Güneş Battıktan Sonra Görülen Parlak Yıldız

Gün batımları, o rengindeki ahenk ile insanı iyileştiren bir güzelliğe sahiptir. Öylece Güneş’in batışını izlemek, bir terapidir adeta. Bazı zamanlarda bu gün batımına bir de parlak yıldız eşlik eder.

Öylesine parlak görünür ki, gökyüzüne o anda bakanlar muhakkak onu fark eder. Aslında bu görülen bir yıldız değildir. Bu parlak gök cismi, çoğunlukla Venüs ya da Jüpiter gezegenidir. Bazen ise bu gökcismi Satürn gezegeni olabilir.

(Bu yazıda anlattığımız gökcismi, tesadüf eseri 2016 yılının yaz aylarında gün batımından hemen sonra görülen parlak Mars gezegeni ile karıştırılmamalıdır. Bu yazımızda, ömrünüz boyunca sıkça göreceğiniz bir yıldız, daha doğrusu bir gezegenden söz edeceğiz).

Peki nasıl oluyor da bu kadar parlak oluyorlar, hangisinin hangisi olduğunu nasıl ayırt edebiliriz? Yıldızlardan ayırt edebilmemiz mümkün mü?

Venüs ve hemen üstünde yer alan Satürn gezegeni. (Foto: Michael Daugherty)

 

Gördüğümüz o parlak yıldızın Venüs mü Jüpiter mi olduğunu anlamak aslında oldukça kolay. Her şeyden önce gökyüzünün en parlak iki cismi bu iki gezegenimizdir. Dolayısıyla öncelikle gördüğümüz o parlak yıldızın gerçekten bir yıldız mı yoksa Venüs veya Jüpiter mi olup olmadığını anlayabiliriz. Burada ayırt etmede en önemli faktörlerden birisi yıldızların nokta kaynak olmalarından ötürü, atmosferdeki dalgalanmalardan etkilenmeleri ve ışıklarının göz kırpar gibi görünmesidir. Gezegenlerde bu etki çok daha azdır. Bu sayede gezegen olduğunu anladık diyelim, peki hangisi olduğunu nasıl ayırt edebiliriz?

Uzun yazı okumaktan hoşlanmayanlar için yazımızın hemen başında şunu söyleyeyim: 2018 yılı bahar ve yaz aylarında gün batımı sırasında göreceğiniz parlak gökcismi, Venüs gezegenidir. Detaylı bilgi almak isteyen okurlarımız, şimdi yazının kalanını okuyabilirler…

Her şey çok basit bir geometrik olaya dayanıyor. Venüs bir iç gezegen olduğu için, yani Dünya ile Güneş arasında bir yörüngeye sahip olduğu için biz Dünya’dan baktığımızda Venüs’ün yörünge hareketini ayırt edebiliriz. Yani Venüs yörüngesi etrafında nasıl Güneş’in etrafında dolanıyorsa, gökyüzünde de Güneş’in etrafında benzer şekilde dolanır.

merc-ven-sunset-horiz-BC
Merkür ve Venüs’ün gökyüzünde Güneş etrafındaki hareketleri bize onların birer iç gezegen olduğunu söyler.

 

Dolayısıyla Venüs; zaman zaman Güneş’in önünden geçerken, zaman zaman arkasında kalır. Aynı şekilde bu dolanma hareketi sırasında bize göre Güneş’in sağında veya solunda da kalabilir. Bu sebeple Ay gibi evreler gösterirken, ayrıca bu hareketi ile bir gezegen olduğunu anlamamıza imkan verdiği gibi bize onun Jüpiter olup olmadığını anlamamıza da imkan sağlar.

Aşağıdaki görselde Venüs ile Dünya’nın yörüngeleri arasında bir üçgen görülüyor. Buradaki alfa açısı bize Venüs’ün gökyüzünde Güneş’ten kaç derece uzakta olduğunu verir. Dikkat ederseniz bu açı hiçbir zaman belirli bir değerin üzerine çıkamaz, yani Venüs gökyüzünde Güneş’ten en fazla belirli bir derece uzakta görülebilir. Bunun aksine Jüpiter bir dış gezegen olduğu için gökyüzünde Güneş’ten olan görsel uzaklığında bir sınırlama yoktur.

Aşağıdaki görselde verilen açı en büyük açı değeri değildir. En büyük açı değeri için Venüs’ün bulunduğu yerdeki açı 90 derece, yani teğet olmalıdır.

Venus_yorunge

Dolayısıyla bir gün batımı sonrasında görüldüğü dönemlerde, Venüs asla doğu ufkunda görülmez (gün doğumu sırasında görüldüğü dönemlerde de asla batı ufkunda görünmez). Çünkü açısal uzaklığı buna el verecek kadar fazla değildir. Eğer doğu ufkunda parlak bir yıldız görüyorsanız bu Jüpiter’dir. Peki ya Jüpiter de yörüngesindeki konumu sebebiyle Venüs ile yakın görülüyorsa, o zaman hangisinin hangisi olduğunu nasıl ayırt ederiz?

Bu durumda da parlaklıklarına bakmamız yeterli, Venüs gökyüzünde Jüpiter’e oranla daha parlak görünür. Dolayısıyla parlak olan Venüs’tür diyebiliriz.

Yukarıdaki görselin bir diğer sonucu da Merkür‘ün gökyüzündeki hareketidir. Merkür daha küçük bir yörüngede dolandığı için onun Güneş’ten olabilecek en büyük açısal uzaklığı Venüs’ten de küçüktür. Dolayısıyla Merkür’ü asla doğu veya güney ufkunda göremeyiz. Eğer gökyüzündeki onca parlak gök cismi arasından Merkür’ün hangisi olduğunu tahmin etmek istiyorsak, Güneş’e yakın bir yerlere bakınmakta fayda var. (Bkz. bir üstteki infografik)

Buradan da bir diğer sonuca ulaşıyoruz, yalnızca gün batımında görünmedikleri. Yörüngeleri dolayısıyla bir taraftayken Güneş’in solunda diğer taraftayken ise sağında kalırlar. Haliyle ya gün doğumu öncesinde Güneş’ten önce doğarlar ya da gün batımı sonrasında Güneş’ten hemen sonra batarlar. Fakat biz genelde gün doğmadan önce uyanık olmadığımız için daha sıklıkla gün batımında görmeye alışkınız. Halbuki benzeri şekilde gün doğumu sırasında görmek de mümkündür.

9 Nisan 2018 tarihinde Türkiye Antalya’dan saat 20:00’da gökyüzü ve Venüs gezegeninin konumu (Görsel: Starry Night Pro Plus 7 astronomi yazılımı).

 

Hemen üstteki, Starry Night programından alınmış görselde ise 9 Nisan 2018 tarihinde gün batımında  Venüs‘ün batı ufkunda kendisini gösterdiğini görüyoruz. Yani, 2018 bahar ve yaz ayları boyunca günbatımları sırasında göreceğiniz o çok parlak gökcisimi Venüs olacak.

Bazen bu Venüs olur, bazen Jüpiter, bazen Satürn. Bazen ikisi veya hepsi birden de olabilir. Bu durum tamamen Dünya’nın ve bu gezegenlerin yörüngelerindeki konumlara bağlıdır. Jüpiter ile aramıza Güneş girdiğinde, Jüpiter’i gün doğumu veya batımında Güneş’e yakın olarak görürüz. Jüpiter ve Satürn, Dünya’dan sonra yer alan gezegenler olduğu için onları Güneş’le yan yana görmemiz ancak bu şekilde mümkündür. Tabi ki bu durumda rahatça söyleyebiliriz ki Jüpiter ve Satürn Güneş’e yakın görünen bir konumdaysa, bize yörünge olarak oldukça uzak bir konumdadır.

Her ne kadar Venüs aşırı parlak bir yıldız gibi, Jüpiter ve Satürn de parlak birer yıldız gibi görünse de bazen parlak yıldızlar da onları tanımamızı zorlaştırabilir. Yani gün batımı sırasında gördüğümüz o parlak yıldız gerçekten bir yıldız olabilir. Bunu ayırt etmek için elbette ki en etkili yöntem yukarıda fotoğrafını paylaştığımız Stellarium, Starry Night gibi bir programdan yardım almaktır. Fakat yukarıda da ele aldığımız gibi profesyonel gözler ve bilgili birisi için tek bakışta olayı anlamak da mümkündür.

Hazırlayan: Ögetay Kayalı
Geliştiren: Zafer Emecan

Not: En üstte yer alan kapak fotoğrafımız, Julie Fletcher tarafından Avustralya’da Eyre Gölü üzerinde çekilmiştir. Fotoğrafta Venüs’ün solunda Samanyolu, hemen altında ise burçlar ışığı rahatlıkla görülebiliyor. 


Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı‘nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz
GÖKBİLİM DÜKKANI’NA GİT




“Anne Ben UFO Gördüm” Diyorsanız?

Sokakta aylak aylak dolaşıyor veya evinizin balkonunda komşuları dumana boğma pahasına arkadaşlarınızla mangal yapıyorsunuz. Birden o da ne? Gökyüzünde bir UFO, yani “tanımlayamadığınız bir uçan cisim” belirdi.

Şaşırdınız, panik yaptınız, heyecanlandınız… Durun! önce şu yazdıklarımızı okuyun, sonra harekete geçin:

• Gördüğünüz şey bir uçak olabilir. Geliş açısına bağlı olarak uçaklar son derece inandırıcı biçimde ufo’lara benzeyebilir. Hele ki akşam üstlerinde iniş hazırlığı sırasında ve farları size dönük olarak geliyorsa, uzun süre boyunca havada asılıyormuş izlenimi yaratır. Dönüş yaptığında ise birden gözden kaybolmuş gibi olur.

Uçak olsa sesini duyardım demeyin, çünkü bir yolcu uçağının sesini ancak çok alçaktan geçerken duyabilirsiniz. Çok güçlü motorlara sahip savaş jetleri hariç, 1 km uzağınızdan geçen hiçbir yolcu uçağının sesi duyulmaz. Yukarıdaki videoda inandırıcı bir ufo görüntüsünün nasıl gerçekte bir uçağa ait olduğunu görebilirsiniz.

• Gördüğünüz atmosferik bir ışık oyunu veya gökyüzündeki elektriksel bir mevzu olabilir. Örneğin şunu çoğu insan ufo zanneder. Oysa sıradan bir atmosfer olayı:

• Bazen yere yakın yapay uydular gündüz vakti bile aşırı parlak hale gelebilir. özellikle iridyum uyduları, gökyüzünde birden belirip bir süre hareket ettikten sonra aniden kaybolan çok parlak bir cisimmiş gibi görünebilirler.

Amatör astronomların çok sevdiği ve internetten üzerlerinden geçecekleri saati takip edip fotoğraflamaya bayıldığı bu uydular, sıradan insanlar için uçan daire algısı oluşturabilir.

Aşağıdaki videoda bir iridyum uydusunun geçişinin zaman aralıklı çekimini görebilirsiniz:

Bu fenomeni gördüğümüz gökyüzü parçasından böyle bir uydu geçip geçmediğini kontrol edin. internette yapay uyduların bulunduğunuz bölgeden geçiş saatlerini gösteren çok sayıda site var.

Venüs Venüs Venüs… Bu gezegen sandığınızdan çok daha parlaktır. Hava aydınlıkken, ortada tek bir yıldız olmadığında bile çok parlak görünür ve çoğunlukla ufka yakın konumda olduğu için atmosferik etkiler nedeniyle hareket ediyormuş gibi izlenimi yaratır.

Venüs UFO
Venüs gezegeni o kadar parlaktır ki, sabahları veya akşamları gördüğünüzde “böyle yıldız mı olur yahu!” diyebilirsiniz.

Zaten gökyüzündeki hareketsiz çok parlak cisimler, doğrudan bakıldığında sanki hafifçe sağa sola hareket ediyormuş hissi verirler. Bu psikolojik bir yanılgıdır. Bir gökyüzü haritasından o konumda Venüs olup olmadığına bakın. Unutmayın, ufo raporlarının yarısı Venüs’ü ufo sanan kişilerden geliyor…

• Son yıllarda moda olan, herkesin bir tane edinmeye başladığı Quadcopter‘lar (dron) aşırı derece inandırıcı ufo taklidi yapabiliyorlar. Bir ufodan bekleyebileceğiniz havada sabit durma, aniden farklı yönlere çok hızlı hareket edebilme, inanılmaz manevralar yapma yetenekleri vardır. İnsanları kandırıp eğlenmek için 8-10 tane dronu sürü halinde senkronize uçurarak sizle kafa bulmaya bayılan bir sürü (ülkemizde bile) insan var. Uyanık olun, kandırılmayın.

• Bilgisayarlar ve video yazılımları çok gelişti. Artık amatörler bile olağanüstü gerçekçiliğe sahip videolar hazırlayabiliyorlar.

Hatta çoğu amatör bu videolarında ikna edici bir kurgu ile gerçeğinden ayırd edilemez yapımlar ortaya koyabiliyor. Bunların bir kısmının ufocularla ilgisi olmasa da, bazıları ilgi çekmek ve ünlü olmak (beraberinde para kazanmak) için yaptıkları kurguları gerçekmiş gibi internete yüklüyor, basına veriyor.

Aşağıdaki video, böyle bir inandırıcı ve çok gerçekçi kurgu yapan (ve daha sonra bunu nasıl yaptığını tutorial şeklinde anlatan) amatör bir kurgucuya ait:

Tüm bunlardan eminseniz ve yanınızda olayı görüntüleyebileceğiniz bir kamera varsa şunları yapın:

• Asla cisme zoom yapmayın. hele “digital zoom” hiç yapmayın. Görüntü netleşmeyecek, aksine bulanıklaşacak ve anlaşılmaz hale gelecektir. Eğer cep telefonu ile çekim yapıyorsanız, bizim uçan dairecilerin televizyonlarda üzerinde tartıştığı hiçbir şey anlaşılmayan yamru yumru bulanak görüntülerden fazlasını elde etmeniz pek mümkün olmayacaktır.

• Kameranızın (ya da fotoğraf makinanızın) otomatik odaklama sistemi varsa iptal edin, netlik ayarını elle manuel olarak kendiniz yapın. Kameralar gökyüzünde boşlukta duran minicik cisimlere otomatik netlik ayarı yapmakta çok zorlanırlar, elinize bulanık bir videodan başka birşey geçmez.

• Kamerayı elinizde olabildiğince sabit tutmaya gayret edin. Cismi takip etmeye çalışmayın. mümkünse kamerayı sabit bir yere koyup o şekilde çekim yapın. Eğer bunu yapmazsanız, yine o meşhur titrek ve bulanık görüntülerden başka bir şey elde edemezsiniz.

• Cisim ufka yakınsa, görüntünün bir kısmına yeryüzündeki sabit bir nesneyi de almaya çalışın. Böylelikle kaydınızı izleyecek uzmanların cismin hareketlerini takip edebileği sabit bir referansları olur.

• Çekim yaparken bulunduğunuz yeri (ülkeyi, şehri, ilçeyi, hatta mahalleyi), hangi yöne baktığınızı, günün tarihini ve saatini dile getirin. Böylelikle o gün o yönde olabilecek ufo harici fenomenler ile sizin çekiminiz karşılaştırılabilir.

• Eğer bulunduğunuz yerde çok fazla ufo görüyorsanız ve bunu sizden başka pek gören yoksa, en yakın psikiyatristten randevu alın. Zihin rahatsızlıkları, kalp böbrek akciğer rahatsızlıkları kadar normaldir, utanılacak gizlenecek şeyler değildir. Psikolojik destek almaktan utanmayın.

Zafer Emecan

Facebook




Dünya’nın Kızgın Kardeşi: Venüs

Modern zamanların gözdesi herkesin bildiği gibi Mars. Fakat şaşırtıcı bir biçimde Venüs, biz dünyalıların incelemek için en fazla uzay aracı gönderdiği gezegen. Yüzeyine bir aracı indirebilmek için olağanüstü zor şartlara sahip olmasına karşın, ABD ve SSCB arasındaki “önce ben keşfedeceğim” rekabeti sayesinde bıkmadan usanmadan araştırma sondaları gönderip durduk bu kızkardeşimize…

Bizler aslında onu halk arasında Akşam Yıldızı, Sabah Yıldızı, Zühre Yıldızı veya Çoban Yıldızı olarak biliriz. Güneş’e Merkür’den sonra ikinci en yakın gezegen olan Venüs, akşamları Güneş battıktan hemen sonra batı ufkunda veya sabahları Güneş doğmadan hemen önce doğu ufkunda en parlak cisim olarak kendini gösterir.

Venüs, büyüklük ve kütle bakımından Dünyamıza çok benzer ve deyim yerindeyse ikiz kardeş gibidirler. Gezegen, Dünya’mızın % 91 i oranında kütleye sahiptir.

430215_121098491369972_1291426893_n
Venüs ve şu an çevresinde dolanan “gözümüz kulağımız” Venus Express uzay aracı. 

Merkür’e nazaran Güneş battıktan sonra gökyüzünde çok daha uzun süreler (4-5 Saat kadar) kalabilir ve bu sebeple teleskop ile gözlemlenmesi çok daha kolaydır. İşin kötü tarafı, Venüs’e bir teleskop ile bakabiliyor olmak maalesef ki çok fazla bir anlam da ifade etmez. Dünya’nın Venüs ile olan konumundan dolayı, tıpkı uydumuz Ay gibi gezegenin sürekli değişim gösteren evrelerinden başka ne yazık ki görebileceğimiz başka hiç bir şey yoktur. Bu durum sadece bizim bahçelerimizdeki ya da teraslarımızdaki mütevazi küçük teleskoplar için değil; Dünya’daki en büyük ayna çapına sahip devasa optik teleskoplar için de geçerli.

Bunun tek sebebi, gezegenin tüm yüzeyini kaplayan yaklaşık 20 Kilometre kalınlığındaki sülfirik asit bulutlarıdır. Ayrıca gezegenin bu denli parlak görünmesinin sebebi de tahmin edeceğiniz üzere yine bu bulutlar. Venüs, çok yüksek albedoya sahiptir ve Güneş’ten aldığı ışığın % 80 ine yakınını geri yansıtır.

Gezegenin bu yoğun ve kalın atmosferi Güneş’ten gelen ısıyı da yüzeyde hapseder ve bunun sonucu olarak gezegende çok yoğun bir sera etkisi hakimdir. Venüs, yaklaşık 110 milyon km uzaklığı ile Güneş’e en yakın gezegen olmamasına rağmen yüzey sıcaklığı bu sera etkisi sebebi ile yaklaşık 480 santigrat dereceye ulaşabilmektedir.

Gezegeni sadece teleskoplarla gözlemleyebildiğimiz yıllarda, bilim insanları kalın bulut tabakası nedeniyle yüzeyi göremedikleri için Venüs’ün yüzeyi ormanlarla kaplı tropik bir gezegen olacağını hayal etmişlerdi. Bu hayallerinde haklılardı, çünkü eğer sera etkisi olmasa, gezegenin yüzeyinde sıvı sudan göller, nehirler ve okyanuslar barınabilirdi.

486602_121098928036595_88435889_n
Venüs yüzeyinde büyük ihtimalle manzara bu şekilde.

Ayrıca gezegenin atmosferi yüzeye korkunç bir basınç uygulamaktadır. O kadar ki, basınç Dünya’da atmosferin uyguladığı basıncın 92 katıdır. Bu da Dünya’daki okyanusların 1 Kilometre derinliğinde maruz kalınabilecek basınca eşdeğerdir diyebiliriz. Varın siz düşünün…

İşte bu olumsuzluklar, Güneş’in yaşam kuşağı (habitable zone) içinde yer almasına rağmen Venüs’ü yaşanmaz hale getirmiştir. Bu arada şunu not olarak belirtelim; kimi astronomlar Venüs’ün Güneş’in yaşam kuşağında olduğunu kabul etmezler. Bu, biraz tartışmalı bir konu anlayacağınız.

Venüs’ü diğer tüm Güneş Sistemi gezegenlerinden farklı kılan bir diğer özelliği de kendi ekseni etrafında ters yönde dönüyor olması. Yani anlayacağınız, Güneş bu gezegende sabahları Batıdan doğup akşamları Doğudan batmaktadır. Tabii, Venüs’te sabah veya akşam olmasını beklerseniz, çok uzunca bir süre beklemek zorunda kalacağınızı bilin. Çünkü gezegenin kendi etrafındaki bir dönüşü 243 Dünya günü sürer. Bu da, gezegenin Güneş’in çevresindeki 224 Dünya günü süren dönüşünden daha fazladır. Venüs’ün neden bu şekilde bir dönme eksenine sahip olduğu net olarak bilinmemekle birlikte milyarlarca yıl önce meydana gelmiş bir çarpışmanın bu durumun sebebi olabileceği düşünülmektedir.

•••

Venüs’ün keşfi konusuna devam edelim isterseniz:

Bugün Mars ve Ay konusunda ABD’ye yenilmesine rağmen, Venüs yarışını daha “cesur” ve “inatçı” davranan Sovyetler kazandı. Venüs’ün atmosfer ve yüzeyine ait tüm bildiklerimizi SSCB’nin “bitmek bilmeyen” Venera araçlarına borçluyuz. Öyle ki, Venüs şu anda dünya’dan sonra yörüngesinde en fazla “uzay çöpü” barındıran gezegen konumunda. dahası, gönderilen araçların “uçuş” modüllerinin bir kısmı, binlerce yıl sonrasının paha biçilemeyecek arkeolojik eserleri olarak Güneş yörüngesinde 30 yıldan fazladır dönüyorlar.

venera13
Venüs yüzeyine inip veri ve fotoğraf göndermeyi başaran Sovyet Venera uzay aracının müzede sergilenen bir benzeri.

Venüs’ün keşfi için gösterilen bu büyük çabadan ve gönderilen 40 civarında araçtan pek fazla kimsenin haberi yok artık. Bunun en büyük nedeni, sonunda bu gezegenden yakın gelecekte hiçbir şekilde yararlanamayacağımızı anlamış olmamız. Bir süre önce Güneş’in önünden yaptığı geçiş olmasaydı, neredeyse unutulup gitmişti. Önümüzdeki 100 yıl boyunca yeni bir geçiş olmayacak, yani hatırlamamız için önemli bir neden pek yok artık.

Şartları bizim için o kadar zor ki, üzerine insan göndermemiz şu anki bilgimizle hiçbir şekilde mümkün değil. Malesef Venüs’te yürümek isteyecek ilk insan, günümüz uzay elbiseleri ile birkaç saniye içinde aşırı basınçtan dolayı ezilerek ölmek gibi bir talihsizlikle karşı karşıya. Bildiğimiz en sağlam basınç kıyafetleri ile dahi yüzeyindeki atmosfer basıncına (ki, denizin 1 km derinliğine denktir) dayanmamız mümkün değil. Bir de yaşadığı aşırı “küresel ısınma” nedeniyle herhangi bir fırından çok daha sıcak hale geldiğini düşünürsek, fazla maceraya girmemek gerektiğini anlayabiliriz.

Haliyle, “belki” yörüngesine gelecekte kurabileceğimiz bir istasyon haricinde, bu gezegenden faydalanabileceğimiz, bildiğimiz bir yol yok. Zaten yüzeyinde olağanüstü önemli bir keşif yapılmadığı sürece kimsenin de Venüs’e insan göndermek isteyeceğini sanmıyorum.

Venüs
Sovyet Venera uzay aracının Venüs yüzeyinden gönderebildiği nadir birkaç fotoğraf. Bunlar, gezegene ait elimizdeki tek yüzey görüntüleri.

Venüs’ün keşfine dair kişisel düşüncem; gezegenin çok ama çok zor şartlarına karşın 30 yıldan uzun zaman önce buraya bir araç indirmenin ve onu çalışır halde tutabilmenin olağanüstü bir başarı olduğu yönünde. Bugün bile, gelişmiş askeri denizaltıların zorla inebildiği bir derinliğe denk gelen 90 atmosferlik basınca ve 480 santigrat derecelik yüzey ısısına dayanabilecek bir sonda tasarlayıp bunu yüzeye indirebilmek çok büyük bir başarı.

Burada, Venüs’e indirilmeye çalışılan araçlarını çoğunun iniş bile yapamadan, yüzeye 30-40 km kala yüksek basınç ve sıcaklıktan dolayı çalışmaz hale geldiği bir ortamdan söz ediyoruz. Her gönderdiğiniz araç, atmosfere girdiğinde konserve kutusu gibi ezilip parçalanırken siz ne kadar ısrarcı olabilirdiniz yıllar boyunca?

Son bir not olarak; Mars’a gönderilen araçların başarı oranı %35 iken, söz konusu olan Venüs olduğunda, çok daha fazla araç göndermemize karşın bu oranın %10’lar düzeyinde olduğunu hatırlatalım.

Hazırlayanlar: Sinan Duygulu & Zafer Emecan

Not: Venüs, Aphrodite için Roma döneminde kullanılan isimdir. Yine, başka bir çok uygarlık ve kültürde Venüs’e denk veya ondan esinlenmiş çok sayıda tanrıça bulunur.

Facebook 1 – Facebook 2




Güneş Ve Gezegenlerin Orantılı Büyüklükleri

Güneş, sistemimizdeki en büyük ve en fazla kütleye (kütleyi, aynı şey olmasa da “ağırlık” şeklinde düşünebilirsiniz) sahip gökcismidir. Tüm Güneş Sistemini bir araya getirdiğimizde oluşacak olan kütlenin %99.8’ini Güneş tek başına karşılar. Kalan %0.2’lik kütlenin ise yarısından fazlası Jüpiter‘e aittir. Daha başka bir ifadeyle Jüpiter, Güneş haricinde sistemimizdeki her şeyin; tüm gezegenlerin, meteorların, cüce gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların toplamından daha ağırdır.

Güneş ve Jüpiter’den artan yaklaşık %0.07’lik kütlenin yarısından fazlası Satürn‘den ibarettir. Ondan geri kalan %0.03’lük kütle’nin de dörtte üçünden fazlası Neptün ve Uranüs’ü meydana getirir. 

En nihayetinde artan %0.01’den az kütle; Dünya, Mars, Venüs, Merkür, uydular, cüce gezegenler, asteroidler ve kuyruklu yıldızların tümünü oluşturur. Hepsini bir araya toplasınız, bir Neptün bile etmezler…

Görseli bizime ulaştıran okurumuz Onur Gündüz’e teşekkür ederiz. Görselin dev boyutlu halini buradan  veya buradan bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

 

Facebook




İlk Gezegenler Arası İletişim: Venera 4

Henüz cep telefonlarınının bilimkurgunun ötesine dahi gidemediği, Kaptan Kirk’ün elindeki ütopik bir cihaz olarak görüldüğü dönemlerde, insanlık milyonlarca kilometre öteden ilk gezegenler arası iletişimi Verena 4 (Венера-4) sayesinde 1967 yılında gerçekleştirdi. Venüs’ü keşfetmek ve hakkında bilgi toplamak isteyen bilim insanları, daha öncesinde bu çılgın gezegene birçok keşif aracı göndermişti fakat, onca araç arasında hiçbiri başarılı olamamıştı.

Venüs ve Venüs’ün keşif serüveni hakkında detaylı bir ön bilgi almak için öncelikle şu yazımızı okumanızı öneririz. 

Verena 4’ten biraz bahsedelim: Venera 4’ün ana merkezinde enerjisini sağlayan 4 metre genişliğinde ve 2.5 metrekare yüzey alanına sahip güneş panelleri vardı. Göbeğinde bir manyetometre, bir iyon detektörü, bir kozmik ışın detektörü ile, çeşitli gazları tesbit edebilen bir ultraviyole spektrometresi ve Dünya ile iletişimi sağlayacak koca bir radyo anteni bulunmakta idi. İki parçalık Venera 4, bir yörünge aracı ve Venüs’ün atmosferine girmesi planlanan 383 kg ağırlığında bir atmosfer sondasından oluşuyordu.

venera4muze2
Venera 4 yörünge aracı ve atmosfer sondasının şu an müzelerde sergilenen birebir boyutlu bir maketi.

12 Haziran 1967 tarihinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Venüs’e bu aracı gönderdi. Bu tarihten önce SSCB 11 tane, ABD 2 tane olmak üzere toplamda 13 tane uzay aracı (1964-1965 yılları arası) gönderilmiş ve hepsi başarısız olmuştu.

Burada şu detayı vermek gerekir: Venüs’ün atmosfer basıncı çok ama çok yüksektir. Öyle ki, yüzeyindeki atmosfer basıncı denizin kilometrelerce altındaki su basıncının yarattığı etkiyi yaratır. Rahatlıkla şunu diyebiliriz ki; bugün en derinlerine inebilen insanlı nükleer denizaltılar dahi Venüs’ün yüzeyindeki atmosfer basıncına dayanmakta çok zorlanırlar. Bu dayanılmaz basıncın üzerine, bir de Venüs’teki 450 santigrat derece civarındaki muazzam sıcaklığı eklerseniz, bunca aracın neden başarısız olduğunu anlayabilirsiniz. Gönderilen her araç ya konserve kutusu gibi ezilip parçalanıyor, ya sıcaklık yüzünden kavruluyor, ya da her ikisi birden başına geliyordu.

Sovyet yetkililerin her denemeden sonra bilim insanlarına şunu söylediği bilinir:

-Araç neden başarısız oldu?
-Basınç yüzünden ezildi malesef…
-O halde daha yüksek basınca dayanıklı bir araç yapın!

İşte Venera 4 bu makus talihi yenebilen ilk insan yapımı araç olacaktı. 18 Ekim 1967 tarihinde  2 termometre, bir barometre, bir radyo altimetre, bir atmosfer yoğunluğu ölçme cihazı ile çeşitli gaz analiz cihazları bulunan sondayı paraşütle Venüs’e yaklaşırken bıraktı.

Venera_4-atmosfer-modulu
Venera 4 uzay aracının atmosfer modülünün müzede sergilenen bir maketi. Bu modül, Venüs’e gönderilip çalışabilen ilk insan yapımı araçtır ve Venüs hakkındaki bilgilerimizin önemli bir kısmını bu araç vermiştir.

Sonda, paraşütlerce yavaşlatılmadan önce saniyede 1.000 km hızla girdiği gezegen atmosferinden elde ettiği verileri önce yörünge aracına, yörünge aracı da yeryüzüne gönderdi. Dünya ile olan iletişim 922 mhz dalga boyunda gerçekleşiyor ve gelen sinyal saniyede 1 bit’lik veri içeriyordu. Bugün sıradan bir cep telefonunun internet bağlantısı saniyede milyonlarca bit veri iletebiliyor. Buradan, yapılan işin ne kadar muazzam bir çaba gerektirdiğini anlayabilirsiniz.

Venera 4’ün aldığı bu verilerde Venüs’ün atmosferinde öncelikle karbondioksit ve az oranda azot olduğunu ayrıca %1 civarında oksijen ile su buharı bulunduğu öğrenilmiş oldu. Oran olarak yazarsak; 90-93%, karbondioksit, 0.4-0.8% oksijen, % 7 azot ve % 0,1-1,6 su buharı ölçümü yapılmıştı.

Venera 4, Venüs’ün zayıf bir manyetik alanı bulunduğunu da bize söyledi. Sonda, Venüs atmosferinin o dönemki bilim insanlarının beklentisinden çok daha yoğun ve son derece sıcak olduğunu kanıtlayan ilk doğrudan ölçümleri bize ulaştırdı. Ayrıca uzun zaman önce Venüs’te su olduğunu, ancak bu suyun çoğunu kaybettiğini öğrenmemizi sağladı.

Sonda yüzeye 25 km kala, o yükseklikte bile Dünya’nın 22 katı kadar olan atmosfer basıncına ve 277 santigrat derecelik yüksek sıcaklığa dayanamayarak tahrip oldu. Gönderdiği bilgiler, yeni Dünya arayışı içinde olan insanlar için Venüs’ün yaşanabilecek bir yer olmayacağının ilk verileri oldular.

Sovyet mühendisler, bu başarılı aracın ardından elbette durmadılar. Amaçları yüzeye inmekti ve sadece biri başarılı olan bunca tecrübeden sonra bir yüzey aracını Venüs’e indirmekte ısrarcıydılar. Amaçlarına ulaşmak için çok çalışmaları gerekecekti ama, Venera 4’ün gönderdiği bilgiler sayesinde bunu nasıl yapacaklarını artık biliyorlardı.

Bir süre sonra insanlık SSCB’nin öncülüğünde Venüs yüzeyine inerek çok daha detaylı bilgiler ve fotoğraflar almayı başardı. Bir başka Venera aracının başardığı bu görevi, ayrı bir yazımızda ele alacağız.

Hazırlayan: Süleyman Yeşil
Geliştiren: Zafer Emecan




Şanssızlığın Kitabını Yazan Astronom: Guillaume Le Gentil

Ön bilgi: Venüs, Güneş’in önünden sekizer yıllık aralara sahip çiftler halinde 105 ile 121 yıl arasında değişen sürelerle geçer. Yani -atıyorum- 2004 ve 2012 yıllarında birer tur geçer; sonraki geçiş çifti ise 2117’de ve 2125’te gerçekleşir.

Venüs’ün Güneş’in önünden geçişinin ilk kez gözlemlendiği 1639 yılından sonra, Avrupa’daki birçok devlet, bir sonraki geçişin gerçekleşeceği 1761 yılına kadar bir ton hazırlık yapıp astronomlardan oluşan sürüsüne bereket ekip kurar ve bu ekipleri geçişi gözlemlemek üzere dünyanın uzak uzak köşelerine gönderir. Bu aynı zamanda devlet destekli ve uluslararası çapta gerçekleştirilen ilk bilimsel faaliyettir.

venus-transit-sequence-1600
Venüs geçişi, çok nadir gerçekleşmesi nedeniyle amatör ve profesyonel tüm astronomlar için büyük önem taşır.

Bu etkinlik; yolculuk şartları, savaşlar, hastalıklar vb. yüzünden devasa bir başarısızlık olsa da, bu başarısızların içinde en bahtsızı, çöllerde kutup ayılarıyla en girift ilişkilerde bulunanı, Fransız astronom Guillaume Le Gentil (Giyom Lö Janti)‘dir.

Elemanımız 1760 yılında Paris’teki evinden çıkar, Hindistan’daki bir Fransız kolonisine doğru yola koyulur. Ama yolculuğu sırasında Fransa’yla İngiltere birbirine girer; iki ülke arasında hırgür çıkar, tatsızlık olur. Gemiyi vuran bir fırtına yüzünden zaten rotasından büyük ölçüde sapmış olan Le Gentil, geçişin gerçekleşmesinden birkaç gün önce Hindistan kıyılarına vardığında, gideceği Fransız kolonisinin İngiliz askerleri tarafından ele geçirildiğini görür; askerler karaya çıkmasına izin vermez.

Denizin yükselmesi yüzünden berbat bir gözlem yapan bu abimizin yaptığı ölçümlerin de haliyle hiçbiri başarılı olmaz. Ama bir rivayete göre Le Gentil peygamber soyundan geldiği için yılmaz, sabreder.

Guillaume Le Gentil
Guillaume Le Gentil’nin Hindistan’da sabırla beklerken inşa ettiği derme çatma gözlemevi.

Sekiz yıl beklediği Hindistan’da kendince, küçük çapta bir gözlemevi inşa eder. İkinci geçişin gerçekleşeceği gün her şey hazırdır. Geçişten önceki gece bir sis kaplar her yanı, ama sabah güneşinin ışıklarıyla kaybolur. Sonra geçişe artık dakikalar kala bir bulut kütlesi sahneye çıkar, Güneş’in önünü kapatır ve geçişin bitmesinden kısa bir süre sonrasına kadar da gitmemekte yüzsüzce diretir. Elemanımız, Venüs’ün geçişini yine izleyememiştir.

Bir süre sinirden kendini dövecek halde dolanır ortalıkta, sonra sonra gelen, ‘rahvan gitsin,’ hissiyle, biricik Paris’ine doğru yola çıkar. Yolda yine başı bitten kurtulmayan Le Gentil’in gemisi, önce dizanteri sonra da gemiyi neredeyse batıracak kadar haşat eden bir fırtına yüzünden uzunca bir süre rotadan uzakta seyreder.

Guillaume Le Gentil 11 yıl sonra evine varır. Ama kimin elinin kimin cebinde olduğunun bilinmediği savaş ortamında kendisi nüfus kayıtlarına “ölü” olarak geçirilmiş, büyük bir kısmı zaten yerle bir olmuş olan mal varlığından geriye kalanlar da evsize, yetime, fakire zekat fitre mahiyetinde dağıtılmıştır.

Lee Billings’in “Five Billion Years of Solitude: The Search for Life Among the Stars” (Beş Milyar Yıllık Yalnızlık: Yıldızlar Arasında Yaşam Arayışı”) isimli kitabından bendenizce “paraphrase” edilmiştir.

Ozan Karakaş




Güneş Doğarken Görülen Parlak Yıldız

Çoğumuz gün batımlarına, gün doğumlarından daha aşinayız. Çünkü gün doğumu, geceyi sabaha bağladığından büyük bir çoğunluğumuz bu saatlerde uykuda olur. Hatta birçok kişi gün doğumunu öylesine fark etmemiştir ki, Güneşin tıpkı gün batımında olduğu gibi ufukta kırmızı olduğunun dahi farkında değildir.

Bazı gün doğumları sırasında ise gökyüzünde parlak bir yıldız kendini belli eder. Gün doğdukça kaybolan tüm yıldızların aksine, oldukça parlak bir biçimde gökyüzünde görünür. İşte o hep adını duyduğunuz ama görmediğiniz “Çoban Yıldızı” budur.

Bazen bu yıldız o kadar parlaktır ki, çoğu insan bir yıldızın bu kadar parlak görünebileceğine inanamaz. En fazla UFO ihbarı da böyle zamanlarda yapılıyor. Çünkü, gökyüzündeki çok parlak bir yıldıza uzun süre dikkatlice bakarsanız, hareket ettiği izlenimine kapılırsınız. Dolayısıyla, hareket eden aşırı parlak bir cisim varsa bu UFO olmalıdır değil mi? Değil…

venus-gundogumu
Sabahları gördüğünüz “parlak yıldız” o kadar güçlü bir ışıltıya sahiptir ki, çoğunlukla UFO zannedilir.

Aslında bu bir yıldız da değil, çoğunlukla Venüs ya da Jüpiter gezegenidir. Venüs, yörüngesinin Güneş’e oldukça yakın olmasından ötürü gökyüzünde de Güneş’e yakınlarda bulunur. Bu yüzden gün doğum ve batımları sırasında sıklıkla Venüs’ü görürüz. İşte, en aşırı parlaklık da Venüs tarafından sergilenir.

Jüpiter’in durumu ise daha rastlantısaldır ve oldukça parlak olsa da, Venüs kadar değildir. Çünkü bir dış gezegen olduğundan, gökyüzünde herhangi bir yerde bulunabilir. Venüs ise Güneş’ten belirli bir miktar kadar uzakta olabilir. Daha detaylı incelememiz için şu yazımıza göz atmanızda fayda var: Güneş battıktan sonra görülen parlak yıldız.

Parlak Yıldız Venüs
Stellarium programından alınmış 4 Şubat 2016 tarihine ait bir görüntü. Gün doğumundan hemen önce Venüs’ün güney-doğu yönünde kendisini gösterdiğini görüyoruz.

Yukarıdaki görselde Stellarium‘dan alınmış bugünün gökyüzü görüntüsü yer alıyor. Venüs’ün az önce de bahsettiğimiz gibi Güneş’e yakın olduğunu görüyoruz. Benzeri şekilde Satürn de oldukça yakın görünüyor. Öyleyse şu yorumu yapabiliriz: Satürn ile aramızda şu anda Güneş bulunuyor. Yani Satürn, Güneş’in arkasında bir yerlerde yer alıyor. Yani bize uzak konumlarından birinde. Eğer Satürn’ü gözlemek ya da fotoğraflarını çekmek istiyorsanız, uygun bir zaman olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü uzak bir konumda olduğundan, biraz daha küçük olarak görünecektir.

Eğer gökyüzünde gördüğünüz bu parlak yıldız veya gezegenin ne olduğunu tanımlamakta zorlanıyorsanız Stellarium gibi programlardan faydalanabilirsiniz. Üstelik bu programların mobil sürümleri de olduğundan o anda ne olduğunu kontrol edebilirsiniz. Fakat referans verdiğimiz diğer yazıda da anlattığımız üzere, tecrübeli kişiler için onun ne olduğunu anlamak bir bakışta mümkündür.

Ögetay Kayalı




20 Ocak – 10 Şubat 2016: Tüm Gezegenler Gökyüzünde!

Bu gökyüzü olayı, 2016 yılında gerçekleşti. 2016, 2016, 2016… Yani, şu an 2018’de olduğumuza göre böyle bir olay yok. 2018 yılında böyle birşey söz konusu değil, boşuna arayıp bulup bu yazıyı okumayın. İlla ki okuyorsanız “astronomi bilimi ile ilgili birisinizdir”, o zaman okumaya devam edin. Ama bu yıl böyle birşey yok, 2016’da, yani 2 yıl önce olmuş bitmiş bir astronomik olayı okuyorsunuz!

Yeryüzünden çıplak gözle sadece beş tane gezegen görebiliyoruz. Bunlar Güneş’e yakınlık sıralamalarına göre; Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn‘dür. Bu gezegenler, çok eski çağlardan beri biliniyor ve insanlar tarafından gözlemleniyorlar. Diğer daha uzak gezegenler olan Uranüs ve Neptün ise, ancak teleskopların yeterince gelişmiş hale gelmesi sonucu son birkaç yüzyılda keşfedilebildi.

Tüm bu beş gezegen, her zaman gökyüzünde gözlemlenemez. Her biri ancak yılın belli zamanlarında rahatça görünebilecek konumda olurlar ve her gece gökyüzündeki konumları değişir. Zaten, bu yüzden isimleri “gezegen”dir. Kimi zaman sadece biri, kimi zaman ikisi, kimi zaman ise üçü aynı gece gökyüzünde yer alırlar. Bazı geceler ise hiçbirini göremeyebiliriz.  Bununla beraber, kimi özel zamanlarda kısa süreliğine olsa da bu beş gezegenin hepsi aynı anda gökyüzünde yerini alır.

Oldukça nadir görülen bu durum, uzun yıl aralıklarıyla gerçekleşiyor. En son 10 yıl önce, 2004 yılı sonu ile 2005 yılı başı arasında bu güzel gök olayına şahit olabilmiştik.

21 Ocak tarihinde gezegenlerin konumları. Eğer görseli incelerseniz, tüm gezegenlerin sabah gün doğumu sırasında Dünya'dan görülebilecek konuma geldiklerini farkedeceksiniz.
21 Ocak tarihinde gezegenlerin konumları. Eğer görseli incelerseniz, tüm gezegenlerin sabah gün doğumu sırasında Dünya’dan görülebilecek konuma geldiklerini farkedeceksiniz.

Gezegenlerin tümünün (çıplak gözle görülebilenlerin) aynı gece gökyüzünde görülemeyişinin nedeni, her gezegenin Güneş çevresinde farklı bir hızda ve konumda dönüyor olmaları. Bu nedenle örneğin Satürn’ün gökyüzünde rahatça görülebildiği bir tarihte, Mars Güneş’in bize göre arka tarafında kaldığı için görülemeyebiliyor. Ya da Mars, Jüpiter ve Satürn gökyüzünde iken, Merkür ve Venüs görüş açımıza girmeyebiliyor.

Özellikle Merkür ve Venüs gezegeni, “iç gezegenler” olarak adlandırılırlar. Yani, Güneş’e gezegenimizden daha yakındadırlar. Bu da, bizden çok daha hızlı yörünge hareketi sergiledikleri anlamına gelir. Ayrıca, Güneş’e yakın oldukları için sadece Güneş’in doğuş ve batışı sırasında kısa süreliğine gökyüzünde görülebilirler.

21 ocak tarihinde, Dünyamızın bakış açısından gezegenlerin Güneş'e göre açısal konumları. Bu pek sık gerçekleşmeyen diziliş, tüm gezegenleri sabah gün doğarken bir arada görmemizi sağlıyor.
21 Ocak tarihinde, Dünya’mızın bakış açısından gezegenlerin Güneş’e göre açısal konumları. Bu pek sık gerçekleşmeyen diziliş, tüm gezegenleri sabah gün doğarken bir arada görmemizi sağlıyor.

Özellikle Güneş’e en yakın gezegen olan Merkür, Dünya’dan bakıldığında Güneş ile birbirine açısal olarak çok yakındır ve yıldızımızın parlak ışığı altında kolayca gözden kaybolur. Yalnızca yılın belli zamanlarında kısa süreler boyunca gün batımı veya gün doğumlarında rahatça gözlemlenebilecek konuma gelir. İşte bu nedenle, gökyüzünde tüm gezegenlerin aynı anda görülebilmesi, gezegenlerin Güneş çevresindeki yörünge düzlemlerinde nadir rastlanan bir sıralamaya girmesi ile mümkün olur.

Bu yıl 20 Ocak’ta Merkür’ün de gün doğumu sırasında görünür açısal yüksekliğe ulaşmasıyla başlayacak olan bu nadir yörünge dizilişi, 10 Şubat tarihine kadar tüm gezegenleri bir arada görebilmemiz açısından ömrümüzde elimize geçebilecek 5-10 fırsattan biri.

21 Ocak, saat sabah 06:40'da soldan sağa sırasıyla Merkür, Venüs, Satürn, Mars ve Jüpiter'in gökyüzündeki konumları.
21 Ocak, saat sabah 06:40’da gezegenler. Soldan sağa sırasıyla Merkür, Venüs, Satürn, Mars ve Jüpiter’in gökyüzündeki konumları.

O nedenle, bu gök olayına şahit olmak istiyorsanız, havanın açık olduğu bir gün sabah gün doğmadan hemen önce kalkıp doğu ufkunda gezegenleri gözlemlemeye çalışabilirsiniz. Bu gözlemi, ışık kirliliği olan şehirlerde de gerçekleştirmeniz rahatlıkla mümkün. Merkür dahil tüm gezegenler oldukça parlak olacağı için, hiçbir gezegeni gözden kaçırmazsınız. Bu arada, Venüs gezegeninin parlaklığı sizi hayretler içinde bırakabilir, şaşırmayın. Venüs işte bu kadar parlaktır ve çoğu insanın sabahları Venüs’ü gördüğünde “UFO gördüm” sanması da bu yüzdendir.

Dikkat etmeniz gereken bir konu var; Merkür her ne kadar rahatlıkla görülebilecek kadar gökyüzünde ufkun üzerine çıkıyor olsa da, dağlık, tepelik veya binaların ufku kapattığı bir yerde görüş açınıza giremeyebilir. O nedenle, ufkun alabildiğine açık olduğu bir alanda, yahut yüksek bir binanın üzerinden gözlem yapmanız yerinde olur. Son olarak, tarihler 15 Şubat’a yaklaştıkça, Merkür sabahları çok güçlükle seçilebilecek biçimde Güneş’e yakın konumda olmaya başlayacak. Yeterince yükseldiğinde ise Güneş gökyüzünü fazlasıyla aydınlatmış olacağı için, çıplak gözle Merkür’ü farkedebilmeniz çok zor olacak. Bu da, eğer gözlem yapmak istiyorsanız 20 Ocak’tan sonra Şubat ayının ilk birkaç gününe kadar vaktiniz olduğu anlamına geliyor.

Not: Birçok bilim sitesi, sayfa ve gazetede bu olayın son izlenme tarihi olarak 15 veya 20 Şubat dendiğini görebilirsiniz. Bu verilen tarih yanlış. Çıplak gözle, Merkür en son 10 Şubat’ta görülebilir. O yüzden bize itibar edin, basına ve diğer bilim sitelerine değil. Boşuna 10 Şubat’tan sonra soğukta ayazda Merkür’ü görmeye çalışmayın, iyi bir dürbün veya teleskop olmadan göremezsiniz.

Zafer Emecan




Güneş Sistemi’nin Coğrafyası 2: Venüs

Venüs, büyüklük ve kütle olarak Dünya’ya oldukça benzemektedir. Ancak, tamamen bulutlar ile gizlenmiş bu gezegene uzaydan bakıldığı vakit, yüzeyi hakkında en küçük bir ipucu elde etmek olanaklı değil. Bu nedenle, uzay araçları tarafından ziyaret edilene kadar, çok sayıda bilim insanı Venüs’ü bulutların altında ormanların, nehir ve göllerin bulunduğu tropik bir gezegen olarak düşünmüştür.

1970’li yıllarda Sovyet Venera araçlarının yüzeyine inip gönderdiği görüntüler ve 1990’lı yıllarda Macellan Uzay Sondası’nın yüksek çözünürlüklü radarı sayesinde bilim insanlar Venüs’ün bulutlarını delip geçerek yüzey oluşumlarını inceleyebildiler.

Venüs’te az da olsa Krater bulunmaktadır. Krater nüfusunun azlığında başlıca etmen malum volkanik hareketliliktir. Ayrıca gezegenin çok yoğun atmosferi de, göktaşlarının yüzeye çarpmasına imkân vermeyerek imha eder.

Venüs düzlükleri bugüne kadar ya hiç suyla karşılaşmadıklarından ya da gelen su miktarı pek fazla olmadığından yüzey yapısı olarak nehir kaynaklı erozyonlardan yoksundur. Ayrıca Venüs’te rüzgâr hızları göreceli olarak düşük olduğundan rüzgar erozyonun etkisi Dünya’daki gibi değil, daha azdır.

Erozyona bağlı etkiler yerine volkanik faaliyetler topografik değişikliklerin başlıca etkenidir. Volkanlar gezegenin her yerinde mevcuttur. 500 ila 300 milyon yıl öncesine dek uzanan bir zaman diliminde bu volkanlar Venüs’ün arazi yapısını bütünüyle yeniden şekillendirmiştir.

Gezegende 1.100’den fazla volkan oluşumu bilinmektedir. Volkanlardan bazıları yeryüzünde Hawaii adalarındakine benzer ya da Mars’taki dev Tharsis volkanlarına benzer Kalkan (Shield) tipi volkanlardır.

Venüs, volkanik oluşumların etkili olduğu bir gezegendir. Jeolojik geçmişinin hayli aktif olduğunu bildiğimiz gezegende, kendi Dünya’mızda rastlayamayacağımız volkan türleri bulunmaktadır: Krep Kubbe, Korona ve Örümcek Ağı adı verilen sınıflandırmalara tabi volkanlar gibi.

Volkanik Krepler:

pankek-venus

Krep (Pancake) Küreleri olarak da bilinen bu parçalanmış, dairesel volkanik cisimler Venüs’e özgü volkan türleridir. Alpha Regio adı verilen bölgede ortalama 25 km genişliğinde ve yaklaşık 750 m yükseliğe sahip örnekleri bulunmaktadır.

Bu yapıları oluşturan etmenin ne olduğu sorusuna verilen cevap ise, silisyum dioksit bakımından zengin lavların bir kerede ama yavaş şekilde yüzeye sızmaları şeklindedir.

Koronalar:

venus_corona

Coronae ya da Koronalar, Venüs dışında yalnızca Uranüs’ün uydusu Miranda’da mevcut olup, Dünya’da benzeri bulunmamaktadır. Korona oluşumu, lavların koronanın merkez çıkıntısı oluştururak volkan menfezinden dışarı akması ile başlar. Volkanik malzemelerin ağırlığı altındaki kabuğu kırarlar. Kubbe etrafındaki arazi burkularak kabuk içine gömülür. Çoğu örnekte kubbenin kendisi de yavaşça soğur ve çökerek parçalanır.

Örümcek Ağı (Arachnoid) Tip Volkanlar:

Venusian-Arachnoid

Bugüne kadar 30 farklı Arachnoid keşfedilen Venüs, bu yapıdaki volkanların Güneş Sistemi’nde yegâne vatanıdır. 200 km’ye varan oval şekilleri ve örümcek ağına benzer yapıları ile eşsiz birer volkan türüdür. Oluşum mekanizması hakkında hala birtakım şüpheler bulunmaktadır.

VENÜS’ÜN KITALARI

Venüs’te üç adet kıta (terra) bulunmaktadır:

Aphoridite Terra
Ishtar Terra
Lada Terra

Terralar isimlendirilirken alışıldık üzere mitolojilerden esinlenilmiş, Yunan, Babil ve Slav mitolojilerindeki Aşk tanrıçalarının isimleri kıtalara verilmiştir (Venüs ismi de Roma Aşk Tanrıçası’dan gelir).

Terralar; önceki Merkür yazımızda tanıttığımız Rupes’lerden ve Planitia’lardan barındırmaktadır. Chasma adı verilen kayalık derin vadiler de Terra’larda sıklıkla bulunmaktadır.

VENÜS’ÜN DAĞLARI

Volkanların dışında Venüs’teki tektonik plakaların tıpkı Dünya’da olduğu gibi hareketlerinden doğan Mont’lar (dağlar) bulunmaktadır. Montlara da isimler verilirken Dünya kültürlerinde bulunan önemli kadın karakterlerin isimleri verilmesine rağmen, bu kadınlar matinesindeki tek erkek olarak Ishtar Terra’da bulunan Maxwell Mont’u istisna olarak zikretmeliyiz.

Peki Neden Maxwell İsmi Verildi?

Cevap olarak şunu söylemek gerekir ki Venüs’ün bulutları ardına geçip de gezegeni tanımamızı sağlayan radar dalgalarını kullanmamız İngiliz bilim insanı James Clerk Maxwell sayesindedir ve bu başarısını taçlandırmak adına Uluslararası Astronomi Birliği, Venüs’te bir dağa kendisinin adını vermiştir.

VENÜS’ÜN KRATERLERİ

Yukarıda da bahsettiğimiz üzere Venüs’te krater oluşumu oldukça güçtür. Bu güçlüğe rağmen 500’e yakın krater bulunan gezegende, bu kraterlere ünlü kadın yazarların ve dünya dillerinde sık kullanılan kadınların isimleri verilmiştir.

Bu kraterler arasında bir Türk kadın yazarın da adı var! Halide Edib Adıvar.

Venüs'teki Adivar Krateri.
Venüs’teki Adivar Krateri.

İsmi Adivar kraterine verilmiştir. Aphrodite Terra’nın kuzeyinde bulunur. Adivar kraterindeki düzgün paraboloit çizgiler nadir bir krater çizgisidir. Bu olağandışı çizgiler de yalnızca Venüs’te görülür.

Venüs’ün büyüleyici görünüşü karşısında cehennemi andıran yüzeyi hakkında bir gazel yazılsaydı büyük ihtimalle şu beyit kaleme alınırdı:

“Ben umardım ki seni yâr-ı vefâ-dâr olasın
Ne bileydim ki seni böyle cefâ-kâr olasın”

Bu sebepten olacak ki bir kratere (40.3 K- 87.2 B) sade dille yazdığı kaside ve gazelleriyle tanınan 1460 Amasya doğumlu Mihri Hatun‘un adı verilmiştir.

Yavuz Tüğen




Güneş Sistemi Teorileri 2

Yazı dizimizin ilk bölümünde gözlem araçlarımızın gelişmesiyle birlikte Güneş Sistemi’nin nasıl oluştuğuna dair geliştirilen teorileri görmeye başlamıştık. Gözlem araçlarımızın daha da gelişmesi ve bilimsel bilgi birikiminin artmasıyla bu teoriler de daha fazla olgunlaşmaya başladı. Şimdi bu teori ve modellere göz atmayı sürdürelim:

Schmidt-Lyttleton Akresyon* modeli

20.yy başlarından beri popüler olan dualist teoriler her ne kadar Henry Norris Russell sayesinde ciddi darbe alsalar da, vazgeçilmeleri pek kolay olmamıştır. 1944 yılında Sovyet gezegenbilimci Otto Schmidt oldukça farklı, modern teorilere de dahil edilebilen bir dualist teori ortaya atar.

Arkalarındaki yıldızın ışığını absorblayan (sönükleştiren veya engelleyen) soğuk ve yoğun bulutsuların bulunmaya başlanmasıyla birlikte Schmidt bu bulutsuların içinden bir yıldız geçebileceğini ve bu geçişten sonra kendi yörüngesine gaz ve tozlar çekebileceğini, ortamdan toplanan bu maddenin gezegenleri oluşturabileceğini belirtir.

IC405_big
Schmidt-Lyttleton Akresyon modeline göre, yoğun bir bulutsunun içinden geçen yıldız, bulutsuyu oluşturan maddenin bir kısmını çevresine toplar. Yıldızın çevresine yığılan bu madde ise gezegenleri oluşturur.

Başlarda Schmidt yakalama işleminin gerçekleşmesi için üçüncü bir cismin (Güneş’in yanında bir yıldızın daha) olması gerektiğini söyler fakat Ray Lyttleton 1961’de bunun gerekli olmadığını bir akresyon modeli ile gösterir. Kaçış hızından daha düşük olduğu müddetçe yıldız bulutsu materyalini yakalayabileceği üzerinden hareket edilir.

Bu modelin en büyük başarısı gezegenlerin nasıl oluştuğuna dair yaptığı açıklamadır. Bulutsunun içindeki toz parçacıkları açısal momentum kazanarak disk şeklini alırlar. Fakat homojen bir yapı olmadığı için kütleçekimsel dengesizlikler ve kazandığı momentum sayesinde belirli bölgelerdeki çökmeler olur ve bu çökmeler gezegenleri oluşturacak kaya parçalarını, protoplanet’leri (ön gezegenleri), inşa eder. Birbirlerine yaklaşan parçaların elips yörüngeler çizerek çarpışıp birleştikleri, artan kütlenin saçılan ve etrafta olan diğer materyallerin de yörüngelerini değiştirip kendisine doğru çekerek kütlesini arttırdığı belirtilir.

473460a-f1.2
Protoplanetler, oluştukları diskte yer alan kaya ve toz parçalarını kütleçekim etkisiyle kendileri üzerinde toplayarak büyürler.

Modelin önerdiği sistem oluşum süreci ise eleştiriler almıştır. Bulutsu için öngörülen sıcaklık 3-4 Kelvin, hesaplanan hız ise 0.2km/s-1‘dir. Bu tarz bulutsularda rastlanan değer ise 10-100 K (Kelvin: -273 santigrat derece = 0 Kelvin) arasında, Güneş benzeri yıldızlarda ise hız 20km/s-1 civarındadır. Michael Woolfson parametreleri değiştirerek Lyttleton’un modelinin daha kabul edilebilir yapılabileceğini söylemiştir fakat Viktor Safranov ise hesaplarına göre modelde Neptün gibi büyük gezegenlerin oluşma sürelerin 1010 yani 10 milyar yıl mertebesinde olduğunu ve bu değerin sistemin kendi yaşından çok daha yüksek olduğunu belirlemiştir.

(*) Akresyon: Kümelenme, birikme, bir araya gelme anlamlarına gelir.

Modern Teoriler

1960 yılına gelindiğinde Güneş sistemimizin nasıl oluştuğuna dair oturaklı bir teori hala ortaya konulamamıştı. Çözülmesi gereken temel problemler hala bekliyordu. Bu tarihten itibaren, eski teorilerin parça parça getirdikleri tutarlı açıklamalar eşliğinde oluşturulan 4 adet yeni ve daha kapsamlı teori vardır. Önceki teoriler içerdikleri hatalar nedeniyle yanlışlanırken bu teoriler açıklayamadıkları kısımlar olsa bile geçersiz kılınamamışlardır. 1960’da protoplanet teorisi, 1964’te yakalama teorisi, 1973’te güneş nebulası teorisi ve 1974’te günümüzde yaygın bir şekilde kabul görmüş olan modern laplace teorisi ortaya atılmıştır. Sırasıyla bu son 4 teoriye değineceğiz.

Protoplanet Teorisi

1960 yılına gelindiğinde William McCrea gezegenimsi oluşumlarını açıklayan teoriyi bir adım ileri götürürken Güneş’in yavaş dönüşü ile gezegenlerin açısal momentumu arasındaki ilişkiyi açıklamak için monistik modele başvurdu. Yıldız ve gezegen oluşumlarının eş zamanlı olarak ilerlediğini düşünüyordu.

Başlangıç noktasını yıldızlarası bir gaz ve toz bulutu olarak aldı. Bulutun %1 kadarı toz parçaları geri kalan kısmı ise hidrojen ve helyum’dan oluşuyordu. Bu karışımın türbülanslar içerdiği varsayımından yola çıkarak, türbülansların yarattığı madde akımlarının çarpıştığını, partiküllerin bu şekilde belirli bölgelerde yoğunlaşacağını belirtti. Başka varsayımsal parametreler kullanmaktan ise elinden geldiğince çekinerek modelini test etmeye çalıştı.

6_01f3c2cab5cf417ad24ef2a3539cb89c2
Protoplanet teorisine göre, yıldız oluşum diskindeki türbülanslar, ön gezegen veya gezegenimsi diyebileceğimiz yapıları meydana getirir. Bu yapılar, zamanla çevrelerindeki gaz ve tozu bünyelerinde toplayarak gezegenlere dönüşürler.

Bu modelin en dikkat çekici kısmı yıldız oluşum sürecini açıklama şeklidir. Rastgele konumlardan gelen türbülanslar ve kümelenmeler Güneş’in oldukça düşük açısal momentuma sahip olmasını sağlarlar. Güneş’in varolan açısal momentumuna göre teori yine de daha fazlasını öngörmektedir fakat ilksel Güneş’in bu açısal momentum farkını kaybetmesi için zamana sahiptir ve iyonize olmuş Güneş rüzgarlarıyla taşınan materyallerin manyetik alanların etrafında spiraller çizmesi ve ayrılması açısal momentumu azaltıcı etki için tatminkardır.

Türbülanslar nedeniyle bölge bölge yoğunlaşan gazlar gezegenlerin en az bir kaç katı büyüklükte oluyor, birbirleriyle kesişenler birleşiyor ve etrafına karşı basın konuma gelip etrafındaki maddeleri de kendine çekiyor, daha sonra bu yapılar kendi kütleçekimleri dahilinde çökmeye başlayıp gezegenimsileri oluşturuyorlardı. McCrea aynı zamanda gezegenimsilerin gezegenlerden daha büyük olduğunu savunuyordu. Çökme süreci sırasında artan hız nedeniyle gezegenimsilerin dönüş biçimi kararsız bir hale bürünüyor ve gezegenimsi 8’e 1 oranında iki parçaya ayrılıyor, bir kütle merkezi etrafında önceki açısal momentuma yakın bir hızda birbirleri etrafında dönen gezegenimsilerden daha ufak olanı kaçış hızından daha hızlı olduğu için fırlayıp başka bir yörüngeye oturuyordu. Bu iki gezegenimsinin etkileşimi sırasında ise uydular oluşuyordu.

spitzer-distantsystem-browse

Haliyle bu modele göre Güneş sistemindeki gezegenlerin sınıflandırması değişmektedir. Venüs ve Dünya 2 ana kaya gezegen olurlar. Merkür Venüs’ün kardeş gezegeni, Mars ise Dünya’nın kardeş gezegenidir. Ayrıca bu gezegenlerin yoğunluklarının da birbirlerine yakın olacağı öngörülmektedir. Jupiter ve Satürn 2 ana gezegen, Uranüs ve Neptün ise 2 dış gezegendir. Plüton da Mars ve Merkür gibi kardeş gezegenlerin içinde kabul edilir.

Teori gezegenlerin yörüngelerinin neden dairesele yakın bir şekilde olduğu konusuna bir açıklama getirememiştir. Ayrıca rastgele bir şekilde oluşan gezegenlerin hepsinin de Güneş’in etrafında aynı yönde seyretmeleri pek akla yatkın değildir.

Yakalama Teorisi

1964 yılında Michael Woolfson‘un geliştirdiği bu teori zamanında oldukça kabul görmüş olan James Jeans’in Gelgit teorisi (1917) gibi dualist teoriler sınıfındadır. Jeans’in teorisinden farklı olarak yıldızlar rollerini değiştirmişlerdir. Güneş yanından geçen hiperbolik yörüngeli, henüz tam bir yıldız olamamış düşük yoğunluklu ve daha az kütleli fakat daha büyük bir protoyıldıza (ön yıldız) gelgit etkisi yapar. Bunun sonucunda protoyıldızın atmosferinden güneşe doğru filament şeklinde madde akışı başlar. Yörüngeye oturan bu madde bölge bölge yoğunlaşarak topaklar oluşturur ve bunlar da zamanla gezegenimsileri meydana getirirler.

Woolfson, makalesinde geçiş yapan yıldızın kütlesini 0.15 güneş kütlesi, yarıçapını ise 20 astronomik birim olarak belirtmiştir. Yapılan parçacık simülasyonlarında büyük kütleli gezegenimsilerin Güneş’in yakınlarında oluşmasının pek de mümkün olmadığı görülmüştür. Filamentin gezegenimsileri oluşturması sırasında bu gezegenimsiler aphelion (Güneş’e en uzak) konumlarında olurlar ve yüksek dış merkezli yörüngeler ile (0.7 ile 0.9 arası) 100AU’dan daha öteden Güneş’e doğru rota çizerler. Perihelion’a (Güneş’e en yakın konum) ulaşmaları binlerce yıl alacağı için yoğunlaşıp Güneş’in gelgit etkisi ile dağılmamaları için zamanları olur.

Güneş Nebulası Teorisi

1960’larda meteoritlerin artık iyice anlaşılmaya başlanmasının ve 1972’de sovyet astronom Victor Safranov’un gezegen oluşumları için yazdığı makalenin ardından tekrar gündeme gelip gelişmeye başlayan nebula modeli 1973’te ise Kanadalı astrofizikçi Alastair Cameron sayesinde olgunlaşmıştır.

Güneş sisteminde bulunan belli kompozisyonların farklı sıcaklıklarda ve basınçlarda soğumalarının nasıl yapılar ortaya çıkardığına dair bir çok makale çıkmaya başlamıştır bu dönemde. Bunlardan elde edilen sonuç, Güneş sisteminin ilk zamanlarında sıcak gaz formunda olduğudur.

artists-impression-shows-the-disc-of-gas-and-cosmic-dust-around-the-young-star-HD-142527

Eski Laplace modelinde merkezdeki önyıldız ile disk birbirlerinden ayrı bir gelişim göstermektedirler ve disk gezegenleri oluşturmak için halkalar halinde bölünmüştür. Güneş nebulası teorisinde ise disk halkalar halinde bölünmez. Gezegen formasyonu %1 civarı katı materyal bulunduran ve merkezden uzaklaştıkça kademeli bir şekilde sıcaklığı azalan gaz diskinde akresyon ile oluşmaya başlar. Teoride önceleri diskin 1 güneş kütlesinde olacağı düşünülmüş fakat bunun sonucunda bir çok gaz devi oluşumu ve yörüngelerde düzensizlikler baş gösterdiği için diskin kütlesi 0.01 güneş kütlesi mertebesine indirilmiştir. Bu değer de akresyon süreci ve gezegen oluşumu için yeterlidir.

Kaya gezegenlerin ve gaz devlerinin çekirdeklerinin oluşumu sırasında diskteki ufak katı parçalar büyüklükleri yüzlerce metre ile onlarca kilometre arasında değişen planetesimal‘leri (gezegenimsileri oluşturacak olan kaya parçaları) oluşturmaktadırlar. Sonrasında ise bu planetesimal’ler birbirleriyle çarpışarak ve birleşerek kütleçekimsel olarak etrafına baskın konuma gelecek gezegenimsileri oluştururlar. Oluşan gezegenimsiler de etrafındaki diğer materyallere kütleçekimsel etkide bulunarak yörüngesini temizlemeye başlarlar.

130228103341-large
Gaz devleri çekirdeklerini oluşturduktan sonra diskteki kendilerine yakın olan gazları toplamaya başlarlar, bu işlem gaz devlerinde 10 üzeri 5 (yani 100 bin) yıl kadar sürer.

Güneş nebulası teorisi uydu oluşumları için spesifik bir model önermemektedir, gezegen oluşum sürecindekine benzer fakat daha küçük ölçekte bir oluşuma işaret eder. Monistik bir teoridir. Yıldız ile disk ayrı yapılar olarak görülmedikleri için oluşma sürecindeki güneş çökerken açısal hız transferini mümkün kılmaktadır fakat açısal momentum ile kütle dağılımının üstesinden yine de tam olarak gelememiştir.

Diskte oluşan gezegenlerin aynı yönde dönmeleri ve kaya gezegenlerin daha ağır moleküllerden oluştukları için Güneş’e yakın olduklarını ve gaz devlerinin Güneş’in çekim alanı dışında kalan uzaktaki gazları toplayarak oluştuğunu açıklanmaktadır. Model ayrıca çoğu gezegen oluşumlarının makul süreler vermektedir. Dünya için 106 yıl, Jüpiter için 10yıl veya daha az bir zamanda gezegenin oluşacağını belirtmektedir. Fakat dış gezegenlerin oluşması için verdiği süreler 1010 yıl kadardır. Gezegen oluşumları sonrasında disk materyalinden geriye bir şey de kalmamaktadır ve Kuiper kuşağı hakkında da bilgi içermez.

Yazı dizimizin bir sonraki bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

Taylan Kasar




Güneş Sistemi Teorileri 1

Güneş sisteminin ve gezegenlerin oluşumuna dair eski çağlardan beri bir çok görüş bildirildiyse de bunlar bilimsel olmaktan uzaktadırlar. Her ne zaman gök cisimlerinin nasıl ve hangi güçler tarafından hareket ettiklerine dair elimizde fiziksel ve matematiksel modeller geliştirilmeye başlandıysa, teoriler de ancak o zaman bilimsel forma girmeye başlamışlardır. Bu açıdan miladı Newton olarak kabul edersek pek de yanılmış olmayız. Newton’un kütleçekim yasaları güneş sisteminin işleyişini ve evrimini araştırmak isteyen bilim insanlarına gerekli olan bilimsel zemini hazırlamıştır.

Bu sayede son 250 yıl içinde gözlemser veriler ışığında bir çok oluşum modeli geliştirilmiştir. Bu modeller yapısal olarak tek bir sistem olarak evrilenler (monistik) ve başka bir yıldızın müdahelede bulunmasıyla evrilenler (dualist) şeklinde ikiye ayrılırlar.

18.yy’da Comte de Buffon dualist bir teori önermiş, Emanuel Swedenborg ve Immanuel Kant ise monistik bir görüş bildirmişlerdir. Kant’ın varsayımı üzerinden hareket eden Pierre-Simon Laplace teoriyi daha detaylı bilimsel bir forma soktuğu için ilerleyen yıllarda çoğu çalışma bu teori üzerinden şekillenmiştir.

Laplace’ın teorisinde bulunan açıkları 19.yy’da Édouard Roche gidermeye çalışmış fakat başarılı olamamıştır. 20.yy’a gelindiğinde ise astronomlar açısal momentum ve gezegen oluşumu gibi başlıca problemleri çözmek amacıyla 15’ten fazla model geliştirmişlerdir. Ortaya konulan neredeyse her teori açıklayabildiği şeyler olduğu gibi açıklayamadıkları gözlemsel veriler de içerir. Belirli sorunları açıklamak için geliştirilen bir model her ne kadar üzerinde durduğu sorunu açıklayabilse de başka bir teorinin açıkayabildiği kısımlarda problemler yaşayabilmektedir fakat parça parça açıklamalarda bulunan bu denemeler sayesinde sonraki yıllarda daha çok açıklamayı tek bir potada eritebilen daha tutarlı teoriler geliştirilmesine ön ayak olmuşlardır.

Buffon’un Teorisi

Bir fransız naturalisti olan Georges Comte de Buffon‘un 1949’da yazdığı Natural History: General and Particular kitabında öne sürdüğü teori dualist sınıfına girmektedir. Güneş’e çarpan bir kuyruklu yıldız sonucu Güneş’ten dışarıya materyaller atıldığını ve gezegenlerin bu sayede oluştuğunu anlatmaktadır. Kuyruklu yıldızların doğasına ilişkin bir bilgisi olmayan (o dönem kimsenin kuyruklu yıldızlar hakkında bilgisi yoktu) Buffon açıkça kuyruklu yıldızların gerçekte bildiğimizden çok daha büyük olduğunu düşünüyordu.

Space_Thanksgiving.JPEG-02e
Buffon’a göre kuyrukluyıldızlar Güneş’e çarpıyor, bu çarpışmada kopan parçalar gezegenleri oluşturuyordu.

1796’da Laplace Buffon’un bu teorisine eleştiri getirdi. Güneş ile bir kuyruklu yıldızın çarpışmasının sonucu dışarı saçılacak materyalin saçıldıktan sonra Kepleryen bir yörünge ile bir süre sonra tekrar Güneş’in yüzeyine düşeceğini, gezegenleri oluşturamayacağını söyledi ve gezegenlerin şimdiki yörüngelerinin, oluşum süreçlerinin bir parçası olması gerektiğini belirtti.

Nebula Hipotezi

Galileo Galilei ve Johannes Kepler ile aynı dönemde yaşamış olan fransız filozof Rene Descartes aynı zamanda fizik ve matematikle de ilgilenmektedir. Haliyle Galilei ve Kepler’in çalışmalarını yakından incelemiş ve güneş merkezli modeli benimsemiş, bunu bir adım daha ileri taşıyarak Güneş sisteminin nasıl oluştuğunu bulmaya çalışmıştır fakat çalışmasını yayınlamamış, kitabı Le Monde ölümünden sonra basılmıştır. Newton’dan önceki bir dönemde yaşadığından dolayı, problemi için gerekli matematik ve fizik henüz ortada olmadığı için yapmaya çalıştığı açıklama tatmin edicilikten oldukça uzaktır. Descartes uzayın evrensel bir akışkan ile dolu olduğunu ileri sürer. Suyun ve diğer akışkanların hareket şekillerini inceleyerek geliştirdiği teoride bu evrensel akışkan, yıldızlar etrafında girdaplar oluşturarak gezegenleri meydana getirmektedir. Gezegenlerin etrafında oluşan girdaplar ise uyduları oluşturur.

Descartes’ten 1yy sonra alman filozof Immanuel Kant 1755’te yayınlanan Universal Natural History and Theory of Heaven kitabında evrensel akışkanı gaz bulutuyla değiştirmiş ve Newton mekaniğini kullanarak bu gaz bulutunun kütleçekimsel etki ile disk şeklini alabileceğini göstermiştir. 18.yy’da teleskopların da gelişmesiyle bulanık bir şekilde de olsa nebulalar görülmeye başlanmış 1791’de ingiliz astronom William Herschel etrafında bulutsu bir hale olan yıldız gözlemlemiş ve bu gözlemler yıldızların nebulalar tarafından oluşturulduğu görüşünü kuvvetlendirmiştir.

Descartes, Kant ve Herschel’in teorisini fransız astronom ve fizikçi Pierre Laplace yazdığı The System of the World kitabında daha da ileriye taşımıştır.

935970_340094046137081_741466080_n

Resimde görülüldüğü gibi, yavaşça kendi etrafında dönen küresel bir bulutsunun kendi kütleçekimi dolayısıyla çökmeye başlayacaktır. Açısal momentumunu korumak için disk şeklini alıp çok daha hızlı dönmeye başlayak ve zamanla ekvator düzlemindeki madde, merkezdeki kütlenin etrafında kendi yörüngesini oluşturacaktır. Çökmeler diski halkalara çevirecek, bu halkaların yoğunlaşması gezegenleri meydana getirecektir. Daha küçük ölçekte ise benzer işlem uyduları oluşturmaktadır.

Güneş’in, sistemin kütlesinin %99.86’sını oluşturmasına rağmen toplam açısal momentumun %0.3’üne sahip olması bu nebula modeli ile ilgili eleştiriler gelmesine sebep olmuştur. Kütle ve açısal momentum dağılımı sistemin Laplace’ın nebula modelinde belirtilen şekilde oluşmasına pek de olanak vermemektedir.

Laplace’ın modelindeki sorundan kurtulmak amacıyla fransız astronom Edouard Roche (1854) önceden oluşmuş yoğun bir Güneş’in etrafını kaplayan düşük kütleli nebula modeli önermiştir. Fakat önceden merkezde hayli yoğunlaşmış kütlesi olan bu modelde düşük yoğunluklu nebulanın rotasyonunun nasıl sağlanacağıyla ilgili problemler baş göstermiştir. Ayrıca ingiliz astronom James Jeans bu modelde nebula için gerekli olan yoğunluğun azlığından dolayı maddenin gelgit etkisine karşı koyamayacağını ve asla yoğunlaşıp gezegen oluşturamayacağını belirtmiştir ki James Jeans’in bu argümanı Roche’nin kendi geliştirdiği ve Roche Limiti denilen mekanizmaya dayanmaktadır.

Çözülemeyen momentum problemi ve gezegenlerin oluşum sürecinin bir türlü birbirleriyle uyuma kavuşturulamaması teoriyi rafa kaldırmıştır.

Chamberlin-Moulton Modeli

ABD’li Jeolog Thomas Chrowder Chamberlin (1901) ve astronom Forest Ray Moulton (1905) birbirleriyle sürekli fikir alışverişi yapsalarda makalelerini genelde birbirlerinden ayrı olarak yayınlamışlardır. Çözmeye çalıştıkları ana konu gezegen oluşumlarıdır. Sistemin oluşumu içinse Laplace’ın Nebula hipotezi yerine öne sürdükleri model aslen Roche’un iki cisimli teorisinden ilham almaktadır ve Lick Gözlemevi’nde bir spiral nebulanın fotoğraflanması ile şekillenmeye başlamıştır.

Güneş patlamalarını inceleyen ikili fotoğrafta görülen spirallerin bir yıldızdan dışarı atılan maddeler olduğu şeklinde yorumlamışlardır. Model oldukça aktif ve büyük patlamaları olan bir Güneş öngörür. Yanından geçecek yıldız ile gerekli gelgit etkisi yapılacaktır. Güneş patlamasıyla dışarı salınan materyallerin tekrar Güneş’e düşmeyeceği kadar fazla fakat ondan ayırmayacak kadar da az olmayan bir etki yapması gerekmektedir geçen yıldızın. Geçiş yapacak yıldızın kütlesi ise Güneş’ten birkaç kat fazla olarak düşünülmüştür. Dışarı salınan maddenin oluşturduğu spirallerin büyük bir kısmı tekrar Güneş’e geri dönerken az bir kısmı kalacaktır. Bu kollar Neptün yörüngesine kadar uzanmaktadır. Spiral kolun Güneş’e uzak olan kısımları Güneş’in atmosferinden kopan maddeden, kolun Güneş’e yakın olan kısımları ise Güneş’in iç kısımlarından gelen daha yoğun maddeden oluşur. İç gezegenler ile dış gezegenler arası yoğunluk farkı bu şekilde açıklanmıştır.

m51rolfe
Chamberlin ve Moulton, bir spiral galaksiyi yıldız oluşum nebulası sanmıştır. Elbette bu sanrılarının sebebi, o dönemki teleskopların yeterince detaylı görüntüler sağlamamasıydı.

Bu geriye kalan kollardaki maddenin soğuyup yoğunlaşarak ve zamanla birbirleriyle çarpışıp kümelenerek gezegen çekirdeklerini ve gezegenimsileri oluşturmaktadırlar. Gezegenimsilerin yörüngesindeki daha ufak birleşmeler ise uyduları meydana getirmektedirler. Tarif ettikleri gezegen oluşum modeli ileriki yıllarda geliştirilmiş daha iyi Güneş sistemi modellerinde de kullanılmıştır, oldukça iyidir.

Fakat sistemi oluşturan kollar detaylı hesaplamalar içermekten ziyade diyagramlar şeklinde gösterilmiştir ve pek tutulmamıştır. İlerleyen yıllarda galaksiler ile nebulaların farklı şeyler olduğunun anlaşılması ve önceleri bir spiral nebulanın fotoğrafı olarak bilinen şeyin aslında bir Galaksi (whirlpool galaksisi) olduğunun anlaşılması zaten yaygın olmayan bu modele iyice gölge düşürmüştür.

Gel-Git Teorisi

Chamberlin-Moulton modeli gibi bir dualist teori varyasyonu olan Gel-git teorisi 1917 yılında İngiliz matematikçi ve fizikçi olan James Jeans tarafından ortaya atıldı. Yine Güneş’in yakınından geçen başka bir yıldızın yarattacağı etkiden söz eder fakat Jeans’in modelinde Güneş patlamaları ile oluşan spiraller bulunmamaktadır.

Güneş’in Roche limiti yakınlarından geçen daha fazla kütleye sahip bir yıldızın sebep olacağı yüksek miktarda gelgit etkisi Güneş’te bozulmaya neden olur. Gelgit etkisi çok yüksek olduğu için Güneş’ten dışarıya doğru filament şeklinde madde akışı başlar. Bu filament kütleçekimsel olarak pek de stabil olmayacağı için parçalara bölünerek gezegenimsileri meydana getirir. Geçiş yapan yıldızın etkisiyle de açısal momentumları artar. Güneş’in gelgit etkisi bu gezegenimsilerin ilk perihelion geçişlerinde önceki işlemin daha ufak ölçeklisini gerçekleştirerek uyduları oluşur.

gelgit-teorisi
Teoriye göre geçiş yapan yıldız ile Güneş arasındaki madde akıntısında gezegenler meydana gelmiştir.

Teoriye gelen eleştirilerden birini önceleri teorinin ciddi destekçilerinden olan hatta adı Jeans ile yanyana anılan Harold Jeffreys yapar. Jeffreys’e göre güneş’in yakınından büyük kütleli bir yıldızın geçme olasılığının çok düşük olması bir sorundur. Fakat bu yanlışlayıcı bir argüman değildir.

Bir diğer eleştiri ise 1935 yılında astronom Henry Norris Russell‘dan gelir. Bu çok daha ciddi bir eleştiridir. Russell Güneş’ten dışarıya doğru çekilen maddenin perihelion uzaklığının Güneş’in yarıçapı kadar uzaklıktan daha öteye gidemeyeceğini matematiksel olarak gösterir. Ayrıca bu sonuç açısal momentuma dair önemli açıklamalar da içerir. Monistik nebula modellerinin açısal momentum problemine karşın ortaya atılan dualist modeller bu açıklamayla birlikte ciddi darbe alırlar. Çünkü Russell Güneş’in yakınından geçecek olan bir yıldızın gelgit etkisinin gezegenimsilere gerekli olan açısal momentumu vermekten yoksun olacağını ve gezegenlerin olması gereken yörüngelere konumlanamayacağını, bunun imkansız olduğunu göstermiştir.

1939’da ise Lyman Spitzer Jüpiter’i oluşturan maddenin Güneş’in ortalama yoğunluğuna yakın bir bölgeden kopması gerektiğini ve bunun 106K sıcaklığında olacağını belirtmiş, yaptığı hesaplama ortaya 2×1029kg kütle çıkmıştır ki bu Jüpiter’in kütlesinin yüz katı kadardır. Jüpiter’in bu şekilde oluşamayacağı kesindir. James Jeans teorisini düzenlemeye çalışmış fakat bunlar sonuç vermeyince kendisi de modelin tatminkar olmaktan uzak olduğunu belirtmiştir.

Taylan Kasar




Bahtsız Gezegenler: Mars Ve Venüs

Madem Mars ve Venüs de Güneş’in yaşam kuşağının içinde yer alıyor, o halde niçin bunlar yaşama elverişli değiller?

Venüs gezegeni, atmosferinin içerdiği sera gazları yüzünden olağanüstü bir küresel ısınmaya maruz kalmış ve yüzey sıcaklığı 450 derecenin üzerine kadar yükselmiş. Atmosferi de dünyadan çok ama çok daha kalın ve yoğun. Öyle ki; yüzeyindeki atmosfer basıncı denizin 1 km altındaki basınçla eşit düzeyde. Aşırı sıcaklık ve hayvani basınç yüzünden burada gelişkin bir yaşam elbette mümkün olamaz. Ayrıca çok yavaş döndüğünden, Venüs’ün etkin bir manyetik alanı oluşamaz ve bu nedenle güneşin zararlı ışınlarına ve atmosferi aşındırıcı etkisine açık.

Venüs dünya gibi dönebilseydi, 24 (hatta 80-100) saatlik gece-gündüz döngüleri yaşanabilseydi ve daha ince bir atmosferi olsaydı, bugün ortalama hava sıcaklığı 32-33 derece olan tropik bir gezegen olabilirdi. Kısmet, mümkün olmamış…

Mars ise küçük ve çelimsiz bir gezegen olduğundan, kayda değer bir manyetik alan oluşturamadığından, ısıyı tutacak kalınlıkta bir atmosferi uzun dönemler boyu koruyamıyor. Var olan atmosferini de atmosferden saymak (dünyanın binde biri) epey ayıp kaçacağı için üzerinde ne bir damla su kalmıştır, ne de gelişkin yaşama dair herhangi bir iz… Atmosfersizlikten dolayı tahmin edeceğiniz gibi gündüzleri ortalama -20, geceleri ise -90 derecelerde gezer sıcaklık. Gerçi hakkını yemeyelim, ekvatorda öğle saatlerinde hava sıcaklığı kısa süreler için +20 derecelere kadar yükselir.

Mars biraz daha; kalın bir atmosferi tutabilicek kadar büyük olabilseydi, şu anda ortalama yüzey sıcaklığı 8-10 derece olan serin fakat rahatça yaşanabilir bir gezegen olabilirdi. Kısmet, olmamış işte…

Not:
Her iki gezegende de “gelişkin” yaşam bulunmadığını söyledik. Fakat bu, yaşamın hiçbir çeşidinin bulunmadığı anlamına gelmiyor. Üzerlerinde zor şartlar altında yaşama uyum sağlamış “ekstremofil” mikroorganizmalar var olabilir.

Zafer Emecan

 

Facebook