Asgardia Bir Devlet Olarak Kabul Edilebilir Mi?

Eski İskandinav mitolojisinde gökyüzünde yer alan Tanrıların ülkesindeki Asgard şehrinden ismini alan ve asli felsefesi insanlığın ebedi rüyasının evrene doğru genişlemesinin gerçekleşmesi olan Asgardia Projesi’nin uluslararası hukuk çerçevesinde egemen bir devlet olabilir mi sorusunu inceliyoruz.

Projenin web sitesinde şu ifadeler yer almaktadır:

“Asgardia tam teşekküllü bağımsız bir ulustur ve gelecekte Birleşmiş Milletler üyesi olacaktır. Bu statünün gerektirdiği tüm niteliklere sahip bir ülke planlanmaktadır, yani bir hükümet, elçilikler, bayrak, milli mars, amblem ve benzer her şey düşünülecektir.”

Bu ifadeden projenin egemen bir devlet olma niyeti olduğu vurgulanmıştır. Peki bu niyet ne kadar mümkündür?

Bir grup insanın, bir bayrak ve anayasa altında bir araya toplanması, onu bir devlet yapmak için yeter şart değildir (Görsel: Alamy).

Devletler, uluslararası hukukun en temel aktörleridirler. Temel olarak, bir devlete devlet diyebilmek için 4+1 şart gerekir.

  1. İnsan Topluluğu
  2. Ülke
  3. Hükümet
  4. Diplomatik ilişkilere girebilme kapasitesi

Bu 4 şart sadece soyut şartlar değil, uluslararası mahkemeler tarafından da uygulanan faktörlerdir.

İnsan topluluğu bakımından Asgardia web sitesinde şu ifadelere rastlıyoruz:

“Asgardia internet sayfasına kayıt olmak, ve devamında ID numarası almak sizi Asgardia topluluğuna üye yapar. Fakat resmi olarak bir ulus olduğumuz onaylanmadan kimseye vatandaşlık verilemez. Millet durumumuz onaylandıktan sonra vatandaşlık almak için gerekli prosedürler yayınlanacaktır ve bunlar diğer ülkelerin vatandaşlığa geçme prosedürleri ile benzer olacaktır. Vatandaş olduktan sonra diğer ülkelerde olduğu gibi tarafınıza pasaport düzenlenecektir. Şimdilik herkesin yaptığı gibi gruplara ve forumlara katılım göstererek ileride gerçekleşecek gelişmeleri takip etmelisiniz.”

Aşılması gereken ilk engel, kalıcı bir nüfusun olup olmadığıdır. Bu husus Asgardia için sorunludur, çünkü vatandaş olmak için başvuranlar Asgardia için ortak bir vizyona sahip olsalar da, ortak bir kadere sahip değildirler. Daha geniş bir ifade ile, herhangi bir “ortak vizyon”, “ortak bir kader” olmaktan çok uzaktır. Asgardia vatandaşları, sanal bir dünyaya bağlı olan ve dünyanın her tarafına dağılmış olan bireylerin bir karışımı olacaktır.

Asgardia

İkinci faktör, Asgardia’nın tanımlanmış bir toprak parçası olmadığı ve vatandaşlarının ikamet etmesi için bir “bölge” planı olmadığı için sorunludur. Asgardia’nın planladığı tek “bölge”, Asgardia’nın vatandaşları tarafından fiziksel olarak ikamet edilmeyecek olan bir insansız uydudur. Dış Uzay Antlaşması’nın  (OST) VIII. Maddesi Asgardia Projesine sorun çıkartmaktadır.

Maddede özetle, “Devletler, gerek hükümetleri tarafından gerek ülkenin sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen tüm ulusal uzay etkinliklerinden bizzat sorumlu olacaktır.” denilmektedir.

Bu durumda projenin uzaya göndereceği uydu da duruma göre fırlatan devletin hukuki rejimine tabi olacağından ortaya bir “bağımsızlık” problemi çıkmaktadır. Bu, dünya üzerinde tanınan başka bir ulusun bağımsız bir devlet fikrini tamamlamayan Asgardia’nın “toprakları” üzerinde yetki sahibi olacağı anlamına gelir. Planlanan insansız uydudan başka, Asgardia’nın vatandaşları ve hükümeti şu anda birlikte çalıştığı tek “bölge”, sanal oyuncular için yeterli olsa da, gerçek dünyada bir devlet için yasal şartı yerine getirmek için yeterli olmayan bir dünyadır.

Üçüncü bir faktör ise Hükümet organizasyonudur. Proje web sitesinde “Uzayda sınır yoktur ve Asgardia dünyanın herhangi bir ülkesinde bölgesel hükümetler kurmayacaktır. Bununla birlikte, bölgesel koordinasyon merkezleri kurmamıza yardımcı olacak gönüllü arıyor olacağız, çünkü Asgardia’lılar tüm Dünya’da yaşıyor ve farklı diller konuşuyorlar. Böylece, kendi dilinizde Asgardia hakkında bilgi edinebileceğiniz bölgesel bir hükümet olmayacak ama bir bölgesel merkez olacaktır.” ifadesi yer almaktadır.

Asgardia’nın gelecekteki hükümeti başka bir hükümet egemenliğine tabi olacak, bu da uluslararası hukuk uyarınca tanınan bir devlet olabilmek için projenin şartı sağlayamadığı anlamına gelecektir.

Dünyanın diğer devletleri ile ilişkilere girme kapasitesi olarak tanımlana nihai faktör bağlamında, Asgardia Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmek niyetinde olduğu ifade ediliyor.  İkinci Dünya Savaş’ından sonra kurulan BM misakının 2. Bölümünde örgüte üyelik ve tanıma meselesi şu şekilde ele alınmıştır: “İş bu Antlaşmanın getirdiği yükümlülükleri kabul eden ve bunları yerine getirme konusunda yetenekli ve istekli olduklarına örgütçe hükmedilen tüm diğer barışsever devletler Birleşmiş Milletlere üye olabilirler.” demektdir.

Birleşmiş Milletler’in Asgardia’yı bir devlet olarak kabul edip edemeyeceği, belirsiz; zira her şey mümkün. Ama Asgardia bir devlet olabilme yolunda diğer üç temel faktörünü karşılayamadığı için kabulün gerçekleşmesi zor.

Bu 4 şartı sağlamak devlet olabilmek için yeterli olmayıp +1 şarta daha ihtiyaç vardır: Diğer devletlerin tanıması.

Devlet olma iddiasındaki bir yapı durup dururken hukuki bir kişilik elde etmez. Bir devlet sadece tanınma yoluyla uluslararası hukuk kişiliğini elde eder. Tanımak tek taraflı bir işlemdir. Karşı tarafın rızası aranmaz. Her devletin tanıma işlemi iç hukukunda farklılık gösterir.

Günümüzde uluslararası hukukta devletlerin tanınmasından söz edilirken veya tanıma bir doktrin olarak ele alınırken genellikle iki temel teoriye başvurulur:

  • Kurucu ve
  • Açıklayıcı Teori

Kurucu teori, tanınmayı diğer devletlerin tanıması şartına bağlar. Bu teoriye göre tanınma, kendiliğinden olamaz, ancak diğer devletlerin takdiri ve onayı ile gerçekleşebilir.

Açıklayıcı teoriye göre bir yapının devlet olarak tanınabilmesi için öncelikle yukarıda sayılan dört kriteri yerine getirmesi şarttır.

Modern devletin ortaya çıkışı ve giderek yeni özgür devletlerin uluslar ailesine katılma mücadeleleri, bu devletlerin tanınması meselesini gündeme getirdi. Ancak yeni kurulan bir devleti tanımak, tarihteki kimi istisnalar hariç, hiçbir zaman kolay olmadı. Tanıma siyasi bir karardır, ancak bu siyasi yargıya hemen her zaman hukuki bir kılıf da gerekmektedir.

Sonuç olarak, Asgardia’nın bir devlet olarak tanınması şu an için imkânsizdır denilebilir. Muhtemeldir ki Asgardia Projesi, başka hükümetlerin yetki ve yasalarına tabi olan uluslararası bir tüzel kişilik olarak tanınacaktır. Ancak, Asgardia’nın diğer birçok uzayı mekan seçen projeler adına daha fazla dikkat çekmek için ilham kaynağı olacağı şüphesizdir.

Yavuz Tüğen




Radyasyon, Radyoaktivite ve Nükleer Enerji

Ülkemizde şu aralar santrallerinin inşaası konuşulan ve her yerden duymaya alıştığımız, ancak içeriğinden pek bihaber olduğumuz bir konudur nükleer enerji. Zararlıdır denir, zararları bilinmez, her şeye radyasyon yayıyor der korkarız ama, sayısız radyasyon türü olduğunu bilmeyiz.

Nedir peki bu nükleer, nereden gelir, bilmediğimiz neler var?

Fazlasıyla geniş bir konu olan nükleer fizik alanından biz şimdilik nükleer bozunma, radyoaktivite ve nükleer fisyon yolu ile enerji konularını seçip ne olduklarını, etkilerini, neden bu kadar endişe ile korku yarattıklarını ve faydalarını inceleyelim.

Radyasyon nedir? Mikrodalga fırınım ve cep telefonum radyoaktif mi?
Radyasyon çeşitleri her yerdedir. Her an birçok radyasyon çeşidine maruz kalmaktayız, bunların zararsız olan çoğunluğu güneşten veya arka plan olarak bilinen kozmik radyasyondan ve kullandığımız günlük aygıtlardan gelir. Radyasyon kelimesi genelde radyasyon zehirlenmesi ve kanser gibi sağlık sorunlarıyla yan yana kullanılsa da kelime anlamı olarak enerjinin dalgalar ve/veya parçacıklar yolu ile transferidir.

looking-in-microwave

Mikrodalga fırınınızı talimatlara uygun kullandığınızda hiçbir zarar görmezsiniz, rahat olun.

Işık, radyo dalgaları, mikrodalgalar ve hatta kimi ses dalgaları da, radyoaktiviteden kaynaklanan tehlikeli gamma radyasyonu gibi birer radyasyon türüdür. Radyasyonu temel olarak iki kategoride ele alırız, iyonlaştırıcı radyasyon ve iyonlaştırıcı olmayan radyasyon.

İyonlaştırıcı Olmayan Radyasyon 
Bazı örnekleri şunlardır: Görünür ışık tayfı, Güneş ışığı, siyah UV ışığı, termal radyasyon, mikrodalgalar, radyo dalgaları gibi her an her yerde maruz kaldığımız, enerji yayılımı türleridir. Her şey gibi çoğu zarardır, yoğun ışık gözlerde körlük yaratabilir, mikrodalga ve radyo dalgaları doku ve vücut sıcaklığını arttırabilir, yüksek miktarda mikrodalga maruz bırakılan yere göre deride veya deri altında yanığa sebep olur, düşük frekanslı radyo dalgaları sinir sisteminde ve kaslarda düzensizliğe sebep olabilir.

Ancak, uranyumdan yayılan radyoaktivite kaynaklı yüksek enerjili iyonlaştırıcı radyasyon gibi etkileri yoktur.
Örneğin mikrodalga fırını radyoaktif değildir. Cihazda yaratılan mikrodalgalar kansere, kalıcı kısırlığa, sinir ve bağışıklık hastalıklarına neden olmaz. Ama elinizi çalışan bir mikrodalga fırının içine sokarsanız teninizi pişirip yakabilirsiniz, veya gözünüz maruz kalırsa körlüğe sebep olabilir yine direk maruz bırakmayı başarırsanız sperm hücrelerinizi öldürüp geçici kısırlığa sebep olabilir. Bunların hepsi mikrodalgaların vücudunuzdaki su moleküllerini ısıtması sebebiyle olur. Mikrodalgalar suya yada besinlere de herhangi bir ısıtma metodundan daha fazla zarar vermez. Bunlar bilimsel verilerdir ve aksi iddialar toplumun uzun süreli önyargılarından ileri gelmektedir.

Aynı şekilde cep telefonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun herhangi bir sağlık sorunu ve/veya kanser türüne sebep olabileceğine dair tutarlı bir bilimsel veri yoktur ancak önlem niteliğinde çalışmalar mevcuttur ve bizzat sağlık zararları konusunda bir kanıt bulamayan WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından cep telefonu niteliğindeki cihazların vücuttan olabildiğince uzakta tutulması tavsiye edilmektedir. Bunun sebebi de, “çok uzun dönemlerde” etkileri henüz bilinmediğinden dolayıdır. Takdir edersiniz ki, cep telefonları (ve baz istasyonları) şunun şurasında sadece 25 yıllık bir teknoloji. Bu 25 yılda bir zararını göremedik ama, belki 40 yıl kullanınca bir zarara yol açıyor olabilir.

uranyum1010

Uranyum cevheri.

Radyoaktivite / Radyoaktif Bozunma (Decay)

Paris’te 1852’de dünyaya gelen Antoine Henri Becquerel ile başlayalım. Kendisi fosforlu maddelerin ışık saçmasının nedenleri üzerinde deneyler yaparken, kullandığı fotografik levhaların, sadece uranyum tuzu tarafından siyahlaştırılması ile radyoaktiviteyi keşfetmiştir. Radyoaktivite Uranyum gibi atom numarası büyük ve stabil olmayan elementlerin iyonlaştırıcı radyasyon yayarak kütle kaybedip enerji saçmasıdır. Temel olarak Alfa, Beta ve Gamma bozunumu olarak üç başlıkta toplanır.

Bu bozunumlar sonucu radyoaktif madde enerji ve ısı saçarak kütlesinin bir kısmını yeni bir izotopa dönüştürür. Belli miktardaki bir radyoaktif maddenin kütlesinin yarısını dönüştürme süresine yarı-ömür (Half-Life) denir. Örneğin Uranyum-238 4.5 milyar yıllık bir yarı ömre sahipken, Uranyum-234, 245.500 yılda yarılanır. Astatin-210 ise 8.1 saatlik bir yarı ömre sahiptir. Yarı ömrü çok kısa olan böylesi elementler daha yüksek kütleli başka radyoaktif maddelerin bozunup, dönüştükleri izotoplardır.

İyonlaştırıcı Radyasyon
İyonlaştırıcı radyasyon, yukarıda bahsettiğimiz radyoaktif bozunum sonucu ve uzaydan gelen kozmik ışınlar ile onların atmosferde etkileşimi sonucu oluşan, atom ve moleküllerden elektronlarını kopararak onları iyonize edecek kadar yüksek enerji taşıyan radyasyon türlerine denir.

Örneğin Alfa, Beta ve Nötron parçacıkları Gamma ışınları, X-ışınları ve elektromanyetik spektrumun yüksek ultraviyole kısmı iyonlaştırıcı radyasyondur. (Nötronlar yüksüz olsa da, etkileşimler sonucu gamma ışını veya proton emisyonu üretebilmeleri onları iyonize edici radyasyon sınıfına sokmaktadır)

Radyoaktif elementlerin bozunmasından kaynaklı iyonlaştırıcı radyasyon türleri alfa, beta, nötron parçacıkları ile gamma ışınları kaynaklı radyasyondur. Doğada bulunan diğer iyonlaştırıcı parçacıklar da muon, meson, pion ve hatta pozitron gibi parçacıklardır. Bu parçacıkların çoğunluğu uzaydan gelen kozmik ışınların (%99u alfa parçacığı ve %1 daha ağır parçacıklar olan esas kozmik ışınların) atmosferimiz ile çarpışması sonucu oluşan ikincil kozmik ışınımlardır.

İyonlaştırıcı Radyasyonun Ölçü Birimi
İnsan duyuları, çok yoğun olmadığı müddetçe iyonlaştırıcı radyasyon türlerini hissedemez. Hissetmeye başladığımızda ise çoktan ölümcül doz almış oluruz. Radyasyona maruz kalan bir kişinin veya cismin bir kilogramına bir joule kadar enerji veren miktara Gray (Gy) denir. Farklı radyasyon çeşitlerine aynı Gray miktarında maruz kalmak farklı sonuçlar doğurur. Örneğin bir Gray Alfa radyasyonuna maruz kalmak. bir Gray Beta radyasyonuna maruz kalmaktan çok daha tehlikelidir.

Radyasyonun etki eden dozundan bahsettiğimizde ise bunu Sievert (Sv) ölçü birimi ile ifade ederiz. Bir sievert radyasyonun etkisi maruz kalınan türe göre değişmez, bizim maruz kaldığımız enerji miktarını temsil eder. Düşük miktarlarına millisievert / mSV (Binde biri) ve microsievert / μSv (Milyonda biri) denir.

hiroshima0101013

Radyasyonun canlılar üzerinde yarattığı tahribatın büyüklüğünü Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarıyla anladık.

ICRP (International Comission on Radiological Protection / Uluslararası Radyolojik Korunum Komisyonu) yıllık doz olarak halk için güvenli limiti 1mSv olarak belirlemiştir. İş sebebiyle maruz kalma limiti 50 mSv dir ve yıllık maximum 100 mSv maruz kalınan bir işde arka arkaya 5 yıldan fazla çalışılmamalıdır.

Maruz kalınan radyasyon miktarlarına Sievert cinsinden örneklerle bakalım. Örnekler ortalama, kaba değerlerdir, birçok farklı durum ve istisnalara göre farklılıklar gösterebilirler.

• 0.09 μSv (yıllık): bir nükleer santralin 80 kilometre sınırı içerisinde maruz kalınabilecek reaktör kaynaklı yıllık miktar.
• 0.3 μSv (yıllık): bir kömür santralinin 80 kilometre sınırı içerisinde maruz kalınabilecek, kömürdeki uranyum ve toryum kaynaklı yıllık miktar.
• 0.1 μSv: 150 gramlık bir Muzdaki potasyumdan kaynaklı miktar.
• 1 μSv: Kol röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar.
• 5 μSv: Ağız (dental) röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar.
• 10 μSv (günlük): Sıradan bir insanın normal bir günde maruz kalacağı doğal arka plan radyasyonu.
• 40 μSv: 7 saatlik uçak yolculuğu sürecinde alınan radyasyon miktarı.
• *60 μSv: Yukarıdaki değerleri göz önüne alırsak sıradan bir günde maruz kalacağınız iyonlaştırıcı radyasyon miktarı.
• 20 μSv Göğüs röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar.
• 30 μSv (yıllık) EPA tarafından Nükleer bir santralin yıllık saçması hedeflenen doz.
• 40 μSv Fukushima kazasını takip eden haftalarda, Tokyo’daki fazladan doz.
• 100 μSv Fukushima kasaba merkezinde kazadan sonraki 2 haftadaki toplam fazladan doz.
• 250 μSv (yıllık) EPA tarafından regüle edilen Nükleer bir santralin yıllık saçabileceği maksimumu doz.
• 390 μSv (yıllık) Vücudumuzdaki potasyumun saçtığı doz
• *1000 μSv (1 mSv) (yıllık): Nornmal bir kişinin yıllık maruz kalabileceği radyasyon limiti.
• 1 mSv: Thee Miles Adası reaktör erimesi kazasındaki maksimum radyasyon miktarı (bu kazadan kaynaklı sağlık sorunu yaşayan bilinen kimse yoktur)
• 2 mSv: Yüzünüze bir CT taraması yapılması.
• 4 mSv (yıllık): %85i doğal olan yıllık arkaplan radyasyonu
• 6 mSv (günlük): 2010’da Çernobil santralinde bir saat geçirince maruz kalınan doz (bulunulan yere göre büyük farklılıklar olabilir)
• 7 mSv: Göğüsünüze bir CT taraması yapılması.
• 50 mSv (yıllık): Radyasyon işçilerinin yıllık üst limiti.
• *100 mSv (10.000 μSv) (yıllık): Kanser riskinin artması ile bağdaştırılan en düşük doz miktarı.(Radyasyon işçisi olmak, kanser ihtimalini %50 arttırıyor diyebiliriz)
• 100 mSv: Fukushima santrali çalışanlarının maruz kaldığı doz.
• 400 mSv: Kısa sürede maruz kalındığında radyasyon zehirlenmesi belirtilerine sebep olabilecek doz
• 1000 mSv (1Sv): NASA astronotlarının kariyerleri boyunca maruz kalabileceği üst sınır.
• 2000 mSv (2 Sv): Ağır radyasyon zehirlenmesi limiti
• 4 Sv: Genellikle ölümcül radyasyon zehirlenmesi.
• 8 Sv: Tedavi edilse dahi mutlak ölümle sonuçlanacak doz.
• 50 Sv: Çernobil reaktröründe patlamadan sonra patlama ve çekirdek erimesinden sonra 10 dakikada maruz kalınmış olan miktar

radyasyon101012314

Alfa, Beta ve Gamma ışınlarının insan vücuduna nüfuz edebilme oranları.

İyonlaştırıcı radyasyon türleri, zararları ve kullanım alanları.

Alfa Parçacıkları: Uranyum, Toryum, Aktinyum ve Radyum gibi ağır elementlerin bozunumu sonucu açığa çıkar. 2 proton ve 2 nötrondan oluşan, helyum çekirdeğine benzer bir parçacıktır. Bu radyasyondan korunması kolaydır, birkaç milimetrelik kurşun, alfa parçacıklarını yalıtabilir. Kısa menzillidir, giyisileri ve insan tenini delip geçemez. Bu nedenle vücudun dışındaki bi alfa kaynağı çok yakın mesafeden maruz kalınmadığı sürece ciddi bir tehlike sayılmamakla beraber, bu parçacığı saçan herhangi bir elementin, solunumu, yutulması veya açık bir yaraya temas edip dolaşım sistemine sokulması çok zararlı olabilir. Kendisi dokuya temas halinde maruz kalınabilecek en güçlü iyonize edici radyasyon türüdür ve aynı dozda bir beta yada gamma radyasyonuna maruz kalmaktan 10-1000 kat arasında daha zararlıdır.

Eskiden duman dedektörlerinde kullanılan alfa ışınımı yayan elementleri şu sıralar uzay araçlarında RTG jeneratörlerinde ve kalp atışı düzenleyici cihazlarda görmek mümkündür. Ayrıca kanser tedavilerinde, tümürleri yok etmek içinde kullanılmaktadır.

Beta Parçacıkları: Carbon-14, Trityum, Potasyum-40 gibi elementlerden salınan beta parçacıkları aslında yüksek enerjili ve yüksek hızlı elektron ve pozitronlardır. Örneğin nükleer reaktörlerin sıvı soğutma sistemlerinde görülen mavi ışık, fisyon reaksiyonlarında üretilen beta parçacıkları kaynaklı Cherenkov radyasyonu’dur. Işığın sudaki faz hızı, boşluktaki ışık hızının %75’i iken, beta parçacıklarının ışığın sudaki hızından daha hızlı hareket etmeleri sonucu bu mavi ışık oluşur. Beta radyasyonu kısa menzillidirler, kaynaklarından en fazla bir kaç metre uzağa etki edebilirler. Bu radyasyon türüne karşı normal kıyafetler kısıtlı korunma sağlayabilir ve yakın temas halinde insan tenini, yeni hücrelerin üretildiği tabakaya kadar geçebilir, uzun süreli temas halinde ciltte yara açabilir, DNA mutasyonlarına ve kansere sebep olabilir.

Beta radyasyonu kanser tedavilerinde kullanılmaktadır ancak en yaygın ve günlük kullanım alanı silahlarda, saatlerde, anahtarlıklarda, pusulalarda, uçak enstrümanlarında beta ışığı olarak’ta geçen aydınlatıcılardır. Saatinizde karanlıkta yeşil ışık yayan izler genellikle trityum kaynaklı beta parçacıklarıdır. Tene direk temas, solunum, yada yutma durumu olmadığı sürece bu madde risksiz sayılsa da hayatınızdan olabildiğince çıkarmakta fayda vardır (Yazar burada kendi saatindeki yeşil akrep ve yelkovana bakar ve iç geçirir). Yalıtıldığı koşullarda zararsız kabul edilse de örneğin içinde gaz halinde trityum bulunduran bir aydınlatıcının kırılması durumunda, yakın çevresi boşaltılmalı ve gazın dağılması beklenmelidir zira gaz halindeki beta radyasyonu yayan maddenin solunumu ciddi sağlık riski taşır. Solunumu yada emilimi durumunda vücutta kalış süresi yaklaşık 12 gün olan Trityum’dan daha hızlı arınmak için su tüketiminin günlük 3-4 litreye çıkartılması tavsiye edilmektedir.

Gamma Işınları: Radyasyon ve kanser riskinden bahsedilirken, X-ışınları ile birlikte en akla gelen radyasyon türüdür gamma ışınları. İyodin-131, Kobalt-60, Radyum-226 gibi elementlerin atom çekirdeklerinde (nucleus) gamma bozunumu sonucu oluşan çok yüksek frekanslı ve yüksek enerjili elektromanyetik radyasyon türüdür. Temel olarak kütlesi ve yükü olmayan fotonlardır. Tür olarak görünür ışığa, radyo dalgalarına ve ultraviyole ışığa benzerler. En büyük farkları, taşıdıkları enerjinin fazlalığıdır. Radyoaktif elementlerin bozunumunun, kozmik ışınların atmosferle etkileşiminde, yıldırımlarda, pulsar ve magnetarlarda, gamma ışını patlamaları gibi ilginç doğa olaylarında üretilir. Delip geçici, uzun menzilli bir radyasyon türüdür ve korunumu çok zordur. Alfa ve Beta radyasyonlarından daha az iyonize edici olmalarına karşın, delip geçici olmaları ve uzun menzilleri gamma ışınlarını en riskli radyasyon türlerinden biri yapar. DNA’larda yapısal bozulmaya sebep olup, kansere sebep olmasıyla birlikte kanserle savaşta da yine gamma ışınları kullanılır.

Tıbbi taramalar yada havaalanlarındaki güvenlik taramaları gibi düşük dozlara kısa süreli maruz kalmak bir sağlık riski oluşturmazken, yüksek dozlara maruz bırakacak olaylar, örneğin bir gamma ışını kaynağı elementin yakınında bulunmak, nükleer silah kullanımı veya bir nükleer reaktör sızıntısı, gamma ışınları kaynaklı ciddi sağlık problemlerine, kansere ve radyasyon zehirlenmesine sebep olabilir. Dünyaya yönlenmiş bir gamma ışını patlaması ise birkaç bin ışık yılı mesafeden ozon tabakamızı kavurup, biz dahil canlı türlerinin çoğunun soykırımına sebep olabilir. Böyle korkunç olaylar ve kanserle savaşın yanı sıra, astronomide, tıbbi gereçler gibi sterilizasyon gerektiren malzemelerin mikroorganizmalardan arındırılmasında ve birçok başka tıbbi alanda da gamma ışınlarından söz edilebilir.

IMG_5762

X ışınları zararlı bir radyasyon türüdür. Ancak, tıp alanındaki kullanımıyla devrimsel tedavi yöntemlerinin önünü açmıştır.

X-Işınları: Gamma ışınları gibi yüksek enerjili bir elektromanyetik radyasyon türüdür. Aralarındaki en büyük farklılık dalga boyları ve kaynaklarıdır. Gamma ışınları atomun (nucleus)denen çekirdeğinden kaynaklanırken, X-ışınları elektronlar tarafından oluşturulur. Bunun yanısıra hızlı hareket eden pozitif yüklü iyonların da X-ışını oluşturduğu bilinir. Oluşturduğu sağlık riskleri gamma ışınlarınkine benzerdir. Astronomide ve tıp alanında yaygın bir biçimde kullanılırlar.

Pozitron (Antimadde) radyasyonu
Antimadde tahmin ettiğimizden daha çok hayatımızın içindedir. Örneğin PET taramaları(Positron Emission Tomography), elektronun karşıt parçacıkları olan pozitronları kullanır. Bu taramalarda dolaşım sistemine enjekte eden kısa ömürlü bir radyoaktif bir izotop pozitron yayan bir bozunum geçirir. Bu pozitronlar dokuda 1mm gibi kısa bir mesafe kat ederler. Bu sürede kinetik enerjileri azalır ve sonunda bir elektron ile temas ederek birbirlerini yok ederek birbirinin aksi yönünde hareket eden gamma ışınları (yüksek enerjili fotonlar) oluştururlar. PET tarayıcısı aynı anda oluşup birbirlerinin aksiyönünde hareket eden bu gamma ışınlarını tespit ederek taranan bölgenin üç boyutlu bir resmini çıkartır.

Kozmik Radyasyon
Güneş sistemimi dışından gelen çoğunlukla yüksek enerjili elektonlar ve atom çekirdeklerini oluşturan parçacıklardır. 2013’te Fermi Uzay Teleskobu bu kozmik ışınların çoğunluğunun süpernovalardan kaynaklandığını keşfedene kadar kaynakları bizim için bir gizemdi. Kozmik ışınları oluşturan parçacıkların %90’ı proton, %9’u Alfa parçacıkları ve %1’i HZE iyonları denen daha ağır parçacıklardır. Çok küçük bir yüzdenin de pozitron ve anti-protonlar olduklarını bilmekteyiz.

Bu kozmik ışınlar atmosferimizdeki atomlar ve moleküller ile çarpışarak ikincil kozmik ışınlara neden olur. Bunlar nötron, meson, pion, kaon ve muon gibi parçacıklardır ve bazıları yer kabuğuna kadar ulaşabilir.

Nükleer Reaksiyonlar
Radyoaktiviteden ve iyonlaştırıcı radyasyon türlerinden bahsettiğimize göre sıra nükleer reaksiyonlara gelebilir. Nükleer reaksiyonlar iki atom çekirdeğinin (nadiren üç ve veya daha fazla çekirdeğin) ve/veya bir atom çekirdeği ve bir atom altı parçacığın çarpışıp bir yada daha fazla atom çekirdeğine dönüşmesidir. Doğada nükleer reaksiyonları en yaygın olarak yıldızlarda füzyon görebiliriz. Bunun dışında kozmik ışınların atmosferimizde etkileşimi ve 1972’de Afrika, Gabo ülkesinin Oklo bölgesinden de keşfedilen gibi Uranyum yataklarındaki kendi kendine oluşan doğal fisyon reaksiyonları da, doğadaki nükleer reaksiyonlara örnektir.

Yaygın bilinen Füzyon (birleşme) ve Fisyon (bölünme) reaksiyonlarının yanısıra, kozmik ışınların atmosferimize çarpmasıyla oluşan Spallation (Parçalanma), yukarıda bahsettiğimiz Alfa Bozunumu ve İndüklenmiş Gamma Emisyonu da nükleer reaksiyon örnekleridir.

fisyonreaktoru0102

Deneysel bir füzyon reaktörü (Tokamak). Füzyon yoluyla enerji üretmek için çalışmalar sürse de, henüz kısa ve orta vadede kullanıma geçilebilecek düzeye ulaşılamadı.

Füzyon oldukça ilgi çekici ve umut vaad eden bir konu olsa da, bu yazımızda bazı haklı sebeplerden dolayı büyük ön yargılar beslenen, endişe ve korku kaynağı olan günümüzde kullanılan nükleer enerjiden bahsedeceğiz.

Fisyon Reaksiyonu
1938’de Otto Hahn ve asistanı Fritz Strassman tarafından keşfedilen Nükleer fisyon, bir atom çekirdeğinin bölünmesi ve bu bölünme esnasında enerji saçmasıdır.

Nükleer santrallerdeki fisyon reaksiyonlarına bir örnek verelim. Bir Uranyum-235 atomu bir nötron tarafından bombalanır ve Uranyum-236’ya dönüşür ve hemen ardından nötronun kinetik enerjisi sonucu ikiye bölünerek Kripton-92 ve Baryum-141 izotoplarına dönüşürken 3 nötron saçar. Bu nötronlar başka U-235 atomlarına çarpıp zincirleme reaksiyon yaratırlar.

Bu bölünme esnasında gamma ışınları da salınır ve sonuç olarak uranyum atomunun %0.1 lik kısmı 200 MeV’luk (200 milyon elektron-voltluk) bir enerjiye dönüşür. Bunu kıyaslamak gerekirse kömür atomu yanma sırasında sadece birkaç elekton-voltluk enerji açığa çıkartır yani kömürle karşılaştırınca nükleer yakıt milyonlarca kat daha fazla enerji açığa çıkartır.

Reaksiyonda açığa çıkan bu enerjinin %6’sı radyasyondur (%3.5’i Gamma ışınları ve %2.5’i nötronlardır) geri kalanı bölünmüş elementlerdir ve bunların ani fisyondan gelen enerjileri toplamın %89’udur, geri kalan %11 zamanla bu elementlerin bozunması ile açığa çıkar.

Nükleer Reaktör
Bir nükleer reaktör, nükleer yakıtların bulunduğu ve kontrollü bir şekilde yukarıda anlatılan rekasiyonun sürdürüldüğü yerdir. Yakıtların bulunduğu çekirdek genellikle soğutucu su içerisinde bulunur ancak, katı ve gaz ortamda bulunan çekirdeklerde mevcuttur. Yakıt olarak genellikle tercih edilen Uranyum-235, silindirik yakıt çubukları halinde kullanılır. 1000MW üretim kapasiteli bir reaktör bu yakıttan 75 ton barındırır. Güç santrallerinde yüksek verimliliği devamlı sağlaması için yakıt çubukları 18 – 36 ay süreyle kullanıldıktan sonra değiştirilir. Bu süreç boyunca 1 ton uranyumdan, 20.000 ton kömür veya 8.5 milyon metreküp gazın eşdeğeri olan 44 milyon kilowatt-saatlik elektrik elde edilir.

Enerji üretim süreci şu şekildedir; yakıt yukarıda anlatıldığı gibi reaksiyon sonucu kendisinden küçük izotoplara ayrılır ve bu izotopların kinetik enerjisi ısı üretir. Aynı şekilde reaksiyon sonucu açığa çıkan gamma ışınlarının bir kısmı da ısı sağlar. Artık madde olarak üretilen izotoplar da radyoaktif bozunma ile bir süre daha ısı yaymaya devam ederler.

Sıradan bir nükleer santralin temel çalışma şeması.

Reaktör, reaksiyon sonucu açığa çıkan radyasyonu içerisinde tutacak bir yapıyla çevrilidir. Üretilen ısı ise, soğutucu sıvı ile reaktörden taşınır. Isıyı taşıyan soğutucu sıvı, ayrı bir su bölmesini ısıtarak suyu buharlaştırır, yüksek basınçlı bu buhar bir türbini döndürür. Türbin ısıyı mekanik enerjiye dönüştürür. Bu mekanik enerji gemilerde pervarneleri döndürürken, santrallerde jeneratörden elektrik üretilmesini sağlar.

Türbini döndüren buhar daha sonra harici bir kaynaktan gelen 3.bir su sistemi olan soğutucu sıvının bulunduğu odacıkta yoğunlaştırılarak tekrar suya dönüştürülür ve buharlaşma odacığına geri döner. Bu harici soğutucu sıvı genellikle dışarıdaki nehir ve deniz gibi kaynaklardan alınıp tekrar buralara dökülen sudur ve kirli yada radyasyonlu değildir.

18 – 36 ay kullanıldıktan sonra ömrünün verimli kısmını tamamlayan yakıt radyasyon ve ısı yaymaya devam etmektedir. Bu haliyle hızlıca yakındaki bir soğutucu su içinde bulunan başka bir bölmeye yerleştirilerek radyasyon seviyelerinin düşmesi beklenir. Bu bölmedeki su radyasyonu ve ısıyı yalıtır. Kullanılmış yakıt bu bölmelerde aylarca ve bazen yıllarca bekletilir. Yaklaşık beş yıldan sonra yakınlardaki kuru bir atık bölgesine taşınır. Bu atık daha sonra tekrardan işlenmeye tabi tutularak kullanılabilir yada işlenmeden saklanmaya devam eder. 40 yıldan sonra atığın büyük bölümü radyoaktivitesi orjinal halinin 1000/1 lik bir seviyesine düşer. Ancak üretilen atığın %3 lük bir bölümü binlerce yıl boyunca saklanmaları gerekecek kadar radyoaktiftir.

nukleer9990_d026

Bir nükleer reaktörün, reaksiyonun gerçekleştiği çekirdek bölümü.

Nükleer enerjinin Dünya’daki yeri

IAEA (International Atomic Energy Agency / Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) tarafından yayınlanan güncel rapora göre şu anda Dünyada 31 ülkede toplam 443 çalışır halde ve 66 inşa halinde nükleer güç reaktörü mevcut ve çalışır olanlar toplam elektrik üretiminin %11 lik kısmını sağlıyor. Uçak gemileri ve denizaltılar dahil 140 donanma gemisi de toplamda 180 nükleer reaktör kullanmakta. Nükleer enerji kaza oranı ve etkileri düşük olduğu ve atıkları güvenle muhafaza edildiği sürece en temiz enerji türüdür. 1970’lerde ticarileşmesinden bu yana fosil yakıt yakan santrallerden salınabilecek 64 gigaton karbondioksit eşdeğeri sera gazı salınımının önüne geçmiştir. Çernobil, Fukushima, Three Mile Adası ve bazı nükleer denizaltı kazaları dahil bütün kazaları ele aldığımızda nükleer enerji, birim enerji başına en az can kaybının olduğu ana enerji türüdür. Kömür, petrol, doğal gaz ve hidroelektrik gerek iş kazaları gerekse yarattıkları kirlilik sebebiyle çok daha fazla can kaybına sebep olmakta.

Ancak nükleer kazaların can kaybı, ekonomik bedelinin ağır olması ve reaktör erimesi kazalarının belli bölgeleri uzun süre radyoaktifleştirmesi ve riskli bölgelerin tahliyesi azımsanacak gibi değildir. En son örnek, 1960 tasarımı üç adet eski reaktörlerde gerçekleşen Fukushima kazasından sonra İtalya nükleer enerjiyi yasaklarken, Almanya 2022’ye kadar bütün nükleer reaktörlerini kapatma kararı almıştır. Burada belirtmekte fayda var, Almanya tamamen güneş enerjisine geçti haberleri asılsızdır, Almanya’nın ana elektrik kaynağı kömürdür ve yenilenebilir kaynaklar bütün enerji üretiminin %25’ini temsil etmektedir ve güneş enerjisi bu 25’in %16’sını oluşturmaktadır. Yinede Almanya gibi güneş enerjisinin yüksek verimlilikte bulmanın zor olduğu bir iklimde, güneş santralleri en verimli zamanlarda 15-20 kadar nükleer reaktörün üreteceği elektriği üretip gün ortasında ihtiyaç duyulan elektriğin %50sini karşılayabilir.

Özellikle Fukushima kazasından sonra çok tartışılmış olsa da, dünya çapında nükleer enerji azalmıyor aksine artıyor. Bunun en büyük sebebi de fosil enerjide kullanılan kömür, petrol ve gaz fiyatlarının artması, fosilin verimliliğinin çok düşük kalması ve nükleer kazalarla kıyaslayın da, fosil enerjiden kaynaklı karbon emisyonu ile doğaya ve insanlara verilen zararın çok daha korkunç boyutlarda olmasıdır. Bazı ülkeler nükleere tamamen karşı tavırlarını korurken, nükleer enerji kullanan ülkeler reaktör sayılarını arttırıyor ve bir yandan da füzyon araştırmalarına yatırım yapıyorlar. Deneysel füzyon reaktörleri yavaş yavaş kendilerini çalıştırandan daha fazla enerji üretmeyi başarırken bu yatırımların er yada geç dünyada ve uzayda meyvesini vereceği de kesin. Henüz elektrik santrali olarak işleyecek duruma gelmese de füzyon, nükleer enerjinin geleceğini temsil ediyor.

Kazalardan sonra bir diğer riski de nükleer atıklar oluşturuyor. Atıklar çoğunlukla santrallerin yakınlarındaki geçici ve daimi bölgelerde depolanıyor, dünya genelinde böyle 430 atık depolama bölgesi mevcut.
Bazı ülkeler atıkları tekrar işleyerek atıktan birçok alanda kullanılabilecek radyoaktif madde elde etse de bu çok yaygın bir uygulama değil.

Kazalar

Nükleer santraller, nükleer silahlar gibi patlamaz. Olabilecek en ciddi kaza çekirdek erimesidir. Bu soğutma sistemi devre dışı kalıp kontrolden çıkan bir reaktörün devamlı ısınması sonucu olur. Bu ısınma çekirdekte erimeye yol açıp nükleer yakıt ve atıklar bütün korumaları aşıp çevreye radyasyon saçabilir. Soğutma sisteminin aşırı ısınıp buhar patlamasına neden olabilir veya başka herhangi bir gazın yada sıvının patlaması reaktör bölmesinin dışarı radyoaktif gaz saçmasına neden olabilir.

Dünya çapında şu ana kadar nükleer santrallerde 99 kaza meydana gelmiştir. Bu kazaların 57 si Çernobil sonrasında ve bütün kazaların yarısından daha fazlası Amerikada olmuştur. Bunlar dışında nükleer denizaltılarda da 26 kaza meydana gelmiştir bunların 14’ü reaktör hasarı ve radyasyon salınımıyla sonuçlanmıştır.

Bu kazaların 20’den fazlası can kaybına neden olmuştur. En ünlü birkaç kazayı ele alalım.

chernobyl_4

Kazadan sonra Çernobil hayalet bir kente dönüşmüştür. Bugün dahi yüksek radyasyon sebebiyle burada insan yerleşimi bulunmamaktadır.

Çernobil: 26 Nisan 1986’da bir test sırasında soğutma sisteminde meydana gelen arıza sonucu reaktörde sıcaklık artar ve sıcaklığın artması ile normal operasyon seviyesinden 10 kat fazla ısı üreterek bir buhar patlamasına neden olur. Bu patlama sonucu reaktörde kalan soğutucu sıvıda dışarı akarak ısıyı daha da arttırır. Bir kaç saniye içinde ikinci bir patlama ile yüksek miktarda radyoaktif madde çevreye salınır.

Santralin yakınındaki Pripyat şehrinin tahliyesi bürokrasi ve tehlikenin boyutlarının anlaşılmaması nedeniyle bir gün gecikir bu süre boyunca buradaki insanlar santralden salınan radyoaktif parçacıklara maruz kalacaktır. Tahliye başlayıp tamamlandıktan sonra bile bölgede kalan askeri ve bilimsel personel durumu çok hafife almıştır. Bu esnada radyoaktif bulutlar kuzeyde İsveçe kadar ulaşmıştır ve bizzat İsveç, Dünyaya kazayı duyurmuştur. Kazayla direk bağlantılı can kaybı 50’nin altındayken, radyasyondan kaynaklanan ölümlerin ve kanser vakalarının sayısı Birleşmiş Milletlerin verdiği 4000 ve Greenpeace’in verdiği 93.000 sayıları arasında değişmektedir. Şu anda Çernobil bölgesinin binlerce yıl boyunca insan yerleşimine uygun olmayacağı biliniyor ancak insanlardan arındırılmış bu bölgede doğal yaşam kendini toparlayıp adapte olmuş durumda.

FukushimaMeltdown101113

Fukuşima nükleer santrallerinde meydana gelen felaketten hemen sonrasındaki müdahale anları.

Fukushima: 11 Mart 2011’de 9 şiddetindeki deprem Japonyayı vurduğunda Fukushima santralindeki 4, 5 ve 6. reaktörler kapalı konumdaydı. 1, 2 ve 3 numaralı reaktörler prosedür gereği otomatik olarak kapatılıp fisyon reaksiyonu durdurulur. Ancak kapatıldığında dahi yakıt çubuklarının yaydığı bozunum ısısı günler boyunca soğutulmak zorundadır.

Depremden 50 dakika sonra tsunami vurduğunda dalgalar santrali koruyan 10 metrelik duvarları aşar ve soğutma sistemini çalıştıran dizel jeneratörlerin bulunduğu yerleri sular altında bırakır. Soğutma sistemi jeneratörler olmadan 1 gün daha batarya gücü ile çalışır ve sonunda soğutma sistemi devre dışı kaldığında 3 reaktörde de ısı kontrolden çıkarak hidrojen patlamalarına sebep olur.

Bu olayı takiben radyasyona maruz kalma sebebi ile can kaybı gerçekleşmez, daha sonra yapılan araştırmalarda yakınlarda yaşayanlarda kanser bulgularına rastlanmamıştır ve kanser riskinde ciddi bir artış kaydedilmemiştir. Denize ve havaya salınan radyoaktif parçacıklar Çernobil ile kıyasla çok daha düşük seviyededir.

Göründüğü gibi nükleer enerji istesek de istemesek de hayatımızın bir gerçeği. Her gün yüzlerce hatta binlerce ton kömür yakmaya kıyasla kesinlikle çok daha temiz bir alternatif, ancak gerekli güvenlik önlemleri alınmadığı taktirde riskleri de çok büyük. Kesinlikle çok büyük sorumluluk gerektiren ve bu sorumlulukları yerine getiremeyecek ulus ve kurumların uzak durması gerektiren bir konu.

Berkan Alptekin




Demografik Geçiş Ve Nüfus Yaşlanması -2

Yazımızın ilk bölümünde, istisnasız tüm gelişen ve şehirleşen ülkelerin yaşadığı demografik geçiş sürecini Zargonya* isimli hayali bir ülke kurarak anlatmaya başlamış, çekirdek ailelerin oluşum sürecine kadar gelmiştik.

Bu bölümde ise artık büyük oranda şehirleşmiş olan Zargonya’da şehir hayatının demografik yapıya etkisini anlatmaya devam edip, demografik geçiş sürecinin ileri aşamalarına bakıyoruz. Nerede kalmıştık? Artık çocukların eğitim görmesi gereken, okullarda geçirmek zorunda oldukları süre uzamış, anne babaların çocuklarından herhangi bir maddi katma değer elde etmeden 20’li yaşların ortasına kadar okutmaları gerektiğini söylemiştik.

Gelişmemiş ve şehirleşmemiş toplumlarda bireylerin çok fazla eğitim görmesine gerek yoktur, çünkü tarım ve hayvancılık yüksek eğitimli olması gerekmeyen çok fazla iş gücüne ihtiyaç duyar. Bu da, şehirleşmemiş toplumlarda çok kısa süreler (5 yıl ve altı) eğitim almış çok sayıda kişinin iş gücüne katılması anlamına gelir. Oysa şehirleşmiş toplumlarda iş olanakları çok daha çeşitlidir ve kişinin bu olanaklardan faydalanması için uzun bir eğitim sürecinden geçmesi, lise ve üstü eğitim alması gerekir.

Birkaç on yıl öncesine kadar “yetişkin” sayıldığı için iş hayatına atılan, aileye katma değer kazandıran ve çoktan kendi ailesini kurmuş olan 20’li yaşlarındaki gençler, artık üniversite öğrencisi ve anne babaları hala onlara bakmak zorunda. (Fotoğraf telif: CampusCareer)

Şehir hayatı güzel olsa da pahalıdır. İnsanlar işe gitmek için toplu taşıma araçlarını kullanmak zorundadır ve bu ek masraf demektir. Aynı zamanda şehirlerde evlerinde akan suya da para ödemeleri gerekir.  İletişim de şehirlerde zorunluluk olduğundan telefon, internet gibi ek “faturalar” ailelerin karşılamak zorunda olduğu masraflar arasına eklenir. Gelişmemiş ülkelerdeki gibi köyün herhangi bir yerine ev kuramazsınız, şehirlerde yaşam alanları azdır ve yaşadığınız ev için de bir çiftçi ailenin birkaç yıllık kazancından daha fazla para ödemeniz gerekir. Zargonya’da aileler tüm bu masrafları artık anne ve babanın birlikte çalışmasıyla ancak karşılayabilecek durumdalar.

Birlikte çalışan anne ve baba için, çocuk artık büyük bir yük. Doğum, annenin çalışmasına engel oluyor ve çocuğun bakımı büyük masraflar çıkarıyor. Daha 50 yıl öncesine kadar 5 ve üzeri sayıda çocuğun normal ve gerekli olduğu Zargonya’da aileler hiç durmadan çalışmak zorunda olduklarından, çocuk yapmak hayatlarına kolaylık değil, zorluk çıkarmak anlamına geliyor. Çalışmak zorunda olan ailelerin üzerine; bakıcı, kreş ve anaokulu masrafları biniyor. Çünkü çalışmaya devam etmek için, çocuklarını bu kurumlara emanet etmek zorundalar.

Bu da, şehirli ailelerde kültürel bir kırılmaya neden oluyor:

“en iyisi 1 tane, maksimum 2 tane çocuk iyidir”. Ortalık, her mahalle kreşlerle dolmaya başlıyor ve çocuk bakıcılığı yaygın bir meslek haline geliyor…

Ancak bu durum Zargonya devleti için büyük bir sorun. Çünkü ülke kalkınmasının devam edebilmesi için daha fazla iş gücüne ihtiyaç var. Ailelerin çocuk sayısının 2’nin altına düşmesi, nüfusun yaşlanmaya başlaması, yeterli yeni iş gücünün kesilmesi demek.

Aileler iyi bir yaşam sürmek istiyor. Ancak, iyi yaşam pahalı ve aileye ek masraf yükü bindiren çocuk yaşam kalitesini düşürüyor. Ne kadar az çocuk sahibi iseniz, o kadar rahat ve iyi yaşıyorsunuz… (Fotoğraf telif: 123rf)

Zargonya devleti aileleri çocuk yapmaya teşvik etmek için önlemler almaya başlıyor: Çocuk yapan çalışan kadınlara uzun süreli “ücretli izin” seçeneği sunuyor. Bununla da yetinmiyor, ailelere yaptıkları her çocuk için belli bir “parasal destek” sunuyor. Çocuk sayısı arttıkça bu desteğin miktarını da yükseltiyor. Bu şartlar altında çocuk aileye katma değer katıyor ama, şehir hayatı zor ve insanlar “iyi yaşamak“, sosyal hayatın daha fazla içinde olmak istiyorlar. Zargonya devletinin çocuk başına sunduğu katma değer, ailenin iyi yaşamasına, çocuğun aileye binen maddi yükünü karşılamaya dahi yetmiyor.

Devlet çocuk teşviklerinin miktarını ne kadar artırırsa artırsın, bu bir işe yaramıyor, çünkü ülke geliştikçe şehirlerde güzel yaşam olanaklarına ulaşmak daha pahalı hale geliyor. Bunun yanında sürekli çalışmak zorunda olan ve çok az boş vakti olan insanlar, sosyal yaşamdan kopmamak adına az kalan boş vakitlerini de çocuk bakımına ayırmaktan kaçınıyor.

Bir toplumun sürekliliğini devam ettirebilmesi için çift başına en az 2,1 çocuk yapılmak zorunda. Bu oran yakalandığında, toplum “nüfus artışı olmaksızın” varlığını yüzyıllar boyu sürdürebiliyor. Ancak, çift başına 2,1 çocuk ortalaması demek; nüfusun genç değil orta yaşlı bir popülasyona evrilmesi demek oluyor. Genç nüfusun sürekliliğini sağlayabilmek için çiftler 3 ve üzeri çocuk yapmak zorundalar.

Zargonya devletinde artık çift başına çocuk sayısı 2,1’e düşmüş durumda ancak, genç iş gücü sayısı hızla azalıyor. Kuruluşunun üzerinde geçen 80 yıl sonunda 65 milyonluk bir nüfusa ulaşmış olan Zargonya artık yaş ortalaması 35 olan, hızla yaşlanan bir ülkeye dönüşüyor.

Ve demografik geçiş bir kırılmaya daha sebep oluyor!

Çift başına 1 veya 2 çocuk yapan ailelerin çocukları büyüyor ve 20’li yaşlarının ortasından itibaren iş hayatına atılmaya başlıyorlar. Bu çocuklar çalışmak ve geçinmek zorundalar. Aynı zamanda kendi ailelerini kurup onlar da en fazla 1 veya 2 çocuk yapıyor. Hatta bazı aileler artık çocuk yapmamaya başlıyor. Zargonya şehirlerinde hayat zor ancak, insanlar için seçenek bol. Artık kadın da, erkek de çalışmak zorunda olduğundan, herkes ekonomik açıdan bağımsız olmaya ve daha iyi bir hayat sürmeye çabalıyor.

Daha iyi bir yaşam arzusu ve ekonomik bağımsızlık, aile kavramının ikinci plana itilmesine neden oluyor. Boşanmalar yaygınlaşıyor. (Fotoğraf telif: dreamstime.com)

İyi bir hayat sürmek isteyen gençler, “masa başı” işlere yöneliyorlar. Gençlerin çoğu artık yüksek eğitim düzeyine sahip ve fabrikalarda bol miktarda iş imkanı olmasına rağmen, buradaki “kas gücü” gerektiren işlerden uzak duruyorlar. Zargonya gençleri daha saygın ve temiz olarak gördükleri masa başı işlere yöneliyor. Sanayi kurumları ve fabrikalar çalıştıracak eleman bulmakta güçlük çekmeye başlıyorlar.

Daha iyi bir hayat, evliliklerde daha az sorun yaşamak istendiği anlamına geliyor. Önceleri problem olarak görülmeyen küçük aile içi sorunlar artık yeni nesil Zargonyalılar için büyük bir sorun haline dönüşüyor. Gençler, uzun eğitim süresi nedeniyle 20’li yaşların ortasında iş hayatına atılmak zorunda kalıyorlar ve bu nedenle evlilik sayısı düşüyor ve önceleri 18 civarı olan evlilik yaş ortalaması yükselip 30’lu yaşları buluyor. Bunun yanında boşanma oranları da artmaya başlıyor.

15-20 yıl önce hemen her mahallede çok sayıda bulunan kreş ve anakollarının sayısı hızla azalmaya başlıyor. Çünkü, artık insanlar hem çok geç yaşta, hem de çok az sayıda çocuk yapıyor. Artık televizyonlarda bebek bezi, bebek maması reklamları az çocuk sayısı nedeniyle piyasası küçüldüğü için çok daha nadir görülmeye başlıyor.

Son kırılma, çok daha dramatik bir nedenle geliyor!

Gelişen beslenme ve sağlık hizmetleri nedeniyle artık insanlarda ortalama ömür 70 yaş ve üzeri. Zargonyalı yeni nesil bireylerin anne ve babaları yaşlanıyor. Ancak Zargonyalı şehirli nüfus, çalışmak zorunda ve iyi bir yaşam için çok çaba harcıyorlar. Dolayısıyla, yaşlanıp artık bakıma ihtiyaç duyan anne babaları ile ilgilenemiyorlar. Fakat, kendilerini yetiştiren bu insanlara bakmak zorundalar. Katma değer sağlamadığı için çocuk yapmayan gençlerin üzerine hesapta olmayan bir yük biniyor: Anne ve babaları…

Demografik geçiş olağan sonuçlarından birini daha gösteriyor: Çocukları artık anne babalarına bakamıyor. Yaşlılar için gidebilecekleri tek yer, huzurevleri.

Azalan kreşlerin yerini, “yaşlı bakım evleri” almaya başlıyor. Zargonyalı gençler, anne ve babalarını bu bakım evlerine yerleştirmeye başlıyorlar. Bu da onlar için ek bir masraf ama, bu masrafı karşılamak zorundalar. Yükselen ortalama ömür nedeniyle hızla sayısı artan yaşlı nüfus hem emeklilik maaşı ödemek zorunda olan Zargonya devleti, hem de onlara bakmak zorunda olan halk için büyük bir yüke dönüşüyor.

Her yan yaşlı bakım evi dolmaya başlıyor. Yaşlı bakıcılığı bir iş kolu haline dönüşüyor. Artık televizyonlarda bebek bezi reklamı değil; yaşlı bezi ve yaşlı bakım ürünleri reklamları dönmeye başlıyor. Zargonya devleti ise zor durumda…

Artık nüfus artmıyor, üstüne yavaşça azalmaya başlıyor. Zargonya, yaş ortalaması 40 olan, genç iş gücü çok azalmış çözüm üretmesi gereken bir ülke. Zargonya hükümeti sosyal hizmetleri ve emeklilik maaşlarını ödeyebilmek için mecburen emeklilik yaşını yükseltiyor. Geçmişte 40 yaşında emekli olan insanlar, artık 60-65 yaşına kadar çalışmak zorunda.

Nüfusa oranla az sayıda fakat çoğu yüksek eğitimli olan gençler, daha “temiz” ve yüksek gelirli işleri tercih ettiği için fabrikalar eleman bulamıyor. Ülke mühendis dolu ama, fabrikalarda kaynak yapacak, torna tezgahı başında çalışacak vasıfsız veya ara eleman kalmamış durumda. Sanayi kurumları için acilen genç ve ucuz iş gücüne ihtiyaç var, Zargonya hükümeti tarihi bir karar almak zorunda.

Ülkeye göçmen alımları başlıyor!

Zargonya hükümeti, gelişmemiş ülkelerden göçmen alarak genç ve dinamik iş gücünü sağlamak zorunda. Ülkeye milyonlarca yabancı göçmen geliyor ve fabrikaları bunlar doldurmaya başlıyor. Göçmen, Zargonya hükümeti için iyi. Çünkü Zargonya vatandaşlarından daha çok çalışıp, daha az ücret alıyorlar. Ülke ekonomisi yeniden hareketleniyor ancak, toplumsal sorunlar başgösteriyor.

Demografik geçiş sonucu nüfusu hızla yaşlanan ülkeler göçmen almak zorunda kalıyor ve bu durum ülkede toplumsal / sosyal sorunlara neden oluyor. (Fotoğraf telif: Der Spiegel)

Halk göçmenlerden hoşnut değil. Çünkü gelen göçmenlerin çoğu eğitimsiz ve şehir hayatına yabancı. Zargonya sosyal yaşantısına yabancı olan bu göçmenler sosyal sorunlara neden oluyorlar. Bir Zargonyalı’dan daha ucuza çalışan ve rahatlıkla iş bulabilen göçmenler halk içinde hoşnutsuzluğa neden oluyor. Göçmenlere yönelik eylemler başlıyor. Göçmenler dışlanıyorlar ve kendi aralarında daha mutlu olduklarını görüp gruplaşmaya başlıyorlar.

Artık Zargonya şehirlerinde göçmenlerin yaşadığı gettolar kurulmaya başlıyor. Bu göçmenler henüz demografik geçişin başlarında oldukları için hala çok çocuk yapıyorlar ve nüfusları hızla artıyor. Genç iş gücü sorunu çözüldü ama, Zargonya’nın sosyal yapısı radikal bir değişime uğradı. Her iki taraf da birbirini sevmiyor, hoşlanmıyor. Fakat birlikte yaşamak zorundalar…

100’üncü yılına giren Zargonya’nın nüfusu artık 90 milyon. Ancak, genç nüfusun büyük kısmı on yıllar önce gelen göçmenlerin çocuklarından oluşuyor. Başarılı bir hükümete sahip olan Zargonya’da devlet göçmelerin topluma adaptasyon sorununu çözdü. Başlangıçtaki karmaşa ve hoşnutsuzluk artık yerini birlikte yaşayan karma bir topluma bırakmış durumda.

Ama yeni bir sorun kapıda! Çünkü gelen göçmenler de şehirleşti ve onlar da artık az sayıda çocuk yapıyor. Kısa bir süreliğine gençleşen toplum, yine hızla yaşlanmaya başlıyor.

Tek bir çare var! 

Zargonya hükümeti tekrar ve tekrar yeni göçmenler almak zorunda!

Zafer Emecan

(*) Zargonya, Erkin Koray’ın “Anladın mı evladım” isimli güzide eserinde bizlere görüp görmediğimizi sorduğu yerin adıdır.




Gelecekte Marslı Kolonicileri Nasıl Tanıyabiliriz?

Biliyorsunuz, yüz yıl içinde kaçınılmaz olarak Mars’ta bir insan kolonisi oluşacak. Ve yine kaçınılmaz olarak, Marslı kolonicilerin ayrı bir kültürü, yaşam şekli, dili ve belki de inancı gelişecek.

Gelecekte Mars’ta doğup büyüyecek olan insan neslinin Dünya’ya dönmesinin fizyolojik açıdan kendilerini biraz zorlayacağı da aşikar. Mars gezegeni her ne kadar gezegenimizin yarı boyutlarında olsa da, kütlesi Dünya’nın sadece 10’da 1’i kadar ve yüzeyindeki kütle çekimi de sadece 3’te 1’i civarında.

Yani, 60 kg ağırlığa sahip olan bir insan, Mars’a gittiğinde kendini 23 kg ağırlıkta gibi hissedecek. Daha açık bir ifade ile, kendini 3 kat daha kuvvetli hissedip, yeryüzünde kaldırabildiği ağırlığın 3 katını rahatlıkla kaldırabilecek.

Mars’ta manzara izlemek bile çok sıkıcı olsa gerek. Marslı dostlarımız maalesef yüzeyde uzay elbiseleri ve oksijen tüpleri ile dolaşmak zorunda…

Ancak bu durum geçici, çünkü vücudumuz Dünya’nın çekim kuvveti ile baş etmek üzere şekillenmiştir ve daha düşük veya yüksek kütle çekime sahip yerlerde kendisini hızlıca bu duruma adapte etmeye çalışır. Şu yazımızda, vücudumuza böylesi ortamlarda neler olduğunu açıklamaya çalışmıştık.

Dolayısıyla, Mars’ta geçirilen zaman içerisinde vücudumuz da bu düşük kütle çekim ortamına alışıp, daha zayıf bir yapıya kaçınılmaz olarak bürünecek.

Mars kolonisinde ise, adaptasyon biraz daha dramatik boyutlarda olacak. Dünya’nın 1/3’ü kadar olan yerçekimi nedeniyle, daha doğum aşamasında bizlerden daha zayıf kemik ve kas yapısına sahip olacak Marslı dostlarımız, Dünya’nın “kendileri için” yüksek yerçekiminde hareket etmekte zorlanacaktır. Gezegenimize geldiklerinde kendileri aniden 3 kat daha ağır hissedecekler ve kas yapıları bu ani ağırlık değişimine uyum sağlamakta güçlük çekecek.

Bir Marslı kolonist için Dünya’da alışveriş yapmak zor olacak gibi. Uzun boylarına uygun kıyafet bulmakta zorlanabilirler. Tabii, turizm sektörü onlara satacak uygun kıyafetleri üretmekte gecikmeyecektir…

Yine, Mars’ta doğup büyümüş olanlar zayıf yerçekimi nedeniyle bizlerden daha uzun boylu da olacaklar. Marslı kolonistlerin ortalama boyu 2 metre veya üzerinde olacaktır muhtemelen. Kısaca gelecekte orada doğup büyüyenler, uzun boylu ve zayıf kas ve kemik yapılı insanlar olarak karşımıza çıkacaklar.

Yeryüzünün kendileri için yüksek yerçekimine alışmaları için yoğun bir beslenme ve egzersiz programı uygulamaları gerekecek ki, bu da aylar boyu uyum için çaba sarfetmeleri gerektiği anlamına geliyor. Genç olanları için bu uyum süreci görece kolay atlatılabilir ancak, orta yaş ve üstü Mars kolonistlerinin işi gerçekten zor olacak.

Günümüzdeki selfie çılgınlığı gelecekte de değişecek gibi görünmüyor. Mars’a giden Dünyalı turistlerin iner inmez selfie çekip sosyal medyaya yüklediklerini bol bol göreceğiz…

Dolayısıyla ticaret veya turizm amaçlı Dünya’yı ziyaret edecek Mars kolonisi mensuplarını yolda yürürken bile çabucak yorulmalarından, birkaç kilogramlık küçük çantaları bile taşıyamayışlarından, uzun boylarından veya ağır aksak kan ter içinde yürümeye çalışmalarından tanımak çok kolay olacak.

Hatta birçoğu, Dünya’daki yüksek yerçekiminin yarattığı sıkıntılar nedeniyle, sokaklarda dolaşırken tekerlekli sandalye benzeri araçları tercih edecektir. Ya da o zamanın teknolojisi yeterince ilerlemiş olursa, vücutlarını güçlendirecek mekanik yürüyüş aparatları takarak gezindiklerini görebileceğiz. 

Bizden oraya turist olarak gidenler ise, 3 kat daha güçlü olacaklarından; kendilerini birkaç ay için de olsa Superman gibi hissedecekler. Onlar için bir kabus olacak Dünya ziyaretine karşın, Mars’ı ziyaret etmek bizler için çok keyifli olacağa benziyor…

Zafer Emecan




Kozmik Anafor’u Feedly Üzerinden Takip Edilebilirsiniz

Kozmik Anafor Astronomi Platformu’nun sitesinde yayınlanan yazıları artık Feedly üzerinden takip edebilirsiniz.

Cep telefonu veya tabletinize indireceğiniz Feedly uygulamasında “Kozmik Anafor” şeklinde aratıp abone olduktan sonra, artık yayınlanan yeni yazılarımız için bildirim alabilecek veya var olan tüm yazılarımız arasında gezinebileceksiniz.

Dilerseniz, feedly’nin sitesine girerek veya Chrome eklentisini tarayıcınıza ekleyerek masaüstü bilgisayarınızdan da sitemizi takip edebilirsiniz.

Bildiğiniz gibi, Kozmik Anafor Astronomi Platformu Bundle ve Flipboard haber uygulamalarından da takip edilebiliyor.

iOS kullanıcıları bu linkten, Android kullanıcıları ise bu linkten Feedly uygulamasını indirebilirler.




Göktaşı Vergisi

Karanlık bir gecede gökyüzünü seyrederken, Dünya’nın yörüngesinde parçalanan bir meteor evinizin bahçesine düşse ne hissederdiniz? Ertesi gün birileri çıkıp gelse, gramına 60 Amerikan doları teklif etse, bu göktaşı parçanızı satar mıydınız?

Size sunulan cazip fiyat karşısında göktaşı kalıntısını sattıktan sonra çok geçmeden, güzel ülkemin vergi memurları kapınızı çalsa ve “Göktaşı devlet malı niteliğinde ve alım-satımları Gelir Vergisi Kanunu kapsamındadır” deseler, siz ne düşünürdünüz? Geçtiğimiz yıllarda yapılan göktaşı vergisi tartışmaları ile ülkemizde uzay ve hukuk konularının yolları kesişti.

2 Eylül 2015‘te Dünya yörüngesinde parçalanan meteor, Bingöl’ün Sarıçiçek Köyü ve çevresine saçıldı. Bölge halkı topladıkları göktaşlarını satarken, vergi memurları ticari faaliyet niteliğindeki göktaşı alım-satımını vergi kapsamında değerlendirdi. Bingöl İl Defterdarlık Müdürlüğü, “Göktaşı devlet malı niteliğinde ve alım-satımların Gelir Vergisi Kanunu kapsamında” olduğu açıklamaları üzerine Sarıçiçek Köyü’ne ekip gönderdi.

Sarıçiçek’te bulunan göktaşı parçalarından biri. Fotoğraf: DHA

Şimdi maliye memurlarının bu astro-fiscal-legal cümlesini irdeleyelim:

1) Göktaşı Devlet Malı Mıdır?

Kamu idaresi (devlet) kendisine yasalar ile verilen görev ve hizmetleri yürütebilmek için taşınır ve taşınmaz mallara, araç ve gereçlere ihtiyaç duyar. Kamunun elinde bulunan bu tür mallara “Kamuya İlişkin Mal” denir. Terim birliği bulunmamakla birlikte devlet malı, milli emlak, kamusal mallar gibi ifadeler de kullanılmaktadır. (1)

Bilimsel değeri olan sahipsiz doğal şeyler ile eski eserlerin bulunmasının tabi olduğu hukuki rejim 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile düzenlenmiştir. (2) Kanunun 5. maddesi gereği; devlete, kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlar ile özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazlarda varlığı bilinen veya ileride meydana çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları Devlet malı niteliğindedir.

2) Göktaşlarını Tabiat Varlığı Saymamız Gerekir mi?

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 2. maddesinde tanımı yapıldığı üzere “Tabiat varlıkları”; jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli, yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan değerlerdir.

Hukukun karşı kaşıya kaldığı sorun her gün dünya üzerine irili ufaklı yüzlerce göktaşı düştüğü halde “ender bulunma” kavramının nasıl yorumlanacağıdır.

Vergi memurlarımız paranın kokusundan olacak ki bu kavramı geniş yorumlamıştır.

Sarıçiçek’te bulunan göktaşı parçalarından biri. Fotoğraf: Posta Gazetesi

3) Göktaşı Alım-Satımı Gelir Vergisi Kapsamında Mıdır?

Gelir Vergisi Kanunu’na göre; her türlü ticari ve sınai faaliyetlerden doğan kazançlar ticari kazanç olup, her durumda ticari kazanç olarak vergilendirilir. Ticari faaliyetten kastımız, süreklilik gösteren bir faaliyetin yerine getirilmesinin sermaye ve emeğe dayanıyor olması gerekmektedir. Ayrıca gelir getirici faaliyetlerin bir organizasyon dahilinde yapılmış olması gerekmektedir (iş yeri açma, işçi çalıştırılması, ticaret siciline kayıt olunması v.b.). Müessesenin, ticari ve sınai bir müessese şekil ve mahiyetinde olması gerekmektedir.

Bu bakımdan incelendiğinde, Bingöl’e düşen göktaşlarının toplanarak satılmasından kazanç elde edilmesinin, bu kazancın gelir vergisine tabi tutulması için tek başına yeterli olmadığı sonucunun ortaya çıktığı görülecektir.

Zaten Maliye Bakanlığı’ndan yapılan açıklama da bu yöndedir. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek “Gök taşlarının toplanarak satılmasından kazanç elde etmek amacıyla, emek ve sermaye faktörlerini bir araya getirdiğiniz bir organizasyon dahilinde göktaşı aramaya girişmişseniz, bu durumda ticari faaliyet söz konusu olacaktır ve elde ettiğiniz kazanç, ticari kazancı oluşturacaktır. Yani Bingöllü vatandaşlarımızın, kendi topraklarından topladığı gök taşının satışı ticari organizasyon olarak değerlendirilmezken, ticari amaçla başka illerden gelerek bu işin yapılması ticari faaliyettir ve vergiye tabi olacaktır.” açıklamasında bulunmuştur.

Bu açıklamalardan sonra ortaya bir çelişki çıkmaktadır. Eğer göktaşlarını Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamına alırsak bu göktaşları devletin mülkiyetine tabi olacakları için gerçek veya tüzel kişilerce satışı hukuken söz konusu olmayacaktır ve Gelir Vergisi Kanunu kapsamında Bingöllü vatandaşlarımız vergilendirilemeyecektir. Bu noktada yapılması gereken böyle bir göktaşından veya bu gibi varlıklardan doğrudan doğruya haberdar olan ilgili makamlar, muhtar veya mülki amir tarafından bunların muhafaza ve güvenlikleri için gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Muhtar, kaymakam veya vali, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve en yakın müze müdürlüğüne bu durumu bildirmelidir. Sonrasında Bakanlık Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu hükümlerine göre, en kısa zamanda gerekli işlemleri yapmalıdır.

Sonuç olarak bahçenize düşen bir göktaşının devletin malı sayılabilmesinin mevcut hukuki düzenlemeler çerçevesinde yoruma açık olduğu değerlendirilebilir. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nda yer alan Tabiat Varlığı tanımında mevcut “Ender Bulunma” kıstası karşısında göktaşınızın nadir olmadığına kanaat getirilir ve göktaşınızın satışı ticari bir boyuta taşırsanız vergi ödersiniz.

(1) (Prof.Dr. Oğuz Sancakdar İdare Hukuku sf.587)
(2) (Prof. Dr. Kemal Oğuzman/Prof. Dr. Özer Selici Eşya Hukuku sf.757)

Yavuz Tüğen

Kapak fotoğrafı: Prof. Dr. Sara Russell – ES Mineral and Planetary Sciences Division




Polatlı Bilim Merkezi ve Uluğ Bey Gökevi

Ankara Kalkınma Ajansı ve Ankara Polatlı Belediyesi işbirliği ile başlamış olan Polatlı Bilim Merkezi ve Uluğ Bey Gökevi serüveni, 29 Ekim 2014 tarihinden bugüne Ankaralı gökyüzü ve bilim tutkunlarının uğrak yeri olmaya devam ediyor.

Merkez, Gazi Üniversitesi Fizik Bölümü’nden Doç. Dr. Uygar Kanlı ve astronom Alper Tunç tarafından kuruldu. 74 adet deney seti, 34 kişilik Planetaryum (Gökevi) ve Bilim Kurgu Stüdyosu ile Ankara’nın en büyük bilim merkezi olarak faaliyete başlayan merkez; bilime olan ilginin arttığı bu günlerde gelen ziyaretçilere, müzelerdeki “Dokunmak yasaktır”ın aksine “Dokunmamak yasaktır” ilkesi ile eğlenirken öğretiyor ve keyifli vakit geçirmelerini sağlıyor.

Günümüzde eğitim-öğretim faaliyetleri sadece okulda değil, okul dışında mümkün olan her yerde ve de yaşam boyunca devam eden bir sürece dönüştü. Hızla gelişen bilim ve teknolojideki ilerlemeleri öğrencilere yalnızca okulda aktarmak yeterli değil. Bu nedenle formal eğitimin informal eğitim çevreleriyle desteklenmesine ihtiyaç duyuluyor. İşte, bu noktadan hareketle “Bilim Merkezleri” okul dışında öğrencilere hatta formal eğitim alamayan her bireye hitap etmesi amacıyla kuruluyorlar.

Bilim Merkezi

Günümüz öğrencileri bilimsel konularda gerçek nesneler ile doğrudan ilişki kurmadan bilime karşı olumlu tutum ve değer geliştirmede veya yeni bakış açıları kazanmada güçlük çekiyorlar. Öğrenciler, okul dışındaki ortamlarda da (televizyon, internet, spor merkezleri, hayvanat bahçeleri botanik parkları, ormanlık araziler, vb.) eğitilmeliler.

Bilim merkezleri hakkında özellikle yurtdışında yapılan pek çok araştımalar; öğrencilerin bu tür merkezlerde yaparak ve yaşayarak bilime karşı olumlu tutumlar geliştirdikleri, okulda kazandıkları bilgi ve tecrübeleri deneme fırsatı bulduklarını gösteriyor.

Gelişmiş ülkelerde bilim öğretimi konusunda son derece önemli bir işleve sahip olan bilim merkezleri, son yıllarda giderek artan bir ivmeyle ülkemizde de kurulmaya başlandı. Bu doğrultuda kurulan Polatlı Bilim Merkezi’nde öğrencilerimize okul hayatlarında bir katkı sağlaması amacıyla 74 deney setimizi kullanmalarını sağlıyor ve öğrenmelerini amaçlıyoruz.

Gökevi (Planetaryum)

‘Evren Sizi Bekliyor!’ sloganıyla açılan Gökevi, insanların içine girerek uzayı ve evreni birebir 360 derece ve ayrıntılı olarak izledikleri kubbe biçimindeki salon. Astronomi tiyatrosu da denen bu yapı üç boyutlu panoramik görüntü teknolojisini zengin görsel ve ses efektlerle destekleyerek öğrenme sürecini eğlenceye dönüştüren yenilikçi bir eğitim yaklaşımın ürünü.

Gökevi’nde öğrencilerin hem astronomi hemde diğer bilimler hakkında videolar izleyerek bilgilerini pekiştirmek ya da bilmediklerini üç boyutlu panaromik görüntü teknolojisi ile görerek daha iyi öğrenmelerini hedefleniyor.

Bilimkurgu Stüdyosu

Polatlı Bilim Merkezi’ne gelen her bireye, Yeşil Perde (Green Box) teknolojisi öğretilerek hem ilgili teknolojinin nasıl kullanıldığı, hem de günümüzde filmlerin nasıl çekildiği, efektlerin nasıl uygulandığı anlatılıyor. Ziyaretçiler ile bu teknoloji kullanılarak kısa bir film de çekiliyor. Bu yönüyle Bilimkurgu stüdyosu, Türkiye’deki bilim merkezleri arasında şimdilik ilk ve tek konumda yer alıyor.

Ankaralı gökbilim tutkunları Polatlı Bilim Merkezi ve Uluğ Bey Gökevi hakkında daha fazla bilgi almak ve faliyetlerinden haberdar olmak için Facebook sayfasını takip edebilirler.




Artemis Kitap İncelemesi (Ödüllü)

Marslı kitabının yazarı Andy Weir‘ın yeni bilimkurgu romanı Artemis, İthaki Yayınları’ndan çıkıp kitabevi raflarındaki yerini aldı.

Artemis, bir bilimkurgu yapıtı olmasının yanında, mizahi yönüyle de sıyrılan, eğlenceli bir hikaye. Zaten, özellikle bu yönüyle olsa gerek, Goodreads okurları tarafından 2017 yılının en iyi bilimkurgu romanı olarak seçilmişti. Roman, küçük yaşta Ay’daki bir üsse yerleşip orada yaşamaya başlayan bir kadının, türlü illegal yollarla zengin olma hayalleri üzerinden şekilleniyor ve sürükleyici bir polisiye bilimkurgu romanı olarak devam ediyor.

Kardeş platformumuz Feza Gezginleri, okumanızı özellikle tavsiye ettiğimiz bu kitabın, çekilişle hediye kazanabileceğiniz bir video incelemesini yayınladı. Sizleri bu keyifli inceleme ile baş başa bırakıyoruz, keyifli seyirler:




Öğretmenlerimiz İçin; 8. Sınıflara Yönelik Astronomi Etkinlikleri

8. sınıflara yönelik hazırladığımız bu etkinlik programı, astronomi alanında ilköğretim Fen Bilimleri Dersi Öğretim Programı dikkate alınarak hazırlanmıştır. Daha fazla etkinlik ve bilgi için, bu linkten astronom Tamer Akın’ın sitesindeki yazılarına göz atmanızı tavsiye ederiz.

Neler Öğreneceğiz?

İlköğretim 8. sınıfta yer alan “Mevsimler ve İklim” ünitesi ile  mevsimleri oluşum süreçleri hakkında bilgi edinecek, iklim hakkında bilgi sahibi olacağız. Bu süreçte Dünya’nın hareketinin ve konumunun bununla birlikte birim yüzeye düşen ışınım etkisi hakkında hesaplamalar yapacağız. İklimlerin oluşumu ve meydana gelen hava durumları hakkında detaylı bilgi sahibi olacağız. Küresel iklim değişikliği ve etkileri konusunda bilgi edineceğiz.

Niçin Öğreneceğiz?

Yaşadığımız gezegenin yapısı hakkında bilgi sahibi olmak bizim için oldukça önemlidir. Dünya’nın yapısı,  hareketi ve yıl içerisindeki konumunu öğrenerek ileride bizi nasıl problemlerin beklediği konusunda bilimsel fikirler yürütebilir ve güvenilir tahminlerde bulunabiliriz.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz: http://www.astronomtamer.com/2018/01/05/8-sinif-astronomi-etkinlikleri/

Hazırlayan: Tamer AKIN (Astronom)




Nitinol: Şekil Hafızalı Alaşım

Şunu düşünün! Yapay zekaya sahip bilgisayarın çizdiği rotayı takip ederek Jüpiter’in uydusu Europa‘dan Mars gezegenine gidiyorsunuz. Gemi kaptanı sizsiniz ve geminizin kaskosu yok.

Rota üzerinde olmaması gereken bir asteroit uzay geminize çarparak geminin kaportasını yamulttu ve sonunda Mars yüzeyindeki kolonilerden birine inmeyi başardınız. Yamuk kaportanın ne kadara patlayacağını kara kara düşünürken, kolonideki iyi kalpli köy muhtarı bir kova dolusu kaynar su ile yanınıza geliyor. Sizin şaşkın bakışlarınız altında yamuk kaportanın üzerine döküyor. Ve mutlu son! Nitinolden yapılmış kaportanız kazadan önceki haline geri döndü…

Bilimkurgu filminden fırlayıp karşımıza dikilmiş gibi duran bu madde aslında bildiğimiz Nikel (%55) ve Titanyum (%45) metallerinden oluşan bir alaşım. Ni ve Ti bu metallerin sembolleri iken, NOL bu alaşımı bulan şirket isminin baş harflerini oluşturuyor (Naval Ordnance Laboratory).

Peki, bu nasıl oluyor?

Bunun temel nedeni Nitinolün kristal yapısındaki atomların konumlarının yüksek ve düşük sıcaklıkta farklılık göstermesidir. Nitinol, düşük sıcaklıkta daha esnek ve yüksek sıcaklıkta kırılgandır. Düşük sıcaklıkta bir kuvvet uygulandığında kolaylıkla şekil değiştirebiliriz. Nitinol ısıtılırsa kristal yapıdaki atomlar konum değiştirerek daha önce yüksek sıcaklıkta sahip oldukları konumlara geri dönerler. Böylelikle başlangıçtaki şekle kavuşmuş olurlar.

Bunu daha basitleştirerek anlatmak için şunu düşünmekten kendinizi alıkoymayın: Bu sefer gemi kaptanı değil ama, Mars gezegenindeki kolonide bulunan ortaokulda bir öğrencisiniz ve beden eğitimi dersi başladı. Burada öğrenciler Nitinolü oluşturan atomları temsil edecek.

1. Öğretmen , hangi öğrencinin hangi sırada durması gerektiğini öğretiyor. Daha sonra, öğretmen düdük çaldığı anda öğrenciler kendi sıra numarasına göre sıralanacak.

Bunu Nitinol için düşünecek olursak ; Nitinole videodaki  beşgen şeklini veriyoruz ve çok yüksek sıcaklığa maruz bırakıyoruz. Nitinolü oluşturan atomlar daha sonra bu dizilimi hatırlayacaklar.

2. Öğretmen öğrencilerin dağılmasını istiyor. Öğrenciler yanındaki arkadaşlarının kim olduğunu ve sıra numaralarını öğrendikten sonra dağılıyorlar.

Nitinol için düşünecek olursak ; Beşgen şeklini oda sıcaklığında elimizle bozuyoruz. Atomların konumları değişiyor. Videodaki telin beşgen şekli bozuluyor ve düz tel haline getiriliyor.

3. Öğretmen, öğrencilerin istediği gibi sıraya girebilmesi için düdüğü çalıyor. Öğrenciler başlangıçtaki sıra ve konumlarını hatırlayıp sıra oluyorlar. Tüm öğrenciler başlangıçta öğrendikleri konumlarına yerleşmiş durumda.

Bu da, Nitinol için şu demek ; Nitinolü videoda olduğu gibi kaynar suyun içine atıyoruz. Yüksek ısıya maruz kalan nitinolün atomları başlangıçtaki  konumlarına (yüksek sıcaklıktaki) geri geliyorlar.

Nitinol; uzay araştırmalarında, robot teknolojilerinde, tıpta damar içine takılan stendlerde, sağlıkla ilgili operasyonlarda kullanılan yönlendirici kabloların yapımında, gözlük çerçevelerinde yaygın olarak kullanılır.

Nitinolün ilk keşfi William Buehler ve arkadaşları tarafından 1950’lerin sonlarına dayanır. Time tarafından 1968’de yayınlanan bir makalede , William Buehler, nitinolün derin suda veya uzayda kullanılan araçların prefabrikasyonunda kullanılabileceğini belirtmiştir. Bu yıllarda Goodyear Aerospace Corp. şirketi bir nitinol uydu anteni tasarlayarak ısı sayesinde orijinal şekline geri döndürmeyi düşünmüşlerdi [1]. 1978 yıllarında Düşük dereceli ısı için Nitinol motorlar tasarlandı [2]. 1985 tarihli Nitinol Isı Motorlarının Uzay Uygulamalarına yönelik faaliyetler de mevcut [3].

Ali Çağlar

  1. http://memry.com/nitinol-iq/nitinol-fundamentals
  2. https://www.google.com/patents/US4302938
  3. https://www.sae.org/publications/technical-papers/content/851322/
    http://www.bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/bu-malzemelerin-hafizasi-var
    https://tr.0wikipedia.org/wiki/%C5%9Eekil_haf%C4%B1zal%C4%B1_ala%C5%9F%C4%B1m

Kapak Fotoğrafı: Cynthia Clague (Coronary and Structural Heart group at Medtronic)




Altered Carbon (Değiştirilmiş Karbon) Kitap İncelemesi

Netflix’in yeni dizisi Altered Carbon’un esinlendiği; siberpunk türünün başarılı örneklerinden biri olan Takeshi Kovacs serisinin ilk kitabı “Değiştirilmiş Karbon”, İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı.

Kitap, insanların ışık hızının altında yol alan gemilerle, nesiller süren yolculuklar sonucu başka yıldız sistemlerine gidip kolonileştiği bir zaman diliminde geçiyor. Aslında sürükleyici polisiye bir hikayenin distopik bir toplum yapısı altında bilim kurgu ile harmanlandığı hikayeyi özel kılan; insanlığın bilinç aktarımı yoluyla neredeyse ölümsüzlüğe ulaştığı bir geleceği anlatıyor olması.

Hikaye, ölümsüzlüğün bile “sınıf farkları” üzerinden biraz adaletsizce dağıtıldığı bu dünyada; “öldürülen çok zengin bir ölümsüzün” kendisini katilini bulması için kahramanımız Takeshi Kovacs’ı kiralamasıyla başlıyor.

Kardeş Youtube platformumuz Feza Gezginleri‘nden Can Akdağ, bu ses getiren kitap için kapsamlı bir inceleme videosu hazırladı. Yukarıda yer alan videoyu izledikten sonra sizleri bir sürpriz de bekliyor. Yapılacak olan çekilişte, iki kişi kitabı kazanma hakkı elde edecek.




Süperiletkenler ve Süperiletken Fiziği

Herhangi bir devre hayal edin. Aslında bunu hayal etmek sizin için hiç zor olmamalı. Çünkü telefonunuz, klimanız, bilgisayarınız, buzdolabınız, tutkuyla aşık olduğunuz televizyonunuz devrelerden oluşuyor.

Kablosunu prize takıyorsunuz ve devrelerden elektrik akımını geçirerek cihazınızı çalıştırıyorsunuz. Hatta bazen o kadar çok çalıştırıyorsunuz ki, faturanız gelince sanki dünya başınıza yıkılmış gibi oluyor.

İşte biz bu yazıda hayatımızı şekillendiren o yüce elektriği über iyi ileten süperiletkenleri inceleyeceğiz. Neden çok iyi iletiyor, nerelerde kullanılıyor, tamam da nasıl bulundu gibi temel sorularla bu yazıda sıkı fıkı olacağız. Kemerlerinizi bağlayın çünkü süperiletken fiziğinin 103 yıllık bir geçmişi var.

elektronik_devre

Macera başladı ve devrim!

Kendinizi düşünün. Elleriniz, gözleriniz, ayaklarınız, iç organlarınızla siz bir bütünsünüz. Aynen atomlar da böyledir. Protonları, nötronları ve elektronlarıyla onlar da bir bütün. Elbette bu parçacıkları da oluşturan yapı taşları var. Mesela elektronlar leptonlardan oluşur. Doğanın bize bahşettiği bu bilinç ile bizler hem mikro boyutları hem de makro boyutları araştırabilecek kadar zekiyiz.

Aslında bütün hikaye 20’inci yüzyılda “mutlak sıfır savaşı” yapan zekilerle başlıyor. O zamanlar elementleri daha düşük sıcaklıklara ulaştırmak için birbiriyle yarışan fizikçiler mevcut. Ulaşılabilecek en düşük sıcaklığın 0 Kelvin (-273 C) olduğu kuramsal olarak gösterilmişti. Neden daha da soğuğunu elde edemiyoruz derseniz bunun sebebi atomların artık o sıcaklıkta resmen donması.1 (Bu arada 21’inci yüzyıl dünyasında artık mutlak sıfıra neredeyse ulaştık!) Süperiletken keşfi de bu yarışın içinde olan bir beyefendiden geliyor ve kendisine 1913 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandırıyor.

Keşif 1911 Nisan’ında. Hollandalı fizikçi Heike Onnes ve ekibi cıvalı termometler için cıva dirençler üretiyordu. Aynı zamanda maddeleri daha da soğutma yarışı içine girdiklerinden Helyumu -268 C’ye kadar soğutarak sıvılaştırmayı başarıyorlar. (Mutlak sıfır -273 dereceye hiç bu kadar yaklaşılamamıştı!) Bizim meraklı fizikçi ürettiği cıva teli alıp zamanının en soğuk sıvısına batırıyor ve ne olacağını merak ediyor. Ne mi oluyor? Devrim!

sivi-helyum

Devrime geçmek için önce kısa bir bilgi vermeliyim. Basitçe düşünelim. İlkokulda yaptığınız bir deney aklınıza gelsin. İki adet kablo, bir adet ışık kaynağı ve pil! Bunları doğru şekilde birbirine bağlıyoruz ve ışığı yakıyoruz. Bir devrede güç kaynağınızdan aldığınız elektriği kayıpsız bir şekilde devrenizde gezdiremezsiniz. SALLIYORUM; piliniz 5 Volt Duracell bile olsa devredeki dirençten dolayı aletinizde 2,5 volt elektrik dolanır. Devredeki gerilim, akım ve direncin çarpımına eşittir. Öyle ki kullandığınız kablonun bile direnci vardır ve pilinizdeki elektriği taşırken kayıp yaratır.

Her şeyin atomlardan oluştuğunu ve atomların içinde de elektronlar olduğunu söylemiştik. İşte elektrik akımı atomların son yörüngesinde dolanan bu elektronlar sayesinde oluşur. Kablo da atomlardan oluştuğundan, kabloda ilerleyen elektronlar mutlaka kablonun atomlarına çarparlar. Aslında direnç dediğimiz şey de yolda kaza yapan zavallı elektronlardır. Direncin bir neticesi olarak devreniz ısınır. Hemen hemen herkesin dizüstü bilgisayarı bacağını ısıtmıştır. İşte bunun yegâne sebebi elektrik canavarı elektronlardır!

Bay Onnes bu cıva teli aşırı soğuk sıvı Helyuma daldırıp bir deney yaptığında gözlerine inanamamıştı! Cıva telde elektrik hiç kayba uğramadan ilerliyordu! Yani direnç birden sıfıra inmişti! İşte bu öyle bir devrimdi ki, sıfır kayıpla elektriği ABD’den Türkiye’ye gönderebilirdiniz. Tasarruf üzerine tasarrufun kapılarını aralamaktı bu!

dizustu-bilgisayar

Hangimiz lap-top ile bacağımızı yakmadık ki? (-Ben)

Ayrıca bugün bir çok cihazı ısınma sorunu nedeniyle kısıtlı olarak kullanıyoruz. Böyle bir teknoloji demek cihazlarımızı kat be kat daha güçlü tam kapasite yapmak da demek. Daha hassas cihazlar üretebilirdiniz, bilgisayarınız bacağınızı ısıtmaz, faturanız cebinizi yakmaz (bundan o kadar emin değilim), sonsuza kadar daha uzun ömürlü pilleriniz olabilirdi! Umarım Bay Onnes’in keşiften sonra uyku düzeni bozulmamıştır.

İşte bu keşfin ardından büyük bir heyecan başladı. Artık bu iş için çalışacak fizikçiler gerekti. Hele de Nobel Fizik Ödülü’nün ardından bu alana sıçrayan çok fazla fizikçi olduğunu biliyoruz.

Peki ama nasıl birden direnç yok oluyordu? Aslında pek fazla fizikçi böyle bir durumu hayal etmemişti. Sıfır dirence ulaşabilme ümidi olan fizikçiler elbette vardı ama onlar kademeli olarak bir azalma olacağını düşünüyorlardı. Grafikte gördüğünüz gibi ani bir değişim şok etkisi yarattı. Bu deneyin ardından artık kuramsal fizikçiler iş başına geçti. Neden böyle olduğunu matematiksel olarak modellemeleri ve konuyu aydınlatmaları gerekiyordu ve aydınlattılar da!

Diyamanyetik Keşif ve Yeni Bir Tanım

Maceranın büyük atılımlarından birisi de süperiletken malzemelerin manyetik alandan tiksinmesinin keşfiydi. Keşifçilerimiz W. Meissner ve R. Ochsenfeld, 1933 yılında tuhaf bir biçimde süperiletken maddelerin manyetik alanı dışladığını keşfettiler. Bu keşif süperiletkenimizin yüzeyindeki elektrik alanın manyetik alanı dışlamasının gözlemiydi.

meisner

Bu dışlama olayı Meissner Etkisi olarak bilinir. Gözlemin ardından kuramsal açıklamayı da Fritz ve Heinz London kardeşler yaptı. Manyetik alanla süperiletken maddelerin elektriği iletebilme gücü arasında bağlantılar kurdular ve denklemler geliştirdiler. Bu noktadan sonra süperiletken maddeler artık elektriği iyi iletenden ziyade manyetik alanı iyi dışlayan şeklinde tanımlanmaya başladı. Bu konuyu anlamak için biraz da manyetizma bilmek gerekiyor tabii. Referanslarımdaki bir döküman2 göze hitap ederek gayet güzel bir özet sunuyor, tavsiye ederim.

İzotop Etki ve BCS Kuramı

Önce izotop ne demek onun tanımını yapalım. Proton sayısı aynı olan ancak nötron sayısı farklı olan atomlara izotop atom diyoruz. Yani izotop atomlarımızın nötron sayısı farklı olduğu için kütleleri de farklı oluyor. (Bir nötronun kütlesi hemen hemen protona eşittir ve elektronun kütlesinin 1836 katına denk gelir.) Elbette süperiletkenimizde de bir takım değişiklikler olmasını bekleriz. Ekstra bilgi vermeyi de ihmal etmeyelim. Hidrojenin izotopu olan döteryumu duymuşsunuzdur belki. Güneş’in bizi ısıtmasının en önemli nedeni de hidrojenin döteryum izotopuna dönüşmesidir. Güneş’in tepkimesi bu şekilde başlar. Bu ilk tepkime Güneş’in yaydığı enerjinin yüzde 8’ine denk gelir.

Şimdi 1950’lerdeyiz. Emanuel Maxwell yeni kaşifimiz. Kendisi cıvanın farklı izotoplarını inceliyor ve bu farklı izotopların süperiletken pelerinini giymeleri için farklı sıcaklıklar gerektiğini görüyor. Yani nötronların, pelerinin kritik sıcaklığı üzerine büyük bir görev üstlendiğinin farkına varıyoruz.

1957’de BCS kuramı ortaya çıkıyor. BCS, üç kafadarın soy isimlerinin baş harfinden gelir: John Bardeen, N. Cooper, John Schrieffer. Bu beylerin kuramını açıklığa kavuşturalım.

bcs-teorisi

BCS teorisinin söylediğine göre, süperiletkenimizin yolunda hareket eden elektronlar Cooper çifti oluşturduğunda değişik bir kuantum durumuna imkân verirler.

Şekilde Cooper çifti yaratmış iki elektron görüyorsunuz. Elektron yolda ilerlerken pozitif iyonlar da haliyle ona yaklaşıyor. Yoldaki ilk elektron, yoldaki pozitif iyonları birbirine çekerek yol alıyor. İlk elektronun kendine çektiği pozitif iyonlara Cavidan diyelim. Elektronları bilirsiniz, çok hızlıdırlar. İşte ilk elektronumuz Cavidanları terk ettiğinde, Cavidanları orada tutacak bir kuvvet olmadığından eski yerlerine geri gitmelerini beklersin. Artık anasının yanı mı dersiniz; ilk konum mu dersiniz o size kalmış bir şey. Ancak bu gerçekleşmez! Çünkü ilk elektronun arkasından gelen Cooper çiftini oluşturmuş ikinci elektron vardır. Cavidanlar tam eski yerlerine gidecekken ikinci elektron gelir ve gidemezler.

Elektriğin elektronlar sayesinde oluştuğunu yazının başında söylemiş ve direncin de yolda kaza yapan elektronlar olduğunu vurgulamıştım. İşte süperiletken maddemizde yol alan bu elektronlar Cooper çifti oluşturduğunda daha kolay bir şekilde yol alabiliyor. Sanki atomun belediyesi elektronlar için yol yapmış ve hiç kaza yapmadan gidebiliyorlar. Mesela öndeki elektronun yolu açtığını arkadakinin de onu takip ettiğini düşünebiliriz. Peki bu elektronlar çiftler halinde nasıl hareket ediyorlar, iletişimi nasıl sağlıyorlar? Fononlar sayesinde! Atom örgüsünün yapısını bozarak mekanik titreşim oluştururlar ve elektronların kaza yapmadan atomdan atoma geçmesini sağlayabilirler. Elektronlar arasında da bir bağ kurarak onların eş evreli hareketini sağlayacak kadar yetenekli sanal parçacıklardır.

BCS teorisi, elektriğin direnmeden yol almasını açıklayabilecek kadar güçlü bir teori olarak görüldüğünden yaratıcıları 1972’de Nobel Fizik Ödülü’nü kaptı!

Josephson Eklemi ve SQUID

Üzgünüm ama sizden ikinci kez, ilkokulda yaptığınız devreyi hayal etmenizi isteyeceğim. Sıradan çinko karbon pillere göre 10 kata kadar daha uzun ömürlü Duracell pilinizi kablolarınız yardımıyla ışık kaynağına bağladınız ve etrafı aydınlattınız. Bunu kablolarınızla yaptınız!

lamba-devresi

Sakın ilkokulda bu deneyi yapmadım demeyin…

1962 yılında Brian Josephson, ilkokulda kurulması zor bir şey hayal etti. Bu sefer iki adet süperiletken levha düşlüyoruz. Arasına da incecik yalıtkan malzeme yerleştiriyoruz. Süperiletkenlerimizin kablo, yalıtkan malzememizin de plastik bir parça olduğunu varsayalım. Düz mantıkla kablolar arasındaki teli kesintiye uğratıp bir plastik koyarsak elektron akışı oluşmaz. Ancak mikro ölçekteki gözlemler gösterdi ki; süperiletkenler arasında dolanan Cooper çifti elektronlar hiçbir bağlantı olmaksızın kuantum tünelleme yoluyla karşıya ulaşabiliyor ve doğru akım oluşturabiliyorlar. Resmen karşıya zıplıyorlar değil mi? Parçacık kafalıysanız tabii ki size öyle gelecektir. Bu öngörü de bir yıl sonra deneysel olarak kanıtlanıyor. Bu arada kuantum tünelleme hakkında bilgisi olmayanlar için şurada güzel, sade bir yazımız var.

Şimdi SQUID’e gelelim. Böyle bir deniz canlısı da varmış. Google’dan arayınca gördüm ve gayet tatlı, çizgi film karakteri gibi bir canlı. Ama onunla yakından uzaktan alakası yok bizim aletin.

SQUID: Superconducting Quantum Interference Device: Kuantum Girişim Cihazı

İsminde pek hayır bulamasanız da bu cihazımız çok önemli. Çok zayıf manyetik alanların ölçümünü yapmaya yarayan, Josephson eklemleriyle donatılmış halkasal süperiletkenler içeren gayet hassas bir cihaz. Tıptan jeolojiye kadar birçok alanda kullanılıyor. Yazının ilerleyen kısımlarında süperiletkenlerin kullanım alanlarını incelerken SQUID diye ayrı bir başlık atarak irdeleyeceğiz bu cihazı.

Birinci Tip ve İkinci Tip Süperiletkenler

Daha yazının başında söylediğimiz üzere ilk süperiletkenimiz 1911 yılında bulunuyordu. Bu süperiletken Helyum soğutularak elde edilmişti. Birinci Tip Süperiletken dediğimiz şey sadece bir metal elementten oluşan maddeler. Ancak İkinci Tip Süperiletkenler iki tane metalden oluşuyorlar. Yani bir alaşım3. Bazı geçiş metalleri de İkinci Tip Süperiletken olabiliyor.

1931 yılında Rus fizikçi Lev Shubnikov bizim İkinci Tip Süperiletkenler kaşifimiz. (Yok, bu adama Nobel vermemişler.) Bildiğiniz gibi Birinci Tip Süperiletkenler, Meissner etkisi sayesinde manyetik alanı dışlıyorlardı. Ancak manyetik alanında bir sınırı var değil mi? Mesela her yaz gittiğimiz bir tatil köyü ve orada da bir ağaç olsun. Bir yıl sonra baya bir kilo almış olsanız ve her zaman sizi taşıyan zavallı ağacın dalına otursanız kırılır. Aynı mantık süperiletkenler için de geçerli. Manyetik alanı dışlıyor ama bir sınırı var. Kritik manyetik alan diyoruz biz bu sınıra. Hurra koca bir manyetik alan uygularsanız süperiletkenlik bozulur.

İkinci Tip Süperiletkenlerde durum biraz karışık. Onlar hem dışlıyor hem dışlamıyor hem ortalığı karıştırıyor. Evet, yazdığım şu tekerlemeyi açıklığa kavuşturalım. İkinci Tip Süperiletken malzememizde iki tane kritik değer vardır. İlkine alt kritik manyetik alan, ikincisine üst kritik manyetik alan deniyor. İkinci Tip Süperiletkenimize alt kritik manyetik alana kadar manyetik alan uygularsak aynen Birinci Tip Süperiletken gibi davranıyor, Meissner etkisi görebiliyoruz. Ancak bu değeri aşarsanız süperiletkeninizin içine bir miktar manyetik alan girer. Hala süperiletken özellik gösterebilir. Eğer üst kritik manyetik alan sınırına ulaşırsanız da süperiletken özellik tahmin ettiğiniz gibi yok olur.

İkinci Tip Süperiletkenlerin alt kritik manyetik alan değeri düşük, üst kritik manyetik alan değeri ise yüksektir. Üst kritik manyetik alan değeri yüksek olduğu için mıknatıs yapımında ve teknolojik uygulamalarda İkinci Tip Süperiletken malzemeler tercih edilir.

Süperiletkenler ve Cehennem Ateşi

Bilim insanları düşük sıcaklık savaşı verip süperiletkenleri keşfettiklerinden beri her şey tam tersine döndü diyebiliriz. Bir süre kritik sıcaklığa (0 Kelvin) ulaşmak için yarıştılar. En sonunda da ulaştılar tabii ki. Sonrasındaysa yüksek sıcaklıkta ve gelecekte belki oda sıcaklığında süperiletken malzemeler üretme çağına girdiler.

süperiletken

Alın size süperiletken ile yapılmış uçan kaykay…

Her elementi veya alaşımı süperiletken pozisyona geçirmek için farklı sıcaklıklar gerekiyor. Kritik sıcaklığa yaklaştıkça yeni süperiletkenler keşfettiler çünkü haliyle bazı elementlerin süperiletken pozisyona geçebilmeleri için daha da soğuk sıcaklıklar gerekiyordu. Süperiletken olabilen elementler incelendikten sonra alaşım oluşturup farklı süperiletken maddeler geliştirilmeye başlandı. İkinci Tip Süperiletkenlerin alaşımlardan oluştuğunu söylemiştik, işte yüksek sıcaklık süperiletkenleri İkinci Tip Süperiletkenlerdir.

1980’li yıllarda en yüksek sıcaklıkta çalışabilen süperiletken pelerinini Nb3Ge giymişti. Kendisinin 23,2 K sıcaklığında bir pelerini vardı ve havasını da herkese atıyordu. 1986 yılındaysa havasını söndürecek bir keşif Zürich IBM Araştırma Labaratovarları’nda çalışan K. Alex Müller ve J. George Bednorz’dan geldi. Bu ikili 35 K’de bir süperiletken yaratmayı başardı.

O zamanlar gerek Nobel’li BCS teorisi, gerek diğer birçok teori yaklaşık 30 K üzerinde süperiletkenler olmasını öngörmüyor ve bunu sınır olarak kabul ediyordu. Fakat lantan, baryum, bakır ve oksijenden oluşan bir seramik üreten tatlı fizikçiler bu öngörülere yapacağını yaptı diyebiliriz. Fizik dünyasında şok yaratan bu gelişme elbette karşılıksız kalmayacaktı. Şüphelendiğiniz üzere bu beyler de keşiflerinin ertesi yılı Nobel Fizik Ödülü’nü evlerine götürdüler.

Bu gelişmenin ardından çılgına dönen süperiletken fizikçileri ne yapacaklarını şaşırmış olmalı. Bölümün sonunda söylemem gerek ama fazla heyecan yaratmadan ağzımdaki baklayı çıkarayım. Bugün yaklaşık 200 K’ye kadar süperiletken malzemeler üretebilme şerefine eriştik!

Yıl 1987 olduğunda Paul Chu isimli bir fizikçimiz de, 92 K’de süperiletken malzeme üretmeyi başarıyor. Bu gelişme de çok büyük bir gelişme sayılıyor. Çünkü bu döneme kadar süperiletken malzemeler sıvı helyum ile soğutuluyorlardı, çok soğuk sıvılar gerekiyordu. Durum böyle olunca bu tür sıvıları üretmek ve saklamak ciddi derecede maliyete sebep olmaktaydı. 92 K’nin üzerine geçmek helyumdan vazgeçilmesini sağladı. Çünkü sıvı azotun kaynama derecesi 77 Kelvin. Azotu üretmek ve saklamak da helyuma nazaran hem daha kolay hem daha ucuz olduğundan artık azot dönemi başladı.

1988 yılında 120 K’de süperiletken keşfedildi. Ardından 125 K ve ardından 134 K’ye kadar ulaşıldı. 134 K’de süperiletken olan cıva, baryum, kalsiyum, bakır ve oksijenden oluşan malzememize basınç uygulanarak bu değeri 166 K’ye kadar çıkarmayı başardılar.

Şimdilerde süperiletken fizikçileri rüyalarında oda sıcaklığında süperiletkenler görüyorlar. Bu herkesin hayali, umarım gerçek olur. Farklı malzemelerle farklı süperiletken maddeler üreten deneysel fizikçiler bir taraftan, onlara yol gösteren kuramsal fizikçiler de başka bir taraftan araştırmalarını sürdürüyor. Oda sıcaklığında çalışan bir süperiletkeni üreten fizikçilere de elbette hemen Nobel Fizik Ödülü verilecek. Sanırım süperiletken fizikçilerinin ne kadar canla başla ve hevesle çalıştığını söylemeye gerek yok. Bir gün oda sıcaklığında süperiletken haberi verme ümidiyle bu yazıyı sonlandırıyorum.

 

Oğulcan Açıkgöz

1Maddeleri basitçe sınıflandırmak istersek katı, sıvı ve gaz şeklinde sınıflandırabiliriz. Bildiğiniz gibi katı bir cisim çok serttir. Sıvı cisimlerin içine, mesela suya ayağınızı daldırabilirsiniz. Gaz ise bir hayalet gibidir. Maddeleri daha sert yapmak için soğuturuz. Mesela bir suyu buzluğa koyduğumuzda donmaya başlar. Donma olayı sadece bir hal değiştirmedir. Sıvıdan katıya geçişte atomlar birbirine daha da çok yaklaşırlar. O kadar çok yaklaşırlar ki, artık neredeyse sadece titreşim yaparlar. Oysa sıvı haldeyken hem titreşim hem de öteleme yapabilecek yeteneğe sahiptirler. Gaz halde ise bu özelliklere bir de dönme eklenir. Görüldüğü üzere soğutulma işlemi maddemizin özelliklerini kısıtlayarak yeni doğmuş bir bebeği kundaklamak gibi bir duruma sürüklüyor.

İskoç bilimci Lord William Thomson Kelvin 19’uncu yüzyılda termodinamik üzerine yaptığı çalışmalarla tanındı. Her ne kadar Türkiye’de Celsius ölçeğini kullansak da Kelvin ölçeğini kullanan ülkeler de mevcut. Mesela ABD bunlardan birisi. Celsius ölçeğini de 18’inci yüzyıl astronomlarından İsveçli Anders Celsius’a borçluyuz. Sadece 273 birimlik bir fark söz konusu. Mesela şimdi benim termometrem, odamı 35 santigrat derece gösteriyorsa, ABD’li dostum Melissa’nın termometresi 273+35=308 kelvin gösterir.

2http://iys.inonu.edu.tr/webpanel/dosyalar/1022/file/BiyofizikD6.pdf

3Elementler birbiriyle birleşebilir. Bir metal element ile bir ametal element iyonik bağ yaparlar. Ametal element elektron alarak metal element ise elektron vererek soygazlara benzemeye çalışır. Ametal elementler kendi aralarında birleşebilirler ve bu sayede kovalent bağlı bileşikler oluştururlar. Bu bağda elektronlar ortaklaşa kullanılır ve soygazlara benzemeye çalışılır. Alaşım ise metallerin kendi aralarında homojen olarak birleşip oluşturdukları yapıya denilir. Ametal, metal ve soygazları görmek için Google’den “elementlerin periyodik tablosu” şeklinde arama yapabilirsiniz.

Referanslar
Zeynep Ünalan, “Süperiletkenlik”, TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 524, Temmuz 2011

http://www.acikders.org.tr/file.php/9/LectureNotes/Lecture_23.pdf
http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCperiletken
http://tr.wikipedia.org/wiki/Celsius_(%C3%B6l%C3%A7ek)
http://www.bipm.org/en/CGPM/db/13/3/
http://iys.inonu.edu.tr/webpanel/dosyalar/1022/file/BiyofizikD6.pdf




Bir Mum Işığı Ne Kadar Uzaktan Görülebilir?

Texas A&M Üniversitesi Fizik ve Astronomi Departmanından Kevin Krisciunas ve Don Carona, televizyonda ve internette karşılaştıkları “Mum ışığını 5 hatta 50 kilometre öteden görebiliriz” yazıları üzerine bir araştırma yapmaya ve işin doğrusunu ortaya koymaya karar vermişler.

Astronomide gözlem yaparken kullandığımız metotları kullanarak çeşitli hesaplamalar yapan ekip, araştırma sırasında mumdan çıkan ışığın enerji dağılımını Veganın enerji dağılımı ile benzer kabul edip, insanların çıplak gözle görme sınırı olan 6 kadir parlaklığa göre kıyaslama yapmışlar (Kadir, yıldızlar için bir parlaklık birimidir. Rakam ne kadar küçükse, yıldız çıplak gözle o kadar parlak  görülür).

Görme sınırı olarak kabul edilen “şehir merkezinden uzak, çok karanlık yerlerde” 6 kadir, pratik olarak kabul edilen bir limittir. Işık kirliliği altında boğulan büyük şehirlerde bu görüş maalesef 3 kadir dolaylarındadır ve İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve diğer birçok büyük veya küçük şehrin merkezinden 4’üncü kadirden ve daha düşük parlaklığa sahip yıldızlar seçilememektedir. Fakat araştırma ekibinde yer alan Krisciunas’ın 6,3 kadire kadar görebildiğini ve hatta çok keskin görüşe sahip Brian Skiff ve Stephen O’Meara’nın 8,0 kadire kadar görebildiği de makalede belirtmişler (Tabi ki ışık kirliliği olmayan çok iyi bir konumda).

CCD (ışığa duyarlı elektronik sensör)  kullanılarak yapılan çalışmada araştırmacılar mumu 338 metre ötede bir noktaya koyarak Vega yıldızı ile karşılaştırma yapmışlar. Göz kararı parlaklıklarını aynı olarak seçmelerine rağmen, şaşırtıcı bir şekilde yapılan ölçümlerde parlaklıkları arasında 2,4 kadirlik bir fark olduğu ortaya çıkmış. Bu da mumdan ölçülen ışığın Vega’dan ölçülen ışıktan 9,3 kat daha parlak olduğu anlamına gelir.

Ne kadar büyük, ne kadar pahalı veya ne kadar gelişmiş olursa olsun, bir teleskobun göz merceğinden çıplak gözle baktığımızda, çoğumuz büyük hayal kırıklığına uğrarız. Sorun, teleskopta değil, gözlerimizdedir aslında!

İnsan gözünün ışığı algılama şeklini, gece ve gündüz görüşlerindeki farklılığı ve kara cisim ışımasını da hesaba dahil edip hesaplama yapan ekip, bir mum ışığının görülebileceği en uzak noktayı 2,6 kilometre olarak belirlemiş.

Bilindiği gibi insan gözü, geceleri çok düşük ışık altında renkleri algılamakta güçlük çeken, bununla beraber siyah beyaz görüşü iyi olan bir yapıya sahip. Her ne kadar teleskoptan çıplak gözle baktığımızda renkleri ve detayları seçemesek de, gri tonlarında oldukça iyi görebiliriz. Elbette bu çok karanlık ortamlardaki gri tonlu görüşümüz kedi, aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvanlar ile; fare, yılan vb “av olabilen” hayvanlar, hatta kimi balıklar ve bazı eklem bacaklılar kadar iyi değildir.

Burada bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyoruz; bahsettiğimiz 2.6 kilometrelik mum ışığı görüş limiti insan gözünün ortalama görüş yetenekleri kapsamınca belirlenmiştir. Yani biz buna “ışık kirlilğinden uzakta, çok karanlık bir ortamda” yaklaşık olarak 2-3 kilometre diyebiliriz, fakat kesinlikle 5 ya da 50 kilometre değil.

Hazırlayan: Ögetay Kayalı
Düzenleme: Zafer Emecan

Kaynak: http://arxiv.org/ftp/arxiv/papers/1507/1507.06270.pdf
Kapak Fotoğrafı Telif: http://misanec.ru/author/14-nkoroleva/




31 Ocak 2018 Mavi Ay Nedir?

Basında son günlerde 31 Ocak 2018 Çarşamba (bir önceki 31 Temmuz 2016 idi) günü, “çok nadir görülen” mavi Ay olgusunun gerçekleşeceği yazılıp çiziliyor. Birçok insan da Ay’ı mavi göreceğiz beklentisi ile o günü bekliyor. Bu gün, aynı zamanda ülkemizden yeterince gözlenemeyecek olan bir Ay tutulmasına da sahne olacak.

Bu arada, basın yine her zaman olduğu gibi (saygın görülen gazetelerimiz dahil) bol miktarda yalan yanlış bilgi vermekten çekinmiyor. Biliyorsunuz, Türk basınının en ciddi gazetesinde bile, bilimsel konularda “bir bilene soralım” anlayışı yoktur. Ortalık “Mavi Ay, Süper Ay veya Kanlı Ay” haberlerinden geçilmiyor. Buna yeni bir isim de bulundu bu arada; “Nadir Ay”…

Ancak biz, Mavi Ay kavramı üzerinden gidelim: Bizim kültürde mavi Ay nedir dediğiniz zaman özgün adı moonlighting (Ayışığı) olan ama dilimize Mavi Ay diye çevrilen 1985’li yıllarda ülkemizde gösterilen, başrollerde Cybill Shepherd ve Bruce Willis‘in yer aldığı meşhur dizi gelir aklımıza. Batı kültüründe ise Mavi Ay kavramı tamamen farklıdır.

maviaybrucewillis

Türk halkının Bruce Willis’i ilk kez tanıdığı televizyon dizisi, ülkemizde “Mavi Ay” adıyla yayınlanmıştı…

Eğer bir mevsimde dört dolunay oluyorsa, üçüncüsüne Mavi Ay diyorlar. Biliyorsunuz her yıl 12 dolunay evresi vardır ve yaklaşık her ayda bir kez meydana gelir. O zaman her mevsime üç dolunay düşer. Ay’ın iki dolunay evresi arasında geçen zamana gökbilimde kavuşum dönemi (synodic) denir.

Bir yıl içinde belirli değerler arasında değişen bu dönemin ortalama değeri 29.53 gündür. Bu değeri 12 ile çarpıp 365’den çıkarırsak yaklaşık 11 gün kaldığını görürüz. Bu kalan günleri topladığımızda yaklaşık 2.7 (19 yılda 7 kez) yılda bir fazladan dolunay olur.

Kullandığımız takvimde aylar 30 veya 31 çekiyor. Kavuşum dönemi bundan daha küçük (29.5 gün) olduğu için, yıl içinde eğer varsa 13. dolunayın bu 30 ve 31 çeken aylardan birinin içine düşeceği açıktır. İşte o ayda meydana gelen ikinci dolunaya Mavi Ay diyorlar. Bu bir ayda iki dolunay olayını en son 2016 Temmuz ayı içinde yaşamıştık.

Süper Ay, Ay’ın Dünya’ya en yakın olduğu zamanda gerçekleşir ve normal dolunay zamanlarından daha büyük ve parlak görünür. Bununla beraber, astronomi ile ilgilenmeyen normal insanlar, süper Ay ile normal dolunay arasınadaki farkı ayırd edemezler, çünkü insan gözü bunu algılayabilecek kapasitede değildir. Bununla beraber, “süper Ay” ile “mavi Ay” da aynı şey değildir ve birbirinden çok farklıdır.

Yaklaşık 2.5 yıllık aradan sonra bu yıl, 2018 Ocak ayı içinde ikinci kez dolunay yaşıyoruz ve bu durum batı kültüründe mavi ay olarak adlandırılıyor. Tabi bizim kültürümüzde böyle birşey olmadığı için, ülkemizdeki insanlar Ay’ı mavi görecekleri algısına kapılıyorlar. Yoksa, Ay’ı yine aynı renginde göreceksiniz.

Ama gerçekten yakın sayılabilecek tarihte Ay gerçekten de “mavi” görünmüştür. Sebebi ise bir doğal felaketle ilgili: 1883 yılında Endonezya’da Krakatoa yanardağı lav püskürtmeye başladı. Lavlar ile birlikte bol miktarda tozu da atmosferin üst katmanlarına gönderdi. Bu tozların içinde belirli boyutta olanlar kırmızı ışığı saçıyordu ve geriye sadece kalan renkteki ışınlar geçiyordu. Dolayısıyla bulutların arkasında beyaz ışığı ile parlayan Ay yerdekilere bazen mavi, bazen de yeşil gözüküyordu.

Bu yazıda bir anlamda batı folklorik kültürdeki Mavi Ay kavramını ve onun Ocak ayına düştüğünü verirken, bazı atmosferik olaylar nedeniyle de Ay’ın farklı renklerde görünebileceğini anlatmaya çalıştım. Birincisi biraz sanal ama ikincisi gerçek. Gerçekten mavi bir Ay’ı şahsen görmek isterim.

Hazırlayan: Prof Dr. Ethem Derman
Geliştiren: Zafer Emecan

Kapak görseli telif: bigstockphoto.com/Kamirabigstockphoto.com/Kamira




Bilimkurgu Filmlerindeki Gerzek Uzaylılar -2

Daha önce, bilimkurgu filmlerinde karşımıza çıkan akıl yoksunu uzaylılar hakkında birkaç kelam etmiştik. Ancak çok bilimkurgu filmi ve bu filmlerde gerzeklikte yahut psikopatlıkta sınır tanımayan çok ırk var. Kaldığımız yerden devam edelim:

Akılsızlıkta olmasa da, psikopatlıkta nobel ödülünü hakeden ırkı ilk sırada dile getirmek olmazdı. Biliyorsunuz, Dünya dışı bir uygarlık bize çözmemiz için kırk takla atmamız gereken ama bir şekilde çözmeyi başardığımız bir sinyal gönderir. Sinyali çözdüğümüzde bunun bir uzay aracının planları olduğunu anlarız ve harala gürele aracı yapmak için çalışmalara başlarız.

Sevinçten ve heyecandan gözü dönmüş bilim insanları, aracı bitirdikten sonra kameralarını, kayıt cihazlarını kaptıkları gibi, Cevat Kelle teçhizatıyla kuşanıp uzaylı dostlarımızı ziyarete giderler.

Bizi ayaklarına çağıran, onca yol tepip gittiğimiz ama, kafamızı okşayıp evimize eli boş geri gönderen psikopat uzaylı (The Contact).

Ama o da ne? İnsan kılığına girmiş çatlak bir uzaylı, “siz ne şeker şeylersiniz, canlarım benim” temalı bir konuşma yapıp, bir de yapılan tüm kayıtları silip bilim insanımızı geriye postalarlar. La milyar dolarları döktük, insanları seferber ettik, çılgınca bir histeriyle sizle tanışmaya geldik. Nedir olayınız, nedir derdiniz? Dalga mı geçiyorsunuz, bu nasıl bir kendini beğenmişlik, nasıl bir psikopatlıktır? Ağam uzaylılar bizimle eğlenir işte, olay bu.

Bunların yıldızlararası yolculuk yapabilme yanında, suda da yüzebilen gemilere sahip bir türü daha var. Artık niye ve niçin gelmişler bilmiyoruz ama, ABD kıyılarına (Filipinler civarına, Antalya sahillerine gelecek halleri yok, ABD iyidir) inerler ve cart diye kalkanlarını çalıştırıp tatbikat yapan savaş gemilerini patlatmaya başlarlar. Bakın bu uzaylılar biraz daha medeniler, çünkü elbise giymeyi öğrenmişler. Anadan üryan yalınayak başı kabak gezmiyorlar ortalıkta. Ama,canlarım, teknolojide aşmışsınız, uçmuşsunuz da, “güdümlü füze” denilen şey sizde yok mudur? Abi yapmadınız mı öyle birşey, niye yapmadınız, manyak mısınız? Şu kıçı kırık teknolojimizle biz bile bin kilometre öteden hedefi sıfır hatayla vuran füzeler geliştirmişiz, biz, biz!

Güdümlü füze mi? O da ne, bizim havalı görünümlü döne döne gelen, ışıklar saçan bombalarımız var (Battleship).

Sonuç? Ne olacak, hep ıskalayıp durdular bizi. Sonuçta da hepsinin çanına ot tıkayıp Valhalla’ya postaladık. Hem de İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma antika bir savaş gemisi ve akşamdan takma dişlerini bardağa koyup uyuyan bir grup emekli asker dedeyle.

Daha önce ana gemilerine bilgisayar virüsü yerleştirip patlattığımız gerzekliğin kitabını yazmış olan ırk, geçtiğimiz yıllarda intikam için geri dönmeye karar vermişti. Geldiler, yine çil yavrusu gibi Dünya’yı istila ettiler. Yine diplomasi yok, yine bir “konuşarak anlaşalım” yok. Ama savaş teknolojileri aşmış uçmuş her zamanki gibi (güdümlü füze yine yok, civ civ lazer var ancak). Bu sefer kafayı çalıştırmışlar birazcık, bilgisayarlarına antivirüs yazılım yüklemişler. Yüksek zeka örneği sergiliyorlar.

Okul otobüsü peşinde koşturan istilacı kraliçe. Kızım senin askerlerin yok mu, ne işin var savaş meydanında, deli misin, manyak mısın? (Independence Day 2).

Ama o da ne? Yanlarında “kraliçelerini” getirmişler. A aaaa manyaklara bak! Genel bilimkurgu kanunudur, kraliçeyi öldürürsen uzaylılar ne yapacaklarını şaşırırlar, hemen yenilirler. Acımadan öldürdük kraliçelerini, gözünün yaşına bile bakmadık. Ahmaklıkta sınır tanımayan geri kalanlarını da teker teker avladık, mis gibi oldu ortalık, tertemiz…

Uzaylıların hepsi ahmak değil tabii ki. Psikopatlıkta zirve yapmış olanları var. Canları sıkılır, Dünya’ya bir tane robot, bir tane de kendilerinden birini yollarlar. Sebep? İnsanlık kötü, insanlık bozulmuş, yazık ediyorlar güzelim gezegene. Toplayalım oradan her canlıdan bir tane, Nuh’un gemisi misali alıp götürelim, sonra da hepsinin köküne kibrit suyu dökelim, öldürelim, yok edelim, katliam yapalım, soylarını kurutalım! Mantık böyle, bu arkadaşlar soykırım uzmanı.

Sevgi neydi? Emekti… Ahan da bu soykırımcı yakışıklı uzaylıya sevgi verdik, aşk verdik (The Day The Earth Stood Still).

Soykırım yapacaklar ama, arkada “ulvi ve iyi niyetli”ler. Hayvanları, bitkileri korumayı amaçlıyorlar, çevreciler, yaşama saygı duyuyorlar. Yersen tabii. Ama bilimkurgu filmi kuralları burada yine devreye giriyor: Son derece ahlaklı Psikopatlar olan bu uzaylı dostları ikna etmek gerekiyor. Kim yapacak bunu, neyle yapacak? Sıradan biri yeterli; aşk var, sevgi var çünkü. Bakın, aşk, sevgi falan önemli. Uzaylıya anaç bir hanım abla verir bu zehiri ve hooop, Dünya kurtuldu. E kuşlar böcekler, çevreci hassasiyetleriniz falan? Neysse…

Gerzeklikte sınır tanımayan uzaylılarımız elbette burada da bitmedi. Devam edeceğiz…

Zafer Emecan

Kapak Fotoğrafı: Star Trek Orjinal Seri’deki, hayatı vur patlasın çal oynasınla geçen uzaylı karakterlerden biri olan Mudd.




Mini Buzul Çağı 2022 ve Güneş Etkisi

Dünya’nın iklimindeki değişimlerde Güneş’in etkisi küçümsenmeyecek boyuttadır. 4,5 milyar yıllık tarihi boyunca Güneş üzerindeki patlamaların Dünya’ya gönderdiği enerji yüklü parçacıklar gezegenimizi ısıtmış veya düşük aktiviteli dönemlerde Dünya soğumaya girmiştir.

Bilim insanları yüz yıldan fazladır Güneş’i gözlemlemiş, gözlemler sonucunda Kelebek Diyagramı ve Leke Diyagramlarını ortaya koyup aktivite dönemini (önceki yazılarımızdan bulabilirsiniz) inceleme fırsatı bulmuştur.

Biz de önümüzdeki dönemlerde gerçekleşmesi muhtemel bir senaryodan; çok sayıda bilim insanının hemfikir olduğu 2020 mini buzul çağı fikrine değineceğiz:

Dediğimiz gibi bu bir senaryodur fakat, gözlemsel çalışmalarla desteklenen bir senaryo. Bu olması muhtemel senaryodan bahsetmeden önce, size daha önce Güneş aktivitesi zayıflığından ötürü meydana gelmiş bir mini buzul çağını anlatalım. Bunu anlatmamızın temel sebebi, bilim insanlarının 2022 yılından sonra öngördüğü mini buzul çağını, gözlemlere dayanarak aynısının yaşanma ihtimalini görmesidir.

buzul çağı

1500 ve 1600’lü yıllarda, gezegenimizi etkileyen bir mini buzul çağı yaşanmıştı.

Olay 1500’lü yıllarda meydana geldi. Avrupa şiddetli soğuklara maruz kaldı. Bu doğa olayından ötürü bazı rivayetlere göre Avrupa’nın en sıcak yerlerinde bile metrelerce kar, yaz aylarında dahi erimemiş. İşte bu olaya benzer bir durumun şu an başladığı, fakat etkisini 2022 yılından sonra daha net hissedeceğimiz konusunda bilim insanlarının görüşleri var, peki onları bu düşünceye sevk eden şey nelerdir?

Bu sorumuzun cevabı Güneş aktivitesi. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Güneş’ten gelen enerji yüklü parçacıklar Dünya’yı ısıtır. Bu parçacıkların yoğunluğu, Güneş yüzeyinde gerçekleşen patlamalardaki kütle atılımına da bağlıdır. Şiddetli ve büyük patlamalar, Dünya’ya bu sebeple normale göre (patlamasız Güneş yüzeyi) daha fazla parçacık gönderir. Daha fazla gelen parçacıklar, Dünya’yı normalden daha fazla ısıtır.

Biraz geçmişe gidelim; mesela 1600’lü yıllara. “Güneş patlamaları o tarihlerde bilinmiyordu ama, nasıl oluyor da kayıt altına alınıyordu” diyebilirsiniz. Aslında, Güneş üzerinde o tarihlerde de lekeler görülebiliyor ve her gün kayıt altına alınıyordu. Çünkü, lekeleri görebilmek için Güneş’e isli bir camla dikkatlice bakıyor olmanız yeterli. Bu kayıtlardaki lekelerin nedeni o zamanlar bilinmiyordu ama çeşitli fikirler vardı. Zaman ilerleyip teknoloji geliştikçe, o lekelerin Güneş üzerindeki patlamalar sonrasında yüzeyindeki nispeten soğuk bölgeler olduğu anlaşıldı.

Bilim insanları; lekeler, patlamalar ve küresel sıcaklık tarihi üzerine yaptıkları çalışmalar sonucunda Güneş patlamalarının Dünya’yı etkilediğini ortaya koyunca, çeşitli modeller ortaya attılar. Bu modeller patlama sayısını önceden tahmin edebilmek için geliştirildi.

Güneş Patlaması

Güneş patlamaları, yıldızımızın doğal döngüsünün bir sonucudur. Bu patlamaların miktarı zaman zaman artarken, kimi zamanlar yıldızımız oldukça sakin bir yapıya bürünür.

2006 yılında kullanılan modele göre 2010 yılında yüksek Güneş aktivitesi bekleniyorken, yıl 2010’a gelince modelin hatalı olduğu düşünüldü. Aslında problem modelde değildi; Güneş aktivitesinde zayıflama vardı. Yeni modeller geliştirildi ve Güneş’in her durumu gözlendi.  Royal Astronomical Society’de (RAS) yayınlanan makalede yüzde 90’ların da üzerinde tutarlılığa sahip modele göre Güneş aktivitesinde zayıflama olduğunu ve önümüzdeki dönemde gerçekleşecek maksimum aktiviteden sonra Güneş’in aktivitesinde zayıflamaya yönelik gidişat görüldüğü yayınlandı.

Bu durum akıllara 1500’lü yıllardaki mini buzul çağını getirdi. Yapılan araştırmada, gelecek dönemlerdeki tahmini Güneş lekesi sayısı ile 1500’lü yıllardaki leke sayısı kıyaslandı. Kıyaslama sonucunda aktivite düzeyi çok benzer çıktı. Bu da bilim insanlarında önümüzdeki dönemde bir mini buzul çağına gireceğimiz hissiyatını oluşturdu.

Ancak, bir mini buzul çağı düşüncesini doğrulamadan önce şunu da belirtmek gerekiyor:

Dünya’nın iklimi, Güneş’ten aldığı enerjinin onun aktiviteleri ile değişmesi dışında, başka çok sayıda nedenin bir araya gelmesi ile şekillenir. Örneğin; atmosferdeki bulutluluk oranının uzun dönemli dağılımı, sera etkisi oluşturan gazların miktarı, volkanik faliyetler vs. gibi.

Bizler, insan kaynaklı karbondioksit gazı salınımının gezegenimizin küresel ortalama ısı değerlerini yükselttiğini ve bu yükselmenin sürmekte olduğunu biliyoruz. Yine, muazzam sayıda ürettiğimiz besi hayvanlarımızın da atmosfere saldığı metan gazı miktarının büyük boyutlara ulaştığını ve bunun da küresel sıcaklık değerlerinin yükselmesinde etken olduğu bilgisine sahibiz.

Evet, otomobillerimizi Taş Devri çizgi filminde olduğu gibi kendi kas gücümüzle yürütemeyiz artık ama atmosferimizi ısıtmadan da ulaşım yöntemleri geliştirebiliriz.

Yani, Dünya’yı ısıtıyoruz. Ama, “bak ne güzel, buzul çağına girecekken bizim sayemizde gezegenin sıcaklığı aynı kalacak” diye düşünmeyin. Çünkü, bir buzul çağı her ne kadar kulağa korkutucu geliyor olsa da, bu geçici bir mevsimsel döngüden ibaret. Oysa, bizim atmosfere saldığımız sera gazları maalesef geçici bir sorun değil. Bu gazlar yüzünden bin yıllar boyunca gezegen iklimimiz olması gerekenden daha sıcak seyredecek.

“Olması gereken” derken neyi kastediyoruz peki? Bundan kasıt; gezegenimiz yüzeyinde yaşayan insan dahil tüm canlıların, yani bitkilerin, hayvanların, mikroorganizmaların alışık olduğu çevre koşullarını anlayın. Çoğu hayvan, sadece kendi iklim koşullarında var olabilecek biçimde gelişmiştir. Bir derecelik ısı artışı, canlının bulunduğu bölgedeki bitki örtüsünü değiştirir ve bu bitki örtüsü ile beslenen canlılar ortama adapte olamayarak yok olur. Denizlerde, nehirlerde ve göllerde yaşayan çoğu balık türü için su sıcaklığı büyük önem taşır. Sadece birkaç derecelik sıcaklık değişimi, binlerce balık türünün neslinin tükenmesine neden olabilir.

Bunların üstüne, insanlar gibi yüksek adaptasyon yeteneğine sahip canlılar, nesil tükenme tehlikesi yaşamasa da, bulundukları bölgelerdeki iklim değişiklikleri nedeniyle göçler yaşanması da kaçınılmaz olacak. Sular altında kalan kıyı bölgeleri veya çölleşen iç bölgelerde yaşayan milyarlarca insanın daha uygun yerleşim alanlarına göçme çabası, beraberinde ister istemez bölgesel yoğun savaşları ve elbette büyük insanlık dramlarını getirecektir.

O nedenle, küresel ısınma; ileride yaşayacağımızı düşündüğümüz mini buzul çağından çok ama çok daha büyük bir tehdit oluşturuyor: Hem gezegenimizdeki canlılar, hem de insanlar için…

Hazırlayan Süleyman Yeşil
Geliştiren: Zafer Emecan




Rakamlarla Kozmik Anafor 2017

En karmaşık konuları bile “elinden geldiğince” eğitimli – eğitimsiz herkesin anlayabileceği biçimde anlatmayı, ülkemizde astronomi bilimini halkımızın her kesimine ulaştırmayı ve amatör astronomiyi yaygınlaştırmayı amaç edinmiş olan Kozmik Anafor, kalfalık dönemini atlatarak 2017 yılında ustalık dönemi eserlerini veriyor artık.

Oluşturduğumuz ve bizi bir başvuru kaynağı haline getiren devasa astronomi külliyatının yanısıra, ülkemizin en geniş katılıma sahip astronomi etkinliği olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali’nin ikincisini 335 yatılı katılımcı ile gerçekleştirdik. 2.5 Dakikada NeBilim isimli online astronomi yarışması ile, bilgi sahibi herkese bilgilerini tüm Türkiye’ye gösterme fırsatı tanıdık. Tüm bu süreç içerisinde; ülkemizin her şehrine sorgusuz sualsiz gidip “ücretsiz” sunum, söyleşi ve konferanslarla astronomi / bilim tutkunlarına gökyüzünü anlatmaya devam ettik, ediyoruz…

Şimdi dilerseniz Kozmik Anafor’un 1 Ocak – 31 Aralık 2017 arasındaki istatistiksel verilerine şöyle bir göz atalım:

Site ziyaret rakamları:
Tekil (farklı) okur sayısı: 4,186,213
Oturum sayısı: 5,924,546
Sayfa görüntüleme sayısı: 7,367,653

Ziyaretçilerin ülkelere dağılımı: 
Türkiye: %94.15
ABD: %0.98
Almanya: %0.97
Azerbaycan: %0.58

Ziyaretçilerin şehirlere dağılımı:
İstanbul: %31,25
Ankara: %14.93
İzmir: %11,01
Adana: %4,16
Antalya: %3.87
Bursa: %3.50
Diyarbakır: %1.64
Gaziantep: 1.37
Mersin: 1.36

Ziyaretçi cinsiyeti:
Kadın: %49.85
Erkek: %50.15

Ziyaretçi yaş aralığı:
18-24 yaş: %26.50
25-34 yaş: %35.50
35-44 yaş: %15.00
45-54 yaş: %12.00
55 yaş üstü: %11

Ziyaretçi kaynakları:
Arama Motorları (Google, Yandex, Bing vs): 2.097.298 oturum
Sosyal Medya (Facebook, Twitter vs): 687.817 oturum
Doğrudan: 607.439 oturum
Yönlendirme (Bundle, Flipboard, Ekşi Sözlük vs): 467.802 oturum

2017 boyunca en fazla okunan makalelerimiz ve içeriklerimizi görmek için bu linki ziyaret edebilirsiniz.




Ekvatoryal Kundaklı Teleskoplarda Polar Hedefleme

Amatör astronomi ve gökyüzü gözlemlerine başlangıcın üçüncü aşaması olan teleskopları yönlendirmek için kullanılan kundak (mount) türleri vardır. Bunlardan en yaygın olanları AZ ve Ekvatoryal kundaklar.

AZ kundaklı teleskoplar, yeni başlayanlar için basit yapısı nedeniyle en uygun seçim olur. Ekvatoryal kundaklı teleskoplar ise, astronomi tutkusunu daha ileriye taşımayı arzu eden, hatta temel seviyede astrofotoğrafçılığa giriş yapmak isteyen biraz daha ileri seviye kullanıcıların tercihi olmalıdır.

Aşağıda izleyeceğiniz videoda, ekvatoryal kundaklı teleskop sahiplerinin gözlemleri öncesinde muhakkak yapmaları gereken polar (kutup) hedefleme ayarını anlatıyoruz. Teleskobun uygun biçimde Kutup Yıldızı‘nı referans almasıyla yapılan bu ayar, dik açıklık ve sağ açıklık üzerinde hareket eden ekvatoryal kundaklı teleskop ile gökcisimlerini bulma ve Dünya’nın dönüşü sırasında gerçekleşen hareketlerini kolayca takip etmeniz açısından gerekli. Keyifli seyirler…

Video: Barış Benice

Polar hedefleme konusunda ek bilgiler elde etmek için aşağıdaki kaynakları da kullanabilirsiniz:

http://www.kalfaoglu.com/polar/
https://themcdonalds.net/richard/wp/polar-alignment-of-your-equatorial-mount/
https://astrobackyard.com/polar-alignment/




Su ve Suyun Kaldırma Kuvveti

Su, canlı yaşamının vazgeçilmezlerinden. Dünyamız yüzeyinin %71’inin de su ile kaplı olduğunu göz öne alırsak, su gerçekten hem kozmik, hem de mikro seviyede çok önemli rol oynuyor.

Hâl böyle olunca geçmişten günümüze birçok bilim insanı suyun yapısını incelemeye çalışmıştır. Dilerseniz eski çağlardan günümüze akışkan yasalarının nasıl evrimleştiğine bir bakalım. Suyun çok büyük bir ihtiyaç olmasındandır ki su, birçok felsefi akıma yön vermiş ve pek çok inançta da kendine büyük yer bulmuştur. Su ile ilgili felsefi akımlara bakarsak öne çıkan isimlerden biri Tales’tir. Tales’in hipotezine göre evren tek bir maddeden ortaya çıkmıştır – tabi ki de “su“dan.

Su, evrende bizim bildiğimiz türde hayatın yapıtaşıdır. Karbon temelli bu hayat, var olabilmek için en uygun çözücü sıvı olan suya ihtiyaç duyar. Bunun dışında da çözücü sıvılar vardır ancak, evrende en bol bulunan ve en iyi çözücü olan sıvı, sudur. O nedenle, kainatta var olabilecek canlılığının çok büyük bir kısmının bizim gibi karbon temelli ve suya ihtayaç duyan varlıklardan oluşacağını kestirmek için uzman olmaya gerek yok.

Konumuza dönecek olursak; Aristo, Tales’in görüşlerinden etkilenmiş olacak ki, kendince evrendeki maddeleri şu şekilde listelemiştir;

  • Ateş
  • Su
  • Toprak
  • Hava
  • Tahta… değil elbette; Eter.

Su ve Arşimed

Efsanelere göre, suyun kaldırma kuvvetinin nedenini bulduğunda don paça hamamdan dışarı kendini atmış olan Arşimed.

Biz asıl konumuz fiziksel yasalara geri dönersek, felsefinin yanında o dönemlerde de su ile ilgili büyük bir buluş gerçekleşti. Hepimizin bildiği gibi bu buluş Arşimed’in suyun kaldırma kuvvetinden başka bir şey değil. Peki nedir bu suyun kaldırma kuvveti?

Arşimed yasası ya da prensibi suyun kaldırma kuvvetini tanımlar. Bu yasaya göre bir akışkana (gaz yada sıvı) kısmen ya da tamamıyla batırılmış bir nesne eğer hareketsiz duruyorsa kütleçekim kuvveti yukarı doğru etki eden bir kuvvet ile dengelenmiştir. Günümüzde akışkanların hareketsiz olduğu bilim dalı hidrostatik olarak bilinir ve barajlardan gemilere kadar birçok uygulama alanı vardır.

Bu kaldırma kuvvetinin değeri nesnenin suya batırılmasıyla beraber yer değiştiren sıvı yada gazın ağırlığı ile aynıdır. Ayrıca yer değiştiren sıvı yada gazın hacmi, suya nesnenin hacminin ne kadarının batırıldığına eşittir. Bugün gemilerin su üzerinde durma prensibi buna dayanmaktadır.

SpaceX roketlerinin üzerine indiği platformlar, deniz üzerinde suyun kaldırma kuvveti ile ayakta duran dev yapılardan ibaret.

İşin ilginç bir yanı ise, Arşimed zamanında denklem kavramının olmayışı… Bugün denklemlerle ifade ettiğimiz birçok fiziki kanun o günlerde iki şeyin birbirine oranı ile ifade edilmeye çalışılmıştır. Örnek vermek gerekirse, buzun özkütlesini ölçmek istiyoruz. Arşimed kanunundan biliyoruz ki yer değiştiren suyun ağırlığı, buzun suya batan kısmın ağırlığına eşit olmak zorunda. Bu dediklerimizi denklemlerle ifade edersek;

d1

Bu denklemde ρV ifadesi kütleyi ifade etmekte ve g ile çarpınca kütleçekimi kuvveti tarafından dengelenen kuvveti buluyoruz. Eğer denklemi biraz daha düzenlersek;

d2

Suyun özkütlesini bilmiyoruz varsayalım ve referans noktasını 1 olarak alalım. Buzun suya batan kısmını ölçerek suyun buza göre ne kadar yoğun olduğunu bulabiliriz. Evde deneyebileceğiniz basit bir deneyle buzun %92’sinin suya battığını göreceksiniz. Eğer suyun özkütlesi oda şartlarında 1000 kg/m3 ise buzun özkütlesi 920 kg/m3 olarak bulunabilinir. Buz dağının görünmeyen yüzü olarak ifade edilen kısım aslında buz dağının %92’sini oluşturur ki Titanik’in neden battığını şimdi daha iyi anlayabilirsiniz.

Yer değiştirilen sıvı ya da gazın nesnenin ağırlığından az olması durumunda ise nesne yüzeye çıkmaya çalışacaktır. Ta ki yer değiştiren sıvı ya da gazın üzerine etki eden kaldırma kuvvetine denk olasıya kadar. Peki ama kaldırma kuvveti neden oluşur? Cevap aslında kütleçekim kuvvetinde gizli. Nesne sıvı içerisinde derinlere indikçe üzerine etki eden basınç artacak ve bu da cisme kaldırma kuvveti uygulayacaktır. Basıncın derinlik ile armasındaki tek sebep ise kütleçekim ivmesi ile doğru orantılı olmasıdır. Şu denklem ile basınç ve yükseklik ile ilişki kurulabilir;

d3

Burada P basıncı, g kütle-çekim ivmesini ve h’de yüksekliği ifade eder. Eğer ailenizle pikniğe gidecek olursanız çeşmeli şaşallar ile basit bir deney yapabilir ve şaşalı daha yükseğe kaldırdığınızda suyun daha kuvvetli aktığını görebilirsiniz. Bu yasa Pascal yasası olarak bilinir ve Pascal yasasına da bir başka yazımızda değineceğiz…

Alperen Erol