31 Ocak 2018 Mavi Ay Nedir?

Basında son günlerde 31 Ocak 2018 Çarşamba (bir önceki 31 Temmuz 2016 idi) günü, “çok nadir görülen” mavi Ay olgusunun gerçekleşeceği yazılıp çiziliyor. Birçok insan da Ay’ı mavi göreceğiz beklentisi ile o günü bekliyor. Bu gün, aynı zamanda ülkemizden yeterince görünemeyen bir Ay tutulmasına sahne olacak.

Bu arada, basın yine her zaman olduğu gibi (saygın görülen gazetelerimiz dahil) bol miktarda yalan yanlış bilgi vermekten çekinmiyor. Biliyorsunuz, Türk basınının en ciddi gazetesinde bile, bilimsel konularda “bir bilene soralım” anlayışı yoktur. Ortalık “Mavi Ay, Süper Ay veya Kanlı Ay” haberlerinden geçilmiyor. Buna yeni bir isim de bulundu bu arada; “Nadir Ay”…

Ancak biz, Mavi Ay kavramı üzerinden gidelim: Bizim kültürde mavi Ay nedir dediğiniz zaman özgün adı moonlighting (Ayışığı) olan ama dilimize Mavi Ay diye çevrilen 1985’li yıllarda ülkemizde gösterilen, başrollerde Cybill Shepherd ve Bruce Willis‘in yer aldığı meşhur dizi gelir aklımıza. Batı kültüründe ise Mavi Ay kavramı tamamen farklıdır.

maviaybrucewillis

Türk halkının Bruce Willis’i ilk kez tanıdığı televizyon dizisi, ülkemizde “Mavi Ay” adıyla yayınlanmıştı…

Eğer bir mevsimde dört dolunay oluyorsa, üçüncüsüne Mavi Ay diyorlar. Biliyorsunuz her yıl 12 dolunay evresi vardır ve yaklaşık her ayda bir kez meydana gelir. O zaman her mevsime üç dolunay düşer. Ay’ın iki dolunay evresi arasında geçen zamana gökbilimde kavuşum dönemi (synodic) denir.

Bir yıl içinde belirli değerler arasında değişen bu dönemin ortalama değeri 29.53 gündür. Bu değeri 12 ile çarpıp 365’den çıkarırsak yaklaşık 11 gün kaldığını görürüz. Bu kalan günleri topladığımızda yaklaşık 2.7 (19 yılda 7 kez) yılda bir fazladan dolunay olur.

Kullandığımız takvimde aylar 30 veya 31 çekiyor. Kavuşum dönemi bundan daha küçük (29.5 gün) olduğu için, yıl içinde eğer varsa 13. dolunayın bu 30 ve 31 çeken aylardan birinin içine düşeceği açıktır. İşte o ayda meydana gelen ikinci dolunaya Mavi Ay diyorlar. Bu bir ayda iki dolunay olayını en son 2016 Temmuz ayı içinde yaşamıştık.

Süper Ay, Ay’ın Dünya’ya en yakın olduğu zamanda gerçekleşir ve normal dolunay zamanlarından daha büyük ve parlak görünür. Bununla beraber, astronomi ile ilgilenmeyen normal insanlar, süper Ay ile normal dolunay arasınadaki farkı ayırd edemezler, çünkü insan gözü bunu algılayabilecek kapasitede değildir. Bununla beraber, “süper Ay” ile “mavi Ay” da aynı şey değildir ve birbirinden çok farklıdır.

Yaklaşık 2.5 yıllık aradan sonra bu yıl, 2018 Ocak ayı içinde ikinci kez dolunay yaşıyoruz ve bu durum batı kültüründe mavi ay olarak adlandırılıyor. Tabi bizim kültürümüzde böyle birşey olmadığı için, ülkemizdeki insanlar Ay’ı mavi görecekleri algısına kapılıyorlar. Yoksa, Ay’ı yine aynı renginde göreceksiniz.

Ama gerçekten yakın sayılabilecek tarihte Ay gerçekten de “mavi” görünmüştür. Sebebi ise bir doğal felaketle ilgili: 1883 yılında Endonezya’da Krakatoa yanardağı lav püskürtmeye başladı. Lavlar ile birlikte bol miktarda tozu da atmosferin üst katmanlarına gönderdi. Bu tozların içinde belirli boyutta olanlar kırmızı ışığı saçıyordu ve geriye sadece kalan renkteki ışınlar geçiyordu. Dolayısıyla bulutların arkasında beyaz ışığı ile parlayan Ay yerdekilere bazen mavi, bazen de yeşil gözüküyordu.

Bu yazıda bir anlamda batı folklorik kültürdeki Mavi Ay kavramını ve onun Ocak ayına düştüğünü verirken, bazı atmosferik olaylar nedeniyle de Ay’ın farklı renklerde görünebileceğini anlatmaya çalıştım. Birincisi biraz sanal ama ikincisi gerçek. Gerçekten mavi bir Ay’ı şahsen görmek isterim.

Hazırlayan: Prof Dr. Ethem Derman
Geliştiren: Zafer Emecan

Kapak görseli telif: bigstockphoto.com/Kamirabigstockphoto.com/Kamira




Bilimkurgu Filmlerindeki Gerzek Uzaylılar -2

Daha önce, bilimkurgu filmlerinde karşımıza çıkan akıl yoksunu uzaylılar hakkında birkaç kelam etmiştik. Ancak çok bilimkurgu filmi ve bu filmlerde gerzeklikte yahut psikopatlıkta sınır tanımayan çok ırk var. Kaldığımız yerden devam edelim:

Akılsızlıkta olmasa da, psikopatlıkta nobel ödülünü hakeden ırkı ilk sırada dile getirmek olmazdı. Biliyorsunuz, Dünya dışı bir uygarlık bize çözmemiz için kırk takla atmamız gereken ama bir şekilde çözmeyi başardığımız bir sinyal gönderir. Sinyali çözdüğümüzde bunun bir uzay aracının planları olduğunu anlarız ve harala gürele aracı yapmak için çalışmalara başlarız.

Sevinçten ve heyecandan gözü dönmüş bilim insanları, aracı bitirdikten sonra kameralarını, kayıt cihazlarını kaptıkları gibi, Cevat Kelle teçhizatıyla kuşanıp uzaylı dostlarımızı ziyarete giderler.

Bizi ayaklarına çağıran, onca yol tepip gittiğimiz ama, kafamızı okşayıp evimize eli boş geri gönderen psikopat uzaylı (The Contact).

Ama o da ne? İnsan kılığına girmiş çatlak bir uzaylı, “siz ne şeker şeylersiniz, canlarım benim” temalı bir konuşma yapıp, bir de yapılan tüm kayıtları silip bilim insanımızı geriye postalarlar. La milyar dolarları döktük, insanları seferber ettik, çılgınca bir histeriyle sizle tanışmaya geldik. Nedir olayınız, nedir derdiniz? Dalga mı geçiyorsunuz, bu nasıl bir kendini beğenmişlik, nasıl bir psikopatlıktır? Ağam uzaylılar bizimle eğlenir işte, olay bu.

Bunların yıldızlararası yolculuk yapabilme yanında, suda da yüzebilen gemilere sahip bir türü daha var. Artık niye ve niçin gelmişler bilmiyoruz ama, ABD kıyılarına (Filipinler civarına, Antalya sahillerine gelecek halleri yok, ABD iyidir) inerler ve cart diye kalkanlarını çalıştırıp tatbikat yapan savaş gemilerini patlatmaya başlarlar. Bakın bu uzaylılar biraz daha medeniler, çünkü elbise giymeyi öğrenmişler. Anadan üryan yalınayak başı kabak gezmiyorlar ortalıkta. Ama,canlarım, teknolojide aşmışsınız, uçmuşsunuz da, “güdümlü füze” denilen şey sizde yok mudur? Abi yapmadınız mı öyle birşey, niye yapmadınız, manyak mısınız? Şu kıçı kırık teknolojimizle biz bile bin kilometre öteden hedefi sıfır hatayla vuran füzeler geliştirmişiz, biz, biz!

Güdümlü füze mi? O da ne, bizim havalı görünümlü döne döne gelen, ışıklar saçan bombalarımız var (Battleship).

Sonuç? Ne olacak, hep ıskalayıp durdular bizi. Sonuçta da hepsinin çanına ot tıkayıp Valhalla’ya postaladık. Hem de İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma antika bir savaş gemisi ve akşamdan takma dişlerini bardağa koyup uyuyan bir grup emekli asker dedeyle.

Daha önce ana gemilerine bilgisayar virüsü yerleştirip patlattığımız gerzekliğin kitabını yazmış olan ırk, geçtiğimiz yıllarda intikam için geri dönmeye karar vermişti. Geldiler, yine çil yavrusu gibi Dünya’yı istila ettiler. Yine diplomasi yok, yine bir “konuşarak anlaşalım” yok. Ama savaş teknolojileri aşmış uçmuş her zamanki gibi (güdümlü füze yine yok, civ civ lazer var ancak). Bu sefer kafayı çalıştırmışlar birazcık, bilgisayarlarına antivirüs yazılım yüklemişler. Yüksek zeka örneği sergiliyorlar.

Okul otobüsü peşinde koşturan istilacı kraliçe. Kızım senin askerlerin yok mu, ne işin var savaş meydanında, deli misin, manyak mısın? (Independence Day 2).

Ama o da ne? Yanlarında “kraliçelerini” getirmişler. A aaaa manyaklara bak! Genel bilimkurgu kanunudur, kraliçeyi öldürürsen uzaylılar ne yapacaklarını şaşırırlar, hemen yenilirler. Acımadan öldürdük kraliçelerini, gözünün yaşına bile bakmadık. Ahmaklıkta sınır tanımayan geri kalanlarını da teker teker avladık, mis gibi oldu ortalık, tertemiz…

Uzaylıların hepsi ahmak değil tabii ki. Psikopatlıkta zirve yapmış olanları var. Canları sıkılır, Dünya’ya bir tane robot, bir tane de kendilerinden birini yollarlar. Sebep? İnsanlık kötü, insanlık bozulmuş, yazık ediyorlar güzelim gezegene. Toplayalım oradan her canlıdan bir tane, Nuh’un gemisi misali alıp götürelim, sonra da hepsinin köküne kibrit suyu dökelim, öldürelim, yok edelim, katliam yapalım, soylarını kurutalım! Mantık böyle, bu arkadaşlar soykırım uzmanı.

Sevgi neydi? Emekti… Ahan da bu soykırımcı yakışıklı uzaylıya sevgi verdik, aşk verdik (The Day The Earth Stood Still).

Soykırım yapacaklar ama, arkada “ulvi ve iyi niyetli”ler. Hayvanları, bitkileri korumayı amaçlıyorlar, çevreciler, yaşama saygı duyuyorlar. Yersen tabii. Ama bilimkurgu filmi kuralları burada yine devreye giriyor: Son derece ahlaklı Psikopatlar olan bu uzaylı dostları ikna etmek gerekiyor. Kim yapacak bunu, neyle yapacak? Sıradan biri yeterli; aşk var, sevgi var çünkü. Bakın, aşk, sevgi falan önemli. Uzaylıya anaç bir hanım abla verir bu zehiri ve hooop, Dünya kurtuldu. E kuşlar böcekler, çevreci hassasiyetleriniz falan? Neysse…

Gerzeklikte sınır tanımayan uzaylılarımız elbette burada da bitmedi. Devam edeceğiz…

Zafer Emecan

Kapak Fotoğrafı: Star Trek Orjinal Seri’deki, hayatı vur patlasın çal oynasınla geçen uzaylı karakterlerden biri olan Mudd.




Mini Buzul Çağı 2022 ve Güneş Etkisi

Dünya’nın iklimindeki değişimlerde Güneş’in etkisi küçümsenmeyecek boyuttadır. 4,5 milyar yıllık tarihi boyunca Güneş üzerindeki patlamaların Dünya’ya gönderdiği enerji yüklü parçacıklar gezegenimizi ısıtmış veya düşük aktiviteli dönemlerde Dünya soğumaya girmiştir.

Bilim insanları yüz yıldan fazladır Güneş’i gözlemlemiş, gözlemler sonucunda Kelebek Diyagramı ve Leke Diyagramlarını ortaya koyup aktivite dönemini (önceki yazılarımızdan bulabilirsiniz) inceleme fırsatı bulmuştur.

Biz de önümüzdeki dönemlerde gerçekleşmesi muhtemel bir senaryodan; çok sayıda bilim insanının hemfikir olduğu 2020 mini buzul çağı fikrine değineceğiz:

Dediğimiz gibi bu bir senaryodur fakat, gözlemsel çalışmalarla desteklenen bir senaryo. Bu olması muhtemel senaryodan bahsetmeden önce, size daha önce Güneş aktivitesi zayıflığından ötürü meydana gelmiş bir mini buzul çağını anlatalım. Bunu anlatmamızın temel sebebi, bilim insanlarının 2022 yılından sonra öngördüğü mini buzul çağını, gözlemlere dayanarak aynısının yaşanma ihtimalini görmesidir.

buzul çağı

1500 ve 1600’lü yıllarda, gezegenimizi etkileyen bir mini buzul çağı yaşanmıştı.

Olay 1500’lü yıllarda meydana geldi. Avrupa şiddetli soğuklara maruz kaldı. Bu doğa olayından ötürü bazı rivayetlere göre Avrupa’nın en sıcak yerlerinde bile metrelerce kar, yaz aylarında dahi erimemiş. İşte bu olaya benzer bir durumun şu an başladığı, fakat etkisini 2022 yılından sonra daha net hissedeceğimiz konusunda bilim insanlarının görüşleri var, peki onları bu düşünceye sevk eden şey nelerdir?

Bu sorumuzun cevabı Güneş aktivitesi. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Güneş’ten gelen enerji yüklü parçacıklar Dünya’yı ısıtır. Bu parçacıkların yoğunluğu, Güneş yüzeyinde gerçekleşen patlamalardaki kütle atılımına da bağlıdır. Şiddetli ve büyük patlamalar, Dünya’ya bu sebeple normale göre (patlamasız Güneş yüzeyi) daha fazla parçacık gönderir. Daha fazla gelen parçacıklar, Dünya’yı normalden daha fazla ısıtır.

Biraz geçmişe gidelim; mesela 1600’lü yıllara. “Güneş patlamaları o tarihlerde bilinmiyordu ama, nasıl oluyor da kayıt altına alınıyordu” diyebilirsiniz. Aslında, Güneş üzerinde o tarihlerde de lekeler görülebiliyor ve her gün kayıt altına alınıyordu. Çünkü, lekeleri görebilmek için Güneş’e isli bir camla dikkatlice bakıyor olmanız yeterli. Bu kayıtlardaki lekelerin nedeni o zamanlar bilinmiyordu ama çeşitli fikirler vardı. Zaman ilerleyip teknoloji geliştikçe, o lekelerin Güneş üzerindeki patlamalar sonrasında yüzeyindeki nispeten soğuk bölgeler olduğu anlaşıldı.

Bilim insanları; lekeler, patlamalar ve küresel sıcaklık tarihi üzerine yaptıkları çalışmalar sonucunda Güneş patlamalarının Dünya’yı etkilediğini ortaya koyunca, çeşitli modeller ortaya attılar. Bu modeller patlama sayısını önceden tahmin edebilmek için geliştirildi.

Güneş Patlaması

Güneş patlamaları, yıldızımızın doğal döngüsünün bir sonucudur. Bu patlamaların miktarı zaman zaman artarken, kimi zamanlar yıldızımız oldukça sakin bir yapıya bürünür.

2006 yılında kullanılan modele göre 2010 yılında yüksek Güneş aktivitesi bekleniyorken, yıl 2010’a gelince modelin hatalı olduğu düşünüldü. Aslında problem modelde değildi; Güneş aktivitesinde zayıflama vardı. Yeni modeller geliştirildi ve Güneş’in her durumu gözlendi.  Royal Astronomical Society’de (RAS) yayınlanan makalede yüzde 90’ların da üzerinde tutarlılığa sahip modele göre Güneş aktivitesinde zayıflama olduğunu ve önümüzdeki dönemde gerçekleşecek maksimum aktiviteden sonra Güneş’in aktivitesinde zayıflamaya yönelik gidişat görüldüğü yayınlandı.

Bu durum akıllara 1500’lü yıllardaki mini buzul çağını getirdi. Yapılan araştırmada, gelecek dönemlerdeki tahmini Güneş lekesi sayısı ile 1500’lü yıllardaki leke sayısı kıyaslandı. Kıyaslama sonucunda aktivite düzeyi çok benzer çıktı. Bu da bilim insanlarında önümüzdeki dönemde bir mini buzul çağına gireceğimiz hissiyatını oluşturdu.

Ancak, bir mini buzul çağı düşüncesini doğrulamadan önce şunu da belirtmek gerekiyor:

Dünya’nın iklimi, Güneş’ten aldığı enerjinin onun aktiviteleri ile değişmesi dışında, başka çok sayıda nedenin bir araya gelmesi ile şekillenir. Örneğin; atmosferdeki bulutluluk oranının uzun dönemli dağılımı, sera etkisi oluşturan gazların miktarı, volkanik faliyetler vs. gibi.

Bizler, insan kaynaklı karbondioksit gazı salınımının gezegenimizin küresel ortalama ısı değerlerini yükselttiğini ve bu yükselmenin sürmekte olduğunu biliyoruz. Yine, muazzam sayıda ürettiğimiz besi hayvanlarımızın da atmosfere saldığı metan gazı miktarının büyük boyutlara ulaştığını ve bunun da küresel sıcaklık değerlerinin yükselmesinde etken olduğu bilgisine sahibiz.

Evet, otomobillerimizi Taş Devri çizgi filminde olduğu gibi kendi kas gücümüzle yürütemeyiz artık ama atmosferimizi ısıtmadan da ulaşım yöntemleri geliştirebiliriz.

Yani, Dünya’yı ısıtıyoruz. Ama, “bak ne güzel, buzul çağına girecekken bizim sayemizde gezegenin sıcaklığı aynı kalacak” diye düşünmeyin. Çünkü, bir buzul çağı her ne kadar kulağa korkutucu geliyor olsa da, bu geçici bir mevsimsel döngüden ibaret. Oysa, bizim atmosfere saldığımız sera gazları maalesef geçici bir sorun değil. Bu gazlar yüzünden bin yıllar boyunca gezegen iklimimiz olması gerekenden daha sıcak seyredecek.

“Olması gereken” derken neyi kastediyoruz peki? Bundan kasıt; gezegenimiz yüzeyinde yaşayan insan dahil tüm canlıların, yani bitkilerin, hayvanların, mikroorganizmaların alışık olduğu çevre koşullarını anlayın. Çoğu hayvan, sadece kendi iklim koşullarında var olabilecek biçimde gelişmiştir. Bir derecelik ısı artışı, canlının bulunduğu bölgedeki bitki örtüsünü değiştirir ve bu bitki örtüsü ile beslenen canlılar ortama adapte olamayarak yok olur. Denizlerde, nehirlerde ve göllerde yaşayan çoğu balık türü için su sıcaklığı büyük önem taşır. Sadece birkaç derecelik sıcaklık değişimi, binlerce balık türünün neslinin tükenmesine neden olabilir.

Bunların üstüne, insanlar gibi yüksek adaptasyon yeteneğine sahip canlılar, nesil tükenme tehlikesi yaşamasa da, bulundukları bölgelerdeki iklim değişiklikleri nedeniyle göçler yaşanması da kaçınılmaz olacak. Sular altında kalan kıyı bölgeleri veya çölleşen iç bölgelerde yaşayan milyarlarca insanın daha uygun yerleşim alanlarına göçme çabası, beraberinde ister istemez bölgesel yoğun savaşları ve elbette büyük insanlık dramlarını getirecektir.

O nedenle, küresel ısınma; ileride yaşayacağımızı düşündüğümüz mini buzul çağından çok ama çok daha büyük bir tehdit oluşturuyor: Hem gezegenimizdeki canlılar, hem de insanlar için…

Hazırlayan Süleyman Yeşil
Geliştiren: Zafer Emecan




Rakamlarla Kozmik Anafor 2017

En karmaşık konuları bile “elinden geldiğince” eğitimli – eğitimsiz herkesin anlayabileceği biçimde anlatmayı, ülkemizde astronomi bilimini halkımızın her kesimine ulaştırmayı ve amatör astronomiyi yaygınlaştırmayı amaç edinmiş olan Kozmik Anafor, kalfalık dönemini atlatarak 2017 yılında ustalık dönemi eserlerini veriyor artık.

Oluşturduğumuz ve bizi bir başvuru kaynağı haline getiren devasa astronomi külliyatının yanısıra, ülkemizin en geniş katılıma sahip astronomi etkinliği olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali’nin ikincisini 335 yatılı katılımcı ile gerçekleştirdik. 2.5 Dakikada NeBilim isimli online astronomi yarışması ile, bilgi sahibi herkese bilgilerini tüm Türkiye’ye gösterme fırsatı tanıdık. Tüm bu süreç içerisinde; ülkemizin her şehrine sorgusuz sualsiz gidip “ücretsiz” sunum, söyleşi ve konferanslarla astronomi / bilim tutkunlarına gökyüzünü anlatmaya devam ettik, ediyoruz…

Şimdi dilerseniz Kozmik Anafor’un 1 Ocak – 31 Aralık 2017 arasındaki istatistiksel verilerine şöyle bir göz atalım:

Site ziyaret rakamları:
Tekil (farklı) okur sayısı: 4,186,213
Oturum sayısı: 5,924,546
Sayfa görüntüleme sayısı: 7,367,653

Ziyaretçilerin ülkelere dağılımı: 
Türkiye: %94.15
ABD: %0.98
Almanya: %0.97
Azerbaycan: %0.58

Ziyaretçilerin şehirlere dağılımı:
İstanbul: %31,25
Ankara: %14.93
İzmir: %11,01
Adana: %4,16
Antalya: %3.87
Bursa: %3.50
Diyarbakır: %1.64
Gaziantep: 1.37
Mersin: 1.36

Ziyaretçi cinsiyeti:
Kadın: %49.85
Erkek: %50.15

Ziyaretçi yaş aralığı:
18-24 yaş: %26.50
25-34 yaş: %35.50
35-44 yaş: %15.00
45-54 yaş: %12.00
55 yaş üstü: %11

Ziyaretçi kaynakları:
Arama Motorları (Google, Yandex, Bing vs): 2.097.298 oturum
Sosyal Medya (Facebook, Twitter vs): 687.817 oturum
Doğrudan: 607.439 oturum
Yönlendirme (Bundle, Flipboard, Ekşi Sözlük vs): 467.802 oturum

2017 boyunca en fazla okunan makalelerimiz ve içeriklerimizi görmek için bu linki ziyaret edebilirsiniz.




Ekvatoryal Kundaklı Teleskoplarda Polar Hedefleme

Amatör astronomi ve gökyüzü gözlemlerine başlangıcın üçüncü aşaması olan teleskopları yönlendirmek için kullanılan kundak (mount) türleri vardır. Bunlardan en yaygın olanları AZ ve Ekvatoryal kundaklar.

AZ kundaklı teleskoplar, yeni başlayanlar için basit yapısı nedeniyle en uygun seçim olur. Ekvatoryal kundaklı teleskoplar ise, astronomi tutkusunu daha ileriye taşımayı arzu eden, hatta temel seviyede astrofotoğrafçılığa giriş yapmak isteyen biraz daha ileri seviye kullanıcıların tercihi olmalıdır.

Aşağıda izleyeceğiniz videoda, ekvatoryal kundaklı teleskop sahiplerinin gözlemleri öncesinde muhakkak yapmaları gereken polar (kutup) hedefleme ayarını anlatıyoruz. Teleskobun uygun biçimde Kutup Yıldızı‘nı referans almasıyla yapılan bu ayar, dik açıklık ve sağ açıklık üzerinde hareket eden ekvatoryal kundaklı teleskop ile gökcisimlerini bulma ve Dünya’nın dönüşü sırasında gerçekleşen hareketlerini kolayca takip etmeniz açısından gerekli. Keyifli seyirler…

https://www.youtube.com/watch?v=2epBYXFPJcM

Video: Barış Benice

Polar hedefleme konusunda ek bilgiler elde etmek için aşağıdaki kaynakları da kullanabilirsiniz:

http://www.kalfaoglu.com/polar/
https://themcdonalds.net/richard/wp/polar-alignment-of-your-equatorial-mount/
https://astrobackyard.com/polar-alignment/




Su ve Suyun Kaldırma Kuvveti

Su, canlı yaşamının vazgeçilmezlerinden. Dünyamız yüzeyinin %71’inin de su ile kaplı olduğunu göz öne alırsak, su gerçekten hem kozmik, hem de mikro seviyede çok önemli rol oynuyor.

Hâl böyle olunca geçmişten günümüze birçok bilim insanı suyun yapısını incelemeye çalışmıştır. Dilerseniz eski çağlardan günümüze akışkan yasalarının nasıl evrimleştiğine bir bakalım. Suyun çok büyük bir ihtiyaç olmasındandır ki su, birçok felsefi akıma yön vermiş ve pek çok inançta da kendine büyük yer bulmuştur. Su ile ilgili felsefi akımlara bakarsak öne çıkan isimlerden biri Tales’tir. Tales’in hipotezine göre evren tek bir maddeden ortaya çıkmıştır – tabi ki de “su“dan.

Su, evrende bizim bildiğimiz türde hayatın yapıtaşıdır. Karbon temelli bu hayat, var olabilmek için en uygun çözücü sıvı olan suya ihtiyaç duyar. Bunun dışında da çözücü sıvılar vardır ancak, evrende en bol bulunan ve en iyi çözücü olan sıvı, sudur. O nedenle, kainatta var olabilecek canlılığının çok büyük bir kısmının bizim gibi karbon temelli ve suya ihtayaç duyan varlıklardan oluşacağını kestirmek için uzman olmaya gerek yok.

Konumuza dönecek olursak; Aristo, Tales’in görüşlerinden etkilenmiş olacak ki, kendince evrendeki maddeleri şu şekilde listelemiştir;

  • Ateş
  • Su
  • Toprak
  • Hava
  • Tahta… değil elbette; Eter.

Su ve Arşimed

Efsanelere göre, suyun kaldırma kuvvetinin nedenini bulduğunda don paça hamamdan dışarı kendini atmış olan Arşimed.

Biz asıl konumuz fiziksel yasalara geri dönersek, felsefinin yanında o dönemlerde de su ile ilgili büyük bir buluş gerçekleşti. Hepimizin bildiği gibi bu buluş Arşimed’in suyun kaldırma kuvvetinden başka bir şey değil. Peki nedir bu suyun kaldırma kuvveti?

Arşimed yasası ya da prensibi suyun kaldırma kuvvetini tanımlar. Bu yasaya göre bir akışkana (gaz yada sıvı) kısmen ya da tamamıyla batırılmış bir nesne eğer hareketsiz duruyorsa kütleçekim kuvveti yukarı doğru etki eden bir kuvvet ile dengelenmiştir. Günümüzde akışkanların hareketsiz olduğu bilim dalı hidrostatik olarak bilinir ve barajlardan gemilere kadar birçok uygulama alanı vardır.

Bu kaldırma kuvvetinin değeri nesnenin suya batırılmasıyla beraber yer değiştiren sıvı yada gazın ağırlığı ile aynıdır. Ayrıca yer değiştiren sıvı yada gazın hacmi, suya nesnenin hacminin ne kadarının batırıldığına eşittir. Bugün gemilerin su üzerinde durma prensibi buna dayanmaktadır.

SpaceX roketlerinin üzerine indiği platformlar, deniz üzerinde suyun kaldırma kuvveti ile ayakta duran dev yapılardan ibaret.

İşin ilginç bir yanı ise, Arşimed zamanında denklem kavramının olmayışı… Bugün denklemlerle ifade ettiğimiz birçok fiziki kanun o günlerde iki şeyin birbirine oranı ile ifade edilmeye çalışılmıştır. Örnek vermek gerekirse, buzun özkütlesini ölçmek istiyoruz. Arşimed kanunundan biliyoruz ki yer değiştiren suyun ağırlığı, buzun suya batan kısmın ağırlığına eşit olmak zorunda. Bu dediklerimizi denklemlerle ifade edersek;

d1

Bu denklemde ρV ifadesi kütleyi ifade etmekte ve g ile çarpınca kütleçekimi kuvveti tarafından dengelenen kuvveti buluyoruz. Eğer denklemi biraz daha düzenlersek;

d2

Suyun özkütlesini bilmiyoruz varsayalım ve referans noktasını 1 olarak alalım. Buzun suya batan kısmını ölçerek suyun buza göre ne kadar yoğun olduğunu bulabiliriz. Evde deneyebileceğiniz basit bir deneyle buzun %92’sinin suya battığını göreceksiniz. Eğer suyun özkütlesi oda şartlarında 1000 kg/m3 ise buzun özkütlesi 920 kg/m3 olarak bulunabilinir. Buz dağının görünmeyen yüzü olarak ifade edilen kısım aslında buz dağının %92’sini oluşturur ki Titanik’in neden battığını şimdi daha iyi anlayabilirsiniz.

Yer değiştirilen sıvı ya da gazın nesnenin ağırlığından az olması durumunda ise nesne yüzeye çıkmaya çalışacaktır. Ta ki yer değiştiren sıvı ya da gazın üzerine etki eden kaldırma kuvvetine denk olasıya kadar. Peki ama kaldırma kuvveti neden oluşur? Cevap aslında kütleçekim kuvvetinde gizli. Nesne sıvı içerisinde derinlere indikçe üzerine etki eden basınç artacak ve bu da cisme kaldırma kuvveti uygulayacaktır. Basıncın derinlik ile armasındaki tek sebep ise kütleçekim ivmesi ile doğru orantılı olmasıdır. Şu denklem ile basınç ve yükseklik ile ilişki kurulabilir;

d3

Burada P basıncı, g kütle-çekim ivmesini ve h’de yüksekliği ifade eder. Eğer ailenizle pikniğe gidecek olursanız çeşmeli şaşallar ile basit bir deney yapabilir ve şaşalı daha yükseğe kaldırdığınızda suyun daha kuvvetli aktığını görebilirsiniz. Bu yasa Pascal yasası olarak bilinir ve Pascal yasasına da bir başka yazımızda değineceğiz…

Alperen Erol




Günün Gökbilim Görüntüsü (24-12-2017) SpaceX Falcon 9 Roketinin İzi

Telif Hakkı: Craig Bobchin

Gökyüzüne ne oldu? Cuma günü California, Lompoc yakınlarındaki Vandenberg Hava Kuvvetleri Üssü’nden fırlatılan Space X roketi Güney Kaliforniya ve Arizona bölgeleri üzerinde, Güneş ışığının da etkisiyle, dev bir uzay balığını andıran oldukça büyük bir gösteri yarattı. Falcon 9 Roketi gelişmekte olan bir küresel iletişim ağının parçası olan düşük yörüngedeki Iridium NEXT uydularını başarıyla yerleştirdi. Çok sayıda videosu çekilen bu gökyüzü şöleninden seçtiğimiz görüntü, 2.5 saniyelik pozlama ile California, Orange County‘den çekildi.

Çeviri: Fatih Özdemir (ASTER) – Zafer Emecan (Amatör Astronom)
APOD (Astronomy Picture Of Day)

NASA Official: Phillip Newman Specific rights apply.
NASA Web Privacy Policy and Important Notices
A service of: ASD at NASA / GSFC
& Michigan Tech. U.




Phaethon

Günün Gökbilim Görüntüsü (23 Aralık 2017) Phaethon’un Çocukları

Telif HakkıMikiya Sato (Japon Meteor Topluluğu)

Yörüngesinin iyi ölçülmesine dayanılarak, 3200 Phaethon yıllık Geminid Meteor Yağmuru’ndan sorumlu metreoidlerin kaynağı olarak tanınmaktadır. Çoğu meteor yağmurunun ebeveyni bir kuyrukluyıldız olmasına rağmen, 3200 Phaethon 1,4 yıllık bir yörünge dönemi olan Yakın Dünya asteroididir . Kayalık ve Güneş’te pişmiş bu asteroidin, Güneş’e yakın konumu  (günberisi), en içteki gezegen Merkür’ün yörüngesindedir. Bu teleskopik görüş alanında, asteroidin Kahraman Takım Yıldızı’nın (Perseus) soluk arka plan yıldızlarına karşı hızlı hareketinin, iki dakikalık toplam pozlama süresi boyunca kısa bir iz bıraktığı görülüyor. Meteoritin çocuklarının görülen paralel çizgileri ise, çok daha hızlı ve uzun çizgiler oluşturmuş. Bu aile portresi, Phaethon’un 16 Aralık’ta Dünya’ya en yakın konumundan önce,  Geminid (İkizler) meteor yağmuru 13 Aralık günü çok aktif zirve noktasında iken kaydedildi.

Çeviri: Fatih Özdemir (ASTER) – Zafer Emecan (Amatör Astronom)
APOD (Astronomy Picture Of Day)

NASA Official: Phillip Newman Specific rights apply.
NASA Web Privacy Policy and Important Notices
A service of: ASD at NASA / GSFC
& Michigan Tech. U.




Düşünce Deneyi Nedir?

Gerçekte yapamayacak olsak da bazı bilimsel hipotezlerin ve teorilerin ortaya koyacağı sonuçlar dolayısıyla olması gereken olayları canlandırma sürecine tasarımsal deneyler veya düşünce deneyleri denir. 

Bu deneylerin ana amacı, ele aldığımız bir sorunun olası sonuçlarını kefşetmektir. Antik Yunan’a kadar uzanan bu fikir yürütme tarzının modern bilimdeki ilk önemli gösterimini ise Galileo, düşen objeler kütleleri ne olursa olsun aynı hızda düşerler, diyerek yapmıştır.

Aslında bir çok kişi tarafından bu deney Pisa Kulesi‘nde Galileo’nun farklı kütlelerde olan iki topu aşağıya bırakması olarak bilinir, fakat gerçekte böyle bir olay yaşanmamıştır. Galileo kafasında tasarladığı deneyi 1638’de yayınladığı son kitabı Discorsi e dimostrazioni matematiche kitabına yazar. Bu hikaye zamanla, gerçekte olmuş gibi anlatılıp efsaneleşir.

McConnellGalileoLL

Kabaca türkçeye çevirmek gerekirse Galileo yaşamının son 30 yılında yaptığı çalışmaları topladığı bu ünlü kitabında şöyle anlatıyor deneyi:

“Eğer düşme hızları farklı olan iki cismi ele alırsak, bu iki cismi birbirlerine bağladığımızda, yavaş düşen cisim, çabuk düşen cismin hızını keser. Yavaş düşen, fren işlevi görür.

Eğer bu doğruysa, büyük taş örneğin 8 birim hız ile düşüyor, küçük taş ise 4 birim hızla düşüyorsa, bu iki taşı birbirlerine bağladığımızda, bu ikili sistemin hızının 8 ile 4 birim arasında olması gerekir. Fakat birbirlerine bağlı iki taş, tek bir büyük taş gibi kütleye sahip oldukları için, ve ağır taşın hafif taştan daha hızlı düşmesi gerektiği için, birbirlerine bağlı bu iki taşın hızının 8 birimden fazla olması gerekir. Dolayısıyla bu ilk söylediğimiz, hızın 8 ile 4 birim arasında olması gerektiği fikri ile çelişir. Görüldüğü gibi, ağır cisimlerin daha hızlı düşmesi hipotezi, ağır cismin daha yavaş düşmesi sonucuna da gebedir.”

Galileo’nun bu sonucuna matematikte çelişki deniliyor. Farklı kütlelerdeki cisimlerin farklı hızda düşmeleri savı, düşünce deneyi ile çürüdüğü için, doğru seçenek bunun tam tersi oluyor. Galileo da bu nedenle farklı kütleye sahip cisimler farklı hızlarda değil aynı hızlarda düşerler sonucuna varıyor.

Newton da Principia Mathematica kitabında mutlak uzay kavramı ve hareket ile ilgili fikirlerini, Newton’un Kovası diye bilinen düşünce deneyiyle açıklayıp kanıtlamaya çalışır.

Düşünce Deneyi

Boş bir uzayda içi su dolu bir kova dönmeye başladığında, zamanla içindeki su da konkav şeklini alır demekte (merkezkaç etkisiyle suyun kovanın kenarlarına doğru itilmesi). Fakat dönmekte olan kovanın kenarında bir kişi oturuyorsa, bütün uzay boş olduğu ve bu kişi de kovanın kenarında oturmakta olduğu için, kovayı dönmüyormuş gibi görür.

Aynı zamanda, kovanın içindeki suıyun da dönmemesine rağmen ilginç bir şekilde kenarlara doğru çekildiğini de görür. İşte bunun nedeni, suyun kovaya göre değil, mutlak uzaya göre hareket halinde olmasıdır der Newton.

Fiziksel deney yapmaktan ziyade bu şekilde düşünce deneyi ile hipotez sınama olayı günümüzde Gedankenexperiment olarak bilinmekte. Bu kelimeyi 1812 yılında Hans Christian Orsted orataya atmış. Daha sonra ise Ernst Mach kullanmış, İngilizceye de geçişi Mach’ın makalelerinin İngilizce’ye çevrilmesiyle olmuş.

Düşünce Deneyi

Fakat Mach’ın yaklaşımı Galileo’dan biraz farklı. Tasarladığı düşünce deneylerini, öğrencilerinin gerçek deneylere dönüştürmesini istemekte. Gerçek deneyin sonuçları, düşünce deneylerinden farklı çıktığında ise öğrencilerine deneyi açıklayıp kanıtlamalarını söylüyor. Ayrıca Mach (ve daha sonra Einstein da) Newton’un kova deneyi üzerine kafa yorup, mutlak uzay fikrine karşı çıkıyorlar.

20.yy’a iyice yaklaştığımızda ise fiziğin ilerlediği nokta düşünce deneylerini çok daha farklı bir noktaya taşıyor. Einstein’ın görelilik teorisini ortaya koyması, yaptığı düşünce deneylerinin bir sonucu.

Dünya üzerindeki bir asansör üzerindeki kütleçekimi ile, uzay boşluğunda bir asansör’ün ivmelenerek hızlanmasının asansördeki gözlemci için bir fark yaratmayacağını düşünmesi ile teorisini şekillendiriyor. İkizler paradoksu da yine görelilik teorisinden doğan bir düşünce deneyi.

Düşünce Deneyi

Bu gibi deneyler bilimi tamamiyle empirik bir aktivite olarak görmememiz gerektiğini gösteriyor. Felsefede olduğu gibi, doğa bilimlerinde de düşünce deneyleri önemli bir rol oynamakta, veya en azından bir çok kişi böyle olduğunu düşünüyor diyelim.

Günümüzde en az Görelilik Teorisi kadar Kuantum Teorisi’nin ortaya çıkışında da düşünce deneyleri kilit bir role sahip. Schrödinger’in kedisi, Heisenberg’in mikroskobu, EPR paradoksu ve Hardy paradoksu, Kuantum Teorisi’ndeki en bilindik düşünce deneyleri. 

Taylan Kasar

Kaynaklar:
http://plato.stanford.edu/entries/thought-experiment/
https://en.wikipedia.org/wiki/Thought_experiment
Kapak Fotoğrafı:
Dreamstime




Teori Ve Kanun Nedir, Ne Değildir?

Çok yaygın bir yanılgı, teorilerin “kanıtlandığında” kanun olacağı yönünde. Oysa “bilim”de böyle bir şey söz konusu değil.

Eğitim sistemimizin bozukluğundan mıdır bilinmez, insanlarımız bilimsel bir gerçeğin ortaya çıkışının; hipotez> tez> teori ve nihayet kanun şeklinde olacağını düşünüyor. Maalesef eğitim sistemimiz bu yanlış bilgiyi zihinlerimize kazıdı ve kazımaya devam ediyor.

Teori, gözlemlediğimiz bir olguyu, yani doğa kanunlarını açıklama amacı güden ve kanıtlarla desteklenebilen açıklamalar bütünüdür. Bilim, teorileri ispatlama amacı gütmez ve bunun için çaba göstermez. Çünkü sağlam bir teori, zaten kanıtlar tarafından desteklenir ve gücü ölçüsünde yaygın kabul görür. O nedenle bilim, teoriler için “kanıt” toplar; açıklama gücüne bakar. Gerekirse yeni kanıtlarla destekler.

Olgu veya doğada var olan gerçek (doğa kanunu) nedir?

Uzak galaksilerin kırmızıya kayması gözlemlenen bir olgudur, doğa kanunudur ve gerçektir. Bunun nedenlerini ve mekanizmasını açıklamaya çalışan teori ise; “büyük patlama teorisi”dir. Yine, evrim gözlemlenen bir olgudur, doğa kanunudur ve gerçektir. Nedenlerini ve mekanizmasını açıklamaya çalışan teori ise “evrim teorisi”dir.

Evrim Teorisi

Evrim bir doğa kanunudur ve evrim teorisi bu doğa kanununun işleyiş mekanizmasını açıklamaya çalışır.

Gök cisimlerin birbirini çekmesi bir olgudur, doğa kanunudur ve gerçektir. Bunun nedenlerini ve mekanizmasını açıklamaya çalışan teori de “kütleçekim teorisi”dir. Elektrik bir olgudur, doğa kanunudur ve gerçektir. Nedenlerini ve mekanizmasını açıklamaya çalışan teori “elektron teorisi”dir. Bu arada, eminim bir çoğunun elektronun bir teori olduğunu ilk kez burada okuyorsunuz. Evet, elektron denen parçacık bir teoridir; kanun değil.

Bir teorinin “terkedilmesi” için, hem onun açıklayabildiklerini, hem de açıklayamadıklarını “daha iyi” izah edebilen başka bir teorinin ortaya konulması gerekir. Örneğin; evrim teorisi “şunu şunu açıklıyor”, ama “bunları bunları açıklayamıyor” demek, o teoriyi geçersiz kılmaz ve sanılanın aksine çökertmez. Çünkü evrim zaten sürekli gözlemleyebildiğimiz bir olgudur ve gerçektir. Evrim teorisinin hatalı olması, bir doğa kanunu olan evrim gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Teoriler, “bazı şeyleri iyi açıklayamadığı için” çöpe atılmazlar. Teorilerin açıklayamadığı alanları aydınlığa kavuşturmak için teori geliştirilmeye ve teoriyle çelişmeyecek yeni ek teorilerle desteklenmeye çalışılır. Sonuçta ortaya çıkan teori, “iş görüyor” ise kullanılmaya devam edilir.

Çok uzak galaksilerin ışığının kırmızıya kayması bir doğa kanunudur. Büyük Patlama Teorisi, bu kırmızıya kayma nedenini açıklayabilmek amacıyla ortaya konulmuştur.

Örneğin, büyük patlama teorisi, çok uzak galaksi kümelerindeki galaksilerin hidrojen ve helyum dışındaki elementler bakımından fakir olması gerektiğini söyler. Ancak, çok uzaklarda diğer elementlerce zengin galaksilere rastlanması büyük patlama teorisini çökertmez. Kaldı ki, böyle galaksilere rastlıyoruz da. Evrenin genişleme hızının büyük patlama teorisinin öngördüğünden çok daha fazla olduğunu gördüğümüzde büyük patlamayı çöpe atmadık. Onun yerine “burada bilmediğimiz bir karanlık enerji buna neden oluyor galiba” dedik ve teoriyi sahiplenmeye devam ettik. Oysa, “karanlık enerji hipotezi” için elimizde şu an hiçbir kanıt yok.

Newton’un kütleçekim teorisi; yüzyıllar boyunca gökcisimleriyle ilgili hesaplarımızda kullanılmış, gayet başarılı bir teoridir. Fakat, Einstein’ın görelilik teorisi, Newton’un teorisinden çok daha ileridedir ve bambaşka bir bakış açısı getirir. Buna rağmen, Newton formülleri “daha pratik” olduğu için, çok hassas hesap gerektirmeyen alanlarda (mühendislik vs) kullanılmaya devam ediliyor. Yani Newton teorisi yanlış değil. Sadece Einstein’ınki daha doğru.

Son bir örnek verelim:

Gezegenler güneş çevresinde dönüyorlar. Hareketlerini nasıl hesaplayabiliriz? Tabi ki, Newton’un kütleçekim teorisi ile. Peki, bazı gezegenlerin, mesela Merkür’ün yörüngesini bununla hesapladığımızda yanlış çıkıyor, ne yapmalıyız? Elbette, Einstein’ın görelilik teorisini kullanmalıyız.

Özetle, ne büyük patlama teorisi, ne atom teorisi, ne elektromanyetizma teorisi, ne sicim teorisi, ne de evrim teorisi aradan binlerce yıl geçse de “kanun” olmayacak. Yerlerine daha iyi teoriler geliştirilse bile, gerektiği sürece kullanılmaya devam edecek.

Zafer Emecan




21 Aralık Gündönümü ve Gündönümleri

Malumunuz, 21 Aralık ülkemizin de yer aldığı kuzey yarımkürede en uzun gece, yani “gündönümü”dür. Peki, gerçekten de en uzun gece 21 Aralık mı?

Öncelikle gündönümünün, astronomide en uzun gece anlamına gelmediğini söyleyelim. Kış gündönümü, en erken gün batımını belirtir. Bütün hesaplamalar, bu saate göre yapılır. Ekinoksun (gün-gece eşitliği) aksine, gündönümlerini kesin olarak hesaplamak oldukça zordur. Güneş’teki değişimler, atmosferde güneş ışınlarının kırılması ve dışmerkezli yörüngenin sabit olmaması geleneksel aletler ile hesaplamayı çok zor hale getirmektedir.

Hepimizin, gündönümü hakkında biraz bilgisi var ama, önce “dönence“ler hakkında biraz bilgi verelim. Kısaca, yeryüzü üzerinde, Güneş ışınlarının, her birine yılda bir kez dik açı ile geldiği, tropikal kuşağın kuzey ve güney sınırlarını oluşturan ve ekvatorun 23° 27´ kuzey ve güneyinden geçtiği varsayılan iki enlemden her biridir. Kuzeydekine Yengeç Dönencesi, güney yarımküredekine ise Oğlak Dönencesi adı verilir.

Gündönümü

Ekinoks (gün gece eşitliği) ve gündönümlerinin (en uzun gündüz, en uzun gece) oluşumu.

Kış gündönümü yani, 21 Aralık günü, Güneş ışınları Oğlak Dönencesi’ne dik gelir. Bu gün, güney yarımkürede yazın başlangıcı demektir. Aynı zamanda Kuzey Kutup Dairesi’nde 24 saat gece yaşanır. Biz sizlere bu sefer, gündönümünün herkes tarafından pek de bilinmeyen bir yönünden bahsedeceğiz:

Yıl deyince hepimiz 365 gün deriz. Modern takvimimize göre öyle olduğunu varsayıyoruz. Her 4 senede bir ise 366 gün. Aslında buna tamamen yanlış diyemeyiz ama olay, Dünya’nın Güneş etrafında bir tur atması ise, işler biraz daha karışık hal alıyor.

Bunun için önce, takvim yılı, Güneş Yılı ve Yıldız Yılı arasındaki farkı bilmemiz lazım.

Güneş Yılı; Kuzey yarımkürede iki ekinoks arasında kalan zamanı belirtir. 1 Güneş Yılı: 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 46 saniyedir.

Yıldız Yılı; Dünyanın Güneş etrafında tam bir tur atarak tekrar aynı konuma gelmesini belirtir. 1 Yıldız Yılı: 365 gün, 6 saat, 9 dakika, 10 saniyedir.

Ay Yılı dediğimiz bir olgu da var; Ay’ın 12 evresinin tamamlanmasına göre hesaplanır ve 1 Ay Yılı: 354 gün, 8 saattir.

Bunların dışında bir de Anomali Yılı var.Dünya’nın Güneş’e en yakın olduğu konumdan (perihelion), tekrar aynı yere gelene kadar geçen zamanı belirtir.  1 Anomali Yılı 365 gün, 6 saat, 13 dakika ve 53 saniyedir.

Görüldüğü gibi yıl hesaplamada birçok yöntem kullanmaktayız ama her nasılsa (kuzey yarımküre için konuşuyoruz) en uzun gece 21 Aralık tarihine denk gelmektedir. 1 yıl 365 gün 5 saat ise, seneye en uzun gece 5 saat kayacaktır. Hatta artık yılı kullanmadan bir sene önce yaklaşık fark 15 saati geçer.

Yani, tam olarak söylemek gerekirse; bize verilen bilgi -yanlış olmasa da- eksiktir. Çünkü çoğumuza bu durum, yalın haliyle anlatıldı hatta birçok kişiye Yıldız Yılı, Ay Yılı hatta Anomali Yılı bilgileri de verilmemiştir.

Peki, nedir bu olayın aslı diye sorarsanız, Güneş saati ile kullandığımız saatler arasındaki hafif uyumsuzluk nedeni ile en erken gün batımı, gündönümünde gerçekleşmez. Yılın en kısa günü çoğunlukla 21 Aralık olur, ancak modern takvimimize her 4 yılda 1 gün eklediğimiz için, çıkan sonuç 1 Güneş Yılı’na (365,2422 gün) tekabül etmez ve günbatımı kayar.

Yani gündönümü her yıl 21 Aralık tarihine denk gelmez. 20-21-22 ve 23 Aralık tarihleri arasında değişir. 20 ve 23 Aralık çok nadirdir. Bir önceki 23 Aralık gündönümü 1903’de gerçekleşmiştir. Bir sonraki ise 2303 tarihinde gerçekleşecek.

Koralp Erin

Kaynaklar:

  1. TheAstronomicalAlmanac Online http://asa.usno.navy.mil/SecM/Glossary.html#perihelion
  2. TheSolstices https://www.scholastic.com/teachers/articles/teaching-content/summer-and-winter-solstices/
  3. https://www.timeanddate.com/astronomy/perihelion-aphelion-solstice.html
  4. ShortestDay of theYear in theNorthernHemisphere https://www.timeanddate.com/calendar/december-solstice.html
  5. DecemberSolstice https://en.wikipedia.org/wiki/December_solstice+&cd=5&hl=tr&ct=clnk&gl=en
  6. Year https://tr.wikipedia.org/wiki/Y%25C4%25B1l+&cd=1&hl=tr&ct=clnk&gl=en



Dünya’nın Yerçekimi Bir Anda Yok Olsaydı?

Öncelikle müsterih olun, bu hiçbir zaman olmayacak. Dünyanın bir kütlesi var, tıpkı her madde gibi. Kütle çekim sahibi olmasa, kütlesi de olmazdı, yani hiçbir zaman var olamazdı.

Yine de bu durum üzerine durup düşünebiliriz. Tüm fiziği bir kenara koyup hayal edelim, bir şalteri indirdik ve Dünya’nın yerçekimi bir anda yok oldu. Ne olurdu?

Herşeyin ağırlıksız biçimde uzayda süzüleceğini farkedip, bu deneyimden heyecan duyduysanız, durup tekrar düşünün.

Öncelikle atmosferimizin Dünya’da kalmasının sebebi yerçekimidir. Dolayısıyla, düğmeye basıp yerçekimini kapattığımızda, atmosfer uzaya savrulup yok olacaktır. Sonrasında okyanuslar, masanız, telefonunuz ve kalan her şey, siz de dahil, yavaşça uzaya savrulur ve önce yavaş, sonra daha hızlı bir şekilde ondan uzaklaşırdınız.

Yerçekimi

Tabi sizin şöyle bir avantajınız var, tüm olumsuz koşullara rağmen (atmosfer yok, sular gitti, tüm yiyecekleriniz de) Dünya’ya tutunmaya çalışabilirsiniz. Üstelik bunun için çok az bir kuvvet yeterli olacak. Ama burada da bir sorun var, çünkü dünyamızı bir arada tutan da, onun kütle çekimi. Dolayısıyla Dünyamız da parçalara ayrılıp uzayda süzülmek isteyecek.

Şimdi durup herşeyin uzaya doğru savrulması üzerine düşünelim. Aslında benzer savrulmayı her gün yaşıyoruz.

Hareket halindeki bir araç fren yaptığında öne doğru, hızlandığında arkaya doğru kuvvet hissediyoruz, araç viraj aldığında da aksi yönde savruluyoruz. Bu hareketler ivmeli hareket örnekleridir ve etkisi de kütle çekim kuvvetiyle çok benzeşiyor.

Bir otomobil kazasında sizi ön camdan fırlatan etken, ivmenin yol açtığı g kuvvetidir. Ne kadar güçlü ve dikkatli biri olursanız olun, bu kuvvetin sizi savunmasından bir yerlere tutunarak kurtulamazsınız. Otomobil kullanmak “ciddi bir iş”tir. Dünya’da her yıl 1 milyon insan nükleer santral kazalarında değil, otomobil kazalarında ölüyor.

İşte Einstein da benzer bir akıl yürütmeyle kütle çekim ile ivmeli hareketin eşdeğer olduğunu söylemiştir. Şöyle düşünelim, ayaklarınızın altında bir tartı var ve bir roketin içindesiniz. Roket havalanırken ivmesi öyle akıllılıkla ayarlansın ki, uzaya çıktığınızda bile ağırlığınız (size etki eden kütle çekim kuvveti) değişmesin. Bu mümkün mü? Pek tabi mümkün. Dünyadan uzaklaşırken, yani yerçekimi daha az hissedilirken, rokettin yukarı doğru ivmelenmesini bunu telafi edecek biçimde arttırabiliriz.

Yazının başındaki senaryoda bir şalteri indirerek kütle çekimini yok ettik. Şimdi de Dünya’yı durduralım, ne olurdu? Yine üzerindeki herşeyle birlikte uzaya savrulacağımızı söyleyebiliriz. Tıpkı fren yapan, hızlanan veya viraj alan bir araçta hissettiğimiz gibi.

Kütleçekim ile ivmeli hareket arasındaki bu derin bağlantıyı yorumlamak, Einstein’ı genel görelilik kuramına götüren yoldu. Ancak o ayrı ve uzun bir hikaye. Merak edenler özel görelilikle ilgili yazı dizimizi ve Brian Greene’in ‘Evrenin Zarafeti‘ kitabının üçüncü bölümünü okuyabilirler.

Hilal Bulut

Yararlanılan Kaynaklar:
https://www.livescience.com/17809-gravity.html
kozmik Anafor/ ‘Özel Görelilik 1- Referans Sistemleri’ yazısı.
Evrenin Zarafeti/ Brian Green
Evrenin Dokusu/ Brian Green
http://curious.astro.cornell.edu/about-us/39-our-solar-system/the-earth/other-catastrophes/64-what-would-happen-if-the-gravity-on-earth-was-suddenly-turned-off-beginner




Astronotlar Uzayda Stres Çarkı Kullanırsa Neler Olur?

Şu anda stres çarkı çılgınlığının sona erdiğini biliyoruz. Ancak Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yaşadığınız zaman, kargo yüklerinin size ulaşması biraz zaman alıyor.

Şimdi UUİ’deki astronotlar, evrenin bize ayrılan bölümünde kısa bir süreliğine moda olan bu tuhaf cihazı nihayet ele geçirdiler. Ayrıca yerçekimsiz ortamda onu dönerken izlemek, oyuncağın yeniden havalı görünmesini sağlamak için yeterli.

Şu anda Sefer 52/53’ün bir parçası olarak uzay istasyonunda bulunan NASA astronotu Randy Bresnik, kendisi ve iş arkadaşları stres çarkıyla oynarken çekilen bir videoyu paylaştı.

Takım, (elbette) NASA markalı çark ile bir dizi numara gerçekleştirdi; uzay istasyonunun yerçekimsiz ortamı boyunca süzülerek çeşitli yönlerde onunla birlikte dönüyormuş gibi yaptı. Örneğin uçuş mühendisi Mart T. Vande Hei, stres çarkını tutarken yatay bir düzlem boyunca tam dönüşler yaptı; bir diğer ekip üyesi Joe Acaba ise stres çarkını elinde döndürürken baş döndürücü taklalar attı.

Fakat izlemesi her ne kadar eğlenceli ve mide bulandırıcı olsa da, en iyi kısmı elbette stres çarkının havada dönmeye devam ederken serbest şekilde süzüldüğünü görmekti. Simgesel oyuncak havada uçarken, uzay aracının yumru penceresinde Dünya’yı da görebilirsiniz.

Stres çarklarından bıkmış olsanız bile bunu izlemek epey muhteşem. Üstelik stres çarkı, yerçekiminin olmadığı ortamda farklı davranıyor.

Genelde, çarkı döndürdüğünüz zaman orta kısmını tutarsınız ve ‘yuva’ adı verilen iki çembere yerleştirilmiş küçük toplar sayesinde bütün alet çok yumuşak bir şekilde döner. Modele bağlı olarak, aşağıdaki fotoğraftan da görebileceğiniz gibi çarkın sivri uçlarında da bilyeli yataklar bulunuyor:

Stres Çarkı

San Francisco’daki Exploratorium’da bulunan fizikçi Paul Doherty, bu yılın başlarında Live Science sitesine şöyle açıklamıştı: “Stres çarkında, bilyeli bir yatağın merkezini tutarsınız ve dış yatak yuvası dönerken, çarkın dış kısımları da dış yatak yuvası ile birlikte döner.”

Merkezde bulunan yatak yuvasındaki faaliyet ne kadar pürüzsüz olursa, o kadar az sürtünme olur ve oyuncak o kadar uzun süre döner. Ancak uzayda, merkezdeki kısım sabit durmaz. NASA, video açıklamasında şöyle yazıyor: “Stres çarkının havada süzülmesine olanak sağladığımız zaman, merkezdeki halka ile dış çarkın dönme hızı eşitlenir ve bütün alet tek bir birim gibi döner.”

Aslında, Bresnik çarkı serbest bıraktığı ve kendi kendine dönmesini sağladığı zaman yakından bakarsanız, NASA logosunun ilk önce sabit durduğunu ancak hemen sonra aletin geri kalanıyla birlikte dönmeye başladığını farkedersiniz.

Şimdi burada ilk önce, uzaydaki bir stres çarkının çok daha uzun döneceğini düşünebilirsiniz, ancak ortaya çıktığına göre, orada da merkezdeki bilyeli yatakta bir sürü sürtünme gerçekleşiyor ve sonunda dönüş yavaşlıyor.

Bonus: Eğer stres çarkını bir vakum odasında çevirirseniz ne olacağını merak ediyorsanız, The Action Lab kanalının bu videosuna bakın:

Ozan Zaloğlu

ScienceAlert




“Mikro Meteor”lar Sanıldığı Kadar Tehlikeli Mi?

Özellikle ABD’nin milli coğrafya kanalı National Geographic ve ekürisi Discovery Channel’da yayınlanan belgesellerde sıklıkla ve ısrarla uzaydaki mikro meteorların ne kadar tehlikeli olduğundan bahsedilir. Evet, mikro meteor tehlikelidir ancak, bu belgesellerde anlatıldığı kadar mı?

Öncelikle mikro meteor nedir bir bakalım:

Sanıldığının aksine bu meteorlar bir çakıl taşı veya leblebi, fıstık büyüklüğünde değildir. Çünkü bu büyüklükteki bir obje mikro meteor değil, doğrudan meteor olarak adlandırılabilir. Birkaç milimetreden büyük olmayan mikro meteorlar, çoğunlukla bir kum tanesinden daha küçük, hatta toz zerresi kadardır.

mikro meteor

Evet, bir mikro meteor çoğunlukla bu büyüklüktedir. Hatta daha küçük bile olabilir.

Normal şartlarda bir kum tanesi bırakın bir uzay aracını, en narin insana bile zarar veremez. Bununla beraber, başıboş dolaşan bu parçacıklar sahip oldukları, saniyede onlarca kilometreyi bulan muazzam hızları nedeniyle uzayda büyük zarar verme potansiyeline sahiptir.

Örneğin, Patara kumsallarındaki bir kum tanesi büyüklüğünde olan biri, Dünya yörüngesinde saniyede 8-10 km hızla gezinirken başınızı hedef almış biçimde size rastlarsa, alnınızdan girip başınızın arka tarafından rahatlıkla çıkacaktır. Tahmin edeceğiniz üzere, bu sizi öldürür.

Aynı kum tanesi bir uzay aracına çarptığında da metal yüzeyini “hızına bağlı olarak” delip geçebilir. Hareket halindeki bir cismin sahip olduğu kinetik enerji, hızına bağlıdır.

Bir mermi, ancak bir silahtan yüksek hızda fırlatıldığında ölümcüldür.

Bir mermi, ancak bir silahtan yüksek hızda fırlatıldığında ölümcüldür.

Hızınız fazla ise, kütleniz küçük de olsa potansiyel enerjiniz daha yavaş eşdeğer kütleye sahip cisimlerden fazla olur. Bir mermiyi, elinizle karşınızdakine fırlatırsanız ona hayati bir zarar veremezsiniz, ancak aynı mermiyi bir tabancadan çok yüksek hızla fırlattığınızda ölümcül yaralanmalara sebep olacağını hepimiz biliriz. Mikro meteorlar da böyledir.

Sözün kısası, uluslararası uzay istasyonu ve yörüngedeki uydularımız mikro meteorlar tarafından kolaylıkla işlemez hale getirilebilirler. Oysa, hepimiz biliyoruz ki, Dünya yörüngesindeki uzay araçlarımız yıllardır tıkır tıkır çalışıyor. En azından Turksat uyduları ve GPS uydularını hemen hepiniz televizyonunuzda ve navigasyon cihazlarınızda kullandığınız için çalıştıklarından eminsiniz.

Peki, hani nerede Dünya yörüngesinde bolca bulunan ve çarptığı her nesneye büyük zarar verebilecek olan mikro meteorlar?

astronot-98181

Saatlerce uzay yürüyüşü yapan astronotların hiçbiri şimdiye kadar mikro meteorlardan zarar görmedi.

Hepsi oradalar. Çok sayıdalar ve çok tehlikeliler. Ancak atladığımız bir şey var; “uzay çok büyüktür“. Evet, gezegenimizin yörüngesinde her dakika milyonlarca mikro meteor geziniyor. Fakat, Dünya yörüngesi ve Güneş Sistemi o kadar büyük bir alana sahip ki; bir mikro meteor ile karşılaşma ihtimaliniz, üç büyüklerden birinin Şampiyonlar Ligi kupasını almasından daha düşük.

Yine de tabii ki tedbirli olmakta fayda var. Uzay yürüyüşü yapan bir insan küçük bir hedef olabilir ama, yapay uydular büyük hedeflerdir ve her zaman mikro meteorlar tarafından vurulabilirler. Ki, mikro meteorların hışmına uğrayıp zarar görmüş uydular da oldu. O nedenle, uyduların hayati parçaları olası bu çarpışmalara karşı elden geldiğince dayanıklı kaplamalarla örtülüdür.

Her ne kadar uydulara hayat veren Güneş panelleri korumasız olsalar da, bu paneller yüzeylerindeki hüclerelerin bazıları çalışmaz hale gelse dahi diğer hücrelerin enerji üretmeyi sürdüreceği biçimde dizayn edilirler.

26 yıldır uzayda bulunan Hubble Uzay Teleskobu'nun Güneş panellerine çarpmış olan mikro meteorların yarattığı hasar.

26 yıldır uzayda bulunan Hubble Uzay Teleskobu’nun Güneş panellerine çarpmış olan mikro meteorların yarattığı hasar.

Yörüngedeki Uluslararası Uzay İstasyonu ise, en büyük ve en açık hedef konumunda. İçinde oluşturulan yapay bir çevrede insanların yaşadığı istasyonun koruması elbette ki daha fazla. İstasyonu oluşturan modüllerin dış kısmı, olası bir çarpışmada “içteki yüzey” zarar görmeyecek bir zırh ile kaplı.

İstasyon modüllerinde kullanılan bu zırh, aslında aralarında bir boşluk bulunan iki ince alüminyum panelden oluşuyor. İlginç biçimde, aralarında boşluk bulunan iki ince metal levha, çok daha kalın tek bir levhadan daha büyük koruma sağlayabiliyor. Şöyle ki: dıştaki ince levhaya çarpan mikro meteor, bu çarpmanın etkisi ile kinetik enerjisinin büyük kısmını yitiriyor ve aynı zamanda parçalanıyor. Aradaki boşluktan geçip arkadaki levhaya çarptığında hasar verecek enerjisini yitirmiş oluyor.

Uluslararası Uzay İstasyonu'nun insan yaşamı için kritik öneme sahip bölmelerinin dış korumasında kullanılan çift katlı alüminyum kalkan. En dışta yer alan ok işareti ile gösterilen deliğe dikkat edin.

Uluslararası Uzay İstasyonu’nun insan yaşamı için kritik öneme sahip bölmelerinin dış korumasında kullanılan çift katlı alüminyum kalkan. En dışta yer alan ok işareti ile gösterilen deliğe dikkat edin.

Böylelikle, astronotlar uzay istasyonunda güven içinde yaşayabiliyorlar. Bu arada söylemek gerekli: Uzay istasyonunun modülü böyle bir çarpışmada hasar görüp hava sızdırmaya başladığında, filmlerde gördüğünüz gibi sakız yapıştırarak hava kaçağını engelleyemezsiniz.

Aklınıza, yakında Dünya yörüngesinde Hubble’ın yerine kullanılmaya başlayacak olan ve evrene açılan yeni gözümüz olacak; açıkta yalın ayak başı kabak duracak dev aynalarıyla James Webb uzay teleskobu gelmiş olmalı. Evet, bu teleskobun aynaları uzay boşluğunda her türlü tehlikeye rağmen açıkta olacak. Bilim insanların aklına mikro meteorlar hiç mi gelmiyor? O minicik meteorlar bu teleskobun nanometre hassaslığında hazırlanmış aynalarını kullanılmaz hale getirmeyecek mi?

Aynası, yani gözleri her türlü tehlikeye açık biçimde tasarlanmış James Webb Uzay Teleskobu.

Aynası, yani gözleri her türlü tehlikeye açık biçimde tasarlanmış James Webb Uzay Teleskobu.

Müsterih olunuz. Bilim insanları belgesel izleyerek bilim yapmıyorlar ve yukarıda anlattığımız her şeyi ve çok daha fazlasını biliyorlar. James Web’in mikro meteorlar tarafından zarar görme ihtimali, onu uzaya gönderirken kullanacağımız roketin patlama ihtimalinden çok ama çok daha az.

Ayrıca, James Webb uzay teleskobu, Dünya ve Ay arasındaki kütleçekimin eşitlendiği Lagrange noktalarından birinde yer alacak. Bu bölgede, mikro meteor sayısı hem daha az, hem de denk kütleçekim nedeniyle hızları oldukça yavaştır. Yani, zarar görme ihtimali üç büyüklerden birinin şampiyonlar ligi şampiyonu olma ihtimalinden, sizin Sayısal Loto‘da büyük ikramiyeyi üst üste 5-6 defa kazanma ihtimalinize kadar büyük, amiyane tabirle imkansıza yakın bir düşüş gösteriyor.

Nihayetinde bir mikro meteor ile karşılaşmanın devasa uzay boşluğunda düşük bir ihtimal olduğunu, çarpışma riski daha fazla olan büyük uzay araçlarının ise iyi korunduğu, Neyşınıl Coğrafik belgesellerinde herşeyi abartmaktan hoşlandıklarını sanırım öğrenmiş olduk.

Yoksa, saatte binlerce kilometrelik hızla devasa meteor kuşaklarından geçen, yıllar boyu milyarlarca kilometre yol kateden uzay araçlarımız Mars’a, Jüpiter’e, Neptün’e, Plüton’a ulaşabilir miydi?

Zafer Emecan




Asteroid Madenciliği: Geleceğin Altına Hücumu

Dünya dışında asteroid madenciliği, literatürde ilk ortaya çıktığından beri sadece bilim kurgudan aşina olduğumuz, gerçek hayatta ise yakın zamana kadar çok ciddiye alınmayan bir konu olmuştur.

Garret P. Servisstarafından 1898’de yazılan “Edison’s Conquest of Mars” romanı tamamen saf altından bir asteroid ile hayalleri süslediğinden bu yana 117 yıl geçti. Bugün hala tamamen saf altından oluşan bir asteroide rastlamamış olsak da, şüphesiz ki asteroidlerde şu ana kadar Dünya’da çıkardığımızdan çok daha fazla hammadde bulunmaktadır. Bunlara bol miktarda altın ve platinyum da dahildir.

Günümüzün modern endüstrisini besleyen, günlük hayatta kullandığımız her teknolojinin yapı taşlarını oluşturan, bilgisayarlarımızın, telefonlarımızın çalışmasını sağlayan madenler; altın, gümüş, kobalt, manganez, molibden, demir, nikel, osmiyum, paladyum, platin, renyum, rodyum, rutenyum, tungsten ve nadir toprak elementleri. Hepsi oluşumundan sonra soğumakta olan Dünyamıza meteorlar ile sonradan geldi. Bunun sebebi, Dünya oluşurken merkezde yoğunlaşan kütleçekiminin, ağır elementlerin merkeze çökmesine sebep olmasıdır. Bu da bugün işleyebildiğimiz kabuk tabakasının böylesine değerli elementlerden yoksun kalmasına neden olmuştur.

Asteroidleri biraz tanıyalım:

Güneş Sistemi’nin oluşumundan arda kalan bu kayalar geçmişin birer aynasıdır. Güneş Sistemi’nin oluşumundan bu yana el değmeden kalmaları onları geçmişe ışık tutan harika bilimsel hazinelere dönüştürür. İçerikleri sadece dağarcığımızı genişletmekle kalmaz, ayrıca gelecekte hammadde olarak kullanabileceğimiz potansiyel madenlere dönüştürür. Asteroidler Güneş Sistemi’nde birçok farklı bölgeye dağılmışlardır, bunlardan bazıları şöyledir:

Asteroid_Belt5454545

Asteroid kuşağı bilinen asteroidlerin büyük bölümünü içerir. Boyutları 1 kilometreden büyük objelerin sayısının 1.1 ve 1.9 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Truvalılar (Trojanlar) olarak bilinenler ise gezegenlerin ve uyduların yörüngelerini stabil Lagrangian 4 ve 5 bölgelerinde paylaşırlar. Bu bölgeler gezegenin bulunduğu konuma kıyasla 60 derece ileride ve/veya geride aynı yörüngede bulunurlar.

Dünyaya-yakın asteroidler (Near Earth asteroids – NEAs) dünya ile kesişen veya yakın yörüngelere sahip olanlardır. Yaklaşık 12.000 tanesini takip etmekteyiz, bunlara boyutları 1 kilometre üzerinde olanların %90’ının keşfedildiği düşünülmektedir.

Asteroidlerin birçok farkı çeşidi bulunurken temel olarak üç ana çeşidi ele alınmaktadır, bunlar C-tipi, S-tipi ve M-tipi kayalardır.

C-tipi asteroidler, en bol olanlarıdır ve bütün asteroidlerin %75ini oluştururlar. Karbon ve su içeren mineraller bakımından zenginlerdir. Ayrıca çok miktarda organik karbon, fosfor ve gübreleme amacıyla kullanılabilecek temel bileşenleri de barındırırlar.

S-tipi asteroidler, kayalık yapıya sahiplerdir temel olarak demir ve magnezyum silikatları içerirler. Ayrıca yapılarında nikel, kobalt, altın, platin, rodyum barındırırlar.

M-tipi asteroidler, nadir kayalardır ancak S-tipine kıyasla 10 kat daha fazla metal içerirler.

Neden Asteroidler?
Dünya bize bu kadar zenginlik sunarken ve hala burada ki sorunlarımızı çözememişken ne gerek var diye düşünmek çok doğaldır. Ancak gözden kaçırdığımız şey, uygarlığın işlemesini sağlayan madenlerin çıkarılmasının giderek zorlaşması. Erişimi kolay kaynaklar tükenirken, madencilik giderek daha riskli ve daha çok yatırım isteyen bir alan haline gelmektedir. Çok sık duyduğumuz, çevre güzelliklerinin madencilik sebebiyle katledilmesi haberleri de bundandır. Hammaddeye olan talep arttıkça kolay ulaşılabilir madenler bakımından zengin doğal yaşam alanları hedef alınmaktadır.

Asteroidlerde ise bu hammaddeler, Güneş Sistemi’nin ilk oluşumundan beri el değmemiş halde durmaktadır. Birkaç örnek ile ele alacak olursak; 33 kilometre uzunluğunda ve 13 kilometre genişliğinde olan, 79.2 trilyon ton kütlesindeki 433 Eros asteroidinde, tahminlere göre Dünya’da şimdiye kadar çıkarılandan daha fazla altın ve platin vardır. İnsanlık tarihi boyunca çıkarılan altın miktarı 2012 yılında yaklaşık olarak 174.000 ton olarak kabul edilirken ve platinin bundan çok çok daha az olduğu bilinirken, bu tahmin oldukça isabetlidir. Üstelik yine Eros’ta bulunan magnezyum, aluminyum, silikon, potasyum ve demir gibi hammaddeler, Dünyada ki ekonomiyi altüst edecek kadar bol olacaktır.

Başka bir örnek; boyutları 200 kilometre üzerinde olan metal yüklü 16 Psyche asteroidin de, Dünya ihtiyaçlarına binlerce yıl yetecek nikel-demir bulunduğu tahmin edilmektedir.

Sadece 1 km çapında ki bir metalik asteroidin bile hammadde olarak günümüzdeki değeri, trilyon dolarlar ile ifade edilmektedir ve yine sadece 10 metre boyutların S-tipi bir asteroid, 650.000 kilogram kadar metal içerir, bunun 50 kilogramını altın ve platin benzeri nadir metaller oluşturur.

Her geçen gün değerli hammadde çıkarmak ve işlemek giderek zorlaşırken, yatırımcıların gökyüzünde ki bu kaya parçalarına yavaş yavaş göz dikmesi ve onları birer servet olarak görmeye başlaması da bu yüzdendir.

Nasıl işimize yarayacak?
Bugün uzaya 3 kişilik bir Soyuz uzay aracı fırlatmanın maliyeti 100 milyon doları bulabilirken daha yüksek maliyetli araçlarla uzayda maden kazıp dünyaya getirmek nasıl ve ne zaman ekonomik olacak? Henüz değil! Durum hala yatırımcılar için kazançlı olmaktan uzak ancak önümüzde ki bir kaç on yıl içinde durum değişecek gibi görünmekte.

Bu hammaddelerin Dünyaya getirilmesi için öncelikle Dünya yörüngesine pratik ve verimli ulaşımın altyapısı kurulmalı. Bunun için en mantıklı yöntem kısa vade de tekrardan kullanılabilir uzay araçları ve uzay uçakları olacaktır. Örneğin, ESA’nın, 1982den beri geliştirdiği Skylon uçağı. yörüngeye tek aşamada çıkıp dönebilen 15 ton kapasiteli insansız bir uzay uçağı olarak ilk uçuşunu 2019’da gerçekleştirebileceği düşünülüyor. Uluslararası Uzay İstasyonuna ikmal sağlayan Orbital Sciences ve SpaceX gibi şirketlerde gelir elde ettikçe yeniden kullanılabilir teknolojiler üretmeye çalışmaktadırlar. Bu gibi projelerin geliştirilmesi, uzayı daha kolay ulaşılabilir bir yer haline dönüştürecektir. Uzun vadede ise uzayı hayatımızın, ekonominin ve endüstrinin bir parçası yapmak için bir uzay asansörü belki de torunlarımızın hayatlarında gerçek olacaktır.

Diyelim ki, başardık. Büyük bir asteroid dolusu kaynağı Dünya’ya getirdik, bunun sonuçları ne olacak? Kesinlikle şu anda alışık olduğumuz ekonomi değişime uğrayacaktır. Örneğin bir anda demir kadar bollaşan altın ve platin değer kaybederek ihtiyaç duyulan her alan için neredeyse sınırsız miktarda bulunacak. Ve bu işe yatırım yapan hangi ülke veya şirket olursa, Dünya’daki herhangi bir ekonomik güçten çok çok daha yüksek gelirler elde edip dengeleri alt üst edecektir.

Asteroidlerden, onların Dünya ekonomisine sokmak dışında başka bir şekilde daha faydalanılabilir. Uzayda hazır bulunan madenler ve buz; bizzat uzayda üretim yapılmasına, tamire ve yakıt ikmaline olanak sağlar. Özellikle Mars ve ötesine yapılacak keşif görevlerinin çok daha düşük ücretlere gelmesini ve pratikleşmesini sağlayabilirler.

Asteroid Madenciliği

Uzayda üretim:
Bir uzay mekiğini dünyadan yörüngeye göndermek ya da bir Apollo uzay aracını Saturn V roketinin tepesinde Aya göndermek mühendislik sınırlarını oldukça zorlamış çalışmalardır. Bugün, ilk defa Saturn V’ten daha güçlü bir roket olan SLS (Uzay Fırlatma Sistemi) geliştirme ve üretim aşamasındadır. Bu roket, Orion kapsülünü Ay, Asteroidler veya Mars için gerekli görev modüllerini yüksek dünya yörüngesine fırlatacak güçte olacaktır. Fırlatılan modüller uzayda birleştirilerek gemiler tamamlanacaktır. Ama çok daha uzağı ve daha büyük şeyleri hedeflediğimizde gemimizi bir uzay istasyonu gibi Dünya yörüngesinde yapmamız ve yakıtını Asteroidlerdeki buzu, sıvı hidrojen ve sıvı oksijene ayrıştırarak üretip doldurmamız, bu iş için roket fırlatmaktan çok daha mantıklıdır. Üstelik dış gezegenlerin keşfi ve uydularının olası kolonizasyonu için, asteroidleri ve uyduları ikmal noktaları olarak kullanmak tek yoldur.

Dünya yörüngesine getirilecek bir asteroidin en çekici yani şüphesiz ki, içerdiği bilimsel veriler, Güneş Sistemi’nin oluşumuna ışık tutması ve astrobiyoloji ile ilgili keşfedeceğimiz şeylerin yanında içeriği ile bizzat uzayda parça ve yakıt üretimine olanak sağlayacak olmasıdır. Böyle bir girişimin ilk yıllarında Ay veya Mars yolculuğundan gelen araçların bakımı, onarımı ve yakıtlarının doldurulması Dünya’dan bağımsız, roket fırlatmaya ihtiyaç olmadan uzayda gerçekleşecektir. Daha uzak gelecekte ise asteroidlerden gelecek hammadde, sıfırdan gemi üreten uzay tersanelerinin ve başlı başına ayrı bir uzay endüstrisinin yolunu açabilir.

Şimdilik geleceğe şüpheyle yaklaşıp, günümüzdeki örneklere gelecek olursak; Uluslararası Uzay İstasyonu’na gönderilen üç boyutlu yazıcı daha şimdiden yedek parça ve alet üretimi yaparak gezegenimizden gönderilmesi gereken malzeme ihtiyacını azaltmaya başlamış durumda. UUI ekibi artık temel bir alet veya yedek parça için fırlatmaları arasında aylar bulunan ticari ikmal görevlerini beklemek yerine, ihtiyaç duydukları şeyleri kendileri “basabiliyor” Haziran 2015’te ESA tarafından UUI’ye gönderilecek yeni bir üç boyutlu yazıcıda bu aygıtların ne kadar gelecek vadettiğini anlatmaya yetiyor.

Gerçekten de üç boyutlu yazıcı teknolojisinin çok uç örneklerine artık her yerde rastlamak mümkün. Araba ve uçak parçası, gıda, organ ve hatta yakın zamanda ilaç üretimi dahi yapabilecek çok kapsamlı bir teknoloji olarak, üç boyutlu yazıcılar uzaydaki yerlerini alacaklardır.

Asteroid Madenciliği

Geçtiğimiz aylarda Rosetta uzay aracıyla bir asteroid üzerine indirilen Philae sondası, gerçekte asteroid madenciliğini için de atılan en önemli adımlardan biriydi. Bu sayede bir asteroidin yüzeyine nasıl ineceğimiz konusunda büyük tecrübe kazandık.

Asteroidlere yatırım yapanlar kimler?

NASA Gelişmiş Kavramlar Enstitüsü (NASA Institue for Advanced Concepts – NIAC) “Robotic Asteroid Procpector” denen bir proje hazırladı. Eylül 2012’de başlatılan bu proje asteroid madenciliğinin pratik yolları, gereken teknolojiler, görev ve araç tasarımları üzerine bilgiler verirken, bir yandan da 2025’te NASAnın, bütçesinin 5/1’i ile yatırım yapılması halinde ilerleyen yıllarda bu yatırımın nasıl bir geri dönüşünün olacağını öngörüyor. Bu başlı başına ayrı bir yazı konusu olacağından şimdilik size çalışmanın linkini vermekle yetiniyoruz.

Kepler Enerji & Uzay Mühendisliği (Kepler Energy Space Engineering LCC), on yıl içerisinde küçük asteroidlere küçük delgi matkaplı robotlar göndererek dünyaya bir kaç tonun üzerinde maden getirmeyi planlayan bir şirket.

Derin Uzay Endüstrileri (Deep Space Industries) 2016’da fırlatılacak olan DragonFly isimli bir uyduyu gözlerine kestirdikleri bir asteroide gönderip 150 kilogram materyal geri getirmeyi planlıyorlar.

Bu girişimlerden en ilginci ise Gezegen Kaynakları (Planetary Resources) denen şirket. Bizzat yönetmen James Cameron, Larry Page ve Eric Schmidt tarafından yatırım yapılan bu şirket, pastadan en büyük payı almak için kolları sıvıyor. Planları arasında 2020 civarı uzayda bir yakıt tankı kurup asteroidlerden elde edilen buzu burada sıvı oksijen ve sıvı hidrojen olarak ayrıştırıp roket yakıtı haline getirip, ticari uydu ve uzay araçlarına ikmal yapacaklar. Ne yazık ki ilk test uyduları Arkyd 3, 28 Ekim 2014’te fırlatma sırasında patlayan Antares roketindeydi.

Bu arada, James Cameron ile ilgili küçük bir ayrıntı; 2009’da çektiği Avatar filminin hikayesinde, Pandora’ya ulaşımı sağlayan yıldız gemisinin sahibi RDA şirketi, böyle bir gemiyi yapabilecek ekonomik güce, Güneş sistemindeki kaynakları sömürerek ulaşmıştı.

Gördüğünüz üzere gökyüzünün ötesinde yeni bir endüstrinin emekleme zamanları bunlar ve aynı zamanda hala bilimkurgu kabul edilebilecek bir alan. Bilimkurgu ve gündelik yaşam arasında ki çizgi her geçen gün biraz daha incelirken, asteroid madenciliğinin kurgu olarak mı kalacağını yoksa hayatın bir parçasımı olacağını hep beraber göreceğimize inanıyoruz.

Berkan Alptekin




Mobil Astronomi ve Bilim Uygulamaları – 3

Daha önce iki bölüm halinde tanıttığımız mobil astronomi ve bilim uygulamalarını anlatmaya devam ediyoruz. Önceki yazılarımızın ilk bölümüne buradan, ikinci bölümüne ise buradan ulaşabilirsiniz.

EarthViewer

EarthViewer, yalnızca bir Google Haritalar klonundan çok, kullanıcıların Dünya’nın jeolojik geçmişini, şimdiki zamanı ve geleceğini keşfetmelerine olanak sağlıyor. Bu uygulama sayesinde,  milyonlarca yıl boyunca Dünya kıtalarının hareketlerinin etkileşimli haritalarını ve geçmiş yüzyılın sıcaklık haritalarını keşfedebilirsiniz. Modern şehirleri ve yer işaretlerini tespit edebilir ve kıta kaymaları öncesindeki veya gelecekteki beklenen konumlarında bile yerlerini bulabilirsiniz. Uygulamayı kurcaladıkça,  gezegenimizin geçmişindeki önemli olaylar ve dönemler hakkında daha fazla bilgi sahibi de olabilirsiniz. Şimdilik sadece tabletler için tasarlanan bu uygulama, okullar için mükemmel bir kaynak…

mobil astronomi

Curiosity

Bu nadide uygulama için geniş kapsamlı bir bilgi uygulaması diyebiliriz. Kısa makaleler ve çeşitli konularla ilgili videoları bu uygulamada bulabilirsiniz. Bunların arasında bilim, psikoloji, astronomi ve çeşitli diğer türlerle ilgili bilgilendirici içerikler bulunur. Uygulamayı aynı zamanda özelleştirebilirsiniz de. Bu, onu istediğiniz şeyleri görmek üzere ayarlayabileceğiniz anlamına gelir. Bir milyondan fazla video ve binlerce makaleden bahsediyoruz. Ara sıra denk gelecek reklamlarla birlikte indirmek ve kullanmak için tamamen ücretsizdir. Kendi alanında en erişilebilir bilim uygulamaları arasında yer alan Curiosity’yi İngilizce konusunda sorun yaşamayan her bilim meraklısına şiddetle tavsiye ediyoruz.

Isotope

Isotope, kısmen konuşan en yeni bilim uygulamalardan birisi. Size elementlerin periyodik tablosunu göstermesinin yanı sıra güzel animasyonlar, ağırlık, yapılandırma, erime noktası, kaynama noktası, atom numarası ve benzeri konularda da her öğe hakkında bilgi verir. Uygulamada 118 öğe var ve ücretsiz sürümü ile özelliklerin çoğunu kullanabiliyorsunuz. Pro sürümü 1,99 ABD Doları (bu devirde para değil) tutarında olup her şeyi içeriyor.

Tanıtıcı Video:

Khan Academy

Khan Academy bir çok konuda sadece temel bilgiler için içeren derin anlatımlardan uzak harika bir uygulama. Bir sürü konuyu çevrimiçi öğrenmeye yönelik harika bir uygulama. Bunlara matematik, bilim, ekonomi ve diğer bir çok ana dal dahildir. Toplam 10.000’in üzerinde video koleksiyonuna sahip olan uygulamada bir ton bilimsel kaynak var. Uygulama, web siteleri ile çapraz platform desteği de destekliyor. Her şey, hiçbir reklam veya uygulama içi satın alma olmaksızın tamamen ücretsiz.

Light Pollution Map

Adından da anlayabileceğiniz gibi uygulamamız temel olarak Işık kirliliği haritasını bünyesinde barındırıyor. Havanın ne zaman kararacağını, ne zaman aydınlanacağını da haritanın kenarından takip edebiliyoruz. Ay’ın evreleri ile ilgili bir takvim ve ISS takibi yapabileceğiniz bir menü de özelliklerinin arasında. Aynı zamanda Kuzey ve Güney kutup ışıklarını canlı yayınla izleyebilir, (kameralar bazen nemden dolayı  işe yaramaz hale gelse de) yine canlı yayınlarla ve değişik filtrelerle Güneş’teki  patlamalara tanıklık edebilirsiniz.

Tanıtıcı Video:

TRT Hayri Uzayda

Bahsettiğimiz diğer uygulamalar kadar bilimsel olmasa da 6 yaş ve üstü uzaya meraklı çocukların zevkle oynayabileceği, çocuklarına astronomiyi sevdirmek isteyen ailelerin ilk tercihi olabilecek neşeli bir oyun. TRT’nin meşhur “Rafadan Tayfa”sından Hayri, modifiyeli uzay mekiği ile Güneş Sistemi’nin altını üstüne getiriyor. Uzay istasyonlarında mola vermeyi de ihmal etmiyor.

TRT Çocuk kanalında yayınlanan çizgi filmlerden esinlenilerek yine TRT tarafından yaptırılan tüm uygulamaların, çocuk psikologları ve öğretmenler ile birlikte geliştirildiğini, bu nedenle herhangi zararlı bir içerik barındırma ihtimalinin olmadığını da ayrıca belirtmekte fayda var.

Şimdilik bu kadar, devamı gelecek… Bilimle ve sevgiyle kalın

Hakan Cibelik




Yağmur Tohumlamak Mümkün Mü?

Bir bilim kurgu düşüncesi gibi lanse edilen bu olayın mümkün olup olmadığını birlikte inceleyelim. Tarih derslerinde, Türklerin Orta Asya’dan göçlerinin sebebini kuraklık olarak öğrendik.

Nitekim doğru bir bilgidir, yağmur yağmıyordu ve tatlı su havzaları kuruyordu… Muhtemelen o zamanlarda da yağmur duaları vs. uygulamalarla yağmur yağdırma yöntemleri denenmiştir ki, 2000’li yılların başlarını hatırlayanlar, haberlerde sürekli yağmur dualarına çıkan (kuraklıktan ötürü) köylülerin ve kentlilerin serzenişlerini izlemiştir. Bu yollara başvurmaktansa, bilimsel çalışmalar ile özellikle 90’ların ortalarına doğru, bulut tohumlayarak yağmur yağdırma fikri ortaya atıldı ve uygulamaya geçildi. Başarılı olup olmadığını yazmadan önce, bu bilimsel çalışma nedir ve nasıl işler ona bakacağız…

Bulut tohumlama nedir ve nasıl işler?

Bulut tohumlama, Bergeron – Findeisen teorisi diye adlandırılan bir teori ile, bulutta yağmur damlası oluşturma fikri üzerine ortaya çıkmıştır. Bu mümkün mü peki? Evet, ama koşullara bağlı olarak. Hadi açıklayalım:

yagmur-sevgili

Teorimiz şunu söyler; havada buz kristalleri olmadan yağış gerçekleşmez (bunun aksini kanıtlayan çalışmalar da yapılmıştır)… Bergeron ve Findesien buz kristallerinin yağışın oluşmasına nasıl tesir ettiklerini şöyle açıklamaktadırlar;

“İçinde buz bulunan, bir de su bulunan ayrı iki ortam düşünelim. Her iki ortamda da sıcaklık aynı olsun. Buzun buhar basıncı, suyun buhar basıncından daha azdır. Aynı ortamda su ve buz bulunması durumunda buza göre havanın nemi yüzde 100 doymuş halde iken, suya göre doymamıştır. Bunun bir neticesi olarak, su için yoğunlaşma henüz başlamamasına rağmen, buz kristalleri üzerinde yoğunlaşma devam eder. Buz kristalleri büyümeye devam ettikçe, bulut damlacıkları da buharlaşmaya başlar. Böylece büyüyen kristaller aşağıya düşmeye başlar. Düşerken diğerleriyle birleşerek daha iri bir hal alırlar. Eğer düşme esnasında bulutun altındaki hava bu buzu eritecek kadar ılıksa, yere yağmur olarak, eğer o kadar ılık değilse dolu veya kar olarak düşer.”

Evet, teorimiz bu, peki tohumlama işleyişi bu teoride nasıl uygulanır? Elimizde aşırı soğuk bir sıvı olsun, bu sıvının içine minnacık bir katı partikül atarsanız elinizdeki sıvı katı hale geçecek yani donacak! Teorimizde belirtildiği gibi önce kristaller büyümeye başlar, siz de bu kristellerin büyümesini partiküllerle hızlandırırsanız, yoğunlaşmış buluttan yağmuru seri bir şekilde üretirsiniz. Kurumlar bu işi amonyum nitrat, kadmiyum iyodür, bakır sülfür, kurşun iyodür, CO2 buzu ve gümüş iyodür kullanarak yapıyor. Özetle anlattığımız bu yöntem, ülkemiz dahil birçok ülkede uygulanmıştır.

bulut-tohumlama-223

Yağmur bombası olarak da isimlendirilen tohumlama; kimi zaman yerden gaz halde gönderilen, kimi zaman da uçaklarla bulutların üzerine atılan partiküller yoluyla gerçekleştirliyor. Türkiye’de 1990 yılında İstanbul‘da, sonrasında Ankara ve İzmir‘de bulut tohumlama uygulamaları gerçekleştirildi.

Şimdi gelelim asıl meseleye, gerçeketen tohumlama mantıklı bir çözüm mü? Türkiye’de gerçekleştirilmesi mantıklı mı, etkileri neler olabilir? Bu konuda farklı görüşler var. En önemli görüş ise tohumlamanın Türkiye koşullarında gerçekleştirilmesini hata olarak gören savdır.

İnsanların şehirlerde yapay yağmurlar altında yürümekten pek keyif alacağını söyleyemeyiz.

İnsanların şehirlerde yapay yağmurlar altında yürümekten pek keyif alacağını söyleyemeyiz.

Bu savı destekleyen bilim insanları, Türkiye üzerine hiçbir zaman çok soğuk bulut kütlesinin gelmeyeceğini, bu yüzden de yapılan işlemin yararsız olduğunu savunuyor. Ayrıca birçok ülke de, bulutları veya sisi dağıtmak için bu yöntemi kullandığını söylüyor. Evet, aslında bulut tohumlama pek verimli değil. Bu yöntemin 15 dakika ila 1 saat yağış getirdiği, fakat bütün bulutluluğu yok ettiği de kanıtlanmıştır.

Birçok farklı görüş olsa da, bu işlemin gerçekliğini yok saymak olmaz. Makalemizde işin etik boyutunu tartışmıyor, sadece bu işlemin var olduğunu ve nasıl yapıldığını anlatıyoruz. Bilimsel olarak faydası (doğal afetleri önlemek için kullanan ülkeler var) olmasına karşın zararlı tarafları olduğunu da kabul etmek gerek. Hala konu üzerinde tartışmalar ve çalışmalar devam etmekte. Bıçak sırtı olan bu konu üzerine, faydası ve zararları göz önüne alınarak çalışmalar yürütülmeli ve ona göre faaliyete geçilmeli…

Süleyman Yeşil & Merve Yorgancı

Bu makale mgm.gov.tr ve wunderground.com sitelerinden alınan bilgilerle derlenmiştir.




Uzay Hukukunda “Barışçıl Amaç” Ne Anlama Geliyor?

Uzay Hukuku ve Politikaları alanındaki gelişim, 1957 yılı Ekim ayında ilk insan yapımı uydu olan Sputnik’in fırlatılmasını izleyen dönemde ivme kazanmıştır. Bugün uzay hukuku isminde bir uluslararası hukuk alanı mevcut olması ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaşın bir yansımasıdır.

Belli yaşam alanlarında hukuk, birtakım temel ilkeler tarafından şekillenir. Uzayın kendine özgü şartları uzay hukuku bakımından Dünya’dakinden farklı bir hukuki yaklaşımı gerektirmektedir. Bu bağlamda uzay şartlarının hukuk anlamında getirdirdiği; sınırlar, mülkiyet ve sorumluluk gibi konuları önceki yazılarımızda incelemiştik.

Bu yazımızda Çift amaçlılık” kavramı çerçevesinde “Barışçıl Amaç” nedir ve ne gibi sonuçlar doğurmaktadır, bunları inceleyeceğiz.

Uzay Güvenliği açısından bazı sorulara cevap aranmaktadır:

  • Devletlerin uzaydan faydalanma hakları sınırlandırılabilir mi?
  • Görevi ne olursa olsun, her uydunun özgürce çalışma hakkı var mıdır?
  • Her türlü uzay silahı yasaklanabilir mi?
  • Askeri anlamda tehdit oluşturan her türlü uyduya müdahale edilebilir mi?

BM Genel Kurulunda Uzay Güvenliği hakkında yıllık toplantı sonuç bildirgelerinde birkaç maddelik yer ayrılır. Bu sorular üzerindeki tartışmada da yorumlanmaya çalışılan kavram uzay çalışmalarının Çift Amaçlılığıdır.

Barışçıl Savaş Uzay

80’li yıllarda, ABD ile Sovyetler Birliği arasında yoğun bir uzaysal askeri güç yarışı yaşanıyordu. Bugün de Dünya yörüngesinde bulunan yapay uyduların çoğu sivil amaçlı uydular değil; ABD, Rusya, Fransa ve Çin gibi devletlere ait askeri amaçlı uydulardır.

Burada kastedilmeye çalışılan şey, bir uzay aracı ya da sisteminin hem sivil hem de askeri amaçlara hizmet ediyor olmasıdır. Buna en güzel örnek Küresel Konumlama Sistemi – GPS (Global Positioning System)’tır. Günlük hayatta sivil kullanımı yaygın olan bu sistem aslında askeri amaçlarla hayata geçirilmiştir.

ABD Uzay Politikası sivil ve askeri ayrımı yapmayan bütüncül bir hareket tarzı izlemektedir. Ama Avrupa Birliği ve Japonya gibi uzay kabiliyeti olan ülkeler sivil-askeri ayrımı yapmaktadır. ABD işgal kuvvetleri tarafından yapılan Japon Anayasası 9. maddesi ile Japonya ülke olarak harp etme hakkından feragat etmiş ve silahlı kuvvetler bulundurmayacağını hüküm altına almıştır (…Japanese people forever renounce war…war potential, will never be maintained). Bunun yansıması olarak da uzay faaliyetleri sadece sivil amaçlı olarak icra edilmektedir. Kuzey Kore’nin faaliyetlerini izlemek için bir uydu fırlatılması hususu Japonya’da bir anayasa ihlali olup olmadığı geçmişte gündem olmuştur.

Dış Uzay Anlaşması (OST) 4. Maddesinde „münhasıran barışçıl amaçlarla”(exclusively for peaceful purposes) uzayın kullanılması amaçlanmıştır. Bu noktada iki tartışma vardır: Birincisi barışçıl sözcüğüne iki farklı anlam verilebilmesi olmuştur. İkinci olarak da münhasıran sözcüğünün durumudur.

X37 uzay space

Bugün ABD’nin X37 insansız uzay aracı gibi, barışçıl mı yoksa askeri amaçla mı kullanıldığı konusunda emin olunamayan çok sayıda araç Dünya yörüngesinde dolanıyor. Benzer araçlara Rusya ve Çin gibi devletler de sahip fakat, bunu açıklamakta biraz daha ketum davranıyorlar.

Barışçıl kelimesine verilen anlamlardan biri askeri olmayan diğeri de saldırgan olmayandır. Herhangi bir araç ya da sistem askeri olabilirken saldırgan olmayabilir. Haberleşme ve yüksek çözünürlüklü gözlem keşif uyduları barışçıl mı kabul edilmelidir? Şüphesiz bu araçlar askeridirler lakin kendi başlarına saldırgan ve saldırı amacı taşımamaktadırlar. Buna rağmen saldırı amaçlı silahları destekliyor olabilmektedirler.

Geçmişte, Sputnik’in fırlatılmasından önceki dönemde ABD için uzayın münhasıran yani sadece barışçıl amaçlarla askeri olmayan anlamda kullanılması yönünde iken, bu görüşü 1958 yılı itibarı ile terk ederek saldırgan olmayan biçiminde değişirmiştir. Buna karşın Sovyetler Birliği en başından askeri yoğunluklu uzay çalışmaları yürütmesine rağmen barışçıl terimini askeri olmayan biçimde kabul ettiğini öne sürmüştü.

1967 yılında Dış Uzay Anlaşması (OST) imza edilirken bu iki süper güç, barışçıl sözcüğüne saldırgan olmayan terimi kapsamına soktu ve hatta klasik silahların uzaya yerleştirilmesinin önünü açacak şekilde uzay yeteneği olmayan ülkelerin itirazlarına karşın anlaşma metninde kitle imha silahlarını yasaklayacaktı.

Balistik Füze Uzay Savaş Balistic Missile

Bugün Rusya, ABD, Çin, Pakistan, Fransa, Hindistan, İngiltere, Kuzey Kore gibi ülkelerin ellerinde bulunan kıtalararası balistik füzeler, aslında askeri amaçlı uzay çalışmalarının bir parçası konumundalar.

Nükleer silahların atmosfer ve şu altının yanında dış uzayda da kullanımı halihazırda 1963 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması kapsamı içinde yasaklanmıştı. OST ise bu yasağın kapsamını biyolojik, kimyasal ve radyolojik kitle imha silahlarını yasaklayacak şekilde genişletti. Ancak uzaya yerleştirilebilecek klasik ve başka özel silahlar hala bu anlaşmaların kapsamı dışındadır.

Zaten uzaya çıkmaktaki asıl güdü daha ilk saniyeden itibaren askeri amaçlarla olmuştur. Bu yeteneğe sahip ülkeler çoğunlukla askeri keşif ve istihbarat uyduları, askeri haberleşme uyduları, askeri seyrüsefer uyduları planlayıp kullanıma soktukça barışçıl sözcüğüne başka türlü bir yorumda bulunmak pratikte bir anlam ifade etmeyecektir. Bugün silah taşımayan bu tipte uyduların barışçıl olma ilkesi ile ters düştüğü iddiasına artık rastlanmamaktadır.

Devletlerin resmi uzay politikalarına göre barışçıl ile kastedilen durum bazı şartlarda askeri olmak zorundadır. Bir açıdan askeri olmanın bir anlamı da barışı korumaktır. Örneğin GPS uydularına verilen görevlerden biri nükleer patlamaların denetlenmesidir. Bu kapsamda GPS IIA, IIR ve IIR-M uydularına NDS(Nuclear Detonation Detection System) sistemleri yerleştirilmışıtır.

Uzay güvenliği teknolojik gelişmelerin ışığında Güvenlik politikalarının ana unsurlarından biri haline gelmiştir. Uzay Hukukun olgunlaşmamış olması ve barındırdığı muğlak noktalar yüzünden uzay faaliyetlerinden nelerin yasal nelerin yasak olduğu tam anlamıyla belirlenebilmiş değildir. Bundan da öte eğer bir devletin mevcut anlaşmaları ihlal etmesi durumunda karşılaşacağı yaptırımlar belirli değildir. Uzak olmayan bir gelecekte mutlaka yuakrida bahsedilen bu hususlar tamamlanacaktır.

Yavuz Tüğen

Kapak fotoğrafı: https://kylekirkner.deviantart.com/art/Alien-Peace-326136322




Dünya Uzay Haftası

Dans Günü, Kaynanalar Günü, Makarna Haftası olur da, Uzay Haftası olmaz mı? Elbette olur. Türkiye ve dünya çapında bizim bildiklerimizin yanı sıra, her yıl kutlanan ve bilmediğimiz birçok özel gün ve hafta var.

Hatta, Anadolu Ajansı’nın derlediği bilgilere göre, Türkiye’de yılın 365 gününden 125’inden fazlasında özel gün kutlaması yapılırken, 50’ye yakınında da belirli hafta kutlaması yapılıyor. Belki bilenleriniz vardır. Hem Türkiye’de hem de dünyada yapılan bu kutlamalardan biri de, her yıl 4-10 Ekim tarihleri arasında kutlanan Dünya Uzay Haftası.

4-10 Ekim tarihleri arasında kutlanan Dünya Uzay Haftası, 1999 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir. Bu tarihler iki önemli olaya işaret eder; Birincisi, nesnelerin, canlıların, insanların yapacağı uzay yolculuklarına yeşil ışık yakan Sputnik-1 uydusunun uzaya gönderilmesidir.

4 ekim 1957 tarihinde Sovyetler Birliği tarafından Kazakistan’da bulunan Baykonur Uzay Üssü’nden R-7 roketi ile uzaya gönderilen Sputnik-1, 23 gün sonra atmosfere girerek yanmıştır. Zaten 1940’lı yıllardan sonra Sovyetler Birliği ve Amerika öncülüğünde başlayan soğuk savaş devam etmektedir ki, Sputnik-1’in uzaya gönderilmesinden sonra bu soğuk savaş yerini uzay yarışına bırakmaya başlar.

Sputnik-1’ i gönderen Sovyetler Birliği artık içinde bir canlı taşıyan ikinci uydusu Sputnik-2’ yi uzaya gönderecektir. Sovyetler birliği, öncesinde meyve sinekleri, yosun gibi canlılıarı uzaya göndermek için denemede bulunmasına rağmen bakımı ve eğitimi kolay, maliyeti az olmasından dolayı bir köpeğin uzaya gitmesine karar vermiştir. Ve Sputnik-2 ile uzaya giden köpek bir sokak köpeği olan Laika olacaktır. Sputnik-2’de Laika’nın geri dönüş mekanizması bulunmadığından ve Laika’nın kesin olarak öleceği bilindiğinden, bu olay kamuoyunda özellikle batı medyasında sert tepkilere sebep olmuştur. Ve nihayet,  3 kasım 1957’de içinde Laika’nın bulunduğu Sputnik-2 Dünya’nın yörügesine oturtulmuştur.

Sovyetler Birliği (SSCB) tarafından uzaya gönderilen Sputnik Uzay Aracı.

Resmi açıklamalara göra Laika’nın kalkıştan bir hafta sonra öldüğü söylense de, Sputnik-2 misyonunda çalışan bir bilim adamı Laika’nın aslında kalkıştan bir saat sonra kapsülün ısınmasından dolayı öldüğünü açıklamıştır. ‘Dünya’nın yörüngesine oturan ilk hayvan’ ünvanı hayatına mal olan Laika’nın Sputnik-2 yolculuğu ile artık uzayda bir insanın yaşayabileceği ve yer çekimsiz ortama adapte olabileceği kanıtlanmıştır. Bu sıralarda Amerika da ilk uydusu olan Explorer’ı fırlatmıştır.

Uydularını ve bir canlıyı uzaya gönderen SSCB cesaret kazanmış ve Sputnik-2 nin gönderilmesinden 3.5 yıl sonra 12 Nisan 1961’de Yuri Gagarin’i uzaya göndermiştir. ‘Dünya’nın yörüngesine oturan ilk insan’ ünvanını alan Yuri Gagarin, yörüngede 108 dakika tur attıktan sonra sağ salim dünyaya dönmüştür. Acı gerçek şu ki, aslında bir savaş pilotu olan Yuri Gagarin, Dünya’ya döndükten 7 yıl sonra 34 yaşında bir uçuş eğitimi sırasında uçağının düşmesiyle hayatını kaybetmiştir.

Yuri Gagarin’in uzaya çıkmasından yaklaşık bir Ay sonra Amerikalı’lar 5 mayıs 1961’de Freedom-7 kapsülüyle Alan Shepard’ı uzaya göndermiştir. Böylece Alan Shepard uzaya çıkan ikinci insan ve ilk Amerikalı olmuştur. Aynı zamanda Apollo-14 ile Ay’a iniş yapan beşinci kişidir.

ABD’nin uzaya gönderdiği Explorer 1 Uzay Aracı.

Alan Shepard’ın bulunduğu uzay aracı tam olarak Dünya’nın yörüngesine oturamasa da, 187 km yükseklikten 15 dk’lık bir yörünge altı uçuşu yapmıştır. Bu uçuş Amerika’ nın uzay programına devam etmesi, Gemini ve Apollo projelerini başlatabilmesi açısından oldukça önem arz etmiştir ki gerçekten de Amerika, 16 temmuz 1969 yılında Apollo-11 ile Neil Armstrong’u  Ay’a göndermiştir. Neil Armstrong’un ‘Ay’a ayak basan ilk insan’ olarak tarihe geçmesiyle birlikte uzay yarışının asıl galibi de belli olmuştur.

SSCB’nin ve Amerika’nın kendi uzay istasyonlarını kurma süreciyle devam eden uzay yarışı sürecinde, devletlerin uzay çalışmalarında uluslararası alınan ortak kararlara göre hareket edebileceği ve uzlaşmaya doğru sürükleneceği bir anlaşma imzalanmıştır. İşte o da, Dünya Uzay Haftası’nın ikinci tarihini gösteren 10 Ekim 1967’dir. 10 Ekim 1967’de Dış Uzay Anlaşması (Ay ve Gök Cisimleri Dahil Uzayın Keşfi ve Kullanımı için Devletlerin Faaliyetlerini Düzenleyen İlkeler Antlaşması)  imzalanmış, Türkiye ile birlikte 102 ülke tarafından onaylanmıştır. Anlaşmaya ait başlıca ilkeler şöyledir:

⦁ Dış Uzayın keşfi ve kullanımı tüm ülkelerin yararı ve çıkarları gözetilerek yürütülür.

⦁ Dış Uzayın keşfi ve kullanımı hususunda tüm ülkeler özgürdür.

⦁ Dış Uzay bakımından egemenlik, işgal ve benzer iddialarda bulunulamaz.

⦁ Devletler hem yörüngeye hem de dış uzaydaki gök cisimlerine veya istasyonlarına; nükleer silah ya da diğer kitle imha silahları yerleştiremez.

⦁ Dünya’nın uydusu Ay ve diğer gök cisimleri yalnızca barışçı amaçlarla kullanılabilir.

⦁ Devletler, ulusal uzay faaliyetlerinden ve bu faaliyetler esnasında verdikleri zararlardan dolayı sorumludurlar.

4 Ekim 1957’ de Sputnik-1’in gönderilmesi, 10 Ekim 1967’de Dış Uzay Anlaşması’nın imzalanması olayları dolayısıyla kabul edilen Dünya Uzay Haftası kutlamalarında ülkeler çeşitli etkinlikler gerçekleştirir. Resim, şiir, kompozisyon yarışmaları, planetaryum gösterileri, gözlemler ve seminerler yapılarak,  insanları uzay seyahatlerinin başlangıcı ve önemi konusunda bilinçlendirmek, çocuklara astronomi ve uzay bilimi hakkında farkındalık sağlamak, uzay çalışmaları için teşvikte bulunmak hedef alınır.

Türkiye’de de yer yer bu etkinliklerle bilikte kutlamalar gerçekleştirilir. Hatta, 2007 yılı Dünya Uzay Haftası’nda BM tarafından yayınlanan bildirgede, yaptırılan etkinlikler kapsamında en fazla etkinlik organize eden Türksat A.Ş ikinci seçilmiştir. Türkiye dahil birçok ülkenin üyeliğinin bulunduğu Dünya Uzay Haftası Platformu bu konuda bilgi  verir ve yönlendirme yapar. Dünya’nın dört bir yanından,  Dünya Uzay Haftası kapsamında etkinlik yapacak olan kurum ve kuruluşlar yapacakları kutlama etkinliklerini içerikleriyle birlikte platforma kayıt ederler.

Uzay Haftası

Üstteki Dünya haritasında, Dünya Uzay Haftası Platformu’nun web sitesine 2017 yılı Dünya Uzay Haftası kutlamaları için ülkelerin bıraktıkları etkinlik konumları yer almaktadır. Şu anki haritayı görmek için; http://www.worldspaceweek.org/events/event-map

Her yıl kutlama bazında ortak bir tema belirlenir. Örneğin; 2007 yılı Dünya Uzay Haftası kutlamalarının teması “Uzay’da 50’nci Yıl” idi. 2017 yılının teması ise “Yeni Dünyaların Keşfi”. Yeni dünyalarla ve bu yeni dünyalarda keşfedilebilecek medeniyetlerle tez zamanda yolumuzun kesişmesi dilekleriyle…

Dünya Uzay Haftanız kutlu olsun…

Reyhan Çelik