneceğiz?

Yaşadığımız gezegenin yapısı hakkında bilgi sahibi olmak bizim için oldukça önemlidir. Dünya’nın yapısı,  hareketi ve yıl içerisindeki konumunu öğrenerek ileride bizi nasıl problemlerin beklediği konusunda bilimsel fikirler yürütebilir ve güvenilir tahminlerde bulunabiliriz.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz: http://www.astronomtamer.com/2018/01/05/8-sinif-astronomi-etkinlikleri/

Hazırlayan: Tamer AKIN (Astronom)