Kendi Uzay Geminizi Yaparsanız, Nereye Tescil Ettireceksiniz?

Bir ev satın aldığınızda tapuya, bir otomobil aldığınızda trafik tescile gidip aldığınız malın adınıza kaydettirilmesi gerektiğine günlük deneyimlerinizden aşinasınız.

İnsanoğlu birçok şeyi kayıt altına almayı sever. Amaç, tescil edilen her neyse ona ait haklarımızın açıklığını, korunumunu sağlamak ve bunlara resmiyet kazandırmaktır.

Uzay araçlarının tescili meselesi özel önem arz etmektedir. Çünkü bir aracın belirli bir rejime göre tescil edilmesi, o aracın hukuki niteliği ve tabi olacağı hukuki rejim için kuvvetli bir göstergedir. Uzay nesnelerinin tescilindeki temel amaç, araç üzerinde birtakım hususlarda yetki ve sorumluluk sahibi devletin belirlenmesini sağlamaktır. Bu hususta uzay araçları için getirilmiş uluslararası boyutta bir Uzay Araçları Tescil Sistemi bulunmaktadır.

12 Kasım 1974 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 3235/29 sayılı kararıyla kabul edilen “Uzaya Fırlatılan Cisimlerin Tescili Sözleşmesi” ile uzay çalışmalarında bulunan devletlerin bir dünyasal yörüngeye veya daha ötesine göndermiş oldukları uzay araçlarının kaydına yönelik ve bu kayıtlarda izlenecek usuller belirlenirken, ortak girişim halinde yürütülen çalışmalarda kaydın geçerliliğine yönelik hükümler de getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti 28.4.2004 tarihinde bu sözleşmeyi, sözleşmenin hükümlerini “yalnızca diplomatik ilişkisi bulunan taraf devletlere karşı uygulayacağı” çekincesini beyan ederek kabul etmiş ve sözleşmeye taraf olmuştur.

Uzay gemisi sahibi olunca bürokratik işlemlerden kurtulacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
Uzay gemisi sahibi olunca bürokratik işlemlerden kurtulacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

 

12 maddeden oluşan sözleşmenin 1’inci maddesinde bir takım tanımlar hüküm altına alınmıştır. Bunlardan;

a) “Fırlatan Devlet” terimi:

i. Bir uzay cismini uzaya fırlatan ya da fırlattıran devleti,

ii. Ülke sınırları içinden veya tesislerinden uzay cismi fırlatılan devleti,

ifade eder.

b) “Uzay cismi” terimi bir uzay cisminin parçalarını olduğu kadar, onu gönderen uzay aracı ve onun parçalarını da kapsar.

c) “Tescil eden Devlet” terimi, 2’inci maddeye uygun olarak uzaya fırlatılan cismin tescil işlemini yapan devleti ifade etmektedir.

İkinci maddede ise bir uzay cismi, Dünya etrafında bir yörüngeye girmek veya daha uzağa gitmek üzere fırlatıldığında cismi uzaya fırlatan devlet kayıtların tutulduğu tescil sistemine kaydettirmek suretiyle cismin tescil işlemini yaptıracağını ve de uzaya cisim fırlatan her devlet, böyle bir tescil işlemi yapıldığını Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildireceği hükmü yer almaktadır.

Bir uzay cismi ile ilgili olarak cismi fırlatan iki veya daha fazla devlet söz konusu olduğunda, uzaya cisim fırlatan devletler arasında uzay cisminin ve ilgili personelin yetki ve kontrolüne ilişkin kendi aralarında yapılmış veya yapılacak ilgili anlaşmalara bağlı kalınarak cismin tescil işlemini hangi devletin yapacağını, bu devletler ortak bir şekilde belirleyecektir.

Örneğin TURKSAT 4A ve RASAT uydularının tescili bu çerçevede Türkiye adına Rusya tarafından yaptırılmıştır.

Peki Bu Sicile Uzay Aracının Hangi Özelliklerini Tescil Ettireceğiz?

Sözleşmenin dördüncü maddesinde bu soruya cevap verilmektedir:

  1. Tescil eden her devlet Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne mümkün olan en kısa sürede, kendi tescil sistemindeki her uzay cismi ile ilgili olarak aşağıdaki bilgileri verecektir.                                                                     a. Uzaya cisim fırlatan devlet veya devletlerin isimleri,
    b. Uzay cismini tanıtan uygun bir isim veya tescil numarası,
    c. Fırlatılış tarihi ile fırlatılış bölge veya yeri,
    d. Aşağıdakiler dahil olmak üzere temel yörünge parametreleri,
    i. Yörüngenin ekvator düzlemini kestiği noktalar arasındaki süre,
    ii. Yörüngenin eğimi,
    iii. Dünya’dan en uzak noktası,
    iv. Dünya’ya en yakın noktası,
    e. Uzay cisminin genel fonksiyonu.
  2. Tescil eden her devlet Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne zaman zaman kendi kayıt sistemindeki bir uzay cismine ilişkin ilave bilgi verebilir.
  3. Tescil eden her devlet, hakkında daha önce bilgi verdiği dünya etrafındaki bir yörüngeye yerleştirilmiş ancak artık yörüngede olmayan uzay cisimleriyle ilgili olarak, mümkün olan en geniş şekilde ve mümkün olan en kısa sürede Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bilgi verecektir.

Tescil Başvuru formunu buradan indirebilirsiniz.

turksat4a-882
Turksat 4A ve yerli RASAT uydumuzun tescili, Türkiye adına Rusya tarafından yapılmıştır.

 

TURKSAT 3A için verilen tescil bilgisi şu şekilde olmuştur:

“Registration data on a space object launched by Turkey*
TURKSAT-3A
Name of space object(Uzay Cisminin Adı): TURKSAT-3A
Name of launching State(Fırlatan Devletin Adı): Turkey
Date and location of launch(Fırlatma yeri ve tarihi):
Date of launch(Fırlatma Tarihi): 12 June 2008 (12 Haziran 2008)
Location of launch(Fırlatılan Yer):Kourou, (Fransız Guyanası)
Basic orbital parameters (temel yörünge parametreleri):
Nodal period: 1,440 minutes (24 hours)
Inclination(Yörüngenin eğimi): 0.1 degrees
Apogee (Dünyadan en uzak noktası): 35,786 kilometres
Perigee (Dünyaya en yakın noktası): 35,786 kilometres
Geostationary orbital position: 42 degrees East
General function of space object: Communications satellite (İletişim Uydusu)”

Eğer ki uzaya fırlatılan cisim özel bir şirkete ait ise şirketin faaliyet gösterdiği Devlet, bu bilgilere ilave olarak şirketin de ismini ekleyerek BM Sicili’ne kaydı yaptıracaktır.

Örnek, Lüksemburg merkezli INTELSAT’ın

Sözleşmenin üçüncü maddesinde, sözleşme gereği içinde yer alan bilgilerin incelenmesi serbest olan bir sicilin tutulmasını sağlama görevini Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne vermiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’i, 4’üncü madde uyarınca verilen bilgilerin kaydedileceği bir Tescil Sistemi’ni muhafaza edeceği ve bu Tescil Sistemi’ndeki bilgilere tam ve açık erişim sağlayacağı ifade edilmektedir.

Bu tescile çevrimiçi olarak erişim mümkündür.

Özetle, hava araçlarının tescili ve standartları benzeri bir gelişim göstermesi beklenen uzay araçları tescil sistemi uzay faaliyetlerinin artması ile daha da acil bir önem arz etmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, hava araçlarının tescili uyrukluk ilişkisi doğurmaktayken, uzay hukukuna dair antlaşmalarda uzay nesnelerinin tescilinin uyrukluk ilişkisi doğurduğundan hiç söz edilmemiştir. Bu uzay araçlarının tescil hukuku açısından mühim bir eksikliktir. Hava araçlarından farklı olarak, her bir fırlatılan uzay nesnesinin “fırlatan devlet” tarafından bir ulusal sicile tescil edilmesi ve bu tescilin BM Genel Sekreteri’ne bildirilmesi gerekir. Genel Sekreter de kendisine verilen bilgiler uyarınca bir sicil tutmak ve buradaki bilgilere erişimin açık olmasını sağlamakla yükümlüdür. Tescil Sözleşmesi madde iki gereğince, fırlatan devlet yörüngeye veya daha ötesine fırlatılan uzay nesnelerinin tescili için yükümlülük üstlenmiştir.

Yavuz Tüğen




Uzay Hukukunda Yaptırım Sorunu

Uzay Hukuku kapsamında, dış uzaydaki çalışma ve faaliyetler düzenlenmektedir. Bu alandaki uluslararası düzenlemeler Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında şekillenmektedir.

Yüzyıllar boyunca oluşan ve olgunlaşan temel hukuk ilkelerinin doğrudan dış uzaya genişletilmesi çoğu zaman sıkıntı oluşturmaktadır.

Uzay Hukukunda problem oluşturan birçok durum uluslararası anlaşmalar ile çözüme kavuşmuş görünmektedir. Ancak bunların yanında hala çözüm bekleyen alanlar da bulunmaktadır. Bu yazımızda uzay hukukun güncel sorunlarından „denetleme ve yargı mekanizması eksikliğine” kısaca değineceğiz.

Yaptırım nedir? Yaptırım bir hukuk kuralına aykırı davranılmasının sonucunda yol açılan zararın ortadan kaldırılmasını amaçlar. Yani yaptırım, bir hukuk kuralına aykırı davranılması halinde hukuk düzenince öngörülen sonuçtur.

Uzay Hukukunun temelinin atıldığı ve bu alandaki başlıca ilkeleri ortaya koyan 1967 tarihli Dış Uzay Anlaşması bakımından en büyük eksiklik bir denetleme ve yargı mekanizmasının bulunmayışıdır. Anlaşma bünyesinde her ne kadar birtakım yasaklar ortaya konmuş olsa da taraf devletlerin bu hükümleri ihlal edip etmediğine karar verebilecek tarafsız ve uluslararası hukuki bir mekanizmaya  ihtiyaç duyulmaktadır.

Örnek vermek gerekirse herhangi bir yörüngedeki uyduya kitle imha silahları veya nükleer reaktör konulursa ve bu durum fiziki bir denetleme neticesinde ortaya çıkarsa, uluslararası anlaşmalarla yasaklanan bu eylemler için herhangi bir yargı süreci şu  an için işletilemeyecektir.

Çin’in, yerden fırlatılan füzeler ile yörüngede yer alan bir uyduyu imha etmesini gösteren diyagram.

 

11 Ocak 2007 günü Çin, dış uzayda bir AŞAT (Anti Satellite – Uydu Etkisizleştirme) denemesi esnasında KT-2 füzesi ile kendisine ait eski bir meteoroloji uydusunu imha etmesi gerek  tüm dünyada bir şok etkisi yaratmıştı. Bu çarpışma sonucunda ortaya çıkan binlerce parça, LEO (Alçak İrtifa) yörüngedeki diğer uydular için büyük bir tehlike oluşturmuş ve uzay çöplüğü oluşturarak uzayın kirletilmesine sebebiyet vermişti. Çin’in icra ettiği bu deneme kendisinin de taraf olduğu Dış Uzay Anlaşmasının 9 ve 11. Maddesine aykırıydı.

Bu hükümlerde özetle; „Dış uzayda yapialçak bir deney, insanlık veya başka uzay araçları bakımından risk oluşturuyorsa, deneyi gerçekleştirecek devlet, bu hususu deney öncesi Birleşmiş Milletler kanalı ile duyurur ve ilgili deney uluslararası bir danışma sürecinde değerlendirilir.” denilmektedir.

Tabii ki de Çin, bu denemesini önceden duyurmadı.

Bu tür bir denemenin Dış Uzay Anlaşması ve diğer uluslararası uzay anlaşmalarını ihlal ettiğine dair bir karar alacak makam ya da organ yoktur. Ancak bu tür kararları alacak bir kurum oluşturulduğunda, herhangi bir yaptırım söz konusu olacaktır.

Yaptırım

Devletlerin egemenlik haklarına karşı olacak her girişim işin doğası gereği zordur. Uluslararası arenada dolaylı da olsa bu tür yaptırım kararlarını alabilecek tek yasal kurul Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’dir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Birleşmiş Milletler’in, üye ülkeler arasında güvenlik ve barışı korumakla yükümlü, en güçlü organıdır. Birleşmiş Milletler’in diğer organları sadece tavsiye kararı alabilirken, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararları, tüm üye ülkeler açısından bağlayıcılık taşımaktadır. Bu bağlayıcılık, üye ülkelerin tamamına yakını tarafından imzalanmış olan Birleşmiş Milletler Tüzüğü’nde açık bir şekilde belirtilmiştir.Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları, üye ülkeler tarafından verilen bir önergenin, 15 üye ülkeden dokuzu tarafından kabul edilmesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi ülkelerden birinden ret oyu almamış olması şartıyla alınır.

Uzay Hukuku bakımından bu dolaylı yolu işletmekten başkaca bir yaptırım mekanizması halihazırda bulunmamaktadır.

Yavuz Tüğen




Eski Astronomların Tek Amacı Bilim Miydi?

Bugün, elde etttiğimiz teknoloji ve bilgi birikimini, evreni anlama çabamızda ulaştığımız düzeyi geçmişte yaşamış olan “büyük” bilim insanlarının çabalarına borçluyuz. Tycho Brahe, Kopernik, Johannes Kepler, Isaac Newton, Galileo Galilei gibi üstün zeka ve analiz yeteneğine sahip astronomlar sayesinde içinde yaşadığımız evreni anlamaya başladık.

Bu insanlar, yaşadıkları döneme kadar kabul görmüş evren anlayışımızı dikkatli gözlem ve çabaları ile baştan aşağı değiştirdiler. Dünya merkezli evren anlayışını yıktılar. Dünya’nın da alelade bir gezegen olduğunu ve Güneş çevresinde diğerleriyle birlikte döndüğünü keşfettiler. Bu dönüşün kurallarını, yani kütleçekim etkisini hesaplayabileceğimiz matematik denklemlerine dökerek “bilmemizi” sağladılar. Peki, bu insanlar böylesi büyük devrimsel keşifler ve çalışmalar yaparken, amaçları sadece bilim yapmak mıydı?

Ülkemizde çok bilinen bir konudur, Tyho Brahe ve Takiyüddin bin Marufi‘nin aynı dönemde yaşadıkları. Brahe, Danimarka’da bir gözlemevi kurmuş, hemen hemen aynı dönemlerde de Takiyüddin İstanbul’da benzer bir gözlemevi kurmuştu. Her ikisi de burada gökyüzü gözlemleri yaptılar ve gözlemlerini titizlikle kaydederek kendilerinden sonra gelecek astronomlara muazzam bir bilgi birikimi miras bıraktılar. Ancak, Takiyüddin’in gözlemleri malesef yarım kaldı, çünkü kurduğu gözlemevi taasubun esiri olmuş kişiler tarafından yıkıldı.

Peki, Brahe ve Takiyüddin bu gözlemevlerini niçin kurmuşlardı?

Aslında cevap günümüz şartlarında can sıkıcı olsa da, o dönem için son derece normal sayabileceğimiz bir amacı işaret ediyor: Brahe ve Takiyüddin bu gözlemevlerinde yıldızları ve gezegenleri gözlemleyerek “falcılık” yapıyorlardı. Yani, temel amaçları yıldız falcılığı (astroloji) için gezegen hareketlerini takip edip, dönemin devlet ileri gelenleri ve soylularına gelecekten haber vermekti. Bu nedenle kurulan gözlemevleri soylular ve devlet büyükleri tarafından finanse ediliyorlardı.

Çıplak gözle görülebilen gezegenlerin (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn) gökyüzünde tüm “burçlardan” geçmesi belli bir süre alır. En uzaktaki gezegen Satürn’ün Güneş çevresindeki bir turu yaklaşık 30 yıl olduğu için, bir astroloğun tüm burç geçişlerini tamamlaması 30 yıl sürer. Bu nedenle açılan gözlemevleri de 30 yıllık bir süre boyunca çalıştırılır ve finanse edilirdi. Sonrasında gözlemevinin açık kalmasına gerek yoktu ve genellikle kapatılırdı.

Bugün Kepler ve Newton’un çalışmalarında kaynak olarak kullandığı Tycho Brahe’nin gözlemlerinin asli amacı da astroloji idi. Gözlemevi yıkılan Takiyüddin’in amacı da astroloji idi. Bu bilim insanları aynı zamanda inançlı kişilerdi ve evren görüşlerini inançları çerçevesinde belirliyorlardı. Örneğin Brahe hiçbir zaman Güneş merkezli evren teorisini kabul etmedi. Onca sistematik gözlem yapmış olmasına rağmen, Kopernik’in Güneş merkezli evren modelini görmezden geldi ve Güneş’in Dünya’nın çevresinde döndüğüne inanmayı sürdürdü.

Johannes Kepler de inançlı dini bütün bir Hıristiyandı. Gezegenlerin hareketlerini açıklayan birçok çalışma yaptı. Ortaya koyduğu alanlar kanunu ile fizik ve astronomiyi birleştirerek devrimsel bir öncülük gerçekleştirdi. Ancak, tüm bu çalışmaları yaparkenki amacı; “tanrının üstün zekasını kullanarak yarattığı evreni insan olarak anlayabileceğimizi göstermek”ti. Biz insanlar tanrının zekasını anlayabilecek kapasiteye sahibiz şeklinde düşündü ve tüm çalışmalarını bunu ispatlayabilmek için yürüttü.

Yine kepler, Brahe’den miras aldığı gözlemevini 11 yıl boyunca işletti ve burada Danimarka kralı ve soylularına “yıldız falcılığı” yapmayı da sürdürdü.

Bugün ortaya koyduğu kütleçekim ve hareket yasaları hala kullanılan Isaac Newtonda inançlı biriydi. Bilimde deneyciliğin önemini ortaya koyan ve bunu sistematikleştiren biri olarak bilimsel yöntemin gelişmesine en büyük katkıyı sağlayan kişi olmuştur.

Bununla beraber Newton, tüm bu çalışmalarını gerçekleştirirken inançlarından hiçbir zaman ödün vermemişti. Öyle ki, gözlemlediği gezegenlerin bir “ruh” taşıdığını vebilinçli varlıklar olduğunu düşünüyordu. Onun da çalışmalarının altında yatan motivasyonu “tanrının zekasını anlamak” olmuştu. Çünkü, yaptığı çalışmalar evrende herşeyin sistematik düşünen bir zekanın ürünü olduğu algısı oluşturmuştu zihninde ve bu zekanın sistematiğini keşfetme arzusu ile motive oluyordu.

Newton aynı zamanda o dönemlerde bile sahte bilim olduğu tartışmaları süren “simya” konusunda büyük bir tutkuya sahipti. Uzun yıllar boyu maddeleri karıştırarak altın üretmeye çalıştı ve simya alanında da uzman biri olarak tanındı.

Bugün astronomiye katkısı için önünde saygı ile eğilmek zorunda olduğumuz Galileo Galilei dahi günümüzde asla kabul edilemeyecek davranış ve fikirlere sahipti. Kilise ile Engizisyon mahkemesine çıkarılacak kadar ihtilaflı olsa da, çok dindar koyu bir Katolikti. Kilise ile ihtilafının asıl nedeni ise, Güneş merkezli evren görüşünün İncil’de yazılanlara aykırı olmadığını dile getirmesi ve İncil’i yeniden yorumlamasıydı.

Hatta bu kadar dindar olmasına rağmen evlilik dışı bir ilişki yaşamış ve bu ilişkiden 3 çocuğu olmuştu. Kızlarını da evlilik dışı doğdukları için “evlenemezler” düşüncesi ile bir manastıra vererek rahibe yapmıştır.

Kısaca özetleyeme çalıştığımız gibi, dönemin bilim insanları büyük keşiflere imza atmış olsalar da, yegane amaçları bugün bildiğimiz anlamda bilim yapmak olmadı. Bugün sahte bilim olduğunu net biçimde bildiğimiz astrolojiden simyaya kadar her alanda tutkulu biçimde çalışıyor ve inanıyorlardı.

Ancak, şu gerçeği unutmamak gerekir: Tarihsel olayları ve kişileri bugünkü bakış açımızla yargılayamaz, eleştiremez ve günümüz bakış açısı ile anlayamayız. Çünkü insan, her zaman içinde yaşadığı toplumun kültürel değerleri ile biçimlenir. İnançları ve uygulamaları her zaman yaşadığı toplumun genel yapısı ile benzeşir. Bugünbize aykırı gelen düşünce ve davranışları, o kişilerin tarihsel önemini veya dehalarının büyüklüğünü azaltmaz.

Zafer Emecan




Göktürk-2 Uydumuz, 6’ıncı Yaşını Kutluyor!

Türkiye’nin uzaydaki ilk yüksek çözünürlüklü gözlem aracı olan Göktürk-2 Uydusu, 18 Aralık 2018’de yörüngedeki altıncı yılını doldurdu.

Göktürk-2, TAI, TUSAŞ ve Tübitak Uzay işbirliği ile gerçekleştirilen ve önemli oranda yerli imkanlarla tasarlanıp üretilmiş olan bir keşif gözlem uydusudur. Tasarım ve üretim süreci 2007 yılında başlamış ve 2012 yılının 18 Aralık tarihinde Çin’in Jiuquan üssünden fırlatılmıştır.

Uydumuz, yeryüzünden 686 km yükseklikte bir yörüngede yer alıyor. Bu yörüngesi ekvator düzleminde değil, Güneş eş zamanlı dönülen, kutupsal bir yörünge. Dolayısıyla, Dünya çevresinde 98 dakika süren bir turunda, aynı zamanda kuzey ve güney kutup noktaları üzerinden de geçiyor.

Göktürk-2
Yaklaşık 400 kg ağırlığındaki Göktürk-2, Türkiye’ye uydu sistemleri alanında büyük tecrübe birikimi kazandırma konusunda çok yararlı oldu.

Uydunun yörüngesini anlık olarak bu linkten takip edebilirsiniz.

Bu yörüngenin avantajı, uydunun yüksek çözünürlüklü kameraları yoluyla, Dünya üzerindeki hemen her yeri görüntüleme şansına sahip olması. Evet, yanlış anlamadınız, Göktürk-2 uydusu, gezegenimizdeki her yeri, her kara ve deniz parçasını görüntüleyebiliyor. Bir kez görüntülediği yerin tekrar üstünden geçmesi için gereken zaman da -lokasyonuna göre- 3 ila 5 gün arasında sürüyor.

Göktürk-2 uydusu, aslen T.C. Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından kullanılıyor. Temel amaç da, askeri keşif ve istihbarat sağlamak.

Göktürk-2
Göktürk-2’nin kameralarından, Fransa Salon de Provence’deki askeri havaalanı. Görüntüye tıklayıp büyüterek fotoğrafın yüksek çözünürlüğünü görebilirsiniz.

Göktürk-2
Göktürk-2’nin kameralarından, İstanbul Boğazı.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, uydu yüksek çözünürlüklü görüntüleme özelliğine sahip. Üzerinde yer alan kameralar ile, yeryüzündeki herhangi bir alanı 20×20 km’lik pozlamalarla, 2.5 metre (fotoğrafta bir piksel 2.5 metreye tekabul edecek biçimde) çözünürlükle görüntüleyebiliyor.

Bu şu demek; gözlemlenen alanlardaki her türlü değişim veya yapılaşmayı, yahut hareketliliği gözlemleyebiliyoruz. O nedenle de Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından terörle mücadelede etkin biçimde kullanılıyor.

Başta, 5 yıllık bir görev süresi için tasarlanmış olan uydu, hala sorunsuz bir biçimde çalışmaya devam ettiğinden, uzun yıllar boyunca kullanılmayı sürdürecek gibi görünüyor. Bugün beşinci yaşını kutlayan uydumuzun fırlatılış anını aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz:

Bu arada yazımızda birşey farketmiş olmalısınız: “Düz Dünya saçmalığına iman etmiş” cahillerin “kutuplara gitmek yasak, Dünya aslında düzdür, NASA insanlıktan gizliyor” savının da ne büyük saçmalık olduğunun açık delilidir uydumuz.

ABD haricindeki birçok diğer ülke gibi, bizim ülkemiz ve bilim insanlarımız kutupları görüntüleyebiliyor. Uzaydaki kendi uydumuzla Dünya’yı görüntüleyebiliyoruz. Uzay NASA’nın yani ABD’nin tekelinde değil. Rusya’dan Çin’e, Fransa’dan İran’a, Japonya’dan Hindistan’a onlarca ülke uzaya kendi yaptıkları uzay araçlarını, uyduları fırlatıp gezegenimizi izliyor.

Dünya’nın düz olduğu iddiasında olup, ülkemizi ve bilim insanlarımızı yalancılıkla suçlayan bu ahlak yoksunu cahillere kendi uydumuz ile gerekli cevapları vereceğinizi umuyoruz.

Zafer Emecan




Türkiye Uzay Ajansı Kuruldu! Uluslararası Hukuki Durumunu Ele Aldık

İstikbal göklerdedir!
-Mustafa Kemal Atatürk-

Ülkemizde yaklaşık 30 yıldır konuşulan uzay ajansı, nihayet kuruldu! Biz de, geçtiğimiz yıl (2017) yayınlanan uzay ajansı taslağı üzerinden yeni kurulan ajansımızı “uzay hukuku” ekseninde incelemeye çalıştık.

Bu ilkeyi vaktinde hedef olarak kabul eden ve havacılığa tarihi boyunca yakın ilgi gösteren bir ülke olarak Türkiye’nin, dünyadaki baş döndüren havacılık ve uzay çalışmalarına 20. Yüzyıl boyunca uzak ve ilgisiz kalması artık canımıza tak ettiğinden dolayı bir ajans kuralım bari dedik ülkece, sanırım. Günümüzde, Dünya genelinde 40’a yakın ülkede Ulusal Uzay Ajansı bulunmaktadır.

Ülkemizde Uzay Ajansı kurulması hedefi 57’nci Hükûmet döneminde gündeme gelmiş, 2000 yılında oluşturulan “Vizyon 2023” perspektifi de Türkiye’nin uzay çalışmalarına yönelik bir öncü olmasını da ortaya koymuştur. Akabinde 26 Şubat 2001 tarihinde Millî Güvenlik Kurulu kararı, daha sonra 2 Mart 2001 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile “‘Türkiye Uzay Kurumu” kurulması için çalışma başlatılmıştır. 15 Mayıs 2002 tarihli Başbakanlık genelgesiyle TÜBİTAK görevlendirilmiştir.

Tübitak Ulusal Gözlemevi’ndeki 1.5 metre ayna çaplı RTT150 teleskobu ve Kozmik Anafor yazarı astrofizik yüksek lisans öğrencisi Merve Yorgancı. Bu teleskop, uzay araştırmaları için kullanılan ülkemizdeki en büyük teleskoptur.

Şubat 2017 itibari ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilen, Türkiye Uzay Ajansı Kurulması ve Uzaya Yönelik Faaliyetlerin Düzenlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı’nı incelemeye başlayalım:

Tasarı ile ülkemizin uzay ve havacılık sektörünün ihtiyaç duyduğu bir kurumsal yapı, Türkiye Uzay Ajansı adı altında kurulmaktadır. Diğer gelişmiş ülkelerdeki havacılık ve uzay organizasyonları da dikkate alınarak tasarlanan yapı; hızlı, etkin, dinamik ve bağımsız çalışabilmesi için AJANS şeklinde kurgulanmıştır.

Yine bu Tasarı ile hâlihazırda çeşitli kuruluşlar tarafından yürütülmekte olan uzay ve havacılık faaliyetlerini koordine edecek, uzay ve havacılık faaliyetlerine özel sektörün de katılımını sağlayacak, ehil ve uzman yerli ve yabancı personelin çalışmasına imkân verecek hukuki altyapı sağlanmaktadır. Ayrıca Ajansın uzay ve havacılık alanında etkin araştırma ve teknoloji geliştirme faaliyetlerinde bulunabilmesi ve bu amaçla ihtiyaç duyulacak destek ve teşviklerin sağlanabilmesini bakımından gerekli hukuki düzenlemeler tasarıya işlenmiştir.

KANUN TASARISI, 27 madde ve 4 geçici maddeden oluşmaktadır.

Kanun, ikinci maddesinde birtakım tanımlamalara yer verilmiştir:

  • Uzay aracı: İlgili ekipmanlar, cihazlar ve komponentlerden oluşan uzay taşıma sisteminin parçalarını ve uzay mekiği dâhil fırlatılması planlanan, fırlatılan veya uzayda birleştirilen nesneleri,

  • Uzay operasyonu: Herhangi bir nesneyi uzaya fırlatma ya da fırlatma teşebbüsü, bir nesnenin uzayda seyrinin komutası veya gerekli hallerde dünyaya geri dönüşü ile ilgili herhangi bir faaliyeti,

  • Uzay operatörü: Bir uzay operasyonunun sorumluluğunu üstlenen ve bir uzay operasyonunu bağımsız bir şekilde yürüten herhangi bir gerçek ya da tüzel kişiyi,

  • Uzay tabanlı veri işletmecisi: Yer gözlem uydu sisteminin programlanmasını gerçekleştiren ya da uzaydan yer gözlem verisinin alınmasını sağlayan gerçek ya da tüzel kişiyi,

  • Uzay ve Havacılık Programı: Uzay ve Havacılık Temel Politikası doğrultusunda hazırlanan ve Ajansa kanunlarla verilen görevler çerçevesinde kısa, orta ve uzun vadede gerçekleştirilmesi öngörülen eylemleri ihtiva eden programı

İfade etmektedir.

Türkiye Uzay Ajansı, kamu tüzel kişiliğini haiz ve Cumhurbaşkanlığı’na bağlı olarak kurulmuştur. Ajans, bu Kanunda hüküm bulunmayan hallerde özel hukuk hükümlerine tabi olacaktır. Ajansın taşınır ve taşınmazları ile para, evrak, dosya ve varlıkları Devlet malı hükmünde kabul edilerek, haciz ve rehin işlemlerinden muaf tutulmuştur ve bunlar aleyhine işlenen suçlar Devlet malı aleyhine işlenen suçlar gibi cezalandırılır.

Şimdi de Ajansın belli başlı görevlerine bir göz atalım:

  • Uzay platformları, uzay araçları, fırlatma tesis ve sistemleri, hava araç ve sistemleri ve bunlara ait her türlü alt sistemlerin geliştirilmesi, entegrasyonu, fırlatılması, izlenmesi ve operasyonu ile ilgili faaliyetleri yürütmek, gerektiğinde bu hususlarda yetkilendirme yapmak, bu araç ve sistemlerle ilgili test ve geliştirme çalışmalarını yürütmek, bunlar için gerekli iş ve işlemleri yapmak veya yaptırmak,

  • Deneysel amaçlı uydular, uzay ve hava araçları geliştirmek veya bunların geliştirilmesi amacıyla yerli veya yabancı tüzel kişilerle anlaşmalar yapmak, deneme izinleri vermek, uzay ve hava araçları için yeni teknolojiler geliştirmek,

  • Uzaya ilişkin ulusal egemenlik kapsamındaki hakların kullanımı, bu hakların yönetimi ve kullandırılmasına yönelik usul ve esasları hazırlamak, ülkemizin uzaya yönelik hak ve menfaatlerinin korunması ve güvence altına alınması için ulusal ve uluslararası kuruluşlarla koordinasyonu yürütmek, uluslararası anlaşmalar uyarınca uzaya fırlatılan nesnelerin kayıtlarını devlet adına tutmak, Birleşmiş Milletler nezdinde tescil işlemlerini gerçekleştirmek,

  • Bilimsel ve araştırma geliştirme amaçlı uzay operasyonları ile insanlı veya insansız uzaya erişim ve uzayın keşfine yönelik operasyonlar yapmak, kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör kuruluşları tarafından uzaya gönderilecek uydu ve uzay araçlarının fırlatılmasına ve yörüngeye yerleştirilmesine ilişkin gerekli izinleri vermek ve koordinasyonu sağlamak,

  • Uzayın keşfine yönelik araştırmalar yapmak, yaptırmak, gerekli sistem ve araçları tasarlamak, geliştirmek veya sair suretle temin etmek, bu amaçlarla üniversiteler, diğer bilimsel kurum ve kuruluşlarla veya yurtdışındaki kuruluşlarla işbirliği yapmak ve gerekli çalışmaları yürütmek.

  • Okyanuslar ve kutuplarla ilgili araştırmalar yapmak, ilgili kurum ve kuruluşlarla koordineli olarak gerekli hallerde buralarda geçici veya daimi araştırma merkezleri, istasyonlar kurmak/kurdurmak, ilişkili faaliyetleri yürütmek,

  • Ajans bünyesinde elde edilen tüm fikri ve sınai hakların bedelli veya bedelsiz olarak devredilmesine, lisans izninin verilmesine veya bu hakların konusu ürünlerin üretim ve satışının yapılmasına karar vermek,

  • Astronomi ile ilgili çalışmalar yapmak, bu amaçla gözlemevleri kurmak, kurdurmak, işletmek, işlettirmek, optik, kızılötesi ve radyo teleskop ve benzeri teleskop teknolojilerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapmak, bu yöndeki çalışmaları desteklemek, astronomi ile ilgili ulusal düzeyde yürütülen çalışmaları koordine etmek, uluslararası işbirliklerini geliştirmektir.

Ajansın; Uzay Kurulu, Başkanlık, Bilim ve Teknoloji Yönlendirme Komitesi ve Uzay Uygulamaları Geliştirme ve Koordinasyon Komitesi olmak üzere dört adet organı vardır. Uzay Kurulu, Ajansın karar organıdır ve Başkan dâhil yedi üyeden oluşur. Başkan, Kurulun da başkanıdır. Başkan, Cumhurbaşkanı’nın teklifi üzerine müşterek kararla, Kurulun diğer üyeleri ise Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Başkan ve Kurul üyeleri, yükseköğretim kurumlarının en az dört yıllık eğitim veren fakültelerinin mühendislik, fizik, kimya, iktisat, işletme, kamu yönetimi, hukuk, maliye, astronomi, uluslararası ilişkiler lisans bölümlerinden veya bunlara denkliği Yükseköğretim Kurulu tarafından kabul edilen yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun ve alanlarında en az on iki yıl yurtiçi ve/veya yurtdışı bilgi ve deneyime sahip, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda öngörülen genel şartları haiz olanlar arasından atanacaktır.

Uzay Kurulunun Başkan ve üyelerinin matematik ve biyoloji gibi temel bilimlerden mezun olanlar arasından seçilip seçilmediğini; uzay araştırmaları, uzay ve havacılık konularında eğitim ve iş deneyimlerine sahip olanlara öncelik verilip verilmediğini ilerleyen tarihlerde göreceğiz.

Bu kanun ile Uzay ve havacılık faaliyetlerine ilişkin genel esaslar ortaya konulmuştur:

Kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı olmamak kaydıyla, bu Kanun hükümleri çerçevesinde uzay ve havacılık araçları ve sistemleri geliştirebilecek, imal edebilecek ve uzaya yönelik faaliyetlerde bulunabilecektir.

Ajansın iznine tabi hususlar ile alınacak izinlere ilişkin usul ve esaslar Ajans tarafından yürürlüğe konulan yönetmelikle düzenlenecektir.

uzay ajansı
ABD’de uzay araştırma ve görevleri yavaş yavaş NASA’nın tekelinden çıkarılıp, SpaceX ve Virgin Galactic gibi özel şirketlere devrediliyor. Fotoğraf, SpaceX’in ürettiği dikey iniş yapabilen rokete ait.

Ajans, özel sektör tarafından bağımsız bir şekilde uydular geliştirmek, fırlatmak, işletmek ve benzeri kabiliyetlere sahip olmanın önemini dikkate alarak, gerekli ekipman ve teknolojiler konusunda araştırma ve geliştirme amacıyla tesisler ve yerleşkelerin kurulması, uzaya yönelik faaliyetlerin desteklenmesi ve radyo frekanslarının tahsisinin sağlanması dahil olmak üzere uzayın kullanımının teşviki amacıyla gerekli her türlü tedbiri alacaktır.

Uzay ve havacılık ile ilgili faaliyet gösteren gerçek ve tüzel kişiler, yürürlüğe konulacak yönetmelikle öngörülen faaliyetleri ve elde ettikleri yetenekleri uzay ve havacılık politika ve stratejisinin geliştirilmesi çerçevesinde Ajansa bildirmekte yükümlüdür.

Olağanüstü haller ile ülkenin güvenliğini ilgilendiren durumlarda, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde tüm uzay sistemleri, ilgili mevzuatı çerçevesinde milli güvenlik ve milli savunma amaçları doğrultusunda kullanılacaktır.

Ajans, bir uzay nesnesini fırlatma, komuta etme, fırlatılan uzay nesnesinin komutasını devralma veya bu nesnenin dünyaya geri dönüşünü gerçekleştirmeye yönelik faaliyetlerle ilgili olarak başvuru sahibinin belirli bir zaman diliminde etik, finansal ve profesyonel garantileri sağladığını onaylayan, bildirilen sistem ve prosedürlerin ortaya konan teknik düzenlemelere uygunluğunu tasdikleyen lisanslar verebilecektir. Ajans tarafından verilecek lisanslar belli operasyonlar için yetkilendirmelere eşdeğer olabilir.

Bir uzay nesnesi, Türkiye sınırları içerisinden veya Türk yargısına tabi tesisler ya da araçlardan uzaya fırlatmayı veya uzaydan Türkiye sınırları içerisine veya Türk yargısına tabi tesislere ya da araçlara geri döndürmeyi planlayan, uyruğu ne olursa olsun tüm işletmeciler ile Uzaya fırlatma hizmetlerini tedarik etmeyi ya da bir nesnenin uzayda seyrini komuta etmeyi planlayan, Türkiye Cumhuriyeti tabiiyetinde bulunan gerçek ya da merkezi Türkiye’de bulunan tüzel kişiler Ajans tarafından bu Kanun hükümleri çerçevesinde verilmiş bir yetki belgesine sahip olmaksızın faaliyette bulunamayacaklardır.

ABD’de Blue Origin firması tarafından üretilen ve dikey iniş yapabilen Blue Origin roketi.

Ajans, bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerinin yerine getirilmesinde veya bu amaçla ilişki içinde bulunduğu gerçek ve tüzel kişilere sözleşmeye tabi olarak iş vermesi durumunda, karşılaşılabilecek zararları ve riskleri telafi etmek veya ettirmek için sigorta yaptırabilir veya teminat isteyebilecektir. Ajans, deneysel bir hava veya uzay aracı ya da hava veya uzay aracı içim yeni bir teknoloji veya prototip geliştirilmesi amacıyla yapacağı anlaşmalar çerçevesinde geliştirilen veya kullanılan deneysel hava veya uzay aracının geliştiricisine, sorumluluk sigortası veya teminat sağlayabilecektir.

Ajans veya özel sektör ya da ilgili kurum ve kuruluşlar tarafından uydu, uzay ve havacılık teknolojisi ile sistemlerinin geliştirilmesi ve üretilmesi amacıyla kurulan montaj, entegrasyon ve test merkezleri, laboratuvarlar, araştırma merkezleri, enstitüler, uçuş pistleri, test alanları, fırlatma rampa ve üsleri ve benzeri altyapı ve tesislerin veya aynı amaçla oluşturulan Ar-Ge merkezleri, kuluçka merkezleri ve benzeri araştırma altyapıları ile uzay ve havacılık teknolojileri ekosistemine dahil şirketler ile kişi ve kuruluşların yer alacağı ihtisas bölgeleri kurulacaktır.

Bu kanun ile Ajans’ın görev ve yetkileri ile ilgili idari yaptırımlar ve adli cezalar da öngörülmektedir.

  • Yetkilendirme ile ilgili hükümlere uymaksızın faaliyet gösteren veya Ajans tarafından yetkilendirilmiş olmakla birlikte yetkilendirildiği hususlar dışında başka bir faaliyeti yetkisiz olarak yürüten işletmeciler hakkında Ajans tarafından yürürlüğe konulan yönetmelikte belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde bir milyon Türk Lirasına kadar idari para cezası uygulanır.

  • Ajansa ait herhangi bir Laboratuvar, istasyon, üs ya da benzeri tesislerle bunların müştemilatının veya Ajansa ait herhangi bir hava aracı, füze, uzay aracı ve benzeri araçların, diğer mülk veya cihazlarının ya da Ajansla bir sözleşmesi bulunan yüklenicilerle bunların altyüklenicisi gerçek ya da tüzel kişiye ait mülkler veya ekipmanların korunması ve güvenliği için Ajans tarafından yayınlanan herhangi bir düzenleme ya da talimatı kasıtlı olarak ihlal edenler Ajansın talebi üzerine bir yıla kadar hapis ve bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.

Türk Uzay Ajansı’nın kurulmasını müteakip, Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme Anonim Şirketi (Türksat A.Ş.)’ne verilen yetkiler çerçevesinde, uydu yörünge pozisyonlarının kullanımı ve işletilmesi ile ilgili olarak Türksat A.Ş. tarafından yürütülmekte olan hizmetlerin bu Kanunla getirilen hükümler kapsamında düzenlenmesi, uydular ve altyapısının işletilmesi ile ilgili hak, yetki ve yükümlülüklerinin belirlenmesi amacıyla Ajans ile Türksat A.Ş. arasında bir görev sözleşmesi imzalanacaktır.

Kanun Tasarısı bünyesinde birtakım olumsuzlukları da barındırmaktadır. Örneğin;

  • Uzay ajansı bünyesinde yapılacak yatırımların, tüm fikri ve sınai haklarının bedelsiz devrinin öngörülebilmesinin piyasa aktörleri arasında haksız rekabete yol açabileceği,

  • Yasa tasarısı ile işçi statüsünde olan kurum çalışanlarının sendikal örgütlenme ve toplu pazarlık hakkından mahrum bırakıldığı,

  • Türkiye Uzay Ajansında çalışacak personelin işe alımlarında Kamu Personeli Seçme Sınavının Uygulanmaması ve Kurum tarafından alımların yapılacak olması ile bu alımların nasıl yapılacağının yönetmelikle düzenlenmesi, objektif işe alım sistemini, liyakati ortadan kaldırabilecek bir olasılığa sahip olduğu

Komisyon toplantılarında dile getirilen hususlardır.

Türkiye Uzay Ajansı’nın, ülkemiz açısından oldukça önemli olan uzay ve havacılık sektörlerinde teknolojide dışa bağımlı olmayan, rekabetçi bir sanayinin geliştirilmesi, uzay ve havacılık teknolojileri alanında bilimsel ve teknolojik altyapıların ve insan kaynaklarının geliştirilmesi, uzay teknolojilerinin kullanımının yaygınlaştırılması, ülkemizin uzaya yönelik hak ve menfaatlerinin korunması yolunda başarılı olmasını temenni ederiz.

Bugün yayınlanan KHK ile resmileşen uzay ajansı kanunun linki:
http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/12/20181213.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/12/20181213.htm

Ülkemize hayırlı olsun…

Yavuz  Tüğen




OSIRIS-REx, Bennu Asteroitine Niçin Gitti?

Nasa’nın Kanada ve Japonya uzay ajansları işbirliği ile; 8 Eylül 2016 tarihinde fırlattığı uzay aracı OSIRIS-Rex, Bennu isimli asteroite bugün (3 Aralık 2018) ulaşıyor.

Bennu, oldukça küçük bir asteroit olarak nitelenebilir. Peki, böylesi küçük bir asteroit niçin hedef olarak seçildi?

Bennu (bu isim, yapılan isim yarışması sonucunda bir ilkokul öğrencisi tarafından verildi), yaklaşık 500 metre çapında, yaklaşık olarak küresel bir biçime sahip, gezegenimize oldukça yakın sayılabilecek bir gökcismi. İlk keşfedildiğinde (11 Eylül 1999) yapılan hesaplar, önümüzdeki 100 yıl içinde asteroitin yeryüzüne çarpma riski bulunduğunu göstermişti.

Ancak, daha sonra tekrar yapılan hesaplarla görüldü ki, yeryüzüne çarpma ihtimali oldukça düşük. Sadece Dünya-Ay mesafesinden biraz küçük bir mesafeden yakın geçiş yapacak. Tabii, bu yakın geçişin gerçekleşmesine yüz yıldan uzun süre var, yani hiçbirimiz göremeyeceğiz.

Asteroitler, Güneş Sistemi’nin oluştuğu ilk dönemlerden kalma değişim geçirmemiş yapılardır. Bu nedenle, bir asteroiti incelediğinizde 4.5 milyar yıl öncesini, bir başka deyişle Dünya’nın ilk oluştuğu tarihte var olan yapı taşlarını incelemiş olursunuz.

Bennu asteroidinin boyutlarını bu kıyaslama ile daha iyi anlayabiliriz.
Bennu asteroitinin boyutlarını bu kıyaslama ile daha iyi anlayabiliriz. (Görsel telif: NASA)

 

Yaklaşık 500 metre çapındaki Bennu da bu incelemeyi yapabileceğimiz gök cisimlerinden biri. Üstelik, yapılan tayf analizleri asteroitin yaşamın temel elementi olan karbon bakımından zengin olduğunu da gösteriyor. Yani, ziyaret edeceğimiz asteroit gezegenimizin ilk dönem yapı taşı olan malzemeler arasında yer alıyor gibi görünüyor.

2018 Aralık ayında Bennu’ya ulaşacak olan OSIRIS-REx, hızını ayarlayarak, yaklaşık 300 metre uzaklıkta yörüngesine girmeye çalışacak. Bunu başardığında asteroit üzerindeki incelemeler de başlamış olacak. Bu görevin nihai amacı, Bennu’dan bir örnek (numune) alıp Dünya’ya geri getirmek olsa da, ikincil görevler de ilki kadar değerli bilgiler kazanmamıza yardımcı olacak gibi. Bu görevleri birazdan anlatacağız.

Ancak asli görev olan “numune getirme”, asteroit madenciliği alanında biz insanların “madencilik olarak nitelenemese bile” ilk deneyimlerinden biri olacak. Önümüzdeki 50 yıl içinde yeni bir çığır açacak asteroit madenciliği alanındaki ilkel hazırlığımızı yapıyoruz anlayacağınız. Her şey yolunda giderse, alınan bu numune, geri dönecek olan araç ile 2023 yılında Dünya’ya getirilerek daha yakından incelenebilecek.

Yeryüzüne getirilecek olan numunelerin %4’ünü Kanada, %0.5’ini ise Japonya alacak. Çünkü bu aracın geliştirilmesinde Kanada ve Japonya’nın da önemli katkısı var. Getirilecek olan ve ABD’ye kalan numunelerin dörtte üçü ise, gelecekteki bilim insanların araştırması için steril ortamda hiçbir biçimde el değmeden saklanacaklar.

İkincil Görev

Az önce belirttiğimiz gibi bu uzay görevinin ikincil amaçları var. Bunlardan en önemlisi, Bennu gibi yeryüzüne tehlike oluşturabilecek olan asteroitlerin yörüngelerinin değiştirilerek tehlikenin nasıl bertaraf edilebileceğini araştırmak.

OSIRIS-REx uzay aracı, yeryüzünde yapım aşamasındayken...
OSIRIS-REx uzay aracı, yeryüzünde yapım aşamasındayken. (Fotoğraf telif: NASA JPL)

 

Bilindiği gibi, Güneş ışınları bir yüzeye çarptığında fotonların kinetik enerjileri de çarpan yüzeye aktarılıyor. Ayrıca, ısınan yüzeyde gerçekleşen buharlaşma da ters yönde bir itme etkisi oluşturuyor. Yarkovski etkisi denilen bu durum, Güneş ışığının vurduğu cisimlerin hareket hızları ve/veya yönlerinin değişmesine yol açıyor.

Elbette, gezegenlerin ve cüce gezegenlerin kütlesi oldukça büyük olduğu için, Güneş ışınlarının bu etkisini onlar üzerinde göremiyoruz. Bununla beraber, çapı Bennu gibi düşük olan görece hafif asteroitler Güneş ışınlarının bu etkisi nedeniyle yön ve hız değişikliği yaşayabiliyorlar. Zaten, asteroitlerin yörüngelerinin pek kararlı olmayışının nedenlerinden biri de bu. Elbette bir diğer etken de, diğer gezegenlerin asteroitler üzerinde uyguladığı kütle çekimi.

OSIRIS-Rex, asteroitin yörüngesinde bulunduğu süre içerisinde Güneş ışınlarının oluşturduğu bu etkiyi inceleyerek, ileride tehlike arzeden bir asteroitin yörüngesini değiştirmek için neler yapabileceğimizi görmemize imkan sağlayacak.

Güneş ışığını yüzeyine yansıtarak, Dünya için tehlike yaratan bir asteroidin yönünü değiştirmek mümkün.
Güneş ışığını yüzeyine yansıtarak, Dünya için tehlike yaratan bir asteroitin yönünü değiştirmek mümkün.

 

Örneğin, yaklaşan bir asteroitin yüzeyine güçlü bir lazer ışını gönderebilir veya asteroitin yüzeyini Güneş ışınlarının bu etkisini dilediğimizce yönlendirebileceğimiz bir malzeme ile kaplayabiliriz. Bunların etkisinin ne düzeyde olacağı hakkındaki ilk bilgileri ise bize Bennu üzerinde inceleme yapacak olan OSIRIS-Rex verecek.

Gördüğünüz gibi, uzay aracı birden fazla konu hakkında bilgi edinmemizi amaçlamak üzere fırlatıldı:

  1. Dünya’nın ve Güneş Sistemi’nin oluşum dönemi hakkında bilgi sahibi olmak (bilimsel bilgi)
  2. Asteroit madenciliği hakkında çok az da olsa tecrübe kazanmak (para kazanmak)
  3. Gezegenimizi korumak hakkında bilgi edinmek (güvenlik)

Dolayısıyla, her uzay misyonu insanlığa tek bir alanda değil de, birçok alanda kazanç sağlamak için gerçekleştirilir. Devletlerin uzay araştırmaları için harcadığı paralar; hem kendileri, hem de insanlık için fayda sağlama amacı güder.

Hazırlayan: Zafer Emecan
Geliştiren: Dr. Umut Yıldız (NASA/JPL)

Kaynaklar:
https://www.nasa.gov/osiris-rex/
http://www.space.com/34016-why-osiris-rex-is-visiting-an-asteroid.html
http://www.asteroidmission.org/




Radyoizotop Termoelektrik Jeneratörü (RTG)

NASA, Satürn’e Cassini sondasını göndereceği zaman Güneş enerjisini alternatif bir kaynak olarak düşünmüştü.

Ancak 1997 teknolojisinin Güneş panellerinin, Satürn yörüngesinde yeteri kadar güç sağlaması için Cassini’yi 1.3 ton ağırlığında panellerle donatmak gerektiği anlaşılmıştı. Cassini’nin üst aşama ağırlığı 7.2 tona çıkarak, sondayı fırlatacak Titan-IV Centaur roketinin maksimum yük kapasitesi olan 6.2 tonu aşmış ve fırlatılmasını imkansız hale getirmişti.

Yakın zamana kadar, Cassini ile her gün Satürn sisteminin yeni bir sırrını öğrenmiş isek, bunu araca yerleştirilen plütonyum ile çalışan radyoizotop termoelektrik jeneratörlerine (RTG) borçluyuz (Cassini uzay aracı, maalesef ömrünü doldurduğu için yakın zaman önce Satürn’e düşürülerek görevine son verildi).

Uzayda nükleer enerji kullanımı, uzay çalışmalarının ufkunu genişletmiş ve Güneş panellerinin verimsiz kaldığı durumlarda dahi uzun süreler görev yapılmasını mümkün hale getirmiştir. Örneğin1977’de gezenimizden fırlatılarak görevine başlayan  Voyager-1, sahip olduğu RTG güç kaynağının kalbindeki plütonyum 238 sayesinde 2025’e kadar işler kalabilecektir.

RTG
Cassini Uzay Aracının RTG jeneratörü, fırlatma öncesi radyasyon sızdırma kontrollerinden geçirilirken.

 

2015 yılında cüce gezegen Plüton’un yanından geçen olan New Horizons’un ise en az 2030’a kadar çalışmaya devam edebileceği hesaplanıyor. Nükleer enerji olmasaydı, bu derin uzay görevleri tamamen imkansız kalacaktı. (Bu arada, makalemizin kapak fotoğrafı olan en üstteki görsel, New Horizons (Yeni Ufuklar) uzay aracının RTG jeneratörüdür.)

Güneş enerjisi, Dünya yörüngesi (1 AU, yani 1 AB “astronomik birim”. Dünya ve Güneş arasındaki 150 milyon km’lik uzaklık) ve diğer iç gezegenler için oldukça verimli olsa da, Jüpiter yörüngesi (5.2 AU) civarında verimliliği oldukça düşmektedir. Satürn yörüngesi (10 AU) civarında ise Dünya yörüngesindekinin sadece 1%’i miktarda enerji elde edilebilmektedir.

Bu uzaklıkta ve ötesine sonda gönderimi için nükleer enerji çok daha verimliyken, gelecekte bu gezegenlere yapılacak insanlı görevler için zorunlu olacaktır.

Radyoizotop Termoelektrik Jeneratörü (RTG / Radioisotope Thermoelectric Generator)

1950’de Amerikada Dr.Bertam C. Blanke önderliğinde geliştirilen RTG’ler Güneş sisteminin sırlarını keşfetmemizi sağlayan en büyük yardımcı teknolojilerden biridir. Pioneer 10, Pioneer 11, Voyager 1, Voyager 2, Galileo, Ulysses, Cassini, New Horizons ve Mars’a gönderilen Viking 1, Viking 2, MSL Curiosity araçları güçlerini RTG güç kaynaklarından alır.

Oldukça sağlam ve bulundurdukları yakıtı yüzlerce yıl boyunca muhafaza edecek şekilde tasarlanan RTG’lerin çalışma prensipleri nükleer teknolojiler göz önüne alındığında çok basittir. Ana bölmeye uzun yarı-ömrü ve yüksek enerji salınımı olan Plütonyum-238 (87.7 yıl) benzeri bir yakıt yerleştirilir.

Yakıtın yarı-ömrünün yüksek olması, sahip olduğu kütleye kıyasla yüksek enerji elde etmesi ve yaydığı radyasyon türünün kolaylıkla soğurulup kalkanlanabilen alfa ve beta parçacıklarından oluşması esas alınır. Böylelikle bölme içindeki yakıt hem dışarı radyasyon saçmaz, hem de uzun yıllar enerji üretebilir. Bu bölmenin iki tarafında bulunan “thermocouple” (ısıl-çift / ısı pili) aygıtları, nükleer yakıtın bozunumu sonucu ortaya çıkan ısıdan elektrik üretirler.

High_performance_Thermoelectric_generator
Elektronik ile ilgilenen herkesin yakından tanıdığı basit bir thermocouple (termoelektrik jeneratör veya ısıl çift olarak da bilinir). Bu devre elemanı, ısı enerjisini elektrik enerjisine dönüştürür. Oldukça ucuz (150 tl civarı) olan bu basit devre elemanı ile, ısı olan her yerde basitçe elektrik üretebilirsiniz.

 

Böylelikle Pulütonyum 238 kullanan bir RTG her yıl 0.5%-0.78% arası bir güç kaybı ile onlarca yıl güç sağlayabilir. Fırlatılışlarından yaklaşık 40 yıl sonra Voyager sondaları bu sayede temel enstrümanlarını çalışır tutarak bize hala veri göndermeye devam etmektedirler.

Apollo 12’den 17’ye kadar Ay görevlerinde de RTG’ler kullanılmıştır ve kaza geçiren Apollo 13 hariç, bütün jeneratörler Ay yüzeyinde bırakılmıştır.

Apollo 13’ün ay modülündeki jeneratör ise Ay modülü ayrılmadığı ve modül mürettebatın hayatta kalması için hayati önem taşıdığından Dünya’ya kadar getirilmiş ve herhangi bir kazayı önlemek amacıyla Pasifik okyanusunda 6.1 kilometre derinlikteki Tonga çukuruna düşürülmüştür. RTG jeneratörü Dünya’ya girişi kazasız atlatmış ve sızıntıya sebep olmadan çukurun derinliklerine gömülmüştür. Aygıt, yakıtı 870 yıl boyunca güvenle muhafaza edecek şekilde tasarlandığından ve bu süre zarfında radyoaktivitesi azalacağından dolayı herhangi bir riski de yoktur.

Bu RTG’leri taşıyan araçlarla ilgili şimdiye kadar 5 kaza yaşanmıştır. Bunların iki tanesinde, Apollo 13 ve bir meteoroloji uydusunda herhangi bir sızıntı gerçekleşmemiş olmasına rağmen; geri kalan iki Rus ve bir Amerikan uydusu fırlatılırken infilak etmiş ve geniş alanlarda düşük seviyede radyasyon saçan yakıt parçacıkları salmışlardır.

Pu-238-USEnergyDepartment

RTG’lerde kullanılan Plütonyum-238 böyle verimli olmasına rağmen oldukça pahalıdır ve üretimi zordur. Bizzat nükleer reaktörlerde üretilir. Amerika’da üretimi 1988’de durmuştur ve 1993’den beri Rusya’dan ithal edilmektedir. Ancak son yıllarda Rusya’nın da stokları azalmıştır. Şu anda NASA’nın sivil görevlere ayrılan stokları 2020’de Marsa gidecek yeni bir yüzey aracı ve 2024’te fırlatılacak ayrı bir görev için yetecek kadardır. Bu sebeple NASA önümüzdeki yıllarda daha fazla yakıt üretmek için eski reaktörleri açmayı planlıyor.

RTG’ler tarafından üretilen ısı, bir yakıtı ısıtıp hızlandırarak itki elde etmekte de kullanılabilir. Bu fikir üzerinde yapılan çalışmalar “Geleceğin İtki Sistemleri” yazı dizimizde anlattığımız Rover projesi ve nükleer termal roketlere esin kaynağı olmuştur.

Berkan Alptekin

Not: Bu makalemizi ve daha fazlasını koruyarak kaybolmasının önüne geçip, yaşadığımız kaza sonrasında yeniden sitemize eklememize katkıda bulunan Çetin Bal‘a teşekkür ederiz. 




Kızılötesi Avcısı: Spitzer Uzay Teleskobu

Işık, elektromanyetik spektrumda farklı dalga boylarına göre sıralanmıştır ve her bir dalga boyu farklı enerjiye sahiptir. Dalga boyu düşük olan ışık daha enerjiktir. Ve de astronomlar gökyüzünü, sadece görünür ışıkla değil, Spitzer gibi farklı dalga boylarında ışığa duyarlı teleskoplarla da gözlemlerler.

Elektromanyetik dalgaların isimleri en düşük enerjili olandan en yüksek enerjili olanına göre şu şekildedir: Radyo Dalgaları, Mikrodalgalar, Kızılötesi Dalgalar, Görünür Bölge Işınları, Morötesi Işınlar, X-ışınları ve Gama Işınları. Bu dalgaların toplam enerjisini meydana getiren enerji parçacıkları ise fotonlardır. Elektromanyetik dalgaların uzayda bir noktadan başka bir noktaya ilerlemesi de bu fotonların dalgalarla birlikte taşınmasıyla olur.

Gözlerimiz foton adı verilen bu temel parçacığa karşı duyarlıdır çünkü, fotonlar gözümüzdeki retinada bulunan ışığa duyarlı reseptörleri uyarmaya yetecek kadar enerjiktir. Fakat bu, gözümüzün elektromanyetik spektrumdaki tüm dalga boylarını algılayabileceği anlamına gelmez.

Çıplak gözümüzle ancak spektrumun görünür bölgesindeki dalga boylarına sahip fotonları algılayabiliriz. Görünür bölgenin dışında kalan kısımlardaki ışığı ancak teleskoplarla -o dalga boyuna göre ayarlanmış filtrelerle- görebiliriz. Uzayda konuşlandırılmış, bu farklı dalga boylarından aldığı ışımalara göre gözlem yaparak, gün geçtikçe yeni keşiflere imza atan ünlü ‘büyük gözlemevi’ teleskoplarımız vardır.

Cassiopeia A Bulutsusu’nun Spitzer tarafından alınmış kızılötesi fotoğrafı.

 

Bu konuda hiç kuşkusuz aklımıza ilk gelen Hubble Uzay Teleskobu’dur. Fakat diğerlerinin de hakkını yememek adına bugün Spitzer Uzay Teleskobuna değinmek istedik. Hubble, Spitzer gibi göz bebeği teleskopların ardında yatan bir isim vardır. O da Lyman Spitzer.

Lyman Spitzer, Yale ve Princeton’da okumuş, astrofizik eğitimi almış ve araştırmalarının çoğunu yıldızlararası maddeyi inceleyerek gerçekleştirmiştir. Bugün biz onu Hubble Uzay teleskobunun fikir babası olarak tanırız. Spitzer, 1946 yılında, henüz NASA kurulmadan önce, atmosferimizin bulanıklaştırma etkisinden kurtulmuş bir uzay teleskobu yapılmasını önermiştir. Bunun üzerine de ajans, aralarında Hubble’ın da olduğu dört adet büyük uzay gözlemevini yapmıştır. Diğerleri ise Compton Gamma-Işını Gözlemevi (CGRO), Chandra X-Işını Gözlemevi ve Kızılötesi Uzay Teleskobu Tesisi (SIRTF). SIRTF, zaman içinde zaman içinde Spitzer’ın adını almıştır.

Spitzer Uzay teleskobu uzaydaki nesnelerden kızılötesi ışınımda görüntü alır. Kızılötesi (IR veya Infrared) ışınım, ısıtma yoluyla olan, yararlı etkisi sonucu genellikle ‘ısı radyasyonu’ olarak adlandırılan ve tıp, teknoloji gibi birçok alanda kullanılan ışınımdır. Yine birçok uzay ajansı Dünya’yı algılayabilmek için kullandıkları / gönderdikleri teleskoplarını atmosferik olaylar, hava durumu, okyanus sıcaklıkları ve yüzey değişiklerini gözlemlemek amacıyla IR dedektörleriyle donatmaktadırlar.

Astronomide, yakın, orta ve uzak kızılötesi olmak üzere üç tür kızılötesi incelenir. Yakın ve orta bir IR dedektörü ile yıldızlararası toz bulutlarının içi görülebilirken, uzak kızılötesinde galaksimizin düzlemi parlak bir şekilde görülebilir.

Orion takımyıldızı yönündeki ünlü Atbaşı Nebulası’nın infrared dalga boyunda (solda) ve görünür ışık dalga boyunda (sağda) alınmış iki görüntüsü. Ifrared dalgaboyu ile, bulutsunun içindeki oluşma aşamasında olan yıldızları seçebiliyoruz.

 

2003 yılında NASA tarafından uzaya fırlatılan Spitzer Uzay Teleskobu, yakın, orta ve uzak kızılötesi ışınlara duyarlı olmak üzere geliştirilmiştir ve 3-180 mikron dalga boyları arasında yayılan kızılötesi ışığın tayfını tespit eder (Mikron: bir metrenin milyonda biri büyüklüğünü ifade eden mikroskobik ölçü birimidir).

Kızılötesi yakalayıcısı olan bu gözlemevi, 0.85 metre çapında bir teleskop ve soğutulmuş bir vaziyette bulunan üç bilimsel aygıta sahiptir. Spitzer’ın, cihazlarını en soğuk şekilde muhafaza eden sıvı helyumu bittiğinde esas görevi son bulmuş olsa da, halen veri göndermeye devam etmektedir. 2003 yılından beri birçok keşfi vardır fakat, en sonuncusu; diğer gözlemevleriyle birlikte yapmış olduğu kuytuda bir yerlerde saklanmış olan Trappist-1 adlı cüce yıldızın yörüngesindeki bizleri bir hayli heyecanlandıran 7 ötegezen. Spitzer’in ismine, bu keşifle aşina olduk.

Ayrıca, Spitzer 2005 yılında uzak yıldızların yörüngesindeki iki Güneş Sistemi dışı gezegenden (ötegezegen / exoplanet) gelen ışığı doğrudan tespit eden ilk teleskop olmuştur. En büyüleyici gözlemlerinden birinde, evrendeki en eski yıldızlardan gelmesi muhtemel olan bir ışık yakalamış ve yine güneşdışı bir gezegenin meteoroloji haritasını ortaya çıkarmıştır.

Spitzer
Spitzer’in gözünden, kızılötesi dalga boyunda Sombrero Galaksisi.

 

Optik teleskoplar, yıldız doğumu bölgelerini görüntülediğinde yalnızca yıldız ışığıyla hatları belirginleşmiş karanlık bir sütun görürken, kızılötesi-etkin bir teleskop olan Spitzer, kızılötesi ışığın avantajlarını kullanarak toz bulutlarından içeri girer ve yıldız embriyolarını, yeni doğmuş yıldızları gözler önüne serer.

Spitzer dışında uzaya fırlatılmış olan kızılötesi ışınları algılama yeteneğine sahip başka gözlemevleri de vardır fakat, bunların içinde Spitzer’ın en büyüğü olduğunu ekleyelim. Göreve devam eden ve görevi bitmiş olan bu gözlemevlerinden bazıları şunlardır:

Hawaii (Gemini, IRTF), Şili (VISTA, Gemini), Wyoming (WIRO), Herschel Uzay Gözlemevi, Geniş-Alan Kızılötesi Araştırma Kaşifi (WISE) ve Kızılötesi Astronomi Uydusu (IRAS).

IRAS, Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve Hollanda tarafından yapılan uzaydaki ilk IR gözlemevidir ve 1983 yılında on ay boyunca gözlem yapmıştır. Yaptığı birçok çalışmanın yanı sıra, Samanyolu’nun merkezini tespit etmek için gaz ve toz bulutlarının içine dalmıştır.

Reyhan Çelik




Astronomi Bilimi Neden Gerekli?

Gökyüzü herkesi heyecanlandırmayabilir. Herkes gökcisimlerini gözlemlemek, takip etmek için istekli olmak, Astronomi ve Uzay Bilimleri ile ilgili olmak zorunda değildir.

Hatta herkes bilimsel gelişmeleri yakinen takip etmek ve bundan zevk almak durumunda da değildir. Ancak, günümüzde kimse bilimi ve bilimsel gelişmeleri yok sayacak lükse sahip değildir. Her bilimsel gelişme, günlük hayatımızı kolaylaştıran, yaşamımızı zenginleştiren birer adım iken, bilim ile ilgilenmek ve bilimsel gelişmeler için zemin hazırlamak zaruri bir durumdur.

Bilimsel bir keşfin ya da gelişmenin etkisinin hangi disiplinlere kadar ulaşacağını, ileride hangi teknolojik aletin tasarımında başlangıç olacağını her zaman kestirmek mümkün değildir. Uzay çalışmaları için keşfedilmiş ama günlük hayatta kullandığımız birçok teknoloji vardır.

radyo-teleskop-87109917
Radyo Teleskopların Temel Çalışma ve Veri Kaydetme Yöntemleri (Görsel kaynağı: http://abyss.uoregon.edu/~js/images/radio_telescope.gif)

 

Mesela, astronomlar yıldızların doğum bölgeleri, bulutsuları, derin uzay cisimleri ve nicesi gibi çalışma alanlarındaki cisimleri gözlemleyebilmek ve inceleyebilmek için dünya üzerinde ya da yakın uzayda konumlandırılmış, gelişmiş gözlem aletleri kullanmak durumundadırlar.

Radyo, uzun dalga boyu gözlemleri yapabilmek için Radyo Astronomlar, radyo alıcılarının ve uydularının iletişim gelişimine liderlik ettiler ve uydu konumlama, ileri navigasyon (GPS) teknolojisinin gelişmesine aracı oldular.

Astronomi
Dünya üzerinde ya da yakın uzayda konumlandırılan gözlem aletleri (Görsel kaynağı: http://www.windows2universe.org/earth/Atmosphere/earth_atmosph_radiation_budget.html)

 

Günümüzde gelişen uydu sistemleri ile tarım ürün toplam tespitleri, mineral ve su gibi doğal kaynakların tespitleri, deprem fay hatları ve benzer haritalama işlemleri, afet zarar tespitleri yapılabilmektedir. Meteorolojik tahminler, balıkçılık ve WIFI/WLAN internet bağlantı teknolojileri radyo astronomi sayesinde gelişen uydu sistemlerinin günlük hayatımıza yansımalarından bazılarıdır.

Yıldızların temel özelliklerine ulaşmanın yolu, onlardan gelen ışığın incelenmesi, tayflarının analizi ile mümkündür. Bu ihtiyaca karşı geliştirilen yüksek çözünürlüklü görüntüleme teknikleri; bugün tıp alanında hücre gelişim gözlemlerinden, bir hastanın iç organlarının görüntülenmesine ve ameliyatsız muayenesine kadar (MR, Doppler, Endoskopi gibi) detaylı inceleme için kullanılmaktadır. Yine, Astronot robot (Robonaut) teknolojisi ile robotik ameliyatlar paralel ilerlemektedirler.

robonaut2-1771661
R2, Uzaya Giden İlk İnsansı Robot  (https://www.nasa.gov/sites/default/files/fs201402002_jsc_robonaut2_fs_updates4.pdf )

 

Gökcisimlerinden alınan görüntüleri kaydetmek için geliştirilen CCD alıcılar, video kayıt cihazları, telefonlarımızda ve dijital fotoğraf makinelerimizde kullanılan teknolojilerdir.

Diş kaplamalarında kullanılan seramik kaplamalar, kırılmaz-çizilmez camlar uzay araçları için tasarlanan teknolojilerdir. Güvenlik noktalarında kullanılan X-ışın tarayıcıları astronomide özellikle nötron yıldızları, karadelikleri incelemek için kullanılan X-ışın teleskoplarındaki teknolojiye dayanmaktadır.

Yukarıda yazılanlara ek, doğrudan ya da dolaylı olarak uzay teknolojileri ile ilişkili örnekleri çoğaltmak mümkündür. Başta da söylediğimiz gibi, bilimsel bir keşfin etkilerini tam olarak öngörmek mümkün değildir. Ülkenizde yapılan her bilimsel keşif, sanayinize üretim olarak dönmektedir. Varlıklı olmak isteyen bir ülke bilime önem vermek zorundadır.

Büşra Özşahin




“Öteuydu”lar Üzerinde E.T’yi Aramak

Ben küçükken, bildiğimiz tüm gezegenler Güneş Sistemi’mizdekilerden ibaretti. Astronomlar gökyüzündeki yıldızların bir çoğunun da birer gezegeni olduğunu varsaydılar fakat, bu sadece yapılmış bir tahmindi.

Mantıken bunu kesin olarak bilemezdik, çünkü bu gezegenler gülünç derecede küçük ve solgundu. Onları görebilmek ya da üzerlerinde çalışmak tamamen ihtimal dışı görünüyordu. “Güneş sistemi dışı gezegenler” ya da “ötegezegenler” profesyonel astrofiziğin değil, bilim kurgunun konusuydu.

Bir zamanlar böyle düşünülüyor olduğuna inanmak güç. Bir ötegezegenin ilk tam tespiti 1991’de; bir yıldızın, çevresinde dönen ötegezegenin etkisiyle, belli belirsiz sallanmasıyla oldu ve o günden sonra bu alan çok ilerledi. Şu anda 1.600 doğrulanmış ve neredeyse 4 bin aday ötegezegen var. Bazıları Merkür’den küçükken, bazıları Jüpiter‘den büyük olabiliyor. Ana yıldızların etrafındaki dönüşlerini tamamlamaları bazılarının birkaç saatini alırken, bazılarınınki birkaç yüzyıl sürüyor. Ve bizim bildiklerimiz, Samanyolu Galaksisi’ne yayılmış olduklarını düşündüğümüz yüzlerce milyar ötegezegenin sadece küçük bir kısmı.

Fakat ötegezegenlerin altın çağı yeni yeni başlamışken başka bir bölüm de şekilleniyor: “Öteuydu“ları avlamak.

Dünya Benzeri Gezegenlerden Öteuydulara

Öteuydu; bir yıldızın çevresinde dolanan bir gezegenin etrafında dönen uydularına denir. Daha önce öteuyduları duymamış olabilirsiniz, fakat Avatar, Jedi’nin Dönüşü, Prometheus gibi filmlerin hayranıysanız bu sizin için tanıdık bir alandır. Üçünde de olayların büyük çoğunluğu bir öteuyduda geçiyor.

Öteuydu
Üzerinde yaşam olmayacağını düşündüğümüz dev gezegenlerin çevrelerindeki uydular yaşam için dost canlısı yerler olabilir.

 

Peki ya gerçek hayat? Kaç tane öteuydu hakkında bilgimiz var? An itibariyle sıfır! Fakat Endor ve Pandora’nın gerçek hayattaki benzerlerini bulmak için araştırmalar devam ediyor.

Yüzlerce veya binlerce ışık yılı uzaklıktaki solgun yıldızların etrafında dönen uzak gezegenlerin yörüngesinde küçük kayalar aramanın, belirsiz bir akademik meşgalenin çok kesin bir örneği olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat öteuydu konusu büyük bir mesele haline gelmek üzere.

Ötegezegenlerin bu kadar heyecan verici olmalarının sebebi; en büyük sorulardan birinin cevabına giden yol üzerinde olmalarından kaynaklanır: ‘Yalnız mıyız?’. Daha fazla ötegezegen buldukça şu soruları sorarız: ‘Orada hayat olabilir mi?’,’Dünya ile benzer bir şeyi var mı?’. Fakat şu ana kadar ne Dünya’ya eş değer bir ötegezegen bulabildik ne de içlerinden herhangi birinin, Dünya benzeri olsun veya olmasın, canlılığa ev sahipliği yapıp yapmadığı sorusunu cevaplayabildik.

Hayat Arayışında Öteuydulara Giriş

Öteuyduların, bu küçük uzak dünyaların, hayat umudu taşıyor olmasının çeşitli nedenleri var. İlk olarak şöyle bir gerçek var ki; Ay’ın oynadığı göz ardı edilemez rol olmasa Dünya’da hayat hiç var olmayabilirdi.

Dünya’nın ekseni, Güneş etrafındaki dönüşüyle bağlantılı olarak 23.5 derece eğiktir. Bu eğiklik bize mevsimleri verir ve eğiklik göreceli olarak küçük olduğu için Dünya’daki mevsimler ılımandır: Çoğu yer asla aşırı sıcak ya da dayanılamayacak kadar soğuk olmaz. Yaşam için can alıcı olan şeylerden biri bu eğikliğin çok uzun zaman boyunca aynı kalmış olmasıdır: Milyonlarca yıldan beri bu eğikliğin açısı sadece birkaç derece oynamıştır.

beauty_sit_dress_slender_legs_reading_moonlight_beautiful_mood
Ay, gezegenimizde şekillenen hayatın gidişatına yön veren en önemli unsurlardan biri. Eğer Ay olmasaydı, belki şu an çok farklı bir Dünya ve üzerinde çok daha farklı yaşam şekilleri olabilirdi.

 

Dünya’yı bu kadar istikrarlı tutan nedir? Ay’ın çekim gücü…

Aksine Mars’ın, göz ardı edilebilir çekim gücüne sahip iki küçük uydusu vardır. Dengeleyici bir etki olmadan Mars, milyonlarca yılda eksen eğikliği 0 ile 60 derece arasında değişerek öne arkaya savrulup durmuş, bu durum iklim koşullarında aşırı değişimlerle sonuçlanmıştır. Bu koşullarda Mars’ta var olmuş herhangi bir yaşam formu sürekli değişen son derece çetrefilli koşullara adapte olmak zorunda kalırdı.

Ay olmadan Dünya’mız; fosil kayıtlarıyla doğrulanan mevsimlerin göreceli sabitliği yerine, kaotik iklim koşullarına maruz kalırdı.

Kozmik Anafor’un notu:
Makale yazarının burada dile getirdiği Ay’ın Dünya üzerindeki yaşamı şekillendirici etkisi, spekülasyona açık bir konudur ve tartışılmaktadır. Ay’ın hiç olmadığı bir Dünya’da yaşamın var olamayacağını söyleyemeyiz. Yine, Ay’ın yokluğunda canlıların uzun dönemli radikal iklim değişikliklerine adapte olup olamayacakları hakkında da net çıkarımlar yapamayız. Hatta Ay’ın varlığı, yeryüzündeki canlı çeşitliliği üzerinde sınırlandırıcı bir etkiye dahi sebep oluyor olabilir. 

Ay’ın çekim gücü ayrıca denizlerde gelgitleri meydana getirir. Milyarlarca yıl önce, okyanuslardaki gelgitler antik kayalık kıyılarda değişen tuz oranı döngüleri meydana getirdi. Bu tekrar eden döngüler, ilk DNA benzeri moleküllerin üretimi için gerekli olan benzersiz kimyasal süreçlerin oluşmasını sağlamış olabilir.

Öteuyduların Dünya Benzeri Ortamları Olabilir

Görünen o ki; başka bir Dünya arayışımıza devam ederken, Ay gibi bir uydu tarafından eşlik edilmeyen, Dünya’nın ikizi diyebileceğimiz bir gezegen olası değil. Kendi gezegenimiz gibi bir yer bulmanın anahtar bileşeni öteuydular.

45454exoplanetFakat; şimdiye kadar bulduğumuz ötegezegenlerin çoğunun, konuksever ortamların aksine, en azından bizim bildiğimiz tarzda bir yaşamı desteklemekten uzak, şişman gaz kütleleri olduğu gerçeği cesaretimizi kırmamalı. Henüz bilmediğimiz şey bu ötegezegenlerin uyduları olup olmadığı. Bu olasılık umut verici, çünkü öteuyduların muhtemelen okyanuslara ve atmosfere ev sahipliği yapan daha küçük, kayalıklı ya da buzlu yapıda olmaları bekleniyor.

Titan (Satürn’ün uydularından biri) Dünya’nınkinden bile daha yoğun, kalın bir atmosfere sahipken; tahminen Enceladus (Satürn’ün başka bir uydusu), Europa ve Ganymede‘in (Jüpiter’in uyduları) yer altı okyanuslarına ev sahipliği yaptığı düşünülüyor. Dolayısıyle eğer dışarıda bir yerde hayat varsa; bunun uzak bir gezegende değil uzak bir uyduda olması muhtemel.

Av devam ediyor. Herhangi bir öteuydu, doğrudan görülmek için çok solgun olduğundan, gök bilimciler araştırmalarında ustaca dolaylı teknikler kullanıyorlar. Bu uyduların milyarlarcası kesin olarak dışarıda bir yerlerde ve biz onları bulacağız. Bu küçük dünyaların, devasa soruları yanıtlamak için bize yardımcı olmaları çok sürmeyecek.

Bryan Gaensler, Dunlap Astronomi ve Astrofizik Enstitüsü Müdürü, Toronto Üniversitesi

Çeviren: Merve Yağmur Şahin

Ek okuma: Gaz devi gezegenlerin uydularında yaşam ihtimali.

Kaynak: Space.com




Himiko Bulutu (Galaksisi)

Japonya Ulusal Gözlemevi’ne ait 8.2 metre ayna çaplı Subaru Teleskobu‘yla astronomlar 1999 yılından beri gözlemler yapıyor.

Subaru, Hawaii’deki Mauna Kea gözlemevlerinin teleskoplarıyla birlikte çalışıyor. Böylece gökyüzünün büyük bir bölümünü taramayı başarabiliyorlar. Subaru’nun bugüne kadar gerçekleştirdiği en önemli çalışmalardan biri hiç şüphesiz 2009’da keşfedilen “Himiko Bulutu“.

Subaru Teleskobu
Subaru Teleskobu

 

Himiko Bulutu’nun adı MS 170-248 yılları arasında yaşamış Japon kraliçe Himiko’dan geliyor. Himiko Bulutu aslında 55 bin ışık yılı genişliğinde, oldukça büyük bir galaksi (Samanyolu Galaksisi’nin çapının yarısı kadar). Büyük olduğu kadar bizden de oldukça uzak bir mesafede, yaklaşık 12.9 milyar ışık yılı ötede bulunuyor.

Eğer astronomiyle şöyle ya da böyle ilgileniyorsanız, uzağa baktıkça geçmişe de bakılmış olunacağını biliyor olmalısınız. Dolayısıyla 12.9 milyar ışık yıllık uzaklığa bakmak, 12.9 milyar yıl geçmişe bakıyor olmak anlamına gelir. Bu yüzden Himiko Bulutu, evrenin en genç galaksilerinden biri olma ünvanını taşıyor. Himiko Bulutu Galaksisi’nin Büyük Patlama’dan 800 milyon yıl sonra oluştuğu düşünülüyor. Başka bir deyişle Himiko Bulutu Galaksisi, evrenin şu anki büyüklüğünün yüzde 6’sı kadarıyken oluşmuştu.

Subaru, Hubble ve Spitzer işbirliği ile ortaya çıkarılan fotoğraflar. Solda kare ile işaretlenmiş alan Himiko'nun konumunu gösterirken sağdaki fotoğraflar Himiko Bulutu'nun kızılötesi fotoğraflarını göstermekte.
Subaru, Hubble ve Spitzer işbirliği ile ortaya çıkarılan fotoğraflar. Solda kare ile işaretlenmiş alan Himiko’nun konumunu gösterirken sağdaki fotoğraflar Himiko Bulutu’nun kızılötesi fotoğraflarını göstermekte.

 

Himiko oldukça genç bir galaksi olduğundan üzerinde hidrojen ve helyum dışında başka elementlere rastlanmadı. Bu durum doğal olarak bilim insanlarının böylesine genç bir galaksinin nasıl bu kadar büyüdüğünü ve oldukça fazla enerji yaydığını merak etmelerine sebep oldu. Yürütülen araştırmalar 20 bin ışık yılını kapsayan üç yıldız kümesinin varlığını doğruladı ve bu üç yıldız kümesinin yeni yıldızların oluşmasına zemin hazırladığı anlaşıldı.

Özetle, üç yıldız kümesi güçlerini birleştirip yılda 100 Güneş kütlesiyle aynı oranda yıldız oluşmasını sağlamıştı. (Himiko Bulutu Galaksisi şu an yaklaşık olarak 40 milyar Güneş kütlesine eşit bir kütlede) Birleşen bu üç yıldız kümesi de Himiko’nun yaydığı yoğun enerjiyi açıklamaya bir nebze de olsa yetiyor. Ayrıca bu türden üçlü birleşimlerin evrende oldukça nadir görülen olaylardan olduğunu da ekleyelim.

Erken evren hakkında bilgilerimiz oldukça yetersiz olduğundan Büyük Patlama’dan 800 milyon yıl sonra oluşmuş Himiko Bulutu Galaksisi’nin araştırılması da erken evreni anlayışımız açısından önemli bir rol oynuyor.

Kemal Cihat Toprakçı




Disiplinler Arası Mistik Alan: Arkeoastronomi

Bilimsel birikimimiz büyüdükçe, disiplinler arası alanları oluşturan sınırların da yok olmasına ihtiyaç duymaktayız. Bunun en güzel örneklerinden biri de Arkeoloji ve Astronomi disiplinlerinin beraber ilerlediği alan; Arkeoastronomi.

Astronomi bilimiyle uğraşabilmek için “gören göz yeter” derler. Bazen gerçekten de yeterlidir. Mesela, Güneş’in ve Ay’ın gök küredeki hareketlerini takip etmek, takımyıldızlarını oluşturmak ve mevsimsel döngülerini belirlemek için, basit bir tahta çubuk haricinde gelişmiş astronomik aletlere ihtiyaç yoktur. Bu sebeple, Astronominin insanlık tarihindeki ilk disiplinlerden biri olması ve eski çağ insanları için önemli olması beklenen bir durumdur. Astronomi Biliminin Doğuşu başlıklı yazımızı buradan okuyabilirsiniz:

Arkeolojide eski çağlarda belirli bir yer ve zaman için, doğa ve çevre koşullarının nasıl olduğunu belirlemek adına her veri çok kıymetlidir. Bu noktada, modern astronomi sayesinde belirli bir yer ve zamanda güneşin, ayın ve yıldızların konumlarını belirlemek, yaşanmış gök olaylarını tespit etmek mümkündür ve bu tespitler bazen arkeolojinin çok işine yarar.

astroarkeoloji1-10481997
İrlanda’da bulunan, bir Güneş tutulmasını betimleyen, taş üstüne yapılmış çizim. Bu çizim, bilinen en eski Güneş tutulması kaydıdır ve arkeoastronomi açısından en değerli objelerden biridir.

 

Bugün herkesin ücretsiz kullanabileceği bilgisayar programlarıyla ya da planetaryumlarla, istenilen yerin, istenilen zamana göre gökyüzünü rahatlıkla belirleyebilmekteyiz. Örnek olarak, İrlanda’da 5.000 yıl önce kayalara kazınmış güneş tutulması yani, bilinen kaydedilmiş en eski Güneş tutulması tarihinin MÖ. 30 Kasım 3340 olduğunu bilim insanları, modern astronomi sayesinde, dönemde yaşanmış 92 güneş tutulmasını inceleyerek belirlemişlerdir. Detaylı okuma ve görsel kaynağı için link

Adıyaman ilindeki Nemrut Dağı zirvesinde, 2000 yıl önce var olmuş Kommagene Krallığı kalıntılarından aslan kabartmasının üzerindeki ay ve yıldız figürleri dikkat çekmektedir ve bu kalıntı “aslanlı horoskop” şeklinde anılmaktadır.

astroarkeoloji2-2881661
Kum taşından yapılmış aslan kabartmasındaki astronomik cisimleri bu görselde görebilirsiniz.

 

Aslanlı horoskobun boynunda bir hilal kabartması ve vücudunda birçok yıldız kabartmaları vardır. Bu kabartmalarda 8 ışınla ifade edilmiş yıldızlardan farklı olarak, 16 ışınlı üç büyük şekil vardır ve bunların, çıplak gözle rahatlıkla görülüp hareketleri izlenebilen “Jüpiter, Merkür ve Mars” gezegenleri olduğu arkeoastronomlar tarafından belirlenmiştir. Yine modern astronomi teknikleriyle, ayın ve bu 3 gezegenin birbirleriyle yaptığı açılar göz önünde bulundurulmuş, bu gök dizilimine uyan en uygun tarihin M.Ö. 17 Temmuz 98 olduğu hesap edilmiştir.

Son yılların en ilgi çekici arkeolojik alanlarından birisi olan Göbeklitepe tapınağı ise Şanlıurfa ilinde yer almaktadır. MÖ. 9600’lü yıllarda inşasına başlandığı ortaya çıkan tapınağın keşfi ile dinin yerleşik hayattan sonra değil, daha önce de olduğunu kanıtlanmıştır.

arkeoastronomi
Göbeklitepe tapınaklarını oluşturan dikili taşların üzerindeki astronomik figürler.

 

Arkeoastronomlar, Göbeklitepe’yi oluşturan dikili taşların birinde bulunan H ve I harflerine benzeyen kabartmaların aşağısında yer alan sembollerin, Güneş ve Ay sembolleri olduğunu düşünmektedirler. Bu figürlerde Ay hilal halinde, Güneş ise merkezinde bir oyukla betimlenmiştir.

Tapınak hakkında çalışan arkeoastronomlar, tapınak dikli taş sayısının 12 olmasından, H’ye benzer figürün Orion (Avcı) takımyıldızına benzemesinden ve benzer astronomik delillerden ürettikleri çeşitli teorileri tartışmaktadırlar.

Gündemde olan teorilerden biri de, Göbeklitepe tapınaklarının “kış aylarının gelişini müjdeleyen” Sirius yıldızının doğumunu kutlamak için inşa edilmiş olabileceği şeklindedir. Bu delillere bakılınca, belki de Göbeklitepe tapınakları ilk dini tapınak ve bir gözlemeviydi… Arkeoastronomi alanındaki gelişmelerle bu soruların cevapları bulunacaktır.

Buşra Özşahin




Osmanlı Astronomisi’ne Genel Bir Bakış

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan (1299) Fatih’in tahta çıkmasına (1451) kadar geçen sürede müsbet bilimler Osmanlılarda pek ilgi görmemiştir.

Matematik ve astronomi alanlarında Osmanlı Devleti’nin en önemli dönemi, Fatih zamanında Türkistan’dan İstanbul’a davet edilen Ali Kuşçu ile başlamış ve Fatih Sultan Mehmed’in ölümünden sonra bir süre daha pozitif bilimlere gösterilen ilgi sürmüştür. Ne var ki, Osmanlıların İstanbul’u fethettikten sonra Batı ile teması sonucu Batı’da başlayan Rönesans hareketlerinden etkilenmesi beklenirken, tam tersine, astronomi alanında önemli bir gelişme olmamış, eskiye bağlı kalınmakta ısrar edilmiştir.3

Osmanlıların en önemli faaliyetlerinden biri, ele geçirdikleri yerlerde, hiç vakit kaybetmeden, kültür çalışmalarını başlatmak amacıyla medreseler açmak olmuştur. Fatih de İstanbul’un fethinden sonra, önce kilise ve manastırlardan bazılarını medreseye çevirip, buralarda hemen öğretimi başlatmış, dönemin önemli bilim adamlarını toplayarak burada dersler vermelerini sağlamıştır. Ali Kuşçu, Osmanlılarda ilk matematik ve astronomi hocası ünvanına sahip olup ayrıca medreselerin programını Molla Hüsrev ile beraber hazırlamıştır.4

Osmanlı astronomi çalışmalarında, Uluğ Bey’in Semerkand’da kurduğu Semerkand Gözlemevi’nde yetişen bilim adamların büyük rolü bulunmaktadır. Gözlemevi’nin bir süre müdürlüğünü yapan Kadızâde’nin (1337-1412) Türkistan’da yetiştirdiği iki öğrencisi sonradan Osmanlı Devleti’ne gelerek matematik ve astronomi bilimini yaymışlardır. Bunlardan biri Fethullah Şirvanî’dir (ölm. 1486).

Uluğ Bey Medrese ve Rasathanesi
Uluğ Bey Medrese ve Rasathanesi

 

Şirvanlı olan Fethullâh Şirvânî, Semerkand’da tahsiline başlamış ve daha sonra Kastamonu’ya gitmiştir. Candaroğlu İsmail Bey’in ilgisini çekmiş ve burada kelam, mantık, astronomi ve matematik okutmuştur. Kastamonu’yu 1462’de Osmanlı hakimiyetine alan Fatih’ten de saygı ve iltifat gören Fethullah Şirvanî, Anadolu’da matematik, geometri ve astronomi bilimleri öğretimini başlatmış olan Osmanlı bilginlerindendir. Onun en önemli eseri, hocası Kâdî-Zâde Musa Paşa’nın Şerh el-Mulahhas fî’l-Hey’e adlı eserine yazdığı Hâşiye ‘Alâ Şerh el-Mulahhas lî Kâdî-Zâde adındaki Arapça haşiyedir. 1473 yılında tamamlanmış ve Fatih’e ithaf edilmiş olan bu eser Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.5

Yine Türkistan’da yetişen diğer bir bilim adamı da Ali Kuşçu’dur. Hangi ilde ve tarihte doğduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, 15. yüzyılın ilk çeyreğinde Maverâünnehir bölgesindeki Semerkand’da doğduğu kabul edilmektedir. Babası Timur’un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey’in (1394-1449) doğancıbaşısı idi. “Kuşçu” lâkabı da buradan gelmektedir. Ali Kuşçu, Semerkand’da bulunduğu sıralarda, Uluğ Bey de dahil olmak üzere, Kadızâde-i Rûmî ve Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî (?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından matematik ve astronomi dersleri almıştır. Ali Kuşçu bir aralık, öğrenimini tamamlamak amacı ile, Uluğ Bey’den habersiz Kirman’a gitmiş ve orada yazdığı Hall el-Eşkâl el-Kamer adlı risalesi ile geri dönmüştür. Dönüşünde, hazırlamış olduğu risaleyi Uluğ Bey’e armağan etmiş ve Ali Kuşçu’nun kendisinden izin almadan Kirman’a gitmesine kızan Uluğ Bey, risaleyi okuduktan sonra onu takdir etmiştir.6

Ali Kuşçu, Semerkand’a dönüşünden sonra, Semerkand Gözlemevi’nin müdürü olan Kadızâde-i Rûmî’nin ölümü üzerine Gözlemevi’nin başına geçmiş ve Zîc-i Uluğ Bey’in (Uluğ Bey Zîci) tamamlanmasına yardımcı olmuştur. Ancak, Uluğ Bey’in ölümü üzerine Ali Kuşçu Semerkand’dan ayrılmış ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına gitmiştir. Daha sonra Uzun Hasan tarafından, Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacı ile Fatih’e elçi olarak gönderilmiştir.7

1489299_377002339112918_409494044_n
Ali Kuşçu’yu betimleyen bir minyatür.

 

Bir kültür merkezi oluşturmanın şartlarından birinin de bilim adamlarını biraraya toplamak olduğunu bilen Fatih, Ali Kuşçu’ya İstanbul’da kalmasını ve medresede ders vermesini teklif eder. Ali Kuşçu, bunun üzerine, Tebriz’e dönerek elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul’a geri döner. İstanbul’a dönüşünde Ali Kuşçu, Fatih tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından sınırda karşılanır. Kendisi için ayrıca karşılama töreni yapılır. Ali Kuşçu’yu karşılayanlar arasında, zamanın ulemâsı İstanbul kadısı Hocazâde Müslihü’d-Din Mustafa ve diğer bilim adamları da vardır. İstanbul’a gelen Ali Kuşçu’ya 200 altın maaş bağlanır ve Ayasofya’ya müderris olarak atanır. Ali Kuşçu, burada Fatih Külliyesi’nin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik dersleri vermiştir. Ayrıca İstanbul’un enlem ve boylamını ölçmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu’nun medreselerde matematik derslerinin okutulmasında önemli rolü olmuştur. Verdiği dersler olağanüstü rağbet görmüş ve önemli bilim adamları tarafında da izlenmiştir. Ayrıca dönemin matematikçilerinden Sinan Paşa da öğrencilerinden Molla Lütfi aracılığı ile Ali Kuşçu’nun derslerini takip etmiştir.8

Astronomi bilimine verdiği önem sonucu devrinde bir çığır açarak değerli astronomların yetişmesini sağlayan ve Salih Zeki’nin “Osmanlı Türkiyesinin ilk gerçek astronomu”9 dediği Ali Kuşçu, 1474 yılında ölmüş ve Eyüpsultan civarına gömülmüştür.10

Ali Kuşçu’nun astronomi ve matematik alanında yazmış olduğu iki önemli eseri vardır. Bunlardan birisi, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih’e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır (1473). Eser bir giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında, nokta, çizgi, düzlem gibi bazı geometrik kavramların tarifleri yer alır. Birinci bölümde gezegenlerin küreleri ele alınmakta ve gezegenlerin hareketlerinden bahsedilmektedir. İkinci bölüm Yer’in şekli ve yedi iklim üzerinedir. Son bölümde ise Ali Kuşçu, Yer’e ilişkin ölçüleri ve gezegenlerin uzaklıklarını vermektedir. Bu son bölümün giriş kısmında ise, daire çevresi ve alanı, küre yüzeyi ve hacmi, birbiriyle orantılı dört miktardan bilinmeyen miktarın nasıl hesaplanacağı, üçgenlerin kenarları ve açıları arasındaki oranlar ele alınmıştır.11 Döneminde hayli etkin olmuş olan bu astronomi eseri bir elkitabı niteliğindedir ve yeni bulgular ortaya koymaktan çok, medreselerde astronomi öğretimi için yazılmıştır. Ali Kuşçu’nun diğer önemli eseri ise, Fatih’in adına atfen Muhammediye adını verdiği matematik kitabıdır.12

Ali Kuşçu’nun İstanbul’a gelmesi ve medreselerde dersler vermesiyle Osmanlılarda müsbet bilimlerde bir canlanma yaşanmış ve nitekim Ali Kuşçu’nun çabaları 16. yüzyılda semeresini vermeye başlamış ve Mirim Çelebi ve Takîyüddîn gibi önemli astronomlar yetişmiştir.

Ali Kuşçu ile Kadızâde-i Rûmî’nin torunu olan ve Mirim Çelebi (?-1525) adıyla tanınan Mahmud ibn Mehmed 16. yüzyılın önemli astronom ve matematikçilerindendir.. Dönemin önemli bilim adamlarından dersler almış ve matematik ve astronomide üstün bir başarı göstermiştir. Gelibolu Medresesi’nde müderrisliğe başlamış ve daha sonra çeşitli medreselerde görev yapmıştır. II. Bayezid zamanında, 1508’de Anadolu Kazaskerliği’ne getirilen Mirim Çelebi, Yavuz Sultan Selim padişah olduktan sonra, 1512’de bu görevden kendi isteğiyle ayrılmış, ancak Kanûnî Sultan Sülayman tarafından 1522-1523 tarihinde ikinci kez bu göreve getirilmiştir. Bir süre sonra yeniden görevden ayrılmış, Edirne’ye yerleşmiş ve ölümüne kadar bu şehirde kalmıştır. Mirim Çelebi’nin en tanınmış eseri Zîc-i Uluğ Bey (Uluğ Bey Zîci) için yazmış olduğu Düsturül-Amel ve Tashihül-Cedvel (İşlemin İlkesi ve Tablonun Düzeltilmesi, 1498) adlı Farsça şerhtir. Mirim Çelebi ayrıca Ali Kuşçu’nun Fethiye adlı astronomi eserine de Şerh el-Fethiye fî’l-Hey’e adında bir şerh yazmıştır. Bu eserler dışında, el-Makâsid adında astrolojiye dair bir kitabı ve pek çok risalesi vardır.13

16. yüzyılda Osmanlılar en büyük astronomi bilgini hiç kuşkusuz Takîyüddîn’dir. Takîyüddîn’in matematik ve astronomi başta olmak üzere birçok alanda araştırmaları vardır. Özellikle trigonometri alanındaki çalışmaları oldukça önemlidir. 16. yüzyılın ünlü astronomu Kopernik (1473-1543) sinüs fonksiyonunu kullanmamış, sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjanttan söz etmemiştir; oysa Takîyüddîn bunların tanımlarını vermiş, kanıtlamalarını yapmış ve cetvellerini hazırlamıştır.

Islam-and-Science
Takîyüddîn ve dönemin bilim insanlarının çalışmalarını gösteren bir Osmanlı minyatürü.

 

Takîyüddîn, ondalık kesirleri, Uluğ Bey’in Semerkand Gözlemevi’nde müdürlük yapan Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî’nin Miftâhü’l-Hisâb (Aritmetiğin Anahtarı, 1427) adlı yapıtından öğrenmiştir. Ancak Takîyüddîn’e göre, el-Kâşî’nin bu konudaki bilgisi, kesirli sayıların işlemleriyle sınırlı kalmıştır. Oysa Takîyüddîn ondalık kesirlerin, trigonometri ve astronomi gibi bilimin diğer dallarına da uygulanarak genelleştirilmesi gerektiğini düşünmüştür.14

Takîyüddîn, Bugyetü’ t-Tüllâb min İlmi’ l-Hisâb (Aritmetikten Beklediklerimiz) adlı kitabında göksel konumların belirlenmesinde kullanılan altmışlık yöntemin hesaplama açısından elverişsiz olduğunu söyler. Zira altmışlık yöntemde, kesir basamakları çok olan sayılarla çarpma ve bölme işlemlerini yapmak çok vakit alan bir iştir. Oysa onluk yöntemde, kesir basamakları ne kadar çok olursa olsun, çarpma ve bölme işlemleri kolaylıkla yapılabileceği için, Ay ve Güneş’in yanında gözle görülebilen Merkür, Venüs, Mars, Jupiter ve Satürn’ün gökyüzündeki devinimlerini gösterir tabloları düzenlemek ve kullanmak daha kolay olacaktır.15 Böylece Takîyüddîn, açıları veya yayları ondalık kesirlerle göstermiş ve gökbilimcilerinin en önemli güçlüklerinden birini gidermeyi amaçlamıştır.16

Takîyüddîn, ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye nasıl uygulanabileceğini kuramsal olarak gösterdikten sonra, 1580 yılında bitirmiş olduğu Teshîlu Zîci’l-A‘şâriyyi’ş- Şâhinşâhiyye (Sultanın Onluk Yönteme Göre Düzenlenen Tablolarının Yorumu) adlı kataloğunda uygulamaya geçmiştir. Bu katalog, İstanbul Gözlemevi’nde yaklaşık beş sene boyunca yapılmış gözlemlere göre düzenlenmiştir ve diğer kataloglarda olduğu gibi kuramsal bilgiler içermez. Sadece Yermerkezli sistemin ilkelerine uygun olarak belirlenmiş gezegen konumlarını gösterir tablolara yer verir.17

Takîyüddîn 1584 yılında İstanbul’da tamamlamış olduğu Cerîdetü’d-Dürer ve Harîdetü’l-Fiker (İnciler Topluluğu ve Görüşlerin İncisi) adlı başka bir yapıtında, son adımı atmış ve birim dairenin yarıçapını 10 birim almak ve kesirleri, ondalık kesirlerle göstermek koşuluyla bir Sinüs – Kosinüs Tablosu ile bir Tanjant – Kotanjant Tablosu hesaplayarak matematikçilerin ve gökbilimcilerin kullanımına sunmuştur.18

Batı’da ondalık kesirleri kuramsal olarak tanıtan ilk müstakil yapıt, Hollandalı matematikçi Simon Stevin (1548-1620) tarafından Felemenkçe olarak yazılan ve 1585’de Leiden’de yayımlanan De Thiende’dir (Ondalık). 32 sayfalık bu kitapçıkta, Stevin, sayıların ondalık kesirlerini gösterirken hantal da olsa simgelerden yararlanma yoluna gitmiş ve ondalık kesirleri, uzunluk, ağırlık ve hacim gibi büyüklüklerin ölçülmesi işlemlerine de uygulamıştır. Ancak, De Thiende’de ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye uygulandığına dair herhangi bir bulgu yoktur. Bu durum, Takîyüddîn’in yapmış olduğu araştırmaların matematik ve astronomi tarihi açısından çok önemli olduğunu göstermektedir.19

Takîyüddîn İstanbul Gözlemevi’nde önemli gözlemler yapmıştır. Bu gözlemler, sanılanın aksine, Ay ve Güneş gözlemleri yanında diğer gezegenlere ilişkin gözlemleri de kapsamaktadır.20 Takîyüddîn’in burada yaptığı gözlemlere dayanarak yaptığı Güneş teorisine ilişkin hesaplar da bu yüzyılın dünya çapındaki en başarılı çalışmaları olarak kabul edilmiştir. Güneş’in Yer’e göre görünür hareketini en iyi biçimde açıklayan ilk önemli teori, M.Ö. 150 yıllarında yaşamış olan ünlü bilim adamı Hiparkos tarafından ortaya atılmıştır. Hiparkos, Güneş’in hareketlerini açıklamak için Aristoteles’in (M.Ö. 4. yüzyıl) evren modeline uygun bir sistem geliştirmiştir. Buna göre; 1) Yer evrenin merkezinde ve hareketsizdir; 2) Bütün gök cisimleri Yer’in etrafında dairesel olarak dolanırlar ve hızları sabittir. Ancak yapılan gözlemler gezegenlerin muntazam bir hızla hareket etmediklerini göstermekteydi. Ayrıca gezegenlerin Yer’e olan uzaklıkları sürekli değişiyordu. Gözlemler bu temel prensipleri ile uyuşmuyordu. Hiparkos dışmerkezli (eksantrik) bir sistem kullanarak, gözlemlerle sistemi uyuşturmaya çalıştı. Hiparkos tarafından ileri sürülen ve daha sonra Batlamyus tarafından da benimsenen bu teoriyi İslâm astronomları olduğu gibi kabul etmişlerdir. Buna göre, Güneş, gerçekte kendi mümessil yörüngesinde değil, bu yörünge ile aynı düzlemde bulunan, dışmerkezli bir yörünge, yani “merkezi kaymış” bir daire (felek el-hâric el-merkez, dışmerkezli daire, eccentric) üzerinde bir yıllık sürede dolanmaktadır. Bu Güneş’in dışmerkezli yörüngesidir. Burada önemli olan dışmerkezliliğin (eccentricity) hesabıdır. Hiparkos, bu yörüngenin merkezi ile Yer’in merkezi arasındaki mesafeyi, mevsim farklarından yararlanarak hesap eder ve yörüngenin yarıçapı 60 birim olarak kabul edildiğinde, 2,5p olarak verir. Ancak Yer’in merkezden ne kadar kaydırılacağının tesbiti için kullanılan bu yöntemde dönence noktalarının tam olarak belirlenmesi çok zor olduğundan hata daha başlangıçta işin içine giriyordu. Başka bir yöntem de geliştirilemediğinden bu uygulama 16. yüzyıla kadar sürdü. Kopernik ve Tycho Brahe bu noktaları hesaba katmayan ve “üç gözlem noktası” yöntemi adı verilen bir yöntem geliştirdiler. Ancak bu yöntemin İslâm Dünyasında çok önceleri Beyrûnî (973-1048), Nasırüddîn-i Tûsî (1201-1274), Al Urdî, Nizamüddin al-Nişaburî gibi bilim adamları ve Takiyüddin (1526-1585) tarafından kullanıldığı görülmektedir. Takiyüddin Sidret ül-Müntehâ adlı eserinde gök cisimlerinin yörünge elemanlarının hesaplanmasında üç yöntemden söz eder ve şöyle der; “İkincisi, nerede olurlarsa olsunlar ikisi karşılıklı olmak koşuluyla üç nokta yardımı ile modernlerin izledikleri yoldur.” Takiyüddin bu yöntem ile dışmerkezlik değerini 2p 0ı 34ıı 6ııı 53ıv 41v 8vı olarak hesap etmiştir. Kopernik bu değeri 1p 56ı, Tycho Brahe ise 2p 9ı 2ıı 24ııı olarak verir.21

Takîyüddîn aynı zamanda yetenekli bir teknisyendir. Güneş saatleri ve mekanik saatler yapmıştır. Cep, duvar, masa saatlerinin yanında astronomik saatlerle gözlem saatlerini anlattığı Mekanik Saat Yapımı adlı kitabı, Batı Dünyası da dahil olmak üzere, bu yüzyılda bu konuda kaleme alınmış en kapsamlı kitaptır.

Takîyüddîn ve İstanbul Gözlemevi

Osmanlı Devleti’nde, 16. yüzyılın ortalarına değin İmparatorluk içerisinde bir gözlemevi kurulamadı. Ancak, 16. yüzyılın ikinci yarısında, III. Murat döneminde İstanbul’da Tophane sırtlarında 16. yüzyılda Takîyüddîn tarafından İstanbul’da kurulan gözlemevinin Osmanlı bilim tarihinde önemli bir yeri vardı. Takîyüddîn, Şam’da doğmuş, Mısır’a gitmiş, daha sonra İstanbul’a gelmiş ve Müneccimbaşılığa (baş astrolog) atanmıştır. Kaynakların bildirdiğine göre III. Murat İstanbul’da bir gözlemevi kurdurmak isteyince, Takîyüddîn bu işle görevlendirilmiş ve Tophane’de bu yüzyılın Dünya çapında, en önemli gözlemevlerinden birini kurdurmuştur (1575).22

Bu gözlemevinde 16. yüzyılın en mükemmel gözlem araçları inşa edilmiştir. Yapılan araştırmalar bu gözlemevinde inşa edilen gözlem araçları ile Tycho Brahe’nin Danimarka kralı Frederic II’nin himayesinde Hven’de 1576 yılında inşasına başlanan gözlemevindeki gözlem araçları arasında tam bir paralelizm olduğunu göstermiştir. Örneğin, her iki gözlemevinde de duvar kadranı, sextant gibi gözlem araçları inşa edilmiştir.

Takîyüddîn, saati bir gözlem aracı olarak kullanmıştır. Batı’da saniyeyi gösterebilen saatlerin yapılışı ve bunun T ycho Brahe’nin gözlemevinde kullanımı İstanbul Gözlemevi’ndeki kullanımından sonradır.

Takîyüddîn bu gözlemevinde dokuz önemli gözlem aleti yapmış ve kullanmıştır. Bu araçlar şunlardır: Gök cisimlerinin enlem ve boylamlarının bulunmasında kullanılan zât-ül- halâk (halkalı araç, armillary sphere); Ay’ın paralaksını ölçmeye yarayan zât-üs-şu’beteyn (cetvelli araç, turquetum); Güneş’in ve A y’ın çaplarını, Güneş ve A y tutulmalarının miktarlarını hesabetmekte kullanılan zât-üs-sakbeteyn (iki delikli araç, dioptra); yıldızların meridyen geçişlerini gözlemekte kullanılan duvar kadranı (libne, mural quadrant); gök cisimlerinin yükseklik ve azimutlarını bulmaya yarayan zât-üs-semt ve’l-irtifâ (azimut yarım halkası, azimuthal semicircle); yıldızların yükseklik ve zenit yüksekliklerini ölçmeye yarayan rub-u mıstara (tahta kadran, rub-u deffe); herhangi bir düzlemde iki yıldız arasındaki açıyı ölçmeye yarayan müşebbehe bi’l monâtık; ekinoksların saptanmasına yarayan zât-ül-evtar (kirişli araç) ve saatler.23

Bu gözlemevinde oldukça başarılı çalışmalar yapılmış ancak Osmanlılarda bir çığır açamamıştır. Çünkü, gözlemevinin kurulmasına hizmeti geçmiş olan hükümdarın hocası Saadettin Efendi’nin Padişah’ın yanında öneminin artmasını çekemeyenler Gözlemevi’ni ona karşı kullanmak istediler. 1577 yılında bir kuyruklu yıldız görülmüş, 1578’de de veba salgını başlamıştı. Saraydakiler bu fırsattan yararlanarak, bir gözlemevinin kurulduğu her yerde felâketlerin birbirini kovaladığını, Uluğ Bey’in ölümünü de örnek göstererek kanıtlamaya çalıştılar. Padişah da bu baskılar sonucunda gözlemevinin yıkılmasını emretti. Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa 1580 yılında bütün gözlem araçlarıyla birlikte bir gecede gözlemevini yerle bir etti.24

Bu olay Osmanlılarda genellikle bilimsel çalışmaları, özellikle astronomi çalışmalarını olumsuz yönde etkiledi. Oysa aynı dönemde Kepler Batı’da Brahe’nin gözlemlerini kullanarak büyük bir başarı sağlamış, astronomiye yepyeni ufuklar açmıştır.25

Osmanlılar’a Çağdaş Astronominin Girişi

Osmanlıların modern astronomi ile ilk temasları 17. yüzyıl ortalarında başlamışsa da yeni astronominin Osmanlı Dünyası’nda kabul görmesi 18. yüzyılın ortalarında olmuştur.26

Modern astronomin Osmanlılara girişini sağlayan ilk eserler genellikle zîc ve coğrafya tercümeleridir. Kopernik sisteminden bahseden ilk eser, Fransız astronom Noel Durret’in (ölm. 1650’ler) zîcinin Zigetvar asıllı olan ve İstanbul’a yerleşen İbrahim Efendi (17. yüzyıl sonları) tarafından 1660-1664 yıllarında, Secencel el-Eflâk fî Gâyet el-İdrâk (Feleklerin Aynası ve İdrâkin Gâyesi) adıyla yapılan çeviridir. Tezkireci Köse İbrahim Efendi bu kitapta, günümüze kadar yazılmış olan zîclerden bahseder ve daha sonra Kopernik’in zîcinden söz eder.27

Modern astronomiden bahseden ikinci eser Ebû Bekr ibn Behrâm ibn Abdullâh el- Hanefî el-Dimaşkî’nin (öl. 1692) Janszoon Blaeu’nun kısaca Atlas Major olarak bilinen Latince eserinden Nusret el-İslâm ve’l-Surur fî Tahrîri Atlas Mayor (Coğrafya-yı Atlas) adı ile hazırladığı eserdir. El-Dimaşkî eserin mukaddimesinde, astronomi biliminin önemini belirtip İslâm Dünyası’nın durumunu ve Avrupalıların bu konudaki görüşlerini verdikten sonra Batlamyus, Kopernik ve Tycho Brahe’nin sistemleri hakkında bilgi verir.28

Yeni astronomi kavram ve prensiplerine ilişkin daha geniş bilgi 18. yüzyılın ilk yarısında Müteferrika’nın Kâtip Çelebi’nin Cihannümâ’sına yaptığı ilavelerde bulunmaktadır. Kopernik’ten yaklaşık bir asır sonra ölmesine ve Cihannümâ’yı yazarken Batı kaynaklarından bolca yararlanmamış olmasına rağmen Kâtip Çelebi’nin Güneşmerkezli gök sisteminden habersiz görünmesi ve hala Batlamyus sisteminden bahsetmesi şaşırtıcıdır.29

Ancak Müteferrika 1732’de Cihannümâ’yı basarken bu esere bazı ilaveler yapmış ve bu ilavelerde yeni astronomiden söz etmiştir. Bu ekte Mütefferrika, Batlamyus’un, Kopernik’in ve Tycho Brahe’nin sistemlerinden bahseder ve Yermerkezli görüşün İslâm filozofları tarafından kabul edildiğini kaydeder. Bu üç sistem arasında Güneşmerkezli sisteme ilişkin tartışmalara daha fazla yer ayrılmış, Tycho Brahe’nin sistemine ise fazla ilgi gösterilmemiştir.30

Bu ek, yeni astronomi konularını ele alan en geniş metin olma özelliğini uzun süre korumuştur. Bu ekle birlikte Cihannümâ’nın basılmasından bir yıl sonra, yine Müteferrika’nın Atlas Coelestis adlı Latince astronomi eserini, III. Ahmed’in emriyle Mecmûatü Hey’et el- Kadîme ve’l-Cedîde (Eski ve Yeni Astronomi Mecmuası, 1733) adıyla tercüme etmiş ve böylece eski ve yeni astronomiyi ele alan müstakil bir eser Osmanlı literatürüne girmiştir. Müteferrika Cihannümâ’ya yaptığı ekte, Güneşmerkezli sisteme ihtiyatlı bir şekilde yaklaşmıştı. Ancak Atlas Coelestis çevirisinde bu tavrı büyük ölçüde değişmiştir. Ancak bu çeviride Batlamyus sistemine takdirlerini ifade etmeyi de ihmal etmemiştir.31

Bundan sonra yeni astronomi kavramları ile Osman ibn Abdulmannân’ın tercüme ettiği bir coğrafya kitabında karşılaşılmaktadır. Osman ibn Abdulmannân Bernhard Veranius’un (ölm. 1676) Geographia Generalis adlı eserini Türkçeye Tercüme-i Kitâb-ı Coğrafya adı ile tercüme etmiştir. Geographia Generalis Batlamyus sisteminin doğruluğunu kabul eden bir eserdir. Ancak ilginçtir ki, Osman ibn Abdulmannân tercümesinde her ne kadar orijinal metne sadık kalsa da, akıl yürütme yoluyla Kopernik sistemini kabul etmiştir.32

Yapılan çeşitli zîc tercümeleri ile de, Osmanlı astronomlarının Batı astronomisi literatürünü takip ettiği görülmektedir. 17. yüzyılda Fransız astronom Noel Duret’in zîcinin Tezkireci Köse İbrahim tarafından tercümesinden sonra 18. yüzyılın ikinci yarısında 1772’de Kalfazâde İsmail Çınarî Cassini’nin zîcini Türkçeye çevirmiş ve daha sonra III. Selim’in emriyle takvimler bu zîce göre tertib edilmeye başlanmış ve o zamana kadar kullanılmakta olan Uluğ Bey Zîci zamanla terk edilmiştir. Kalfazâde İsmail Çınarî bu dönemin önemli bilim adamlarındandır. Babası gibi Mukâbele-i Piyâde Kalemi’nde çalışan ve orduyla birlikte seferlere katılan Kalfazâde İsmail Çınarî, belki de mesleği nedeniyle gençliğinde matematiğe ve astronomiye merak sarmıştır; 1767’de Sultan III. Mustafa tarafından Laleli Camii muvakkitliğine getirilmiş ve 1789’a kadar sürdürdüğü bu görevi esnasında Gian Domenico Cassini’nin (1625-1712) bir zîcini Türkçe’ye tercüme ederek dönemin gözlemsel astronomiye ilişkin bulgularından bir kısmını ülkesine aktarmıştır.33

Sultan III. Ahmed tarafından 1718’de Fransa Kralı XV. Louis’ye elçi olarak gönderilen Yirmi Sekiz Çelebi Mehmed Efendi, Paris’te bulunduğu sırada, zamanın önemli araştırma merkezlerinden biri olan Paris Rasathanesini ziyaret ederek teleskop ile gezegenleri ve yıldızları gözlemlemek istemiş, bu esnada rasathanenin müdürü olan Jacques Cassini (1677- 1756) ile tanışmış ve Osmanlı memleketlerinde kullanılmakta olan zîcler hakkında sohbet ederlerken, Cassini, babası Gian Domenico Cassini’nin henüz yayınlanmamış olan zîcinden bir nüshayı Yirmi Sekiz Çelebi Mehmed Efendi’ye armağan etmiştir. Mehmed Efendi tarafından İstanbul’a getirilen bu zîc, yaklaşık yarım asır sonra, astrolojiye meraklı bir kişi olan Sultan III. Mustafa’nın dikkatini çekmiş ve Türkçe’ye tercüme edilerek kullanılmasını arzu edince, Fransızca’yı iyi bilen Kalfazâde İsmail Çınarî’ye müracaat edilmiştir. İsmail Çınarî Efendi, söz konusu eserin tercümesini 1772 yılında tamamlayarak Cassini Zîci’nin Tercümesi adıyla yayınlamış, ancak Cassini, işlemleri kolaylaştırmak maksadıyla daha 1614 yılında İskoçyalı matematikçi John Napier (1550-1617) tarafından keşfedilen logaritma cetvellerini kullandığı için, bu tercümenin başına 10.000’lik bir logaritma cetveli ilave etmiş ve bunun kullanımı hakkında bilgi vermeyi de ihmal etmemiştir. Böylece bu tercüme ile birlikte, hem logaritma hem de teleskop aracılığıyla elde edilen dakik gözlem bulguları Osmanlı bilginlerinin hizmetine girmiştir.34

1525123_377007815779037_1860055198_n
Kandilli Rasathanesi’nde sergilenen el yazması eserlerden biri. 

 

Bu faaliyetler, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlıların coğrafyadan sonra, astronomi ve matematik sahalarında da Batı ile temasa gelmeye başladıklarını ve hiç değilse ilk planda kendileri için gerekli olan kuramsal bilgileri, yavaş yavaş da olsa, aktarmaya başladıklarını göstermektedir. Ancak Osmanlılar bu dönemde daha çok vakit tayini için gerekli olan bilgileri içeren zîcleri çevirmişlerdir. Batı’da bu dönemde astronomi biliminin yapısını tamemen değiştiren önemli bir çok eser dururken, bu türde zîclerin seçilmiş olması Osmanlı bilimine hakim olan karakteri göstermektedir.

1773’de Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun ve 1793’de Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’un kurulmasıyla astronomi dersleri devlet eliyle öğretilmeye başlanmıştır. Sultan III. Selim Dönemi’nde kurulan Mühendishâne-î Berrî-i Hümâyûn’un ilk başhocası olan Hüseyin Rıfkı Tâmanî (?-1817), Mühendishâne’deki derslerin düzenlenmesine büyük emeği geçmiş, Arapça ve Farsça’nın yanısıra İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Latince bilmesinin sağladığı olanaklarla çağdaş Batı biliminin Osmanlılara aktarılmasına öncülük etmiştir.35

Hüseyin Rıfkı’nın çağdaş fizikle ilgili olan Mecmuatü’l-Mühendisîn (Mühendislerin Mecmuası) adlı eserinde, incelenen konular arasında Yer’in bir derecelik meridyen yayının ölçülmesi ve mekanik de bulunmaktadır.

Hüseyin Rıfkı’nın belirttiğine göre, bir derecelik meridyen yayının ölçülmesi iki açıdan önemlidir; böylece uzunluk ölçüsünde uluslararası bir birliğin sağlanması için gerekli olan birim uzunluk saptanmış olacak ve Yer’in gerçek biçimi belirlenecektir. Nitekim yapılan ölçümler sonucunda, Yer’in biçiminin Newton’un öngördüğü gibi, ekvatorda çıkık ve kutuplarda ise basık olduğu kanıtlanmıştır.36

Mühendishâne-i Berî-i Hümâyun’a 1817’de Hüseyin Rıfkı Tamânî’den sonra Seyyid Ali Paşa Başhoca olmuştur. Seyyid Ali Paşa 15. yüzyılın önemli astronomlarında Ali Kuşçu’nun Fethiye adlı eseriniş Mir’ât el-‘Âlem (Evrenin Aynası) adıyla tercüme etmiş37 ve eserin önsözünde, astronomide üç önemli görüş olduğundan sözetmiştir. Bunlar, Batlamyus’un Yermerkezli sistemi, Pitagoras ve Kopernik’in Güneşmerkezli sistemi ve Tycho Brahe’nin hem Yer’i hem de Güneş’i merkeze alan sistemidir. Seyyid Ali Paşa, Yer merkezli sistemin İslâm ülkelerinde yaygın olduğunu, takvim yapmak için hazırlanan zîclerin bu görüşe dayandıklarını, dolayısıyla da bu görüşün kabul edildiğini söylemektedir.38

1830 yılında Seyyid Ali Paşa’nın azledilmesiyle Başhocalığa İshak Efendi getirilir. İshak Efendi en önemli eseri olan Mecmûa-i Ulûm-i Riyaziye’nin dördüncü cildini astronomiye ayırarak ağırlığı Kopernik teorisine verir ve bu sistemin o zamana kadar Osmanlılarda en uzun ve belki de en teknik izahını vererek, “hata olması muhtemel ise de” Kopernik görüşünün ilm-i hikmete daha uygun olduğunu kesin bir şekilde belirtir.39

19. yüzyılda Osmanlılarda astronomi alanında önemli eserler bırakmış bilim adamlarından biri Ahmet Cevdet Paşa’dır. Ahmed Cevdet Paşa (1823-1895), 19. yüzyıl Türkiye’sinin önde gelen bilim ve devlet adamlarındandır. Asıl adı Ahmed’dir ve Cevdet mahlâsını, İstanbul’da öğrenim gördüğü sırada şâir Süleyman Fehim Efendi’den almıştır. 1839 yılı başlarında, büyükbabası tarafından tahsil görmesi için İstanbul’a gönderilmiş olan Ahmed Cevdet Paşa, burada kısa sürede kendini göstermiş ve devrin önemli bilim adamları olan Hâfız Seyyid Efendi, Doyranlı Mehmed Efendi, Vidinli Mustafa Efendi, Kara Halil Efendi ve Birgivî Hoca Şakir Efendi’den naklî ilimleri, Miralay Nûri Bey ve Müneccimbaşı Osman Sâbit Efendi’den de hesap, cebir ve hendese gibi aklî ilimleri tahsil etmiştir.40

Ahmed Cevdet Paşa’nın bilim tarihi açısından önemli olan yapıtı Takvîmü’l-Edvâr (Dönemlerin Takvimi, 1870) adını taşır. Bu yapıtında Ahmed Cevdet Paşa, Şemsî ve Hicrî takvim ilkelerini temele alan yeni bir takvim önerisinde bulunmuştur. Eser iki amaçla kaleme alınmıştır: Birincisi, yazarın kendi deyimi ile “Lisân-ı türkî ilim lisânı olamaz diyenlere lisânımızın her şey’e kâbil olduğunu ve bu lisân ile her fenden güzel eserler yazılabileceğini” göstermek, ikincisi ise yeni bir takvim önermektir.41

Bu yapıttan anladığımız kadarıyla, Osmanlı Devleti’nin başlangıç dönemlerinde seneleri kamerî, ayları şemsî olan bir takvim kullanılmış ve maaşlı askerlerin maaşlarına karşılık gelen gelirler ise kamerî aylar itibariyle toplanmıştır. Ancak bu durum hazinede bir takım zorluklar ortaya çıkartmış ve hazine açık vermeye başlamıştır. Bu ve buna benzer nedenlerle, Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında, Müneccimbaşı Tâhir Efendi, Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye âzâsından Vartan Bey, Mekteb-i Harbîyye-i Şâhâne hocalarından Miralay Vidinli Tevfik Bey, Rassâd Kombari ve Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye memurlarında Şehbazyan Efendi’den oluşan bir komisyon kurulmuş ve bu komisyonun ulaştığı sonuçlar bir mazbata ile sadrazama sunulmuştur. Ancak bu öneri her nedense uygulamaya konulmamıştır. İşte, bu komisyon tarafından önerilen takvimin esaslarını, Ahmed Cevdet Paşa tarafından Takvîmü’l-Edvâr’da anlatılmıştır.42

Ahmed Cevdet Paşa’nın önerdiği takvim aslında, şimdiye kadar yapılan takvimler içerisinde en duyarlısı olan Ömer Hayyam’ın (1045-1123) İsfahan Gözlemevi’nde oluşturduğu Celâlî Takvimi’nden başka bir şey değildir.43

Yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi, bu yapıtın en önemli yönlerinden birisi, Türkçe yazılmış olmasıdır. Ahmed Cevdet Paşa’nın Türkçe’nin bilim dili haline gelmesine büyük önem verdiği ve bunu gerçekleştirmeye çalıştığı görülmektedir. Ona göre, Osmanlı lisânının aslı Türkçedir; fakat Farsça ve Arapçadan pek çok kelime alındığı için, üç dilden oluşan bir dil haline gelmiştir. Osmanlıca yalınlaştırılmalı, eserler açık bir dille yazılmalı, yeni terimler bulunmalıdır.44

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yetişmiş en büyük kumandanlardan olan Gazi Ahmed Muhtar Paşa da (1839-1919) 19. yüzyıl Osmanlısının önemli bilginlerindendir. Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Gregoriyen Takvimi’ne dayanan yeni bir takvim sisteminin kabul edilmesini sağlamak için uğraşmış ve bu konuda Riyâzü’l-Muhtar Mirâtü’l-Mikât ve’l-Edvâr maa Mecmuâtü’l-Eşkâl adlı bir eser yazmıştır; burada, Güneş saatleri ve usturlapların yapılışı ve kullanılışı ile zaman ölçümü üzerinde durmuş ve ayrıca Ay ve Güneş takvimlerini ayrıntılı bir biçimde incelemiştir.45

Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın bir diğer önemli eseri de Islâhü’t-Takvim’dir (Takvimin Düzeltilmesi). Bu eserinde, çeşitli takvimlerin esasları hakkında bilgiler veren ve Malî yılı temele alan takvimin sakıncaları üzerinde duran Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Ay-Güneş yılı esasına göre yeni bir takvim sistemi önermiş ve bu yeni sisteme göre Hicret’ten Milâdî 2212 yılına kadar Kamerî-Hicrî, Mîlâdî ve Şemsî-Hicrî yılların başlangıçlarının birbirleriyle mukayesesini veren bir çizelge hazırlamıştır.46

Takvîmü’s-Sînîn (Senelerin Takvimi) adlı kitabında ise, Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’nun ilân edildiği 1255 Hicrî-Kamerî tarihini takip eden 1256 Malî senesinden başlayarak 1350 (1934) Malî senesine kadar her ayın her gününün karşılık geldiği Hicrî-Kamerî, Hicrî-Şemsî ve Milâdî tarihleri teker teker göstermiştir.47

Son dönem Osmanlı astronomlarından en önemlisi ise Fatin Gökmen’dir. Kandilli Gözlemevi’nin kurucusu ve ilk müdürü olarak tanınan Mehmed Fatin Gökmen (1877-1955), Sultan Selim Câmii Muvakkithânesi’nde dönemin başmüneccimi Hüseyin Hilmi Efendi’nin yanında çalışırken Sâlih Zeki Bey’in dikkatini çekmiş ve onun teşvikiyle 1901 yılında yeni açılan Riyâziyyât Medresesi’ne (Matematiksel Bilimler Fakültesi) girmiştir. 1904 yılında buradan birincilikle mezun olan Fatin Gökmen, daha sonra aynı medresede astronomi ve olasılık hesabı dersleri vermiştir. 1910’da dönemin Maarif Nâzırı Emrullah Efendi tarafından 1868’den beri görev yapmakta olan ve 31 Mart Olayları (1909) sırasında binası ve âletleri tahrip edilen Rasadhâne-i Âmire’nin müdürlüğüne atanmıştır. Fatin Gökmen, yeniden kurulması istenen gözlemevinin yeri için incelemeler yapmış ve bugünkü İcadiye Tepesi’nde, Fransız Meteoroloji Birliği aracılığıyla getirtilen ve birinci sınıf bir meteoroloji istasyonunda kullanılan âletlerle 1 Temmuz 1911 tarihindeh itibâren sürekli ve düzenli bir biçimde meteorolojik unsurların ölçüm ve kayıtlarını başlatmıştır.48

Fatin Gökmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından (1923), hükümete verdiği bir öneride, gözlemevinden ayrı bir meteoroloji teşkilâtı oluşturulmasının gerekli olduğuna değinmiş ve gözlemevinin Belçika’daki Uccle Kraliyet Gözlemevi gibi bir astronomi ve jeofizik gözlemevi olması için gerekli binaları yaptırmış ve âletleri satın aldırmıştır; böylece bugün de faaliyet hâlinde bulunan Kandilli Gözlemevi’nin temelleri atılmıştır.49

Fatin Gökmen’in onbeş yıllık bir çabayla Almanya’dan getirterek 1935 yılında monte ettirdiği 20 milimetrelik Zeiss marka teleskop ile ömrü boyunca topladığı matematik ve astronomi ile ilgili yazma ve basma eserlerden oluşan kitaplık, bugün de büyük bir önem taşımakta ve araştırmacılar tarafından kullanılmaktadır.50

Gökmen bilim tarihi ve özellikle de astronomi tarihi ile de ilgilenmiş ve takvim konusunda yapmış olduğu araştırmaları Türk Takvimi (İstanbul 1936), Eski Hitay Takvimi (İstanbul 1936) ve Eski Türklerde Hey’et ve Takvim (İstanbul 1937) adlı kitaplarda toplamıştır; ayrıca eskiden beri kullanılan bir gözlem ve hesap âleti olan rubu tahtasını tanıtan Rubu Tahtası, Nazariyâtı ve Tersimi (İstanbul 1948) adlı bir eseri daha bulunmaktadır.51

1508542_377006495779169_2069931938_n

Rasadhâne-i Âmire ve Kandilli Gözlemevi

Takîyüddîn’in İstanbul’da kurmuş olduğu İstanbul Gözlemevi’den yaklaşık 300 sene sonra, 1867 yılında, İstanbul Beyoğlu’nda Parmakkapı’daki bir handa, Fransa’dan demiryolu yapımı için gelen Fransız mühendisi Coumbary’nin girişimleriyle bir gözlemevi daha kuruldu ve müdürlüğüne Coumbary getirildi; bugünkü Kandilli Gözlemevi’nin temelini oluşturan ve Rasadhâne-i Âmire adıyla tanınan bu gözlemevi, 1873’te Viyana’da toplanan uluslararası meteoroloji ve astronomi kongresine Osmanlı delegesi olarak Coumbary’yi gönderdi ve burada alınan kararlar uyarınca Avrupa gözlemevleri ile resmî bağlantılar kuruldu; her yıl hava tahmin özetleri ile Osmanlı topraklarındaki depremlere ve etkilerine ilişkin raporlar yayımlandı ve 1887 yılında 20 senelik meteorolojik gözlem sonuçlarını derleyen Dersaadet Rasadhâne-i Âmire’sinin Cevv-i Havaya Dâir 20 Senelik Tarassudâtı Neticesi (1868-1887) adlı bir kitap çıkarıldı.52

Diğer taraftan, bu gözlemevi, namaz vakitlerinin belirlenmesi ve duyurulması, Ay ve Güneş tutulması vakitlerinin saptanması, Tophâne ve Dolmabahçe’deki kulelerin saatlerinin ayarlanması, her sabah, İstanbul’un hava durumunun Paris, Roma, Petersburg, Viyana, Odesa, Atina, Sofya ve Belgrad gözlemevlerine duyurulması ve oralardan gönderilen bilgilerin işlenerek değerlendirilmesi görevlerini de yürüttü.53

Coumbary’den sonra gözlemevinin müdürlüğüne, tahminen 1896’da Sâlih Zeki Bey getirilmiş, takriben 10 sene sonra, yani 1906 yılı sonlarına doğru Sâlih Zeki Bey, bu görevi bırakarak Dârü’l-Fünûn müdürlüğüne geçmiştir.54

Rasadhâne-i Âmire, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra (1908) Maçka Kışlası’nın karşısına taşındı. 1909 yılına kadar aralıksız olarak özellikle meteorolojik gözlemlere yönelik etkinliklerini yürüten Rasadhâne-i Âmire, bu tarihte patlak veren 31 Mart Olayları esnasında binası ve âletleri tahrip edildiği için çalışmalarını kısa bir süre durdurmak zorunda kaldı. 1910 yılında gözlemevinin yeniden kurulması ve işletilmesi görevi dönemin önde gelen bilginlerinden Mehmed Fatin Gökmen’e verdi. Gökmen, Cumhuriyet Dönemi’ne kadar uzanan etkinlikleri sonucunda, Rasadhâne-i Âmire’yi geliştirdi ve 1935 yılında monte ettirdiği teleskop aracılığıyla astronomik gözlemlerin de düzenli bir biçimde yapılması sürecini başlattı. Bu gözlemevi sonradan Kandilli Gözlemevi adıyla etkinliklerini günümüze kadar sürdürdü.55

Dr. Yavuz Unat

1467242_377005592445926_975743350_n
Günümüz Türkiye’sinde, Kozmik Anafor Astronomi Platformu’nun çok değerli Kozmik Hanım’ı, kendi atölyesinde ürettiği teleskopları ülke genelindeki okullara ücretsiz dağıtarak ülkemizde astronomi biliminin yaygınlaşması için çalışan az sayıdaki bilim insanından biri konumunda…

 

—————

Referanslar:


1. “Osmanlı Astronomisine Genel Bir Bakış”, Osmanlı, Cilt 8, Yeni Türkiye Yayınları, Editör: Güler Eren, Ankara 1999, s. 411–420. (Yeni Türkiye, 701 Osmanlı Özel Sayısı III, Yıl 6, Sayı 33, Mayıs-Haziran 2000, s. 674–683).

2. Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Felsefe Bölümü, Bilim Tarihi Araştırma Görevlisi.
3. A. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1982, s. 31.

4. Sevim Tekeli, E. Kâhya, M. Dosay, R. Demir, H. Gazi Topdemir, Y. Unat, A. Koç Aydın, Bilim Tarihine Giriş, Ankara 1999, s. 307.

5Ekmeleddin İhsanoğlu, R. Şeşen, C. İzgi, C. Akpınar, İ. Fazlıoğlu, Osmanlı Astronomi Literatürü Tarihi, Cilt II, İstanbul 1997, 42-45.
6. Süheyl Ünver, Türk Pozitif İlimler Tarihinde Bir Bahis, Ali Kuşçu, Hayatı ve Eserleri, İstanbul 1948, s. 13-14; Yavuz Unat, Ali Kuşçu’nun ‘Risâlat al-Fathiyya Adlı Eserinin, Gök Küreleri Üzerine Olan Dördüncü ve Beşinci Makaleleri Üzerine Bir Çalışma, 1990 (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), s. 21-23.

7. Unat, 1990, s. 23.
8. Unat, 1990, s. 24.
9. Salih Zeki, Âsar-ı Bakiyye, Cilt 1, İstanbul 1329, s. 197.
10. Unat, 1990, s. 25-26.
11. Yavuz Unat, “Ali Kuşçu ve Fethiye”, Uluğ Bey ve Çevresi Uluslararası Sempozyumu Bildirileri, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 1996, s. 325-327.

12. Eserleri hakkında bkz. İhsanoğlu, 1997, s. 27-38; Unat, 1990, 27-29; Müjgan Cunbur, Ali Kuşçu Bibliyografyası, Ankara 1974.

13. Bkz. Tekeli, 1999, s. 314-315; İhsanoğlu, 1997, s. 90-101.

14. Remzi Demir, “Takiyüddin’in Ondalık Kesirleri Trigonometri ve Astronomiye Uygulaması,” Bilim ve Teknik, Sayı 351, Ankara 1997, s.36.

15. Demir, 1997, s. 36.
16. Demir, 1997, s. 36.
17. Demir, 1997, s. 36.
18. Demir, 1997, s. 36.
19. Bkz. Tekeli, 1999, s. 315-320; İhsanoğlu, 1997, s. 199-217; Demir, 1997, s. 36.

20. Remzi Demir, “İstanbul Rasathanesi’nde Yapılmış Olan Gözlemler,” Belleten, Cilt LVII, Sayı 218, Ankara 1993, s. 172.

21. Yavuz Unat,“Güneş (Astronomi),” TDV İA, Cilt 14, İstanbul 1996, s. 292-294.

22. Tekeli, 1999, s. 309-310; Süheyl Ünver, İstanbul Rasathanesi, Ankara 1985, 3-6.

23. Bkz. Sevim Tekeli, “İstanbul Rasathanesinin Araçları,” Araştırma, Cilt XI, Ankara 1979; Sevim Tekeli, Nasirüddin, Takîyüddîn ve Tycho Brahe’nin Rasat Aletlerinin Mukayesesi, Ankara 1958.

24. Tekeli, 1999, s. 310; Ünver, 1985, s. 51-54.
25. Bkz. Tekeli, 1999, s. 309-310; Muammer Dizer, “Osmanlıda Rasathaneler,” Fatih’ten Günümüze Astronomi, Prof. Dr. Nüzhet Gökdoğan Sempozyumu, 7 Ekim 1993, İstanbul 1994, s. 27-68.
26. Ekmeleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna, İstanbul 1996, s. 141; İhsanoğlu, 1997, s. CXXVI.
27. İhsanoğlu, 1996, s. 142-153; İhsanoğlu, 1997, s. CLXXIX, 340-345.

28. İhsanoğlu, 1996, s. 153-157; İhsanoğlu, 1997, s. 355-356.

29. Tekeli,1999, s. 347-349.
30. İhsanoğlu, 1996, s. 158-163.

31. İhsanoğlu, 1996, s. 163-165; İhsanoğlu, 1997, s. 416-418. 

32. İhsanoğlu, 1996, s. 165-167. 

33. İhsanoğlu, 1996, s. 179-182; İhsanoğlu, 1997, s. 530-531; Tekeli, 1999, s. 336. 

34. İhsanoğlu, 1996, s. 179-182; İhsanoğlu, 1997, s. 530-531; Tekeli, 1999, s. 337.

35. Tekeli, 1999, s. 339.
36. İhsanoğlu, 1996, s. 185-186; Tekeli, 1999, s. 339. 

37. İhsanoğlu, 1996, s. 186-187; İhsanoğlu, 1997, s. 587-588. 

38. Seyyid Ali Paşa, Mir’ât el-‘Âlem, İstanbul 1239/1843, s. 2-3. 

39. İhsanoğlu, 1996, s. 187-188; İhsanoğlu, 1997, s. 577-579.

40. Ahmed Cevdet Paşa, Takvîmü’l-Edvâr (Takvimler), Hazırlayanlar: Remzi Demir, Yavuz Unat, Ankara 1996, s. 8-9.
41. Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, Cilt IV, Ankara 1991, s. 110.
42. Yavuz Unat, R. Demir, “Ahmed Cevdet Paşa’nın önerdiği Yeni bir Takvim”, Belleten, Cilt LXI, Sayı 230, Ankara 1997, s. 118.

43. Ahmed Cevdet Paşa, 1996, s. 18-20.

44. Tekeli, 1999, s. 342; Ahmed Cevdet Paşa, 1996; Unat, 1997, s. 111-120; İhsanoğlu, 1997, s. 667-669.

45. İhsanoğlu, 1997, s. 703-704; Tekeli, 1999, s. 343. 

46. İhsanoğlu, 1997, s. 703; Tekeli, 1999, s. 343. 

47. İhsanoğlu, 1997, s. 705; Tekeli, 1999, s. 343. 

48. İhsanoğlu, 1997, s. 720-721; Tekeli, 1999, 344.

49. İhsanoğlu, 1997, s. 721; Tekeli, 1999, s. 344.
50. İhsanoğlu, 1997, s. 721-722; Tekeli, 1999, s. 345.
51. Tekeli, 1999, s. 344-345; İhsanoğlu, 1997, s. 720-725; Tekeli, 1999, s. 345.

52. Muammer Dizer, “Osmanlıda Rasathaneler,” Fatih’ten Günümüze Astronomi, Prof. Dr. Nüzhet Gökdoğan Sempozyumu, 7 Ekim 1993, İstanbul 1994, s. 44-45; Tekeli, 1999, s. 335. 

53. Tekeli, 1999, s. 335.
54. Dizer, 1994, s. 46; Tekeli, 1999, s. 335. 55Tekeli, 1999, s. 335-336; Dizer, 1994, s. 27-68.




Thomas Digges Evreni

1570’li yıllara kadar bilim insanları için evren; hareketli yıldızlar olarak bildikleri “gezegenler” ve onların gerisinde gökkubbeyi bir kabuk gibi saran “sabit yıldızlar”dan oluşuyordu. Bu yıldızlar sabittiler ve gökkubbede hareketsiz duruyorlardı. Onlardan ötesi ise yoktu. “Kopernik evreni” denilen bu evren modeli, o dönem için en doğru, “en bilimsel” evren modeliydi.

Ta ki, 1572 yılında aniden ortaya çıkan yeni ve çok parlak bir yıldız hakkında fikir yürüten Thomas Digges’e kadar… Digges, aniden ortaya çıkan ve gündüzleri bile görülebilen bu çok parlak yıldız üzerinde astronom arkadaşlarıyla çalışma yaparken yıldızın parlaklığının giderek azaldığını farketti. Öyle ki, parlaklığı azalan yeni yıldız zamanla görülemeyecek kadar sönükleşmişti.

Thomas Digges; “Eğer bu yıldız giderek sönükleşiyorsa, bizden uzaklaşıyor olmalı. Birkaç gün önce çok parlak olmasının nedeni ise bize yakınlaşmış olmasıydı” şeklinde bir teori geliştirdi.

thomas-digges-2323421

Bu teori, o güne kadar geçerli olan “sabit yıldızlarla çevrili gökkubbe” görüşünü çürütüyordu, çünkü Digges bu fikri “yakınlaşıp sonra uzaklaşan” bir yıldızı örnekleyerek çürütmüştü. Yıldızlar sabit değildi ve gerektiğinde gezegenler gibi hareket edebiliyorlardı. Yani bir kubbe yoktu. O tarihten sonra astronomlar için evren; her yanı yıldızlarla dolup taşan sonsuz bir boşluk olarak görülmeye başlandı.

Digges’in düşüncesi bir yere kadar doğru olmasına rağmen, yıldızın sönükleşmesinin nedeni hakkında çıkardığı sonuç yanlıştı. Çünkü yakınlaşan veya uzaklaşan bir yıldız yoktu. O aniden ortaya çıkan yıldız; patlayan ve sonra yavaşça sönen, yani süpernovaya dönüşen ölen bir yıldızdı, ama o bunu bilemezdi. Buna rağmen, elde ettiği sonuç bin yıllık “sabit yıldızlar” düşüncesini silip atmaya yeterli olmuştu.

Yanlış olan bir evren modelini, yanlış bir çıkarım yaparak doğru bir biçimde düzelten Digges’in kendi evren modeli hakkındaki yanılgısı ise, evreni sonsuz olarak addetmesiydi. Onun bu yanlışını da, 350 yıl kadar sonra, evrenin sonsuz olmadığını ortaya koyan Edwin Hubble çürütecekti. Bakalım -varsa- Hubble’ın yanlışını kim düzeltecek…

Zafer Emecan

Not: İlk olarak 2012 yılında Facebook sayfamızda, daha sonra 31 Aralık 2014 tarihinde sitemizde yayınladığımız, ama çok az kişiye ulaşabilen bu eski yazımızı tekrar canlandırmayı uygun gördük.




Gök Cisimleri Nasıl İsimlendiriliyor?

Çıplak gözle kolayca fark edilebilen gök cisimlerinin isimleri (örneğin Güneş, Ay, Güneş Sistemi’ndeki gezegenlerin bazıları) antik dönemlerden beri biliniyor, peki günümüz teknolojisiyle keşfedilen binlerce gök cismi nasıl adlandırılıyor?

Eski çağlarda gök cisimleri, isimlerini mitolojik efsanelerin kahramanlarından, hayvan ya da eşya adlarından, çeşitli varlıklardan alırlar ve bunlar çoğunlukla Latince, Yunanca ve Arapça kökenlidir. Merkür gezegeni, adını Yunan tanrısı, tanrıların habercisi Hermes’ten alırken, Venüs gezegeni Romalılar’ın güzellik tanrıçasından alır. Gezegen isimleri Yunanca‘dan gelirken, yıldız isimlerinin çoğu ise Arapça kökenlidir.

Eski Yunanlılar ilk yıldız haritalarını oluşturmuşlar ve gökyüzünü belli bölgelere ayırarak 48 takımyıldız ismi vermişlerdir. Bugünkü gökyüzü atlaslarının ise çeşitli biçimlerde ve büyüklükte 88 takımyıldız içerdiğini biliyoruz.

orion-takimyildizi-5714
Parlak yıldızların tamamı eski çağlarda isimlendirilmiştir ve bugün kullanılan uluslararası modern isimlerin çoğu, Arapça‘dan gelmedir.

 

Yine bugün modern bir yıldız kataloğuna ya da gökyüzü haritasına baktığımızda değişik adlandırmalarla karşılaşırız çünkü teleskobun keşfinden sonra birçok gök cismi keşfedilmiş ve bu gök cisimlerinin nasıl isimlendirileceği tartışma konusu olmuştur.

Modern İsimlendirme

Günümüzde gök cisimlerinin isimlendirilmesi ile ilgili onay yetkisi ise Uluslarası Astronomi Birliği’ne (IAU) ait. Bu tartışma ve karışıklığı önlemek için 2016 yılında yıldızlara verilen özel isimlerin IAU tarafından onaylanmış bir listesi yayımlanmıştır.

Güneş Sistemi

Güneş Sistemi’ndeki yeni keşfedilen gök cisimlerine ilk olarak geçici bir isim verilir. Keşif doğrulandıktan sonra keşfi yapan bilim insanları tarafından yapılan öneriler IAU tarafından değerlendirilerek, gök cismine resmi ismi verilir. Geçici isimde gök cisminin keşfedildiği tarihin yanı sıra gökcisminin türünü gösteren bir harf (örneğin uydular için S, kuyrukluyıldızlar için D, C, X, ya da P, gezegen halkaları için R) ve o yıl keşfedilen kaçıncı gök cismi olduğunu gösteren bir sayı yer alabilir. Gök cisminin türünü gösteren harf keşif tarihinden önce, keşif sırasını gösteren sayı ise tarihten sonra yazılır.

Yıldızlar

Yıldızların isimlendirilmesi ile ilgili ilk sistematik yöntem Johann Bayer tarafından 1603 yılında geliştirilmiştir. Bu yöntemde takımyıldızlarda bulunan yıldızlar, takımyıldızın isminin başına Yunan alfabesindeki isimler eklenerek isimlendirilir. Harfler en parlak yıldızdan başlanarak sırayla ( alfa, beta, gama, …) verilir.

the-butterfly-star-cluster-m6-celestial-image-co
M6 (Messier 6) açık yıldız kümesinin genç yıldızları…

 

Örneğin Cygnus (Kuğu) Takımyıldızı’nın en parlak yıldızı Alfa Cygni olarak isimlendirilir. Ancak günümüzde yüksek çözünürlük ve hassasiyetteki teleskoplar çok sayıda yeni yıldız keşfediyor ve bu yıldızlar parlaklıklarına ve konumlarına göre farklı kataloglarda listeleniyor.

En çok kullanılan yıldız kataloğu Annie J. Cannon’un 1911 – 1915 tarihleri arasında hazırladığı Henry Draper (HD) yıldız kataloğudur. Yıldızların sağ açıklıklarına göre sıralandığı Henry Draper (HD) yıldız kataloğu, 225 000 yıldız içerir ve her birinin tayf türü verilir. Bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı katalog ise, Hubble Uzay Teleskopu için oluşturulan Hubble Space Telescope Guide Star Catalog’dur. (HST GSC). Bu katalog 19 milyona yakın gökcismini içerir. Bunların yaklaşık 15 milyonunu yıldızlar, geriye kalanın çoğunluğunu da gökadalar oluşturur.

Değişen Yıldızlar

Değişen yıldızların adlandırması ise tümüyle kendine özgü bir sistemle oluşturulmuş ve Argelander tarafından kurulmuştır. Argelander’in sistemine göre, bir takımyıldızda keşfedilen ilk değişen yıldız, içinde bulunduğu takımyıldızın başına R harfi getirilerek adlandırılmıştır. İkinci keşfedilene S, üçüncüye T getirilir ve bu Z’ye kadar devam eder. Z’den sonra RR, RS, …, RZ, SR, SS, … SZ, …, ZZ, AA, AB, …, AZ, BB, …, BZ, …, QZ’ye kadar gider. Bazı takımyıldızlarda bu 334 tanımlama yetersiz kalmaktadır. Bu durumda, QZ’den sonra adlandırma basitçe V335, V336, … olarak devam eder.

Biraz karmaşık da olsa, değişen yıldızları adlandırmakta kullanılan yöntem budur.

Kataloglar

Yıldız kümeleri, bulutsular ve gökadaların adlandırmalarına baktığımızda, bu gök cisimleri için hazırlanmış birçok katalog olmasına karşın, özellikle amatör gökbilimciler tarafından en çok kullanılanları Messier Kataloğu ve NGC‘dir (New General Catalogue).

messier66-esa
Messier 66 (M66) Galaksisi (Telif: NASA/ESA – Hubble Miras Arşivi)…

 

Charles Messier, 1700’lü yıllarda yaşamış bir Fransız gökbilimcidir. Bir kuyrukluyıldız avcısı olan Messier, öteki gökcisimlerini, yani yıldız kümeleri, gökadaları ve bulutsuları, kuyrukluyıldızlarla karıştırmamak için bir katalog hazırlamıştır. Messier Kataloğu olarak bilinen bu katalog, 110 gökcisminden oluşuyor. Bu katalog, çoğunluğu kuzey yarıkürede yer alan bulutsu, yıldız kümesi ve gökada gibi çeşitli, en parlak gökcisimleri yer alıyor.

Aslında, Charles Messier’in amacı, bu yıldız kümeleri, bulutsular ve gökadaları gözlemek değil, kuyrukluyıldızlarla karıştırmamak amacıyla onların yerlerini belirlemekti (Çünkü, bu gök cisimleri, özellikle de küçük teleskoplarla bakıldığında kuyrukluyıldıza benzetilebilir). Messier kataloğundaki gökcisimlerinin sırası, sağ açıklık sırasına bağlı değildir. Messier onları, keşif sırasına göre numaralandırmış ve numaranın önüne bir ‘M’ harfi koymuştur. Örneğin, Andromeda Gökadası Messier Kataloğu’nda M31 olarak adlandırılmıştır.

En ünlü Messier cisimleri arasında, Ülker Açık Yıldız Kümesi M45, Herkül’deki küresel Küme M13, Orion Bulutsusu M42 vardır. Uygun gözlem koşullarında, Messier Kataloğundaki gökcisimlerinin çoğu, 7×50’lik bir dürbünle gözlenebilmektedir. 70-80 mm çaplı bir teleskoplaysa, bu gökcisimlerinin hepsi görülebilir.

NGC3590
NGC 3590 açık yıldız kümesi (Telif: NASA/ESA – Hubble)…

 

Sadece yıldız kümeleri, bulutsular ve gökadalar için hazırlanmış kataloglar arasında, Messier kataloğundan çok daha kapsamlı olanı, Danimarkalı gökbilimci John Dreyer tarafından hazırlanan NGC’dir. Adında ‘New’ yani ‘Yeni’ sözcüğü bulunmasına karşın, bu katalog 110 yıl önce hazırlanmıştır.

NGC’deki gökcisimleri, sağ açıklıklarına göre sıralanmışlardır. Başlangıçta 7.840 gökcismi içeren katalog, daha sonra yine Dreyer tarafından yeniden düzenlenerek Index Catalogues (IC) adını aldı. IC ile 13.226 gökcismi kataloglandı. NGC kataloğu, günümüzde de yeni düzenlemeleriyle kullanılmaktadır.

Özellikle de amatör gökbilimciler, Messier Kataloğu çok az gök cismi içerdiğinden, bu katalogdan sonra, NGC’yi kullanırlar. 7×50’lik bir dürbünle, NGC’de yer alan gök cisimlerinin parlak olanlarını görmek mümkün. 200 mm çaplı bir teleskopla bu katalogda yer alan gökcisimlerinin tümü görülebilir.

Novalar ve süpernovalar ise bulundukları takımyıldızların ismi ve gözlemlendiği tarihle birlikte isimlendirilmektedir.

Reyhan Çelik

Kaynak: Alp Akoğlu Bilim ve Teknik, İÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri Ders Notları


Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı‘nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz
GÖKBİLİM DÜKKANI’NA GİT




Voyager ve Pioneer Araçları Nerede Ne Yapıyor?

Önümüzdeki yüzyıllarda “tarihi eser” statüsü kazanacak olan Voyager ve Pioneer’lar, eğer uzak gelecekte birileri tarafından müzede sergilenmek üzere geri getirilmezse, yüz milyonlarca yıl boyunca yollarına devam edecekler.

Son birkaç yıldır, uzay yarışının antik çağlarından kalma uzay araçlarının Güneş sisteminin dış kısımlarına doğru sürdürdükleri yolculuklar basında sıkça yer bulmaya başladı. Sosyal medyanın da devrimsel etkisiyle astronomi ile içli dışlı olmaya başlayan pek çok bilim meraklısı da bu haberleri ilgiyle takip ediyor.

Yani ülkemizde daha çok akademik alanda sıkışmış olan bilim, halk içinde hızla daha çok kişinin ilgi alanına giriyor. Elbette bunlar sevindirici gelişmeler ancak Türkiye medyasının bilime ve etiğe yakın durmak için daha çok çabalaması gerekiyor. Zamanla taşlar yerine oturacaktır…

554643_134306766715811_751626650_n
Voyager 1 uzay aracı.

 

1970’li yıllarda evrenin keşfi ve Dünya dışı yaşam arayışının henüz taze olduğu günlerde büyük bir heyecanla fırlatılan Pioneer ve Voyager araçları, bugün hala yollarına devam ediyorlar. Bu araçların bazıları artık “ölü” olarak uzun yolculuklarını sürdürse de, bazıları hala canlı ve bizimle iletişim halinde.

Gerçekte bilim dünyasının büyük teşekkürlerini hakeden Pioneer ve Voyager araçlarının birincil görevleri; dev gezegenler olarak nitelediğimiz Satürn, Jüpiter, Uranüs ve Neptün üzerine olan sınırlı bilgimizi, daha doğrusu bilgisizliğimizi gidermekti. 1972 yılında Pioneer 10 Jüpiter’e ve 73’te Pioneer 11 Satürn’e bu amaçla fırlatıldılar. Her iki araç da görevlerini kendilerinden beklenen biçimde, hatta daha iyi yerine getirip, Jüpiter ve Satürn hakkında bilgilerimizi kökten değiştirecek çok önemli veriler ve fotoğraflar gönderdiler.

Bu parlak başarıları ve fırlatılışlarının ardından geçen uzun yıllar boyunca veri göndermeyi ve yollarına devam etmeyi sürdüren her iki aracın enerji kaynakları tükenmeye başladı ve 2000’li yılların başlarında her ikisi de sessizliğe gömüldü. 1977’de ise Voyager 1 ve 2 benzer bir misyon için daha gelişmiş araştırma araçlarına sahip olarak fırlatıldılar.

Voyager 1 ve Voyager 2
Voyager ve Pioneer görevlerin halka anlatılmasında büyük katkısı olan ve araçların üzerindeki insanlığı anlatan plakaların fikir babası Carl Sagan.

 

Voyager 1, Jüpiter ve Satürn görevlerini tamamladıktan sonra, Dış Güneş Sistemi’ne yönelirken, Voyager 2 Güneş Sistemi’nin en uzak iki dev gezegeni olan Uranüs ve Neptün’e doğru yoluna devam etti. Voyager 2’nin Neptün ve Uranüs görevlerinde gönderdiği fotoğraf ve veriler, bugün bu iki gezegen hakkındaki bilgimizin en büyük kısmını oluşturmayı sürdürüyor.

Bugün biraz daha eski teknolojiye sahip olan Pioneer araçlarıyla iletişim kesilmiş ve bu uydular artık kör bir biçimde yollarına devam ediyor olsalar da, Voyager’lar hala veri gönderimine devam ediyorlar. Hatta bu araçlarla kurulabilen iletişimin ne kadar sağlıklı olduğunu şöyle örnekleyebiliriz: Bizden milyarlarca kilometre uzakta bulunmasına rağmen, Voyager 2’nin sorun çıkartan yazılımı Dünya’dan iletilen bir güncelleme ile 2010 yılında onarıldı.

Evet, şaşırdınız değil mi? 1970’li yıllarda bilgisayarlar bir hesap makinasından hallice de olsa, üzerlerinde bir yazılım çalışıyor. Uzay araçlarında kullanılan bilgisayarlar için önemli olan hız değildir. Basit yönlendirme ve görev komutlarını yerine getirebilmeleri yeterlidir.

Bu nedenle, Voyager ve Pioneer araçlarının bilgisayarlarında 8 bitlik RCA 1802 ve türevi işlemciler kullanıldı. Bu işlemciler 3 ila 6 megahertz arasında bir hıza sahipler ve 32 kb (evet kilobayt) hafızaları var. Bu hafıza size küçük gelmesin, eskinin muhteşem oyunu Süper Mario Kardeşler, ilk olarak bunun dörtte biri kadar hafıza üzerinde çalışabilecek biçimde yapılmıştı!

Voyager 1 ve Voyager 2
Voyager uzay araçlarını çalıştıran, 1971 yapımı 3.2 megahert hızındaki RCA 1802 işlemci.

 

Güneş’ten çok uzaklara yol aldıkları için araçların güneş panelleri ile elektrik üretmeleri beklenemezdi. O nedenle bu görevlerde kullanılabilecek “bildiğimiz” en uzun süreli enerji kaynağı olan nükleer piller (RTG) tercih edildi. Bir plütonyum kütlesinin yaydığı ısıyı elektriğe dönüştüren bu piller sayesinde 2025’li yıllara kadar enerji sıkıntısı çekmeyecekleri düşünülüyor. Fakat, plütonyumun ısısını elektriğe çeviren düzeneğin ömrü daha kısa.

Yani plütonyumun yaydığı enerji tükenmese bile araçların şu anda bile aniden elektriksiz kalma ihtimali sözkonusu. Tahminler, araçların 2020-2025 yılları arasında tamamen sessizliğe bürüneceği yönünde. Bundan daha uzun süre çalışır halde kalabilecekleri öngörülmüyor, çünkü şimdiden tasarım aşamasındaki kullanım ömürlerini onlarca yıl aşmış durumdalar.

Peki bu araçlar şu anda neredeler?

Hem Pioneer, hem de Voyager araçları uzun zaman önce son gezegen olan Neptün’ün yörüngesinin ötesine, hatta heliosphere’in ötesine ulaşmış durumdalar. Burada biraz teknik bilgi vermemiz gerekiyor:

Voyager 1 ve Voyager 2
Voyager 1 ve 2’nin 2015 başı itibarıyla Heliosphere içindeki yaklaşık konumları.

 

Güneş’ten yayılan yüklü parçacıklar ve atomlardan oluşan Güneş rüzgarı, Güneş’in hareket yönünün tersine uzanan damla şekilli heliosphere (günküre) denilen düşük yoğunluklu bir ortam oluşturur. Bu parçacıklar yaklaşık 400 km/sn gibi süpersonik (ses hızından çok daha yüksek) bir hızla hareket ederler. Fakat güneşten 90-100 ab (1 ab = 150 milyon kilometre) kadar uzaklıkta artık yavaşlayarak ses altı hıza düşerler. Parçacıkların ses altı hıza düştüğü bu bölgeye termination shock (sonlandırma şoku) ismi verilir.

Heliosphere’in bu sonlandırma şoku sınırı ile yıldızlararası ortamdan gelen rüzgara yenik düşüp “durduğu” durgun bölgeye kadar olan alana heliosheath (gündurgun) deniliyor. Bu alanda, Güneş rüzgarı ses altı hızda yoluna devam eder, yaklaşık Güneş’ten 130-150 ab uzaklıkta ise yıldızlararası rüzgarın gücüne yenik düşerek tamamen durur. Güneş rüzgarlarının tamamen durduğu bölgeye de heliopause adı veriliyor.

Artık 40 yıllık yolculuktan sonra Güneş’ten yaklaşık 20 milyar (2018 Ekim ayı itibarıyla Voyager 1 aracı 21.4 milyar, Voyager 2 ise 17.7 milyar) kilometre uzakta yola devam eden araçlar, Güneş rüzgarlarının etkisini tamamen yitirdiği heliopause sınırına ulaştılar. Dış uzaydan gelen parçacıkların artık Güneş rüzgarlarınca durdurulamadığı, yani Güneş sisteminin koruma kalkanının devre dışı kaldığı yıldızlararası ortamda yollarına devam edecek olan araçlar, tarih boyunca Güneş’in korumasından tümüyle çıkmış ilk insan yapımı nesne konumunda olacaklar.

Voyager Pioneer
Voyager ve Pioneer araçlarının yörüngeleri, görev çizelgesi ve bugün yol aldıkları rotalar.

 

Araçlardan Voyager 2 şu anda heliosheath bölgesinden henüz çıkmadı ve yoluna devam ediyor. Voyager 1 ise artık yolculuğuna yıldızlararası ortam olarak nitelenen bölgede devam ediyor. Araçların konumlarını bu linkten takip edebilirsiniz.

Medyada yer aldığının aksine, Voyager’lar Güneş Sistemi dışına çıkmış sayılmıyorlar. Her ne kadar Güneş rüzgarları ve Güneş’in manyetik etkileri heliopause sınırının ardından sona erse de, yıldızımızın kütleçekimsel etkileri buradan çok daha uzaklara kadar hakimiyetini koruyor. 4 ışık yılına kadar (1 ışık yılı = 9.5 trilyon kilometre) yakın çevresinde başka bir yıldız bulunmayan Güneş’in bu kütleçekimsel hakimiyetini yaklaşık 1,5-2 ışık yılı çapında küresel bir alan içinde koruduğunu düşünmek hatalı olmaz.

Gökbilimciler, bu uzak bölgenin de boş olduğunu düşünmüyorlar. Zaman zaman Güneş sistemi içlerine yönelen geniş yörüngeli kuyruklu yıldızlara evsahipliği yapan Oort Bulutu 30.000 ila 50.000 ab uzaklıkta küresel bir biçimde Güneş Sistemi’ni çevreleyerek son sınırı oluşturuyor. Oort Bulutu’ndaki kuyruklu yıldız sayısı ise 100 milyarın üzerinde olarak tahmin ediliyor.

Saniyede yaklaşık 10 km’ye ulaşan hızlarla yol alan Voyager ve Pioneer araçlarının 40 yıla yakındır sadece 19 milyar kilometre yol alabilmiş olduğu düşünüldüğünde, Güneş Sistemi’nin sınırlarının büyüklüğü daha net anlaşılacaktır.

538725_134306296715858_937088785_n
Güneş sistemini çevreleyen Oort Bulutu’nun temsili gösterimi.

 

Şu anda Oort Bulutu’na ulaşmaları için birkaç yüzyıllık yolları olmasına karşın, bilimsel araçlarının çoğu çalışmaya devam eden Voyager’ların yıldızlararası ortam olarak niteleyebileceğimiz bölgeden gönderecekleri veriler bilim insanları için büyük önem taşıyor. Buradan elde edilecek veriler, yıldızlararası ortamın yapısı hakkında başka şekillerle ulaşılması neredeyse imkansız olan bilgiler edinmemizi sağlayacak. Çünkü, onların şu an bulundukları bölgeye çalışır halde ulaşabilecek tek uzay aracı olan New Horizons (Yeni Ufuklar) aracının bile, o uzaklığa erişmesi için onlarca yıl daha yol alması gerek.

Önümüzdeki yüzyıllarda “tarihi eser” statüsü kazanacak olan Voyager ve Pioneer’lar, eğer uzak gelecekte birileri tarafından müzede sergilenmek üzere geri getirilmezse, yüz milyonlarca yıl boyunca yollarına devam edecekler. Uzay gerçekte çok “boş” olduğu için, herhangi bir gökcismine çarparak yok olma ihtimalleri de gözardı edilebilecek kadar düşük. Yine de, ömürleri sonsuz değil; yıldızlararası ortamda çok büyük bir hızla yol alırlarken, çarpan mikro partiküller ile yavaş yavaş aşınacak ve çok çok uzun bir zaman diliminde, bir milyar yıl içinde yavaşça toza dönüşerek yok olacaklar.

Ya da söylediğimiz gibi, belki de birkaç bin yıl sonra, bir uzay arkeoloğunun en değerli keşfi olarak koleksiyonunun bir parçası olabilirler.

Zafer Emecan

Not: İlk olarak 5 Eylül 2012 tarihinde yayınladığımız bu yazımız, yeni veriler eşliğinde güncellenip geliştirilerek tekrar yayınlanmıştır. Facebook




Uzay Kalemi vs Kurşun Kalem

Çok bilinen bir şehir efsanesi, ABD uzayda yazı yazmak için milyonlarca dolar harcayıp “uzay kalemi” üretmeye uğraşırken, pratik zekaya sahip SSCB’nin kurşun kalem kullanarak bu sorunu kolayca çözdüğünü anlatır.

Öyle ki, hikayeyi dinlediğinizde Rusların pratik zekaları karşısında şapka çıkarır, Amerikalılar ile dalga geçmeden edemezsiniz. Oysa durum bu kadar basit değil...

Fisher Pen isimli bir firma tarafından 2 milyon dolar harcanarak geliştirilen bu kalem, NASA tarafından kullanılmaya başlanmış, bu sırada Ruslar da kurşun kalem kullanmayı sürdürmüştür. Fakat, aradan biraz zaman geçince, Ruslar ABD’den “Space Pen (uzay kalemi)” satın almak ve kurşun kalem kullanmayı bırakmak zorunda kalmıştır.

Uzay Kalemi
Uzay kalemi, yerçekimi olmayan ortamda yazmak üzere tasarlanmıştır. Yerçekimsiz ortamda kalemin mürekkebi uç kısma akamayacağı için yazmak mümkün olmaz. Bunu duvara tuttuğunuz bir kağıda yazmaya çalışarak siz de deneyebilirsiniz. Kaleminiz bir süre sonra mürekkep uç kısma akamadığı için yazmaz hale gelecektir. Oysa uzay kaleminin basınçlı haznesi mürekkebi sürekli uç kısma doğru iter ve kalemin pozisyonu ne olursa olsun kullanılabilmesini sağlar.

 

Kurşun kalem kullanımının bırakılmasının çok basit bir nedeni var: Yerçekimsiz ortamda uzay aracı gibi dar ve çok hassas aletlerin olduğu bir yerde kırılan kurşun kalemin ucu fırlayıp bu hassas cihazların kritik yerlerine kaçarak büyük sorunlara yol açabilir.

Çünkü kurşun kalem ucu iletkendir ve rahatlıkla kısa devre oluşmasına neden olabilir. Tahmin edeceğiniz gibi, “yukarı” ve “aşağı” kavramlarının bulunmadığı ağırlıksız ortamda kırılan küçücük bir kalem ucunun nereye “uçacağı” belli olmayacağı gibi, arayıp bulmak da kolay değildir.

Yani uzayda kurşun kalem kullanmak zeka göstergesi değil, aksine (zorunluluktan da olsa) her ekibin eline bir saatli bomba vermek demektir. Ayrıca uzay kapsüllerindeki saf oksijenin, küçük bir kıvılcım sonrası kurşun kalemin karbon ucu ve çevresindeki rahatlıkla alev alabilecek olan “tahta” ile aniden etkileştiğinde neler olabileceğini bir hayal edin.

Bugün, ABD, Rusya, Çin veya ESA’nın tüm uçuşlarında ABD üretimi bu uzay kalemleri kullanılıyor. Kurşun kalem kullanımı anlattığımız gibi 1970’lerin başından itibaren tamamen ortadan kalkmış durumda.

Zafer Emecan




Evrende En Fazla Bulunan Elementler (Bolluk Sıralaması)

Bilindiği gibi, evrenin büyük patlama teorisinin öngördüğü biçimde oluştuğu düşünülüyor. Bugün çevremizde var olan elementler de ilk olarak bu süreçle oluşmaya başladılar

Teoriye göre, evren ilk oluştuğu, henüz yıldızların oluşması için gerekli uygun ortamın meydana gelmediği zamanlarda en hafif (en düşük atom numaralı) üç element, bu oluşum döneminin sağladığı enerji ile meydana geldi. Bunlardan en büyük miktarda oluşanı %75 oranla Hidrojen, %25 oranla Helyum ve eser miktarda Lityum elementleriydi.

Daha sonrasında, evrenin bebeklik döneminin sonlarına doğru ilk yıldızlar oluşmaya başladı. Sadece Hidrojen ve Helyum elementinin baskın olduğu bu dönemde oluşan yıldızlar, evrenin daha küçük ve yoğun olması nedeniyle oldukça büyük boyutlardaydılar. Öyle ki, bugün “dev yıldız” olarak nitelenen 100-150 Güneş kütlesine sahip yıldızlardan daha büyük, 200, hatta 300 Güneş kütlesinde yıldızlar meydana gelmişti.

Diğer Elementler Nasıl Oluştu?

Bu dev, ancak çok kısa ömürlü yıldızların çekirdeklerindeki nükleer reaksiyon sırasında Hidrojen ve Helyum’dan daha ağır; Oksijen, Neon, Karbon, Azot, Silisyum, Magnezyum, Berilyum, Fosfor, Sodyum, Demir gibi elementler meydana gelmeye başladılar. Periyodik tabloda atom ağırlığı Demir’e kadar olan tüm elementler; bu ilk yıldızlar ve daha sonraki kuşak yıldızların nükleer füzyon süreçlerinde içlerinde oluştular. Bu süreci daha iyi öğrenmek için şu yazımızı okumanız faydalı olacaktır.

Element Yıldız
Yıldızların içinde gerçekleşen nükleer füzyon, bir yandan enerji üretirken bir yandan da yeni elementlerin oluşmasıyla sonuçlanır.

 

Demirden daha ağır; Nikel, Gümüş, Bakır, Sezyum, Cıva, Platin, Kurşun, Uranyum gibi elementler ise, yakıtı tükenen dev yıldızların ölümü anlamına gelen süpernova patlamaları sırasında ortaya çıkan çok büyük miktarda enerji sırasında oluştu. Bu süreç hakkında detaylı bilgi için bu yazımızı okuyabilirsiniz.

Element Çeşitliliği Nasıl Arttı?

Yukarıda anlattığımız yıldız oluşum ve ölüm süreçleri sırasında, evrenin ilk dönemlerinde var olan Hidrojen ve Helyum atomları birleşerek bugün çevremizde gördüğümüz ve bildiğimiz atomları meydana getirdiler. Yani, evrendeki Hidrojen oranı düşmeye, daha ağır elementlerin miktarı ise artmaya başladı.

Burada şu anki element bolluğu miktarını hesaplarken birşey dikkatinizi çekmiş olmalı (ilgili yazılarımızı okuduğunuz varsayıyoruz): Çekirdeğinde nükleer reaksiyonlar bittikten sonra ölen her yıldız ister bir beyaz cüceye dönüşsün, isterse süpernova olarak patlayarak yok olsun, yaşam süreci içinde Hidrojeni atom numarası Demir’e kadar olan elementlere dönüştürüyor.

Hepimiz yıldız tozuyuz derken, yerdeki tozu kastetmiyoruz. Vücudumuzdaki her atom, aldığımız her nefes, üzerine bastığımız toprak, 13 milyar yıl önce var olmuş olan ilkel yıldızlardan bir parça taşır.

 

Yani, her yıldızın çekirdeğinde Oksijen, Karbon, Azot, Magnezyum, Neon ve Silisyum oluşumu gerçekleşiyor. Dolayısıyla, Hidrojen ve Helyum’dan sonra evrende en fazla bulunan elementler bunlar olmak zorunda. Çünkü, (kırmızı cüceler haricinde) türü ne olursa olsun her yıldız bunları üretiyor ve bir şekilde evrende yeni yıldız oluşum bölgelerine saçıyor.

Şu Andaki Element Bolluk Sıralaması Nedir?

Evrenin oluşumu üzerinden geçen yaklaşık 13.8 milyar yıllık süreç içerisinde, anlattığımız süreç dahilinde evrene yeni elementler saçıldı. Evrenin bebeklik evresinde Hidrojen, Helyum ve az miktardaki Lityum karşısındaki oranları %0 olmalarına karşın, diğer elementlerin miktarı şu anda yaklaşık %2 dolaylarına kadar artış gösterdi.

O halde, bilim insanlarının evrendeki yıldızların ve galaksileri gözlemleyip tayf analizlerini yaparak ortaya koydukları element bolluk oranını sıralayalım (hidrojen ve helyum başta olmak üzere, tüm elementlerin oranı, çok küçük sapmalarla yaklaşık değerlerdir. Topladığınızda yüzdelik değer fazla görünecektir):

  1. Hidrojen (%74.5)
  2. Helyum (%23.84)
  3. Oksijen (%1.04)
  4. Karbon (%0.46)
  5. Neon (%0.13 )
  6. Demir (%0.11)
  7. Azot (%0.096)
  8. Silisyum (%0.065)
  9. Magnezyum (%0.058)
  10. Sülfür (%0.044)

Üstteki yüzdelik sıralama, büyük patlamadan bugüne kadar oluşmuş elementlerin evrendeki bolluk miktarı. Elbette, Güneş Sistemi de genel olarak bu oranlara uyuyor. Ancak, ele aldığımız ölçekler küçüldükçe (Dünya benzeri küçük karasal gezegenler gibi) bolluk oranları da çeşitli sebeplerle değişiklik göstermeye başlıyor.

Vücudumuz da yıldız tozu dedik. Ancak, bizi oluşturan yıldız tozu oranı, yıldızları oluşturandan biraz daha farklı.

 

Örneğin, Dünya‘yı oluşturan elementler arasında Hidrojen ilk sırada değil, %45’in üzerinde bir oranla Oksijen. İnsan vücudu da evrenin genelinden farklı bir element kompozisyonuna sahip. Aşağıda kütle oranını sıraladığımız elementlerden oluşuyor vücudumuz:

  1. Oksijen (%65)
  2. Karbon (%18.5)
  3. Hidrojen (%9.5)
  4. Azot (%3.2)
  5. Kalsiyum (%1.5)
  6. Fosfor (%1.0)
  7. Potasyum (%0.4)
  8. Sülfür (%0.3)
  9. Sodyum (%0.2)

Atmosferimiz de biliyorsunuz %78 Azot ve %21 Oksijen’den meydana geliyor. Ancak, evrendeki tüm elementlerin birbirine oranı, yukarıda ilk verdiğimiz sıralamadaki gibi. Elbette, evren yaşlandıkça Hidrojen ve Helyum oranı düşmeye, diğer daha ağır elementlerin oranı artmaya devam edecek.

Zafer Emecan

http://periodictable.com/Properties/A/UniverseAbundance.html
https://www.thoughtco.com/most-abundant-element-in-known-space-4006866
https://www.quora.com/How-does-the-elemental-composition-of-the-human-body-compare-to-elemental-composition-of-universe
http://spiff.rit.edu/classes/phys240/lectures/elements/elements.html
https://education.jlab.org/glossary/abund_uni.html
Kapak Fotoğrafı Telif: Kellie Jaeger




20 Yıl İçinde Mars’ta Koloni Kurma Hayali Gerçekçi Mi? -1

Son yıllarda, Mars’ta yerleşik insan kolonisi kurmakla ilgili çok fazla haber okuyoruz. Devletler düzeyinde olmasa da, girişimciler ve özel şirketler yoğun biçimde Mars’ta insanlı koloni kurmakla ilgili planlarını açıklıyorlar. Oldukça heyecan verici olan bu açıklamalar ve ortaya konular projeler ne kadar gerçeği yansıtıyor peki?

Öncelikle Mars’a yapılacak insanlı bir keşfin gerçekleşebilme durumunu inceleyelim:

1960’larda yaşanan “uzay yarışı”nın öncelikli hedefleri, insanlığın Dünya yörüngesine ulaşması, ardından Ay’a ziyaret gerçekleştirmesi idi. Bunu sağlayabilmek için, ABD ve SSCB (Sovyetler Birliği / Bugünkü Rusya) büyük mali ve teknolojik zorlukları olan bir yarış içine girişti. Yarışın bir galibi olup olmadığını söylemek mümkün olmasa da, nihayetinde Dünya yörüngesine rahatlıkla çıkabilecek teknolojiye eriştiğimizi, ardından Ay’a insanlı yolculuk yapabilecek seviyeye geldiğimizi söylememiz yeterli olur.

Ancak, 60’lardaki bu uzay yarışı hem ABD, hem de SSCB’yi ekonomik açıdan büyük külfetin altına sokmuştu. Öyle ki, bu büyük mali yük bir süre sonra her iki devletin de altından kalkamayacağı bir düzeye ulaştı. Sonuçta, insanlığa kayda değer bir getirisi olmadığına karar verilen Ay yolculukları rafa kaldırıldı. 1980’li yıllardan itibaren ise, devletler uzay yarışında kazandıkları tecrübeyi, kabul edilebilir düşük maliyetlerle uzak gezegenlere robot araçlar göndermek ve Dünya yörüngesinde kalıcı uzay istasyonları kurmak için kullandılar. Bugün, devletler düzeyinde bu anlayış hala devam ediyor.

Apollo_15_Lunar_Rover_and_Irwin
Ay’a defalarca gittik. Ancak, artık gitmemiz için bir sebep bulamıyoruz. Çin gibi teknolojik gücünü göstermeyi amaçlayan devletler haricinde hiç kimse tekrar Ay’a gitmeye hevesli değil.

 

Ay’dan çok daha parlak bir gelecek vadeden Mars keşfi ise, adım atmakta tereddüt etmelerine rağmen hala ABD ve Rusya gibi uzay teknolojisinde diğerlerinden çok daha ileri olan ülkelerin hedefi durumunda. Ancak çok yüksek maliyet ve başarı oranının düşük görünmesi, henüz hiçbir ülkeyi bu riski almaya ikna edemedi.

Peki, bir ülke Mars’a insanlı keşif yolculuğu düzenlemek istese neleri göze almalı?

Bugünkü uzay yolculuğu teknolojimiz, Ay’a 1960’larda gönderilen araçlardan çok daha ileri değil. Aslında, bu araçları hareket ettirmek için kullandığımız roket motorları, o günlerde olduğuyla hemen hemen aynı prensip, güç ve verimlilikte çalışıyor. Bugün tüm ülkelerin yörüngeye ulaşmak için kullanmış olduğu sıvı ve katı yakıtlı roketler, 60’lı ve 70’li yıllarda tasarlanıp neredeyse mükemmele ulaştırılmış tasarımlardan ibaret.

Peki hiç mi ilerleme göstermedik? Evet, aslında gösterdik. Bilgisayar ve iletişim teknolojimiz çok gelişti. Ancak, bu gelişim bize yolculuklarda ekstra güvenlik önlemleri dışında pek bir kazanç sağlamıyor. Açıkcası, Mars’a gönderilecek bir roketin hedefine başarıyla ulaşması için hesap makinanızdaki işlem gücünün onda biri bile yeterli. Yani, uzay mekiği kokpitlerinde gördüğünüz über teknolojik yanıp sönen ışıklar ve ekranlar olmasaydı da Mars’a gitmemiz mümkün olurdu.

Sıkıntı ne, niye gitmiyoruz?

Öncelikle, Mars yolculuğu “uzun” sürüyor. Var olan teknolojimiz, insanlı bir aracı Mars’a en çabuk 6 ay içinde gönderebilir. Bunun bir de gezegen yüzeyine inişi, tekrar Mars yörüngesine çıkışı ve dönüş süreci var. Dönüş ise 6 aydan çok daha uzun. Çünkü, araç Mars’a ulaşana kadar Dünya ile Mars birbirinden oldukça uzaklaşmış olacaklar. Bu da, dönüşün 1 yıla yakın sürebileceği anlamına geliyor.

mars-gezegen-3652

Kaba bir hesapla, insanlı bir Mars keşfi minimum 1.5 yıl sürüyor. Bu 1.5 yıllık süre içinde bu insanların ne yiyip ne içeceğinden tutun da, yolculuk boyunca alacakları radyasyon düzeyine, hatta psikolojik durumlarına kadar bir yığın çözülmesi gereken sorun var.

Yani, 3 kişiyi Mars’a göndermek için onların 1.5 yıllık yiyecek ve su ihtiyacının araca yüklenmiş olması gerekli. Mars’ta kullanacakları bilimsel cihazlar vs ayrıca başka bir yük. Biz, şimdiye kadar insanları Ay’a sadece 10 günlük yiyecek stoğuyla gönderdik. Bunu yapmak görece kolaydı, çünkü yük fazla değildi. Yine de, her ay yolculuğu milyarlarca dolara maloluyordu.

Bir insanın, 1 günlük besin ihtiyacı kalori vs hesaplarını bir kenara atarsak yaklaşık 1 kilogram kadar. Aynı zamanda günde 2 litre kadar da su tüketmemiz gerekiyor. Yolculuğumuz 1.5 yıl süreceği için, günlük 1 kg besin hesabıyla kişi başı araçta en az yarım ton yiyecek olmak zorunda. 3 kişi göndereceğimizi düşünürsek, iki tona yakın yiyeceği araca yüklememiz gerekli. Su sorunu, var olan suyun sürekli arıtılıp yeniden kullanılması ile çözülebilir ama, bir o kadar da suyun araca yüklenmesi lazım. Bir kısmı yine filtrelenerek elde edilse bile, 1 yıl boyunca kullanılacak olan oksijen de cabası. Yani, aracın yolcularının sadece temel yaşam desteği için tonlarca yüke ihtiyacı var.

Maliyeti ne olabilir ki?

Böylesi ağır bir aracın Mars’a ulaşmak için kullanması gereken yakıt miktarı çok fazla. Yakıtı ile birlikte yeryüzünden bir roketle göndermek için, şimdiye kadar yapılmış olandan çok daha güçlü devasa bir roket inşa etmemiz gerekli. Bu, çok büyük bir maliyet ve teknik sorun. Ayrıca, aracın Mars’tan dönüş için kullanacağı büyük miktarda yakıtı da araca yüklememiz gerekiyor ki, masrafları iki katına çıkarıyor. Dolayısıyla, aracı yörüngede inşa etme seçeneği devreye giriyor. Bu inşa süreci de şimdiye kadar denenmediği için apayrı bir sorun.

marsa-yolculuk-5114
İnsanlı bir Mars yolculuğu için kesenin ağzını iyice açmak gerekli. Hatta, keseyi ortalığa bırakıp gitmek gerekli dersek, daha doğru olur.

 

Burada söz ettiğimiz maliyetler gerçekten çok büyük. Kaba bir hesapla, Mars’a 3 kişilik insanlı bir yolculuğun maliyeti; araçların tasarım ve deneme süreçlerini hariç tutarsak minimum 20 milyar doları buluyor. Tasarım ve deneme maliyetleri de işin içine eklersek, bugün ha deyince Mars’a yönelik böyle bir proje 100 milyar doların üzerinde bir masrafla karşımıza çıkacak.

Deneme kısmını özellikle belirtmek istiyoruz. Mars’a insanlı seyahat için kullanılacak araçlarla, deneme amaçlı insansız (ve sonrasında yüzeye iniş olmayan insanlı) seferler yapılmadan pat diye insan gönderileceğini düşünmüyorsunuz sanırım. Üstelik, insan gönderilmeden önce bu denemelerin başarılı olması gerekiyor. Yani, her başarısız deneme, yeni bir aracın inşası, yeniden bir deneme seferi ve sürekli artan maliyetler demek.

Elbette araçlar, Mars ile Dünya’nın birbirine en yakın olduğu dönemlerde fırlatılacaklar. Bunu yapmak zorundayız, çünkü mesafe çok fazla, yolculuk süresi çok uzun. Bu Mars-Dünya yakınlaşması ise 2 yılda bir gerçekleşiyor. Yani, ilk deneme uçuşunu yaptık, başarısız oldu. İkinci deneme uçuşu için 2 yıl beklememiz gerekli. Ya da, ilk denemeyi yaptık, başarılı oldu. Yüzeye iniş denemesini yapmak için 2 yıl bekleyeceğiz. O da başarılı oldu, insanlı seferin yapılması için bir 2 yıl daha beklememiz lazım. Yani, toplam 6 yıllık bir süreç.

Burada anlattıklarımızdan, “Mars yolculuğu için start verdik” lafını şu anda etseler bile, projelendirilmesi, araçların tasarlanması, inşası, yörünge denemeleri, Mars yolculuğu denemeleri vs derken, ilk insanlı yolculuğun en az 10 yıl sonra gerçekleşebileceğini farketmiş olmalısınız.

Kimler gidecek, kimi seçiyorlar?

Basında sıklıkla çıkan; “Mars yolculuğu için seçildi” vb haberler ise gerçeği yansıtmıyorlar. Bunları, genel kapsamlı bir reklam çalışması olarak değerlendirmek daha doğru olur. Çünkü, böyle bir yolculuk ilk kez gerçekleşeceğinde, seçilecek insanların hiyerarşik disipline ve emir komuta zincirine sıkı sıkıya bağlı, uzay gemisi kullanmamış olsa bile en azından uçak kullanmış kişiler tercih edilecektir. Mars’a gitmek için can atan 10 bin saat F-16, Mig-29, F-18 veya Su-33 uçurma tecrübesi olan bir pilot hazır kıta kenarda beklerken, “ben Mars’a gitmek istiyorum” diyen ehliyet bile almamış bir lise öğrencisinin yolculuk için seçilip eğitileceğini düşünmek biraz saflık olur.

mars-carson-55214
Üzgünüz, Mars’a yolculuk için seçildiği iddia edilen bu çocukların hiçbiri “öncü olarak” Mars’a gitmeyecek.

 

Dolayısıyla, ilk birkaç insanlı Mars yolculuğunun askeri disipline bağlı pilotlar ve uçuş mühendisleri ile gerçekleştirileceğini söylememiz gerekiyor. Çünkü, ne kadar eğitim almış olursa olsun, 1 yıllık son derece tehlikeli ve uzun bir yolculuğa çıkacak kişilerin olası risk durumlarındaki yaşanmış sicil kayıtları öncelikli tercih nedeni olacaktır.

Kimse, son derece sıkıcı ve yorucu geçen yolculuğun 10. ayında akli dengesini yitirme, yahut görevlerini savsaklama riski olan birini seçmez. Çelik gibi sinirlere sahip, onlarca tehlike atlatmış ama bir şekilde soğukkanlılığı ile hayatta kalabilmiş bir pilot dururken, daha önce yapılmamış bir uçuşa tecrübesiz sivil personel böyle bir yolculuğa gönderilmez. Ki, 6 kez yapılan Ay yüzey keşiflerinde, sadece 1 sivil kökenli astronot görev alabilmişti. O da altıncısı ve en sonuncusunda…

Peki Mars’a insan bile gönderilmemişken, “koloni kuracağız” deyip bir de tarih veren özel şirketler ne oluyor?

Yazımızın ikinci bölümünde, iddialı bir biçimde 10-20 yıl gibi kısa bir sürede Mars’ta insanlı koloni kurmayı hedefleyen SpaceX ve MarsOne gibi özel teşebbüslerden çıkan projelerin gerçekçiliğini inceleyeceğiz.

Zafer Emecan