Samanyolu Galaksisi: “Gerçek Vatanımız”

Şehir ışıklarından uzakta Ay’ın olmadığı açık bir gecede, gökyüzünü bir baştan öbür başa kuşatan puslu, parlak bir şerit görülür. Bugün, bu puslu şeridin Güneş’in de içinde bulunduğu 400 milyar kadar yıldız içeren, disk şeklinde bir gökada; yani Samanyolu olduğunu biliyoruz.

Bir teleskop ile Samanyolu’nu inceleyen ilk astronom Galileo, Samanyolu’nun sayısız yıldızlardan ibaret olduğunu keşfetti. 1780’li yıllarda William Herschel gökyüzünün 683 bölgeye ayırıp, bu bölgelerin her birindeki yıldızları sayarak Güneş’in galaksideki yerini çıkarmaya çalıştı. Hershel, galaksinin merkezine doğru yıldızların sayıca, büyük yoğunlukta olduğunu daha küçük yıldız yoğunluklarının ise galaksinin sınırına doğru görüleceğini düşündü.

Fakat, tüm Samanyolu boyunca kabaca, aynı yıldız yoğunlukları buldu. Buradan hareket ederek, Güneş’in galaksimizin merkezinde bulunduğunu ortaya çıkardı. 1920’li yıllarda Hollandalı Astronom Kapteyn, çok sayıdaki yıldızların parlaklığını ve hareketlerini analiz ederek, Herschel’in görüşlerini doğruladı.

Herschel_PTRS_75_213_1785
William Herchel’a göre gökadamız Samanyolu’nun şekli. Herchel, Güneş’in gökadamızın merkezinde olduğunu düşünmüştü (Herchel’ın kendi çizimi).

 

Kapteyn’e göre Samanyolu yaklaşık 10 kpc (kiloparsek; 1 kpc, 3 bin 260 ışık yılıdır) çapında ve 2 kpc kalınlığında olup merkezi civarında Güneş bulunmaktadır. Hem Herschel hem de Kapteyn Güneş’in galaksimizin merkezinde olduğu fikrinde yanıldılar. Trumpler, yıldız kümeleri ile ilgili çalışmalarında uzak kümelerin beklenildiğinden daha sönük göründüklerini keşfetti.

Sonuç olarak, Trumpler yıldızlar arası uzayın mükemmel bir vakum olmadığını uzak yıldızlardan gelen ışığı absorblayan, toz ortamın olduğu sonucunu çıkardı. Bu toz partikülleri Galaksi düzleminde yoğunlaşmıştır. Yıldız ışığının, yıldızlararası ortam tarafından absorblanması sönükleşme olarak bilinir. Galaksi düzleminde yıldızlararası sönükleşme kiloparsek başına 2.5 kadirdir. Bir başka ifade ile, Dünya’dan 1 kpc uzakta, Samanyolunundaki bir yıldız yıldızlararası sönükleşmeden dolayı 2.5 kez daha sönük görülür.

Guisard_-_Milky_Way
Gökada diskimizin tozlu yapısı ve yıldız oluşum bölgeleri (Telif: Guisard).

 

Galaksi merkezinde olduğu gibi yoğun yıldızlararası bulutların bulunduğu bölgelerde sönükleşme derecesi büyüktür. Gerçekte, görünür dalgaboylarında Galaksimizin merkezi bir bütün olarak görülemez. Herschel ve Kapteyni yanıltanda bu yıldızlararası sönükleşme idi. Sadece galaksimizdeki en yakın yıldızları gözlemişlerdi. Üstelik yıldızların çok büyük bir kısmının galaksimizin merkezinde bulunduğu fikrine sahip değillerdi.

Yıldızlararası toz Galaksimizin düzleminde yoğunlaştığından dolayı, yıldızlararası sönükleşme buralarda daha çoktur. Shapley‘in öncülüğünü yapmış olduğu, pek çok Astronom, Güneş’in galaksi merkezinden olan uzaklığını ölçmeye giriştiler. Shapley, bugün için kabul edilen 28,000 ışık yılı uzaklığın yaklaşık üç katı kadar bir uzaklık hesapladı. Galaksi merkezi etrafında, su mazerleri ihtiva eden gaz bulutlarından elde edilen radyo gözlemlerine dayanan son hesaplara göre ise yaklaşık 23,000 ışık yılı bir uzaklık bulunmuştur.

53405_153845948095226_165078015_o
Gökadamız Samanyolu’nun genel yapısı. Resme tıklayarak büyük boyda görüntüleyebilirsiniz (Telif: Kozmik Anafor).

 

Galaksi merkezine olan uzaklık, diğer özelliklerin tespit edilebilmesinde bir ölçüdür. Galaksimizin disk kısmı yaklaşık 80,000 ışık yılı çapında 2,000 ışık yılı kalınlığındadır. Galaksimizin çekirdeği, yaklaşık 15,000 ışık yılı çapında olan merkezsel bulge (şişkin bölge) ile çevrilmiştir. Bu şişkin bölgenin şekli küreseldir

Bugün için, galaksimize ait altı tane bileşenden söz edilmektedir. Bunlar; İnce Disk, Kalın Disk, Halo, Şişkin Bölge, Karanlık Halo ve Yıldızlararası ortamdır. Karanlık halo ve yıldızlararası ortamın dışında bu bileşenlerde farklı türden yıldızlar bulunmaktadır.

Halodaki yıldızlar, yaşlı ve metal bakımından fakirdir. Astronomlar bu yıldızları popülasyon II yıldızları olarak adlandırırlar. Halo çok az toz ve gaz ihtiva eder. Küresel kümeler ve çoğu RR Lyrae değişen yıldızları bu bileşende bulunmaktadır.

Giant_globular_cluster_Omega_Centauri
Omega Centauri küresel yıldız kümesi (Telif: NASA/ESA – Hubble).

 

Diskte bulunan yıldızlar ise, Güneş gibi genç ve metal bakımından zengin yıldızlardır. Bunlara popülasyon I yıldızları denir. Disk bileşeninde, çok miktarda gaz ve toz bulunur. Açık kümeler, emisyon nebulaları bu bileşenlerde bulunur.

Galaksimizin diskinin mavimtrak olduğu anlaşılmıştır. Çünkü, diskten gelen ışıkta genç ve sıcak yıldızların radyasyonu hakimdir. Merkezdeki şişkin bölge popülasyon I ve popülasyon II yıldızlarının bir karışımını içermektedir. Bu bölge kırmızımtrak görülür. Nedeni ise, galaksimizin bu bölgesinde daha soğuk kırmızı dev yıldızları bulunmaktadır. Galaksimizin düzleminde yıldızlararası toz, yıldızlardan gelen ışığı absorbladığı için galaksimizin disk kısmının yapısının anlaşılması, radyo astronominin gelişmesine kadar beklemiştir.

Radyo dalgaları, uzundalgaboylu oldukları için yıldızlararası ortamda absorblanmaya ve saçılmaya uğramadan bize kadar ulaşabilirler. Radyo ve optik gözlemler, galaksimizin gaz ve tozdan ibaret spiral şekilli kollara sahip olduğunu ortaya çıkardı. Hidrojen evrende en bol bulunan elementtir. Hidrojen gazı gözlemlerinden galaksimizin disk yapısı hakkında önemli ipuçları tespit edilmiştir.

Fermi_galactic_bubbles-640x309
Radyo dalga boyunda Samanyolu galaksisinin görünümü (Telif: NASA/DDE/Fermi).

 

Hidrojen atomu, bir proton ve bir de elektrondan meydana gelir. Hidrojen atomu nötr halde yani elektronu temel seviyede iken, elektron ile aynı yönde (paralel) veya ters yönde (anti paralel) dönebilir. Proton ve elektron birbirine göre paralel döndüğü zaman ortamın toplam enerjisi, proton ve elektronun anti paralel döndükleri zaman ki toplam enerjisinden daha büyüktür. Protona göre paralel dönme hareketinde bulunan elektrona herhangi bir etkide bulunulursa, dönme yönü değişir. O zaman atomun toplam enerjisinde bir azalma meydana gelir. İşte bu sırada 21 cm dalgaboyunda bir ışınım yayınlanır

1951 de Harvard da Astronomlar yıldızlararası ortamdaki 21 cm lik bu radyo ışınımını tespit ettiler. Bu radyo ışınımı, galaksi diskindeki hidrojen bulutlarından gelmektedir. Galaksimizin farklı bölgelerindeki gazlardan gelen radyo ışınımları farklı dalgaboyları ile radyo teleskoplara ulaştığından, değişik gaz bulutlarını seçip ayırmak ve böylelikle Galaksimizin bir haritasını çıkartmak mümkündür.

Galaksimizin 21 cm lik radyo dalga boyu gözlemlerinden, nötral hidrojen gazından itibaren, birçok yay biçiminde kollar çıkarılmıştır. Samanyolu’nun spiral yapısına ait en önemli ipuçları O , B yıldızları ve H II bölgelerinin haritalanmasından elde edilmiştir. Ayrıca, karbonmonoksit (CO) ihtiva eden molekül bulutlarındaki radyo gözlemleri, Galaksimizin uzak bölgelerinin haritasını çıkartmak için kullanılmıştır.

1467189_374638782682607_971673182_n
Samanyolu’nun olası karşıdan görünüşü ve sarmal kolları (Telif: Kozmik Anafor).

 

Bütün bu gözlemler, Galaksimizin spiral bir kola sahip olduğunu göstermektedir. Güneş, Orion kolu olarak isimlendirilen spiral kollardan birinde bulunmaktadır. Sagittarius kolu, galaksi merkezi doğrultusunda bir yerdedir. Bu kol, yaz aylarında Samanyolu’nun Scorpius ve Sagittarus boyunca uzanan kısmına bakıldığında görülebilir. Kış aylarında ise Perseus kolu görülebilir. İki büyük koldan diğer ikisi ise Centaurus ve Cygnus koludur.

Spiral kollar, galaksinin döndüğünü akla getirmektedir. Galaksimiz dönmese idi, bütün yıldızlar Samanolu’nun merkezine düşerdi. Galaksimizin dönmesini hesap etmek zor bir iştir. Hidrojen gazından yayınlanan 21cm lik radyo gözlemleri, galaksinin dönmesi hakkında önemli ipuçları sağlar. Bu gözlemler, Samanloyu’nun katı bir cisim gibi dönmediğini, oldukça diferansiyel olarak döndüğünü açık olarak göstermektedir.

İsveçli Astronom Lindblad, galaksi merkezi etrafında yörüngesi boyunca Güneş’in hızının 250 km/sn olduğunu çıkarttı. Güneş bu hız ile Galaksimizin etrafını ancak “en az” 200 milyon yılda dolanabilir. Bu da galaksimizin ne kadar büyüklükte olduğunu gösterir. Güneş’in galaksimizin etrafındaki yörüngesini bilirsek, Galaksimizin kütlesini Keplerin üçüncü kanunundan hesaplayabiliriz.

1045089_299753000171186_1818876405_n
Güneş’in samanyolu’ndaki konumu. Resme tıklayarak büyütebilirsiniz (Telif: ESO / Kozmik Anafor).

 

Buradan galaksimizin kütlesinin, Güneş’in kütlesinin 1.1×10 üzeri 11 katı olduğu bulunmuştur. Bu kütle çok küçüktür. Çünkü Kepler kanunu, bize sadece Güneş’in yörüngesi içersindeki kütlesini verir. Güneş’in yörüngesinin dışarısındaki madde, Güneş’in hareketinin etkilemez ve böylelikle Keplerin üçüncü kanununa yansımaz.

Bugün, hala Galaksimizin gerçek sınırı tespit edilemedi ve mutlaka şaşırtıcı bir madde miktarı, galaksinin halosunun çok ötesinde uzanan küresel dağılım halinde Galaksimizi kuşatmalı (O nedenle gökbilimciler galaksimizin büyüklüğünü 80-100 bin ışık yılı olarak dile getirir). Bu maddeden dolayı, Samanyolu’nun toplam kütlesi en azından Güneş kütlesinin 6 x 10 üzeri 11 katı veya daha fazla olabilir. Galaksimizin halosunun ötesindeki bu madde çok karanlıktır. Bunun için bu bölgeye “Karanlık Madde” adı verilir. Bu bölgede yıldız yoktur ve varlığı kütle çekim kuvvetinin varlığından anlaşılmaktadır.

Galaksimizin merkezi, Sagitarius (Sgr A) olarak bilinmektedir. New Mexicodaki VLA radyo teleskobu ile elde edilen ayrıntılı radyo görüntülerinden Sgr A nın iki koldan ibaret olduğu görülmüştür: Sgr A Batı ve Sgr A Doğu.

25283_g2Big
Çok sayıda yıldız, galaksimizin merkezindeki süper kütleli karadeliğin çevresinde aşırı eliptik yörüngeler izleyerek döner (Telif: NASA JPL).

 

SgrA Batı termik, diğeri ise termik olmayan radyasyon yayınlar. Termik kısımda iyonlaşmış hidrojen vardır. Bu iyonlaşmış gazın sebebi anlaşılamamıştır. Bunu açıklayabilen iki mekanizma ileri sürülmüştür: Sıcak O, B tayf sınıfı anakol yıldızları ve galaksi merkezindeki çok yüksek bir enerji kaynağı.

Ayrıca, Sgr A batı kolunun merkezinde termik olmayan çok küçük bir kaynak tespit edilmiştir. Buna Sgr A* denmektedir. Gözlemlerden, galaksimizin merkezinin bir spiral yapıya sahip olduğu anlaşılmıştır. Merkezdeki bu spiral yapının galaksimizin spiral yapısı ile bir ilgisi yoktur.

Galaksi merkezinden itibaren 2 ila 8 pc arasında moleküllerin bulunduğu bir disk bölgesi vardır. Bu bölgeye “Molekül diski” denir. Merkezden itibaren 700 pc (parsek; 1 parsek 3.26 ışık yılıdır) uzaklıktaki ekseni etrafında hızla dönen bir “Çekirdek disk” vardır.

Gerek merkezdeki spiral yapının oluşumunu açıklayabilen, gerekse yüksek hızlı gaz ve tozu galaksi merkezi etrafında tutan birşey olmalı. Yapılan dinamik hesaplardan, 2 x 10 üzeri 6 Güneş kütlesindeki bir cismin, bu gazın yıldızlararası uzaya uçup gitmesini engellediği ileri sürülmüştür. Bu da kompakt süper kütleli bir kara deliktir.

Diğer birçok galaksinin çekirdeklerinde de meydana gelen olağanüstü aktiviteyi keşfeden astronomlar, bu Galaksilerin merkezlerinde süper kütleli bir kara deliğin olabileceğini söylemektedirler.

Kaynak: akad.org
Universe, Kaufmann Third Edition, 25,483-497.

Düzenleme: Zafer Emecan
Kapak Fotoğrafı: Mehmet Ergün




Düz Dünya – Küre Dünya Tartışmasının Sosyolojik Analizi

Bir süredir düz dünya fikrini daha yaygın ve baskın şekilde duymaya başladık. Özetle Düz Dünya, dünyanın şeklinin yıllardır bilimin ve okulun bize öğrettiği küre şeklinde olmadığını iddia ederken, küre inancının NASA[i] ve “dünya elitleri”[ii] tarafından üretilmiş bir yalan olduğunu söylüyor.

Düz dünyacılara göre dünyamız sabittir, evrenin merkezindedir ve şekli küre değil, düzdür. Temel olarak düz, sabit ve evrenin merkezi olması üzerinden ilerleyen “teori”, yerçekiminin inkarı, uzaya hiç gidilmediği hatta gidilemeyeceği, Ay ve Güneş’in konumu, Antarktika, kıtalar ve daha birçok konuda insanı afallatacak kadar farklı fikirler öne sürüyor.

Bundan daha on yıl öncesine kadar dünya düzdür fikrini iddia edenler deli, meczup muamelesi görürken ya da en hafifiyle ciddiye dahi alınmazken bugün bütün dünyaya yayılmış ve sayılarını ciddi oranda artırmış vaziyetteler. Ama asıl önemlisi, National Geographic’in[iii] kısa belgeselinde de bahsedildiği gibi Düz Dünyaya inananların sayılarının çok hızlı bir şekilde artması ve fikrin gün geçtikçe popülerleşmesidir.

Artık ana akım medyada, televizyonlarda kendilerine çok daha rahat yer bulurken kimi zaman bilimsellikten son derece uzak kimi zaman şaşırtan ve düşündüren fikirler ileri sürüyorlar. Özellikle sosyal medyada Youtube, bloglar ağırlıklı olmak üzere düz dünya hakkında bir sürü içerik var.

Bu yayınların bir çoğu birbirini tekrar eden içerikler olsa da ve birçoğunda bilimsel yayın metodolojisinin hiçbirine uyulmasa da, son derece popülerlik kazanan Düz Dünya Teorisi ve düz dünyacılar, fikirlerini ısrarla sürdürüyorlar.

Ortak Platform ve Empati 

Sosyal medyadaki bu yoğun Düz Dünya trafiğinin aksine bu fikre karşı çıkan veya çürütmeye çalışan fikirlerin nispeten daha az olduğunu ya da tartışmaktan ziyade hakaretvari ve küçümseyici bir yaklaşımı çok net görüyoruz.

Aslında genel olarak bilim insanlarının tartışmadan kaçınıp, kasıtlı bir şekilde uzak durduklarını veya birkaç cümle ve hayret ifadesiyle geçiştirdiklerini söylemek mümkün.

Düz Dünya – Küre Dünya tartışmalarında; her iki tarafı için de karşılıklı saygı ve empati, yerini alaycı ve küçümser bir yaklaşıma bırakıyor. (Görsel Telif: Alamy)

 

Bu tarz bir Orta Çağ veya din kaynaklı düşüncenin tabiri yerindeyse tekrar hortlamasını ve bu kadar taraftar bulmasını kabullenmek istemiyorlar ve refkeksif olarak “hayret, şaşırma, küçümseme” arasında giden bir yaklaşım sergiliyorlar. Öte yandan temel fizik yasalarını dahi reddeden bir zihniyetle bilim insanlarının ortak tartışma platformu açıkcası şimdilik bulunmuyor.

Bilim insanları dışında Düz Dünya fikrine karşı çıkan popüler bilim yazarları ya da bilim ile yakından ilgilenen yazıların ortak tavrı da aynı şekilde denebilir. Düz Dünya fikrinin ne kadar saçma olduğu veya ilgili videolara tahammül edemediklerinden ibaret yazılar ve son derece alaycı tavırlı yazılar aslında bize hiçbir şey anlatmıyor.

Maalesef Küre Dünya gerçeğini bilenlerin, Düz Dünyacılara karşı yaptıkları söyleşi ve videolar, faydadan ziyade genel olarak savundukları Küre Dünya gerçeğine zarar getiriyor bile denebilir. Sosyal medyadan örneklersek spotify’da Darhla ve Noah’ın yaptığı podcastler, NETFLIX’in Beyond the Curve belgeselindeki kasıtlı ve abartılı alaycı, küçümseyici yaklaşım Youtube’daki onlarca alaycı video gibi örnekler verilebilir. Yine Türkiye Düz Dünya derneği başkanı Doğukan Özkan‘ın sosyal medyada 350 kişiye hakaret davası açmasını bu bağlamda değerlendirmek gerekir[iv].

Aynı şekilde düz dünyacılar kendi tabirleriyle “öğrenilmiş bilim”, “sistemin bilim adamları”…vb. yakıştırmalarla her türlü karşıt fikre kapıyı kapatıp tartışmayı veya en azından empati kurmayı mutlak bir biçimde engelliyorlar[v].

Düz Dünyacıların kendi fikirleri hakkındaki “mutlak doğru” yaklaşımı, temel fizik yasalarını reddetmeleri, Düz Dünya fikrini bilimsel bir temelden ziyade bloglar, Youtube videoları gibi bilimsel olmaktan çok uzak kanıtlarla ileri sürmeleri, dini referanslarla teorilerinin kesin doğru olduğuna inanıp “bizi asla değiştiremezsiniz” yaklaşımı ortak bir tartışma ve fikir yürütmeyi engelliyor.

Youtube’da izleyeceğiniz “FLAT EARTH” başlığı içeren tartışma veya bilgi içeren videolara bakarsanız Düz Dünyacıların Dünyanın küre olduğunu ispat eden bilimsel deneylerde dahi kesin bir reddetme tavrı takındığını görebilirsiniz. Bu dogmatik yaklaşım haliyle bilim üretmekten ziyade taraftar mantığı ile kendini, düşüncesini kabul ettirmeye dayanıyor.

Fikrin öncü savunucularından Mark Sargent, National Geographic muhabiri ile katıldığı deneyde, deney sonucunun net bir şekilde dünyanın küre olduğunu göstermesine karşın hem kendisi hem de deneye katılan diğer Düz Dünyacılarla birlikte Dünyanın ısrarla düz olduğunu iddia etmesi, deneyi, bilimi ve gördüğünü net bir biçimde inkar etmesini nasıl açıklamalıyız?

Yine NETFLIX’in “Beyond the Curve[vi]” belgeselinde Düz Dünyacıların kendi yaptıkları deneyin Dünyanın küre olduğunu ortaya koymasından sonra “interesting” şeklindeki yorumları ve devamında buna inanmamaları Düz Dünya fikrinin ve bu fikri öne sürenlerin bilim, NASA, bilim insanları ve biraz daha genişletirsek dünyanın düzeniyle ilgili sorunlu olduklarına işaret ediyor.

Düz Dünyacıların ortak bir tartışmaya, empatiye veya bilime kapılarını kapattıklarına dair başka bir örnek vermek gerekirse www.duzdunya.org sitesindeki; “Dünyanın Düz ve Sabit olduğunu çürütmeye çalışanlara 19 Tavsiye” metnindeki neredeyse bütün maddeler ama özellikle madde 10, her türlü yorum ve fikri kesin bir dille reddetmektedir.

Bu dogmatik yaklaşım Düz Dünya fikrinin belki de en zayıf noktasıdır ve gördüğümüz kadarıyla neredeyse hiçbir bilim insanının bu harekete katılmamasını açıklayan ana sebeptir.

Madde 10, dini kitapları referans alarak dünyanın düz olduğunu söylerken, bu yüzden bunu bizimle tartışmayın demektedir. Buradaki önemli nokta referansın dini kitap olması değildir. “Bizimle tartışmayın” yaklaşımını hiçbir bilim dalı apriori kabul edemez. Metodolojisi olmadan, kanıtlarla ispatlanmadan, deneylere, gözlemlere dayanmadan dini kitapta yazıyor biz aksine inanmayız düşüncesi Orta Çağ yaklaşımıdır ve bilimin bunu kabul etmesi mümkün değildir.

Aslında Dünyanın Düz veya Küre oluşu, doğuracağı sonsuz sonuç bakımından son derece önemli bilimsel bir olgudur. Burada ilk etapta önemli olan; küre mi düz mü fikrinden ziyade, tarafların son derece sağlıksız tartışma ortamı ve şeklidir. Dünyanın şekli sadece basit bir şekil tartışması olmasından ziyade, Dünya üzerindeki birçok olguyu açıklama için kullanılacak temel bir bilgidir. Ama aynı şekilde bu bilgiye nasıl ulaşıldığı, yöntemi de çıkacak sonucu belirleyecektir.

Devrim Mi, Cehalet Mi? 

Düz Dünya fikri ve Düz Dünyacılar kendilerini yenilikçi, dogmaları kabul etmeyen, var olan fikirleri sorgulayan kişiler olarak tanıtıyorlar. Düz Dünya fikrini ve fikrin savunucularını, modern çağda aydınlanma yaşayan bir grup olarak lanse ediyorlar.

Bunu o kadar ileri götürenler var ki, bugün sayısız diplomalı, doktorasını yapmış bilim insanlarına cahil, sistemin adamı, sadece olanı kabul eden, sorgulamayan sıfatlarını çok rahat bir şekilde yakıştırabiliyorlar. Açık fikirli olduklarını ve bu sayede “Dünya elitlerinin”, NASA’nın, ESA’nın, RSA’nın, JAXA’nın, ISRO’nun, TUA’nın ve bütün uzay ajanslarının söyledikleri küre dünya “büyük yalanını” ortaya çıkardıklarını, aksi takdirde bunun olmayacağını kesin bir dille söylüyorlar.

“Nobody believes any of that anymore”

Mark Sergant, National Geographic muhabirine yukarıdaki cümleyi sarf ederken; uzaydan çekilen fotoğraflara, bilimsel kanıtlara, bugüne kadar Dünya’nın küre olduğuna dair söylenen hiçbir şeye inanmayan bir kitleden bahsediyor.

Düz Dünya savunucularının önde gelenlerinden, Mark Sergant.

 

Peki bu ergen cesareti fikirlerini nereden alıyor? Nasıl bu kadar rahat ve pervasız bir şekilde yüzyıllara, hatta bin yıllara dayanan bilimsel bilgiyi, olguyu ve gözlemi reddedebiliyor? İçeriğini bilimsel olarak tam da dolduramadığı veya 15’er dakikalık Youtube videolarını temel fizik karşısına koyarken, ezberlenmiş, madde madde sıralanan Düz Dünya tanımı aslında ne demek istiyor?

Düz Dünya veya Düz Dünyacılık, yaşadığımız gezegene dair sadece bir şekil belirleme hareketi mi, yoksa Düz Dünya fikrinin arkasında, bu hareketi küçümseyenlerin benzetmesi gibi, Orta Çağ‘ın dogmatik düşünce yapısı mı bulunuyor? Kimilerinin dediği gibi Düz Dünyacılar yeni nesil troller, internet fenomenleri mi? Yoksa hakikati bulmak için uğraşan bilim cahilleri mi?

Var olan temel fizik kanunlarını yıktığını, okulların, NASA’nın ezbere ve yanlış biçimde dayattığı bilgileri sorguladıklarını söyleyen Düz Dünyacıların yerine kendimizi koyalım ve ne dediklerine, nasıl dediklerine bakarak zihin dünyalarını anlamaya çalışalım.

Big Brother ve Elitler Dünya Halklarına Karşı

Öyle zamanlara denk geldik ki, komplo teorisi olmadan hiçbir şey açıklanmıyor. Ya da tam tersini söylemek gerekirse, içinde komplo teorisi barındırmayan hiçbir olay neredeyse yok gibi. Gün geçtikçe daha çok ilgi çeken komplo teorileri ve inananları çoğalıyor. Düz Dünya fikrinin ortaya çıkışı, önlenemez yükselişi ve de temeli tam da bununla bağlantılı aslında[vii].

Tüm komplo teorilerinin hepsi, bir şekilde “Dünya’yı yöneten gizli güçler” ile bağdaştırılıyor.

 

Düz Dünya fikrini savunanlar, önceliği Dünyanın şekline değil, bugüne kadar Küre Dünya öğretisinin kendilerince düşündükleri gizli amacına yöneltiyorlar: “Küre dünya bir yalan”. “Bu yalanı söyleyenler, elitler, süper elitler, Dünya’yı yönetenler, şeytaniler” [viii], “NASA küre yalanını sürdürmek için kuruldu” şeklinde uzayıp giden retorik; aslında “büyük bir yalanın” içinde yaşadığımızı ve bunun tam olarak da tanımlayamadığımız karanlık, perde arkasında Dünya’yı yöneten gruplar tarafından kasıtlı bir şekilde söylendiğini içeriyor.

Tanımı, içeriği son derece muğlak olan “elitler” kavramı bireyler, devletler ve hatta devletler üstü gizli güçlere işaret ediyor.

Onlara göre bu “gizli güçler”, daha dini referansla söylersek “şeytaniler” Küre dünya yalanıyla toplumları yıllardır kandırıyorlar. Bu yüzden Düz Dünyacılar kendilerince tabuları yıkıyorlar. Sunulanı, yani modern, dinsiz devletin, aygıtlarının ve bilim insanlarının sunduğu bilgiyi reddettikleri için de yenilikçi olduklarını iddia ediyorlar. İşte tam da bu yüzden NASA’nın kontrolünde olan bütün uzay ajanları, NASA ve bilim insanları yalan söylüyor, yalan üretiyorlar. Hepsi, herkes büyük bir komplonun bilerek veya bilmeyerek parçası olarak hareket ediyor.

O zaman Küre Dünya “yalanı” hangi amaca hizmet ediyor?

İşte bu soruyla Düz Dünyacılar birbirlerinden bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek kısmen de olsa ayrılıyorlar. “Elitler”, “Şeytaniler” söyleminin içi o kadar büyük ve muğlak ki, herkes içeriğini farklı biçimlerde doldurabiliyor.

Kimine göre Rockefellerlar, İlimunatiler kimine göre Şeytana hizmet eden şeytaniler, dünyayı yöneten aileler gibi uzayıp giden; varlığı, tanımı net bir şekilde belli olmayan, içine zaman ve mekana göre istediğiniz sosyal grubu, siyasal düşünceyi koyabileceğiniz uçsuz bucaksız bir tanım.

Bu muğlak gruplar ve bireyler, dini kitaplarda yazdığı iddia edilen Düz Dünya öğretisini yalanlayarak, Küre dünya yalanını yayarak Düz Dünya bilgisini saklıyorlar. Aslında burada saklananı şekil olarak değil de, rahmani bilginin insani yalanla yer değiştirmesi olarak okumak gerekir. Tabi yalanın, komplonun faili belli olunca, sanki bir anda her şeyi açıklıyormuş gibi gözüken bu yaklaşım aslında hiçbir şey söylemiyor.

Bilinmez, tanımlanamaz ve sosyolojide pek de yeri olamayacak garip bir sosyal grup olan “elitler”, metafizik bir yaklaşımla “şeytaniler” ile Dünya’nın şekli tartışmasını götürmek ve takip etmek zorlaşıyor. Onlara göre bu bilinmez, tanınmayan perde arkasındaki karanlık düşman sadece Düz Dünya’dan sorumlu değil tabii ki: Gidilmeyen Ay, sahte deneyler, Photoshop resimler, hiç gidilmeyen ve gidilemeyecek olan uzay gibi birçok yalan dışında, dünyadaki başka “kötü” diyebileceğimiz olayları da bu gruplarla bağdaştıranlar var.

Düz Dünya savunucularına göre, okullar ve üniversitelerde verilen eğitim, küre dünya yalanını yayarak, Düz Dünya gerçeğini gizleme amacı taşıyor.

 

Modern üniter devletin okul (üniversiteler), Bilim (NASA ve diğer uzay ajansları), uzmanlar (her türlü bilim insanı, astrofizikçiler vs) gibi kurumlarının, yetiştirdiği ve uzman kabul ederek verdiği sıfatların Düz Dünyacılar, komplocular açısından yıprandığını ve bir şey ifade etmediğini görebiliyoruz.

Bu sebeple Düz Dünyacıların hangi sosyal sınıflardan geldiklerinin, ekonomik, kültürel gruplarının teşhis edebilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Devlete, rasyonaliteye ve ürettiği her türlü bilgiye düşman olan, inandırıcı bulmayan bu kitlenin daha iyi anlaşılması için mutlaka böyle bir çalışma gerekiyor.

Mesele Şekil Değil

Komplo teorilerinin veya komplocu yaklaşımın aslında pek de önemsemediğimiz bir öte yüzü var. Son derece belirsiz bir dünyada, olay ve bilginin akışının kontrol edilemez, muazzam boyutlarda olduğu modern yaşamda komplo teorileri son derece basit, genellemeci yaklaşımla bireydeki endişeyi yok eder ve rahatlatır.

Büyük güçlerin ve kendini kat ve kat aşan zenginlik, güç, iktidar olgusunun altında gizli bir endişeyle ezilen birey için, komplo teorileri bulunmaz bir nimet ve çıkış noktasıdır:

Komplo teorileri; bilimsel disiplinden uzak veya bilimsel açıklamaları önemsemeyenlerin açıklayamadığı şeyleri açıklar. Bilimsel olarak tahlilde bulunamadığı sosyal olguları tanımlar.

Gücünün ve müdahale olanağının hiç olmadığı olayları, kişileri komplo teorisiyle bir araya toplayarak onlara anlam kazandırır. Var olan bütün kötü olaylar bir grubun, kişinin iradesine indirgenir. Hem suçlu, hem de açıklama bulunduğu için basite indirgese de, anlaması ve anlamlandırması kolaylaşır.

Bir kez içine girdiniz mi, bütün failler, sebepler ve gizli amaçlar bellidir aslında. Komplo teorileri bize genel olarak şunları söyler:

1. Hiçbir şey tesadüfen olmaz.
2. Var olan bütün olaylar gizlenmiş isteklerin/iradenin sonucudur.
3. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.
4. Her şey birbirine bağlıdır ama gizli bir şekilde.

Düz Dünyacılar, Dünya’nın şeklinden ziyade aslında tanımlayamadıkları ama, dini ve dünyevi görüşlerini çürütmeye çalışan ve bütün kötülüklerin anası olan bir grupla zımmi olarak mücadele halindedirler. Düz Dünya fikri, temelde kesinlikle bilimsel bir yaklaşım değildir. Zaten amacı ve iddiası da bilimsellik değildir. Düz Dünya fikrinin bilimsel olmaması, bu zihniyette “kötü” veya olumsuz algılanmamaktadır.

Zaten bilim onlara göre yalanlarla doludur ve “sistemin bilim insanları” tarafından sorgulanmadan üretilmiştir. Düz Dünyacılar için bilim, deney, ampirik gözlem ve ispat; kabul edilen fikirden sonra gelmektedir ki, bu Düz Dünya görüşünü bilimsel anlamda zorlamaktadır. Bu sebeple öne sürülen fikirlerin bir kısmına üstünkörü cevap verse bile, halen cevabı aranan çok sayıda konu bulunmaktadır.

Düz Dünya; daha önce Kuran, Tevrat, İncil gibi kutsal kitaplarda yazdığı iddia edilen bilginin doğrulanması amacıyla üretilmiş ve bunun üzerine bina edilmiş, bilimsel temelleri olmayan, deney ve gözleme yer verilmeyen bir teoridir. Düşüncelerine göre; kutsal kitaplarla, Tanrı/Allah’ın düşüncesiyle ve bizzat dinin kendisi ile savaş halinde olan gizli güçler vardır. Bu gizli güçler bütün uzay ajanslarına, NASA’ya yalanlar ürettirip bunu toplumlara yaymaktadırlar.

NASA’nın Uçuş Kontrol Merkezi.

 

Yukarıda belirttiğimiz komplo teorilerine ait dört maddeye dönersek; NASA ve diğer tüm ülkelere ait uzay ajansları bilim üretmek amacıyla değil, Düz Dünya bilincini ve bilgisini saklamak için kurulmuştur. Bu yüzden Ay’a gidilmemiş ama gidilmiş gibi yapılarak dini referanslar boşa çıkartılmıştır. Bu yüzden Dünya’ya küre denilerek toplumlar kandırılmıştır ve tabii ki dünyayı yöneten “elitlerin” aslında bizim de tam olarak bilemediğimiz gizli amaçları vardır.

Bundan Sonrası Tufan

Düz dünya fikrinin temelinde metafizik olduğunu, en azından başlangıç noktasının metafizik göndermelerle dolu olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Biraz daha abartarak söylersek DÜZ DÜNYA – KÜRE DÜNYA, aslında akıl ile metafiziğin, bilim ile dinin, şeytani ile rahmaninin, ateist ile inançlının mücadelesidir Düz Dünyacılar için. Tabii ki, böyle bir genelleme tam olarak doğru olamaz. Hem Düz Dünya hem küre dünya savunucuları arasında siyasi, sosyal, inanç ve kültürel geçişler vardır ama, iki fikrin de temelinde bu dualizmler yer alır.

DÜZ DÜNYA – KÜRE DÜNYA paradigması; modern çağda akıl, mantık ve bilimi öne çıkarmış, Orta Çağ skolastik düşüncesini yüzyıllar önce geride bıraktığını düşünen bireyin hayret ifadesi karşısında, kalben inandığı ve üzerine sonradan bina ettiği bilim ile rahmani düşünceyi birleştirip, mutlak doğru olarak kabul ettiği/etmek zorunda olduğu kutsal kitaba dayanan bilgi ile yola çıkan bireyin çarpışmasıdır.

Düz Dünya teorisini ve ona ait iddiaları okurken veya karşı savları incelerken, arkasındaki bu düşünce yapısını bilmek gerekir. Düz Dünya görüşüne ait “yerçekimi yoktur” düşüncesini, Ay ve Güneş’in Dünyanın tam üzerinde dönmesini, yasaklanan kutupları, BM logosunu ve daha başka diğer iddiaları okurken bu dualizm kesinlikle unutulmamalıdır.

Düz Dünya fikrine göre; BM logosu, yasaklanan kutuplar, bu fikrin komplocu yönüne işaret ederken, Dünya’nın üzerindeki kubbe, gidilemeyen ve asla gidilemeyecek olan uzay, bizzat Dünya’nın şeklinin düz olması, kutsal metinlerin yorumlanmasına  dayandırılır.

Düz Dünyacıların savundukları fikirleri ve karşıt savlarını[ix] veya Düz Dünyacıların ne dediklerini Flat Earth Society’den[x] veya birçok yerden okuyabilirsiniz. Ama bunların bilimsel açıdan sorgulanması hem bu yazının konusu değil, hem de uzman kişilerin artık ciddiyeti ele alıp, yapması gereken bir iştir.

Serdar TORLAK

Faydalanılan Kaynaklar
1.    https://la-terre-plate.com/
2.    www.nasa.org – NASA: National Aeronautics and Space Administration
3.    https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
4.    https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
5.    https://www.yenicaggazetesi.com.tr/350-kisiye-hakaretten-suc-duyurusu-226448h.htm
6.    http://www.duzdunya.org/
7.    NETFLIX Beyond the CURVE belgeseli.
8.    https://www.scienceshumaines.com
9.    Twitter www.twitter.com
10. https://khosann.com
11. https://theflatearthsociety.org/home/
12. Redddit Flat Earth https://www.reddit.com/r/flatearth/
13. https://www.kozmikanafor.com/
14. http://www.duzdunya.org/
15. https://flat-earth.blog/
16. https://www.livescience.com/24310-flat-earth-belief.html

[i] NASA: National Aeronautics and Space Administration
[ii] Dakika 8:47’den itibaren.https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
[iii] https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
[iv] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/350-kisiye-hakaretten-suc-duyurusu-226448h.htm
[v] http://www.duzdunya.org/2019/02/dunyann-duz-ve-sabit-oldugunu-curutmeye.html Bu adresteki 19 madde net bir şekilde bunun bir fikir değil aksine mutlak bir doğru olduğunu söylüyor.
[vi] Türkçe’ye Çağın Gerisinde Yaşamak gibi hatalı veya kasıtlı şekilde bu küçümseyici davranışı içeren şekilde çevrildi.
[vii] https://www.scienceshumaines.com/theories-du-complot-notre-societe-est-elle-devenue-parano_fr_33953.html
[viii] @Flatcolakoglu69 3 mart tarihli tweet.
[ix] https://khosann.com/duz-dunya-teorisini-curuten-12-kanit/
[x] https://theflatearthsociety.org/home/




FarFarOut: Güneş Sistemi’nde Keşfedilen En Uzak Cisim!

Güneş sistemimizin artık yeni bir şampiyonu var: FarFarOut! Astronomlar, Güneşten 140 astronomik birim uzaklıkta yeni bir nesne keşfettiler.

Yani bu cisim, Dünya – Güneş uzaklığının 140 katı uzaklıkta bulunuyor. Daha açıklayıcı olursak: Plüton bile güneşin etrafında 39,5 astronomik birim uzaklıkta dönmektedir (Astronomik Birim, yani AU, Güneş ile Dünya arasındaki yaklaşık 150 milyon kilometreye tekabul eder. Bu keşfedilen cisim, 150 milyon x 140 km, yani yaklaşık 21 milyar km uzakta yer alıyor).

Yeni bulunan FarFarOut gibi aşırı uzaklıktaki nesnelerin gözlemlenmesi, varsayımsal olan 9. Gezegen’in (Planet 9) keşfine yardımcı olabilir. (Görsel: © Caltech/R. Hurt (IPAC))

 

Washington, D.C.’de bulunan Carnegie Institution for Science’de görev yapan Scott Sheppard, geçen Perşembe düzenlenen konferansta bu bulgunun daha çok yeni olduğunu belirtti. Aslında Sheppard, yapılan bu keşfi konuşmasında duyurdu. Henüz bir akran değerlendirmesinden geçmedi ve makale olarak yazılıp ortaya da konmadı. Sheppard, FarFarOut adını verdiği cismi, bir önceki gece ocak ayında dış Güneş sisteminden toplanan teleskobik görüntüleri incelerken bulduğunu söyledi.

Bazen karlı havaların da iyi bir tarafı olabilir çünkü Sheppard konuşmasını aslında 20 şubatta yapacaktı ancak kötü hava sebebi ile ertelendi. Eğer ertelenmeseydi bu keşfini de bu konferansta duyuramazdı.

Ancak Sheppard ve ekibi, FarFarOut ile ilgili çok fazla bir şey bilmiyorlar. Neticede sadece yerini saptadılar, yörüngesini ve büyüklük tahminlerini tespit edebilecek yeterli veriyi henüz toplamadılar. Bu bilgileri edinmek için FarFarOut’u gözlemlemeye devam etmeyi planlıyorlar ama bunu yapmak zor olabilir. “ Çok soluk bir nesne ve onu belirleme kabiliyetimizin sınırında kalıyor” diye açıkladı Sheppard.

Yeni bulunan cismin takma adı da yine Sheppard ve ekibi tarafından bulunup aralık ayında açıklanan bir önceki rekor sahibi Farout‘a bir selam niteliğinde. Resmi olarak 2018 VG18 olarak biline Farout ise güneşten yaklaşık 120 astronomik birim uzaklıkta bulunmaktadır. Bu cismin yıldızımız çevresindeki bir turunu yaklaşık 1000 yılda tamamlayan bir cüce gezegen olduğu düşünülmektedir.

Yalnız şunu netleştirmemiz gerekiyor: burada bahsettiğimiz uzaklık rekorları, cisimlerin şu anki konumlarına göre olan uzaklıklarıdır. Yoksa yörüngesi bir hayli eliptik olan gök cisimleri yörüngelerinin bir noktasında 140 astronomik birimden daha uzakta bulunabilir. Mesela bir cüce gezegen olan Sedna, 900 astronomik birimden daha uzakta bulunabilir. Veya muhtemelen trilyonlarca kuyruklu yıldız barındıran devasa Oort Bulutu yaklaşık 5,000 astronomik birim uzaklıktan başlamaktadır.

Sheppard, önemli iş arkadaşları olan Northern Arizona Üniversitesi’nden Chad Trujillo ve University of Hawaii’den Dave Tholen ile birlikte Hawaii’de bulunan 8 metrelik Subaru Teleskobu dahil bir çok aygıtı kullanarak yıllardır Dış Güneş Sistemi’ni taramaktadır. Araştırmacılar, sadece az bilinen alanları araştırmak ile kalmayıp varsayımsal olarak ortaya konan Dokuzuncu Gezegen’in (Planet 9) de izini sürmektedirler.

Bu ekibin ve özellikle Mike Brown ve Konstantin Batygin gibi diğer araştırmacıların çalışmaları, Dış Güneş Sistemi’nin karanlık derinliklerinde 9.Gezegen’in var olabileceğini ortaya koymaktadır. Bir çok küçük ve uzaklara dağılmış cismin büyük bir “düzen bozan”ın yer çekimi ile şekillendirildiği gözükmektedir. Bu büyük cisim Dünya’dan 10 kat daha fazla kütleli ve Güneş’ten yaklaşık 600 astronomik birim uzaklıkta bulunuyor olabilir.

Çeviri: Burcu Ergül

https://www.space.com/farfarout-most-distant-solar-system-body.html




Güneş Ve Gezegenlerin Orantılı Büyüklükleri

Yıldızımız Güneş, sistemimizdeki hem boyut olarak en büyük, hem de en fazla kütleye (kütleyi, aynı şey olmasa da “ağırlık” şeklinde düşünebilirsiniz) sahip gökcismidir.

Tüm Güneş Sistemini bir araya getirdiğimizde oluşacak olan kütlenin %99.8’ini Güneş tek başına karşılar. Kalan %0.2’lik kütlenin ise yarısından fazlası Jüpiter‘e aittir. Daha başka bir ifadeyle Jüpiter, Güneş haricinde sistemimizdeki her şeyin; tüm gezegenlerin, meteorların, cüce gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların toplamından daha ağırdır.

Güneş ve Jüpiter’den artan yaklaşık %0.07’lik kütlenin yarısından fazlası Satürn‘den ibarettir. Ondan geri kalan %0.03’lük kütle’nin de dörtte üçünden fazlası Neptün ve Uranüs’ü meydana getirir. 

En nihayetinde artan %0.01’den az kütle; Dünya, Mars, Venüs, Merkür, uydular, cüce gezegenler, asteroidler ve kuyruklu yıldızların tümünü oluşturur. Hepsini bir araya toplasınız, bir Neptün bile etmezler…

Üstteki görseli bize ulaştıran okurumuz Onur Gündüz’e teşekkür ederiz. Görselin dev boyutlu halini buradan  veya buradan bilgisayarınıza indirebilirsiniz.




Dünya’nın Sonuna Yönelik 8 Alternatif Görüş

Merhaba karanlık, benim eski arkadaşım… Atmosferimiz, Güneş’e olan yakınlığımız ve diğer çok sayıda güzel rastlantı, canlıların hayatta kalmasına ve gelişmesine olanak sağlıyor.

Hal böyle olunca, işte buradayız; masalarda ve kahve dükkanlarında oturuyor, bu durum sanki sıradışı türden bir mucize değilmiş gibi sokakta yürüyoruz. Fakat bütün güzel şeylerin bir sonu olmalı. Günün birinde Dünya, bildiğimiz şekliyle yaşama benzeyen hiçbir şeye karşı misafirperver olmayacak.

Bu gezegen üzerindeki yaşam, şu andan itibaren milyarlarca yıl geçse bile muhtemelen sona ermeyecek. Fakat, gök fiziğindeki şartların değişmesine bağlı olarak herhangi bir zamanda da sona erebilir; belki yarın, belki yarından da yakın.

Bilim insanları, Dünya’nın pek çok şekilde ölebileceğini düşünüyor.

1) Dünya’nın erimiş çekirdeği soğuyabilir.

Dünya, magnetosfer adı verilen, koruyucu bir manyetik kalkan ile çevrilidir.

Bu manyetik alan, Dünya’nın dönmesiyle oluşur. Dünyanın dönmesiyle, sıvı demir ve nikelden oluşan kalın bir katman (dış çekirdek), katı bir metal topunun (iç çekirdek) etrafında fırıl fırıl döner ve bu sayede dev bir elektrik dinamosu meydana gelir.

Magnetosfer, Güneş’ten yayılan enerjili parçacıkları saptırır ve bunlar kendisine çarptığı zaman, boyut ve şeklini değiştirir.

Dünya’nın atmosferine çarpan yüksek enerjili bu parçacık seli sonucunda, hoş görünümlü kuzey ışıkları tetiklenebilir veya bazen de bozucu nitelikteki jeomanyetik fırtınalar meydana gelir.

Fakat çekirdek soğursa, manyetosferimizi kaybederdik; ayrıca bizi Güneş fırtınalarından koruyan şey de kaybolurdu ve Güneş fırtınaları, atmosferimizi yavaş yavaş uzaya doğru sürüklerdi.

Aynı şey, bir zamanlar suyla zengin olan ve kalın bir atmosferi bulunan Mars’ın da başına milyarlarca yıl önce gelmiş, bugün bildiğimiz kadarıyla neredeyse havasız ve görünüşe göre yaşamsız olan bir yeryüzüne yol açmıştı.

2) Güneş ölmeye ve genişlemeye başlayabilir.

Güneş (ve bizim ona göre olan konumumuz), belki de narin varoluşumuzun en önemli parçasıdır.

Fakat Güneş sonuçta bir yıldızdır ve yıldızlar er ya da geç ölür.

Şu an Güneş, ömrünün yarısında bulunuyor; hidrojeni, kaynaşma yoluyla sürekli şekilde helyuma dönüştürüyor.

Ancak bu durum sonsuza kadar sürmeyecek. Şu andan itibaren milyarlarca yıl sonra, Güneş’in hidrojeni azalacak ve helyum kaynaştırmaya başlayacak.

Bu tepkime daha fazla enerji içereceği için, Güneş’in tabakalarını dışa doğru itecek ve muhtemelen Dünya’yı Güneş’e doğru çekmeye başlayacak.

Önce yanıp kül olacağız, ardından da buharlaşacağız.

Bu durum veya Güneş’in genişlemesi, Dünya’yı yörüngesinden dışarı doğru itecek. Dünya, herhangi bir yıldıza bağlı olmaksızın, boşluğa doğru kayan serseri bir gezegen şeklinde donarak ölecek.

3) Dünya, ölümcül bir yörüngeye itilebilir.

Serseri gezegenlerden bahsetmişken, gezegenler oluşum esnasında sık sık kendi yıldız sistemlerinden kovulurlar.

Aslında, son zamanlarda yapılan canlandırmalara göre Samanyolu‘nda bulunan serseri gezegenlerin sayısı, yıldızların 100.000 katı olabilir.

Bu serseri gezegenlerden biri, Güneş Sistemimize sürüklenebilir ve Dünya’nın istikrarını bozarak, onu olağanüstü ve yaşanması zor bir yörüngeye sokabilir.

Yeterince büyük olan ve yeterince yakına sürüklenen bir gezegen, bizi Güneş Sisteminin tamamen dışına bile çıkarabilir. (Ya da Venüs veya Merkür gibi yakındaki bir gezegen ile çarpışmamıza sebep olabilir.)

Dünya da bir kar topu haline gelerek kendi başına serseri bir gezegen olabilir. Bu arada, kayda değer büyüklükteki bir kütle çekim itişi, şiddetli soğukluk ve kavurucu sıcaklık arasında değişen, uç noktada ve ölümcül mevsimler oluşturabilir.

4) Serseri bir gezegen, Dünya’ya çarpabilir.

Sürüklenen bir gezegen, sadece yakın mesafeden geçmek ve Dünya’nın yörüngesini bozmak yerine doğrudan ona çarpabilir.

Bu beklenmedik bir olay olacaktır. Yaklaşık 4.5 milyar yıl önce küçük bir gezegen, Güneş Sistemimizde yer alan daha büyük bir gezegene çarpmıştı; bunun sonucunda da Dünya ve uydusu Ay oluştu.

Yeni bir çarpışma, benzer şekilde, çarpışmadan çıkan enkazları Güneş Sisteminin her tarafına fırlatacak ve Dünya’yı baştan sona yüzde 100 eritecektir. Ayrıca muhtemelen, yeni gezegen sonunda yeniden biçimlenecek ve soğuyacak olsa da, yaşanabilir olup olmayacağını bilemeyiz.

5) Asteroitler, gezegenimizi bombardımana tutabilir.

Hollywood senaristleri, asteroitlerden kaynaklanan ölümü ve kıyamet senaryolarını çok seviyor.

Uzaydan gelen kayalar epey yıkıcı olabilir (büyük bir kaya, muhtemelen dinozorları yok etmişti) fakat gezegenin tamamını iyice silip süpürmek daha büyük veya çok sayıda asteroit gerecektir.

Yine de, böyle bir şey gerçekleşebilir. Dünya, oluştuktan sonraki yüz milyonlarca yıl boyunca asteroitlerin bombardımanına uğradı.

Çarpışmalar o kadar şiddetli oldu ki, okyanuslar uzun yıllar boyunca kaynadı.

O noktada yaşamın tamamı tek hücreliydi ve sadece sıcaklığa en dayanıklı olan mikroplar kurtulmayı başardı.

Günümüzde daha büyük olan yaşam formları, bundan neredeyse kesin olarak sağ kurtulamayacaktır. Eğer benzer bir darbe yaşarsak, hava sıcaklıkları haftalar boyunca 480 Celsius dereceden daha yükseğe çıkabilir.

6) Dünya, başıboş gezen bir kara deliğin çok yakınından geçebilir.

Kara delikler, Hollywood’un en sevdiği ikinci ölüm gezegeni şekli olabilirler. Bunun sebebini görmek zor değil.

Bunlar gizemli oldukları kadar korkutucular da. İsmi bile uğursuz.

Haklarında pek bir şey bilmiyoruz fakat bildiğimize göre o kadar yoğunlar ki, bir kara deliğin olay ufkundan ışık bile kaçamıyor. Üstelik bilim insanları, ‘geri tepen’ kara deliklerin uzayda başı boş şekilde gezdiklerini düşünüyorlar, tıpkı serseri gezegenler gibi.

Bunlardan birinin güneş sisteminden geçmesi, akıl almaz bir durum değil. Küçük bir kara delik, Dünya’nın yanından sorunsuzca geçebilir fakat Ay’ın kütlesinden daha büyük olan bir kara delik, büyük sorunlara yol açabilir.

Eğer ışık kaçamıyorsa, Dünya da kesinlikle kaçamayacaktır. Yeterince büyük ve serseri bir karadelik olursa, geri dönüşün olmadığı noktadan sonra neler olabileceğine dair iki tane görüş var.

Olay ufkunun ötesinde, atomlar tamamen kopana kadar esneyebilir.

Diğer fizikçilerin kuramına göre ise, evrenin tam sonuna düşebiliriz veya kendimizi tamamen farklı bir evrende bulabiliriz (bunlar bilimsellikten uzak spekülatif, sadece kişisel düşüncelerdir).

Geri tepen bir kara delik, Dünya’yı ıskalasa bile, depremlere ve başka yıkımlara sebep olacak kadar yakından geçebilir, bizi Güneş Sisteminden kovabilir veya döne döne Güneş’e doğru gitmemize yol açabilir.

7) Dünya’nın atmosferi, bir gama ışını patlamasıyla yok olabilir.

Gama ışını patlamaları veya GRB’ler, Evren’deki en güçlü doğa olaylarından birisidir.

Bunların çoğu, devasa yıldızlar öldüğü zaman çökmelerinin sonucunda meydana gelir. Küçük ve kısa bir patlama, güneşimizin ömrü boyunca üreteceği enerjiden daha fazla enerji yayabilir.

Bu enerjinin ozon tabakasını yok etme, Dünya’yı tehlikeli morötesi ışıkla istila etme ve ani, küresel soğumayı tetikleme potansiyeli var.

Aslında, Dünya’ya doğrulmuş eski bir GRB, Yeryüzünde gerçekleşen 440 milyon önceki ilk kitlesel yok oluşa sebep olmuş olabilir.

Neyse ki Fermi Gama Işını Uzay Teleskobunun proje yönetici vekili David Thompson, National Geographic dergisine GRB’lerin aslında pek endişe kaynağı olmadığını söylüyor.

Kendisi dergiye, söz konusu tehlikenin, “ABD’nin Maryland eyaletindeki Bowie şehrinde yer alan evimin tuvaletinde bir kutup ayısı bulduğu zaman karşılaştığı tehlikeye eşdeğer” olduğunu söylüyor.

8) Evren, nihai “Büyük Yırtılma”sında parçalara ayrılabilir.

Bu şey aslında sadece Dünya’nın değil, bütün evrenin sonunu getirebilir.

Fikir şöyle: Karanlık enerji adı verilen gizemli bir güç, giderek artan bir hızda evreni parçalara ayırıyor.

Eğer bu durum, tıpkı şimdilerde olduğu gibi hızlanmaya devam ederse, belki şu andan itibaren 22 milyar yıl sonra, atomları bir arada tutan kuvvet başarısız olacak; ve evrendeki bütün maddeler çözülerek ışınım haline gelecek.

Fakat “Büyük Yırtılma”nın gerçekleşeceğini varsaymak işe yaramaz bir şeydir; insanların hayatta kalmayacağı küresel bir felâketten sonra ne olacağını kim bilebilir ki?

Bazı mikropların hayatta kalıp, daha karmaşık bir yaşamın tohumlarını yeniden ekmeleri mümkün.

Fakat gerçekleşen yıkım topyekun olursa, en azından bir yerlerde bazı başka zeki yaşam şekillerinin var olmasını ümit edebilir ve onlara saygılarımızı sunabiliriz.

Çeviri: Ozan Zaloğlu

Kaynak: Business Insider




Fotoğraflarla Neptün Sistemi

1989 yılında Güneş Sistemi’nin son gezegeni Neptün‘ün 4,950 km yakınından geçiş yapan Voyager 2 uzay aracı tarafından Neptün ve uydularına ait gönderilen görüntülerden bazıları… Bu fotoğraflar, Neptün’e ait elimizdeki en yüksek çözünürlüklü görüntülerdir. Fotoğrafların tamamı, NASA’nın Voyager 2 uzay aracı tarafından çekilmiş, tüm telif hakları NASA/JPL’e aittir.




Güneş’in Bugünü ve Yarını

Güneş; dengeli olarak niteleyebileceğiz aşamada, gençlik günlerini yaşayan bir yıldızdır. Gökbilimciler yıldızların bu dengeli ve sağlıklı ömür bölümünü “anakol evresi” olarak nitelerler. Bu süreç içerisinde yıldız, çekirdeğindeki çok yoğun maddenin büyük bir kısmını oluşturan hidrojeni helyuma çevirerek enerji üretir.

Ancak, bir süre sonra yıldızın çekirdeğinde helyuma dönüştürecek miktarda hidrojen kalmaz. Çekirdek ve çevresi, yıldızın ömrü boyunca ürettip biriktirdiği Helyum’la dolmaya başlamıştır artık. Bu hidrojen kıtlığının ne zaman gerçekleşeceği yıldızın kütlesinin büyüklüğüne, daha başka bir deyimle ne kadar ağır olduğuna bağlıdır. Güneş benzeri bir yıldızda hidrojenin yanma süresi yaklaşık 10 milyar yıl kadar sürer.

Hidrojen bitince yıldızın çekirdeğinde enerji üretimi durur. Duran enerji üretimi, yıldızı doğduğu günden beri içe doğru çökmeye zorlayan, ancak üretilen enerjinin dışa doğru baskısına yenik düşen kütle çekim gücünün hakimiyeti ele geçirmesine neden olur: Yıldızın çekirdek bölgesi içe doğru çökmeye, küçülmeye ve sıkışmaya başlar.

Not: Kütleçekim ve yıldızın ürettiği enerji arasında yaşanan savaşa “hidrostatik denge” adı verilir. Yukarıdaki yıldızın içe çökmesine neden olan mekanizmayı anlayabilmek için şu iki yazımızı (Bkz: virial kuramı), (bkz: jeans kriterleri) okuyabilirsiniz.

Güneş

Enerji üretemediği için çökmeye engelleyemeyen çekirdek bir süre sonra o kadar sıkışır ve bu sıkışma sırasında oluşan sürtünmeden dolayı o kadar ısınır ki, 100 milyon santigrat dereceye ulaşmış olan birikmiş helyum ve çekirdeği çevreleyen helyum kabuk, tıpkı hidrojenin bir zamanlar yaptığı gibi enerji üretmeye başlar. Artık helyum atomları birleşerek Karbon oluşturuyordur ve üretilen enerji, eskiden hidrojen reaksiyonları ile üretilen enerjiden çok daha fazladır.

Bu sırada çökme süreci devam ederken ısınan yıldızın dış katmanları da genişlemeye, yıldız daha az yoğun ama daha büyük bir hale gelmeye başlamıştır. Bu yetmezmiş gibi, çekirdekteki helyum reaksiyonu, dış katmanların daha da ısınıp çok daha fazla genleşmesine neden olur.

Artık ömrünün güzel günlerini geride bırakan yıldızımız eski boyutlarından neredeyse 100 kat daha büyüktür. Helyum reaksiyonunun ürettiği büyük miktarda enerjiyle çevresine gençlik günlerinde olduğundan çok daha fazla ısı yaymasına karşın, yüzey sıcaklığı çok geniş yüzey alanı nedeniyle gençlik günlerinin yarısına kadar düşmüştür. Bu da yıldızın artık daha kırmızı görünmesine neden olur.

Sonrası ise bildik hikaye; helyumun yanması biter, karbon yakılmaya başlar, o biter oksijen yakılır; sırayla neon, silikon, kükürt vs diye sürer gider bu süreç. Ancak, Güneş’in kütlesi helyum ve karbondan sonra nükleer reaksiyonları sürdürecek kadar büyük değildir. Karbon süreci sonunda büyük ihtimalle dağılıp bir gezegenimsi bulutsu gösterisiyle, ömrünü beyaz bir cüce olarak tamamlayacak.

Not: Yukarıda anlattığımız sürecin çok daha detaylı anlatımı için şu makalemizi okuyabilirsiniz. Bu süreç içerisinde yaşanacakların bizi ve Güneş’i ilgilendiren kısmı için ise şu makalemizi okumanız faydalı olacaktır. 

Üstteki görselde, Güneş’in şu anki halini ve yaklaşık 5 milyar yıl sonra dönüşeceği kırmızı dev evresindeki iç yapısını görüyorsunuz. Sağ alttaki kutuda yer alan boyut kıyaslaması, yıldızımızın ne kadar büyüyeceği ve nasıl bir şeye dönüşeceği hakkında sanırım biraz daha net fikir verebilir sizlere.

Zafer Emecan




İnfografik: Güneş’in Temel Özellikleri

Güneş; G tayf sınıfından, galaksimiz Samanyolu’nda birebir aynısı sayılabilecek 10 milyarın üzerinde benzeri bulunan, sıradan bir yıldızdır. Onu özel kılan yegane şeyin, üzerinde yaşadığımız gezegenin çevresinde döndüğü, bize hayat veren yıldız olduğunu söylemeye sanırım gerek yok.

Yaklaşık 5 milyar yaşında olan Güneş’in, ömrünün sağlıklı dönemi olan anakol evresinde bir 5 milyar yıl daha kalacağı hesaplanıyor. Yani, Güneş için olgunluk günlerine adım atmış orta yaşlı bir yıldız diyebiliriz.

Yukarıda gördüğünüz infografiği öğretmenlerimizin kullanımı ve astronomi severlerin poster yapabilmesi amacıyla türkçeleştirdik. İnfografiğin 1 metre genişlikte baskıya uygun çözünürlükteki halini bu linkten indirebilirsiniz.




Satürn’de Güneş Tutulması

Güneş tutulmaları sadece gezegenimizde mi gerçekleşir? Tabii ki hayır. Uydusu olan her gezegende öyle ya da böyle, tam veya yarım Güneş tutulmaları yaşanır. Satürn de bu durumun sıklıkla yaşandığı gezegenlerden biri: Çünkü tutulmaya neden olabilecek çok sayıda uydusu var.

Ancak, eğer üzerinde yaşayan akıllı varlıklar “olsaydı”, Satürnlülerin çoğu Güneş tutulmalarından bihaber olacaktı. Çünkü gezegen o kadar büyüktür ki, herhangi bir bölgede yaşayan bir bireyin Güneş tutulması ile karşılaşması oldukça düşük bir olasılıktır.

Ya da daha doğru bir ifade ile, Satürn’de yaşayan olası “hayali” canlı türlerinin çok büyük bir kısmı, ömürleri boyunca hiçbir şekilde Güneş tutulması görmeden yaşayıp ölecekti…

Hubble teleskobuyla çekilen üstteki fotoğrafın sol tarafında, Satürn’ün küçük uyduları Dione ve Enceladus’un gezegendeki bulutların üzerine düşen gölgeleri görülüyor. Bu gölgelerin düştüğü yerlerde, tıpkı bizde Ay’ın yaptığı gibi Güneş tutulmaları gerçekleşiyor. Üstteki büyük sarı benek ise, Satürn’ün ünlü uydusu Titan

Not:
Bildiğimiz türde yaşam şekillerinin Satürn gibi gaz devi bir gezegende gelişmiş olmasının mümkün olmadığını düşünüyoruz. Ancak, gaz devlerinin atmosferlerinde, mikroskobik de olsa yaşamın mümkün olabileceğine yönelik tahminlerde bulunan bilim insanları mevcut.

Zafer Emecan




Mars’ta Mavi Gün Batımı

Bizler Dünya’nın görece yoğun atmosferinde mavi gökyüzünü ve kızıl gün batımını görmeye alışkınız. Fakat Mars’ın demir oksit tozlarıyla kaplı çok seyrek atmosferi, gündüz vakitlerinde gökyüzünün turuncumsu kızıl görünmesine neden olur.

Bununla beraber, gün batımı ve doğumu sırasında Güneş, Mars ufkunu Dünya’da olduğunun aksine mavimsi bir parıltıyla doldurur. Bunun nedeni, normalde gökyüzünü kırmızıya boğan toz partiküllerinin kırmızı ışığı soğurup mavi ışığı saçarak, gökyüzünü maviye dönüştürmesi.

Mars atmosferi çok ince olduğu için, Güneş’ten gelen ışığın atmosferde saçılması için yeterince kalın bir hava tabakasından geçemez. Bu da, toz partiküllerinin neredeyse saydam atmosferi kızıla boyamasına neden olur. Ancak, gün batımı ve doğumlarında Güneş ışığı atmosferde çok daha fazla yol almak zorunda kalır.

Yani, ufuktaki Güneş’in ışığı, Dünya atmosferinde olduğuna biraz yakın miktarda, daha uzun süre yol aldığından, gökyüzü mavimsi görünür. Daha açık ifadeyle, Mars’ta gündüzleri gökyüzü kızıl, gün batımı ve doğumlarında mavidir. Dünya’nın tam tersi yani.

En üstte gördüğünüz fotoğraf, Mars yüzeyindeki Opportunity uzay aracı tarafından 2010 yılında çekildi. Ayrıca Opportunity, Mars’taki günbatımını videoya da almıştı.

Zafer Emecan




Ölümsüz Yıldız: VB10

Eğer yıldızlar da doğan, yaşayan ve nihayetinde ölen “canlılar” olarak kabul edilecekse; VB10 yıldızı için ölümsüzlüğün sırrını bulmuş diyebiliriz…

Bizden yaklaşık 19 ışık yılı uzaklıktaki Van Biesbroeck yıldızı (VB10), keşfedebildiğimiz en küçük yıldızlardan biri. Aslında kütlesi, bir yıldızın sahip olabileceği en küçük kütleye çok yakın bir “kırmızı cüce“. Yıldız olabilmek için o kadar küçük bir kütleye sahip ki, kütlesi azıcık daha az olsaydı, yüksek ihtimalle hiçbir zaman parlayamayacak, bir kahverengi cüce olarak doğup, birkaç milyon yıl içinde karanlığa gömülecekti.

306310_119268121553009_1998228543_n
Van Biesbroeck yıldız sisteminde, gezegen ve yıldızın büyüklüklerinin orantılı olarak, bir sanatçı tarafından çizilmiş görünümü. Gezegen, çap olarak neredeyse yıldızıyla aynı büyüklüktedir.

 

VB 10’un (çoğunlukla bu isimle anılıyor) kütlesi Güneş’in kütlesinin 0.075’i (yüzde 7,5’i) kadar. Buna karşın çapı Güneş’in çapının onda biri; yaklaşık 140 bin kilometre. Yüzey sıcaklığı ise yaklaşık 2.500 santigrat derece. Karşılaştırma yapmak için; Güneş’in yüzey sıcaklığının 5.600 derece civarında olduğunu hatırlatalım. Aslında VB10, düşük yüzey sıcaklığına rağmen çoğu genç kırmızı cüce gibi bir “parıltılı yıldız“dır. Zaman zaman yüzeyinde, sıcaklığı 100 bin santigrat dereceyi bulan güçlü patlamalar gerçekleşir ve bu da yıldızın parlaklığını geçici olarak artırır.

Bu kadar küçük bir yıldız olmasına rağmen, çevresinde kendisinin onda biri kütleye sahip bir gaz devi gezegen (VB 10b) dolaşıyor. Bu da, gezegeninin bizim dev gezegenimiz Jüpiter‘den altı kat büyük kütleli (kütle kavramını, aynı şey olmasa da benzetim açısından “ağırlık” olarak düşünebilirsiniz) olduğu anlamına geliyor. Gezegenin çapı da, yıldızıyla hemen hemen aynı. Küçük bir yıldız için oldukça büyük bir gezegen. Güneş bile böylesine büyük bir gezegene sahip olamamış.

Yıldızı ile gezegenin büyüklüklerini kıyasladığımızda, VB10 sistemi yıldızına göre en büyük gezegeni barındıran sistem haline geliyor. Bu, aklıma Dünya-Ay sistemini getiriyor; çünkü Ay da güneş sistemi içinde gezegenine göre en büyük kütleye sahip uydu konumunda.

VB10
VB 10 sistemi ile Güneş Sistemi’nin gerçek oranlarda kıyaslaması.

 

Dev gezegen, yıldızına yaklaşık 60 milyon kilometre uzaklıkta dönüyor. Maalesef, VB10 yıldızının ışıma gücü bu uzaklıkta “bildiğimiz” türde bir yaşama izin veremeyecek kadar az. O nedenle gaz devi gezegenin çevresinde dönen olası uydular ihtimalle buz tutmuş durumda ve bildiğimiz anlamda Dünya üzerindekine benzer karasal yaşam oluşması mümkün görülmüyor.

VB 10’u asıl özel yapan şey, düşük kütlesinin ona sağladığı inanılmaz uzun ömür. Kırmızı cücelerin çok uzun süre parlamaya devam ettiği biliniyor. Bu süre, kırmızı cücenin kütlesine bağlı olarak 100 milyar ile birkaç trilyon yıl arasında değişiyor: Kütle ne kadar düşükse, o kadar uzun, ne kadar büyükse o kadar kısa…

Olabilecek en düşük yıldız kütlesine sahip bir kırmızı cüce olan vb 10’un ise yaklaşık 10 trilyon yıllık bir ömrü olduğu tahmin ediliyor. Canım, hatalı hesap yapmış olalım, 9 trilyon yıl yaşasın. Pek bir şey değişmiyor: Şu anda yaklaşık 1 milyar yaşında olduğunu hesapladığımız bu yıldız neredeyse ölümsüz.

Yani bu delikanlı, günümüzden bir trilyon, yani Güneş yok olduktan bir  trilyon yıl sonra bile bugün görüldüğü gibi olacak. Üç trilyon yıl sonra da, beş trilyon yıl sonra da… Sanki trilyon yıllar hiç geçmemiş gibi bugünkü kadar genç, bugünkü kadar sağlıklı parlamayı sürdürecek.

Dahası var:

VB 10’un çevresindeki dev gezegen, önünde sonunda açısal momentumunu yitirerek yıldızının üzerine düşecek. eh, o kadar trilyon yıl içerisinde kaybediversin momentumunu artık bir zahmet.

İşte bu olduğunda, kendisinin onda biri kütlesindeki bu gezegen yıldızına yeni ve taze yakıt olarak eklenecek. Ve böylece 10 trilyon yıl yaşadığı yetmezmiş gibi, bir 100 milyar yıl daha parlamasına yetecek kütleyi kazanmış olacak.

Zafer Emecan

Not: Bu yazıyı oluştururken www.planetquest.jpl.nasa.gov sitesinde, Astronom Joshua Rodriguez’in makalesinden faydalandım.




Kış Vaktinde Yaz Saati ve Astronomik Zaman Ölçümleri

Yaz saati, kış saati, saatler ileri geri derken, ülkemizde son yıllarda, büyükten küçüğe herkes aslında astronomik bir olguyu konuşuyor. Saat dilimimizin değişmesi iyi mi oldu kötü mü oldu bilemeyiz ama, bu konuya istinaden, Astronomide Yerel Zaman ve değişimleri üzerine sizin için bir yazı hazırlamaya çalıştık.

Neden Dünya üzerinde her coğrafi bölgede saat aynı değil, Yerel Zaman ne demek gibi sorulara yanıt olarak aklınıza ilk başta, Dünya’nın yuvarlak olduğu ve döndüğü geliyor ise doğru yoldasınız. Dünya’nın kendi ekseninde dönen yuvarlak bir cisim olması, zamanı ölçmek için temel bir birimdir.

Günlük yaşamımızda bu dönmeyi sabit, yani çok uzun zaman sürecinde de olsa değişen temel açısal döneme hızını, değişmez ve bir turu tam olarak 24 saat kabul ederiz. Ama hassas Astronomik ölçümlerde, özellikle dönme süresi önemlidir ve dikkatli hesaplanmazsa karışıklığa sebep olur.

Göksel meridyenler, enlemler… Astronomlar zaman hesaplamalarında ve gözlemlerinde ileri matematik ile çalışırlar.

 

Bu sebeple astronomlar, Dünya’nın kendi ekseninde dönme hareketine dayanan ama yörüngedeki hareketini de hesaba katarak ve Güneş’i ya da bir yıldızı referans alarak, üç temel şekilde zaman ölçü birimlerini saptarlar.

  • Yıldız Zamanı: Bir Yıldız Günü, ilkbahar noktasının bir gözlemcinin göksel meridyeninden peşi sıra geçişi arasındaki zaman aralığı olarak tanımlanır ve 24 Yıldız Zamanı Saatine eşittir. İlkbahar Noktası, Güneş’in görünen yıllık deviniminde gök eşleği(gök ekvatoru) ile tutulumun kesim noktalarından biri olarak özetlenebilir.

equinox
Vernal Equinox; İlkbahar Noktası

 

İlkbahar noktası, gözlemcinin görsel meridyeninde bulunduğu zaman o yerdeki yıldız zamanı 0h’dir. Bu tanım, her gözlemcinin Dünya’dan uzaya baktığı konum aynı olmadığı için yani, göksel meridyenleri farklı olduğu için yersel kabul edilir, bu farktan ötürü de bir yıldızın iki gözlem yerine ait saat açıları farkı, bu yerlerin boylam farkına eşittir.

Saat açısı kısaca, gözlenen yıldızın saat çemberinin, gözlem yerinin göksel meridyenine göre, batı yönünde yaptığı açı olarak tanımlanabilir.

Yıldız günü uzunluğu, ilkbahar noktasının aynı göksel meridyenden peşi sıra geçişindeki sürenin 1/120 saniyelik farkından dolayı, uzun vadede değişiklik gösterir.

  • Gerçek Güneş Zamanı: Güneş’in, bir gözlem yerine ait saat açısına, o yerdeki Gerçek Gözlem Zamanı denmektedir. Güneş, o yerin göksel meridyeninde bulunduğu anda, o yerde Gerçek Öğle Zamanı olduğu kabul edilir. Temel olarak, Dünya’nın Güneş etrafındaki eliptik yörüngesinde sabit hızla hareket etmemesinden, Gerçek Güneş Gününün uzunluğu sabit olmayıp mevsimden mevsime değişmektedir. Bu değişimler de hesaplamalarda Astronomlar tarafından göz önünde bulundurulmak durumundadır.
  • Ortalama Güneş Zamanı: Bütün bu bahsedilen düzensiz hareketler Astronomları teorik, gerçekte olmayan, düzenli hareket eden bir Güneş tanımlamaya yöneltmiştir. Ortalama Güneş diye anılan bu sanal Güneş’in, 21 Mart’ta tam İlkbahar Noktasında bulunduğu, gök ekvatoru üzerinde de düzenli hareket ettiği kabul edilir.

İşte bu Ortalama Güneş’in saat açısına Ortalama Güneş zamanı denir ve gözlemcinin göksel meridyeninden peşi sıra geçişi arasında kalan zamana bir Ortalama Güneş Günü denir.

Ve nihayetinde, Ortalama Güneş ve Ortalama Güneş Zamanı bizi günlük hayatta kullandığımız Takvim Zamanı’na götürür. Takvim Zamanı’nda Ortalama Güneş Zamanı’na göre çalışan bir saat, ortalama gece yarısında 0h’yi gösterir ve bizim için yeni bir takvim günü başlar. Takvimin Zamanı’nın bölgesel olarak özelleşmesi ise coğrafi konumlarla ilişkilidir.

Dünya üzerinde, Greenwich başlangıç meridyeninden itibaren, eşit aralıklı, 24 tane standart meridyen ve bunlar yardımı ile de 24 saat dilimi tanımlanmıştır. Buna göre, komşu iki meridyen arasındaki açı 15 derecedir. Bir standart meridyenin 7 dakika 15 derece sağından ve solundan geçen meridyenlerle sınırlanan bölgeye o standart meridyene ait Saat Dilimi denir. Aynı saat diliminde bulunan yerler aynı Ortalama Güneş Zamanı’nı kullanır ve bu zamana Bölge Zamanı (Yerel Zaman) denir.

Greenwich, başlangıç meridyeni ile tanımlanan bölge zamanı için Genel Zaman (Universal Time=U.T) terimi kullanılır.

turkey

Türkiye’den biri İzmit civarından olmak üzere, 30 derecelik doğu standart meridyeni, diğeri de Erzurum civarından olmak üzere, 45 derecelik doğu standart meridyeni geçmektedir.

Ülkemizden iki standart meridyen geçtiğinden, 1972 yılından 2016 yılına kadar Türkiye Bölge Zamanı saati, kış ayları için genel saati gösteren saatten 2 saat ileri, yaz ayları için genel saati gösteren saatten 3 saat ileri olacak şekilde kullanılmıştır.

8 Eylül 2016 itibariyle de Türkiye Bölgesel Zamanımız, 45 derecelik doğu standart meridyeni hesaplamalarıyla, genel saati gösteren saatten 3 saat ileri olacak şekilde 29825 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 07/09/2016 tarihli 2016/9154 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesine göre kalıcı hale gelmiştir. Eh, ne diyelim, güle güle kullanalım. 🙂

Büşra Özşahin

Kaynak: Genel Astronomi, S.Karaali, 1999




Wirtanen Kuyruklu Yıldızı Çıplak Gözle Görülebilecek Mi?

Son günlerde basında Wirtanen (46P/Wirtanen) Kuyruklu Yıldızı’nın 13-16 Aralık 2018 tarihleri arasında çıplak gözle dahi görülebileceği yazılıp çiziliyor. Bu doğru mu peki?

Aslında çıplak gözle görülebileceği konusunda söylenenler hem doğru, hem de yanlış. Açıkçası kişiden kişiye değişebilecek bir durum çıplak gözle görülüp görülemeyeceği. Ancak, her ne olursa olsun, ışık kirliliğinden “tümüyle uzakta”, şehirlerin dışında, yüksek rakımlı bir yerde ve çok çok karanlık bir ortamda bulunmanız gerekiyor.

Wirtanen Kuyruklu Yıldızı, bize en yakın olduğu dönemde, gökyüzünde yaklaşık olarak 5.5 kadir parlaklığa sahip olacak. Bu parlaklık, insan gözünün maksimum görme sınırlarına çok yakın bir değer. Kimi insanlar 5 kadirden daha soluk gökcisimlerini göremezken, kimi insanlar 5.5 kadir parlaklığa kadar olan çok soluk nesneleri de farkedebiliyorlar.

Kadir, bir parlaklık ölçü birimidir. Değer ne kadar yüksek ise, gökcismi o kadar soluk ve zor görülür. Burada 5.5 kadir parlaklık değerini verdiğimiz Wirtanen, yukarıda belirttiğimiz gibi insan gözünün görme sınırlarına çok yakın değerlerde. Yani, çıplak gözle görebilseniz dahi, eğer yerini iyi biçimde bilmiyorsanız, arka plandaki yıldızlar arasında onu fark edebilmeniz çok çok zor.

Özetlemek gerekirse, eğer gözünüz 5 kadirden daha soluk gökcisimlerini görebilecek keskinliğe sahipse ve gittiğiniz çok çok karanlık ortamda bir astronom size Wirtanen’in tam konumunu gösterirse (veya lazer ile işaretlerse), çok soluk belli belirsiz bir nokta olarak görebilirsiniz. Öyle ki, bu kuyruklu yıldız, zaten oldukça sönük ve zor görülebilen bir yıldız olan “Kutup Yıldızı“ndan yaklaşık 20-30 kat daha soluk görülecek.

Elbette bir dürbününüz varsa, biraz daha iyi görebilme şansınız var. Ancak yine de göreceğiniz şey, soluk bir noktadan ibaret olacak. Asla kuyruğunu veya çevresindeki yeşilimsi pusu göremeyeceksiniz.

Teleskopla baktığınızda da yine aynı durum söz konusu. Biraz daha parlak olacak ama yine soluk puslu, siyah-beyaz bir nokta göreceksiniz.

Zafer Emecan




Ay’ın Bir Atmosferi Var Mı?

2013 yılının ortasında NASA Ay’a yeni bir uzay aracı gönderdi. Aracın adı; Ay Çevresindeki Atmosfer ve Toz Kaşifi, (AÇATOK, ben de kısaltma yaptım).

İngilizcesi, Lunar Atmosphere and Dust Environment Explorer (LADEE). Ay ekvatoru bölgesinde bir yörüngeye giren 383 kg kütleye sahip AÇATOK, üstünde üç tane bilimsel alet taşıyor. İsminden de anlaşılacağı üzere Ay’a yakın bölgelerde bulunan atmosfer ve onun içindeki tozu incelemeyi amaçlıyordu. Peki hani Ay’da atmosfer yoktu, o halde AÇATOK’un amacı neydi?

LADEE4589
LADEE uzay aracının bir sanatçı tarafından ay yörüngesindeki tasviri.

 

Evet ders kitaplarında yazdığı gibi tüm insanlar Ay’da adını anmaya değecek bir atmosfer olmadığını biliyorlar ama, son zamanlarda orada suyun keşfedilmesi, atmosferinde saptanan sodyum ve potasyum gibi sıradışı elementlerin bulunması bizim yakın komşumuzdaki çok ince atmosferi daha yakından incelememize neden oldu. Yerde deniz seviyesinde Dünya atmosferinde bir santimetre küpde 10 katrilyon (1’in yanında 16 tane sıfır var) molekül varken, Ay’da aynı hacimde sadece 1 milyon molekül vardır. Her iki sayıyı karşılaştırdığımızda Ay’da atmosfer yok diyebiliriz.

Ay atmosferindeki bu molekül yoğunluğu, ancak şu anda 350 km yukarıda görev yapan Uluslararası Uzay İstasyonu’nun yörüngesindeki molekül yoğunluğu kadar ama biz o konuma uzay diyoruz. Yeryüzünde çok karmaşık mühendislik hesapları ile yaptığımız vakum cihazlarında dahi bu yoğunluğa ulaşamadığımıza göre Ay’da atmosfer yok dememizde bir sakınca yok.

ayatmosferi54582
Ay atmosferinde, yüksekliğe göre sodyum atomlarının dağılımı. Kırmızı en yoğun, mavi en düşük düzey.

 

Dünyamızda, Venüs ve Mars’ın atmosferinde bile bulunmayan sodyum ve potasyum gazı Ay’da ne arıyor sorusu bilimcileri araştırmaya yöneltmekte. Apollo 17 astronotlarının Ay yüzeyine yerleştirdiği Ay Atmosferik Kompozisyon Deney Aleti (LACE, Lunar Atmospheric Composition Experiment) çok az sayıda atom ve molekül saptadı. Helyum, argon, neon ve muhtemelen amonyak, metan ve karbondioksit. Bu moleküllerin miktarı çok azdı.

Daha sonra yerden Ay’ın yüzeyini kapatan özel teleskoplarla yapılan araştırmalarda atmosferde sodyum ve potasyum atomlarının ışımasını saptadılar. Bu atomlar güneş ışınları ile uyarılıyordu. Henüz Ay atmosferinin yapısını tam olarak bilmediğimizden AÇATOK uzay aracını gönderdik.

apollo-17-lace-experiment
Apollo görevleri sırasında Ay yüzeyine bırakılan “Lunar Atmospheric Composition Experiment”. Bu cihaz sayesinde Ay atmosferini ilk kez inceleme olanağına kavuşmuştuk.

 

Ay’a düşen her göktaşı normal bir atmosfer olmadığı için hemen yüzeyine çarpar ve bir toz bulutunu atmosfere kaldırır. Bu çarpma sırasında yerden gözlem yapan Ay amatörleri çok küçük teleskopları ile yüzeyde bir parlama görürler. Bugüne kadar bir çok bu türden parlama saptanmıştır. AÇATOK’un görev yaptığı sırada NASA tüm amatörlerden Ay’ı gözlemelerini istedi, çünkü AÇATOK üzerindeki aletlerde toz yoğunluğunun değişimini incelemek istiyorlardı. Teleskobu olmayan amatörlere ise göktaşı yağmurlarını saymaları öneriliyor. Bu akanyıldız yağmurları yer atmosferine girdiği gibi Ay yüzeyine de aynı oranda düşmektedir.

AÇATOK, 7 ay kadar görev yaptıktan sonra geçtiğimiz yılın Nisan ayında Ay yüzeyine çarptırılarak ebediyete gönderildi. Elde ettiği veriler, Ay’ın atmosfer yapısı hakkında detaylı bilgiler edinmemizi sağladı. Bu veriler hala daha astronomlar tarafından incelenmeye devam ediyor.

Prof. Dr. Ethem Derman




Neptün’deki Dev Fırtına, Hubble Onu İzlerken Ortadan Kayboluyor!

Bir zamanlar İstanbul’dan Çin’e kadar uzanabilecek büyüklükte olan Neptün’deki fırtına, Hubble onu izlemeye devam ederken gittikçe küçülüyor.

Voyager 2 uzay aracı 1989 yılında Neptün‘ün yakınından geçtiğinde, bu uzak gezegenin atmosferinde oluşan büyük, koyu fırtınaları gözlemledi. O zamandan beri, bilim insanları Neptün’ü Hubble Uzay Teleskobu’nu kullanarak izlemekte ve yeni fırtınaların geliştiğini görmekteydi.

Ancak en az iki yüzyıldır devam eden bir fırtına olan Jüpiter’deki Büyük Kırmızı Leke’nin aksine, rüzgarlı gezegen Neptün’de ortaya çıkan fırtınalar birkaç yılda gelip geçiyor ve şu an ilk defa yetkililerin açıkladığı üzere araştırmacılar, bir tanesinin yok olmaya başlamasını görebildiler.

Hubble Uzay Teleskobu, Neptün’deki dev boyutlu fırtınanın giderek küçüldüğünü gözlemliyor (Telif: M.H. Wong and A.I. Hsu (UC Berkeley)/NASA/ESA).

 

Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden araştırmacı ve yeni çalışmanın asıl yazarı olan Michael Wong, yaptığı açıklamada bu koyu girdabın yok oluşunu yakalamış gibi göründüklerini ve bunun, diğer çalışmalardan bildiklerini umdukları şeylerden farklı olduğunu söyledi.

Önceki simulasyonlar, girdabın gezegenin ekvatoruna doğru sürükleneceğini ve “girdabın ekvatora çok yaklaştığında dağılacağını ve belki de olağanüstü bir bulut aktivitesi patlaması yaratacağını” önermişti. Ancak bunu yerine, gezegenin güney kutbuna doğru sürüklendi ve şu anda usulca gözden kaybolmakta. Girdap, Hubble onu 2015 yılında fark ettiğinde uzun bir eksen boyunca 5.000 km genişliğinde idi ama şu anda 3.700 km genişliğe kadar düşmüş durumda.

Bu koyu fırtına gibi gezegenin antisiklonları, dönerlerken Neptün’ün atmosferinin derinliklerinden koyu maddeleri çekiyor; bir tanesi ekvatordan batıya doğru ve diğer ikisi her iki kutbun doğusuna doğru giden gezegenin çevresini dolaşmakta olan üç tane rüzgar jeti tarafından ileri taşınıyorlar (Neptün’ün güçlü rüzgarları, Güneş Sistemi’nde şimdiye kadar tespit edilen en hızlı rüzgarlardır ve süpersonik hızlara ulaşabilirler). Hubble’ın dikkatli takibi, aşağısında neler olduğunun yanı sıra bu fırtınaların ne kadar yaygın olduğunu da ortaya çıkarmada yardımcı olabilir.

“Hubble ve Voyager dışındaki hiçbir araç bu girdapları gözlemlemeyi başaramadı” diye açıklıyor Wong. “Şimdilik sadece Hubble, bu etkileyici Neptün hava olaylarının ne kadar sık veya ne kadar nadir gerçekleşebildiği hakkındaki ihtiyacımız olan verileri bize sağlayabiliyor.”

Çeviri: Burcu Ergül

https://www.space.com/39719-hubble-watches-giant-neptune-storm-disappear.html




Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim, Güçlerini Birleştirdi!

Başarılı Youtube bilim kanalı Hypatia Bilim ile Kozmik Anafor, artık birlikte hareket etme kararı aldılar. Bu kararın ilk meyvesi, ortaklaşa hazırladıkları Youtube videosu ile geldi.

Hypatia Bilim, yayın hayatına birkaç ay önce başlamış oldukça başarılı bir Youtube bilim platformu. Nurcan Seven‘in sunuculuğunda, ortaya çok kaliteli işler çıkarıyor. Bu kadar yeni ve başarılı bir platformun Kozmik Anafor ile birlikte hareket etme isteği, elbette Kozmik Anafor için onur verici.

Birlikteliğimizin başlangıcı olarak hazırladığımız ilk “sesli makale“mizi aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz:

Önümüzdeki süreçte; Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin gerekliliğini dile getiriyor ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili ve Evrim Ağacı gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim de, artık bu “birliktelik” zincirinin bir parçası haline geldiği için mutluyuz.

Hypatia Bilim‘i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke,
Kozmik Anafor‘u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz.




Dünya’nın Hareket Hızı Ne Kadar?

İnsanoğlu olarak yeryüzünde hareketsiz durduğumuza inanmak çok kolaydır. Bununla birlikte çevremizde de hiç hareket olduğunu hissetmeyiz. Ancak gökyüzüne baktığımız zaman hareket ettiğimize dair kanıtları görebiliriz.

Bazı eski astronomlar, Dünya’nın her şeyin merkezi olduğu yer merkezli bir evrende yaşadığımızı öne sürmüşlerdi. Aynı ay ve diğer gezegenlerin hareketleri gibi güneşin de bizim çevremizde döndüğünü ki bunun da gün doğumu ve gün batımına sebep olduğunu söylemişlerdi. Ama bu görüşe göre açıklanamayan belli şeyler bulunmaktaydı. Mesela bir gezegen bazen ileri doğru hareketine yeniden başlamadan önce gökyüzünde geri geri gidiyordu.

Şu anda geri hareket olarak da bilinen ve Dünya’nın diğer bir gezegeni onun yörüngesinde yakalaması ile ortaya çıkan bu hareketi biliyoruz. Örneğin; Mars, Dünya’dan daha uzak bir yörüngede güneşin çevresinde dolanır. Mars’ın ve Dünya’nın kendi yörüngeleri üzerinde bir noktada Dünya, Mars’ı yakalar ve geçer. Bu geçiş esnasında Mars gökyüzünde geriye doğru hareket etmiş olur. Dünya onu geçtikten sonra ise tekrar ileri doğru hareket etmeye başlar.

Güneş merkezli sistemin diğer bir kanıtı da, paralaks veya yıldızların birbirlerine göre olan pozisyonlarındaki görünür değişikliklerine bakılarak anlaşılabilir. Paralaks için basit bir örnek şöyle verilebilir: işaret parmağınızı bir kol uzaklığında yüzünüze doğru tutun. Sağ gözünüzü kapatarak sadece sol gözünüz ile ona bakın. Daha sonra ise tam tersini yapın. Parmağınızın pozisyonu değişmiş gibi görünecektir. Çünkü sağ ve sol gözleriniz parmağınıza oldukça farklı açılardan bakmaktadır.

Aynı şey Dünya’dan yıldızlara bakınca da gerçekleşir. Güneşin çevresinde dönmemiz 365 günümüzü almaktadır. Eğer görece bize yakın olan bir yıldıza önce yaz mevsiminde daha sonra da kış mevsiminde bakarsak, bu yıldızın gökyüzündeki pozisyonunun değiştiğini görürüz çünkü biz de kendi yörüngemizde farklı bir yerde bulunuyoruz. Yani yıldızlı farklı noktalardan görüyoruz ve paralaks kullanılarak yapılacak birkaç basit hesaplama ile yıldızın uzaklığını tespit edebiliriz.

Ne Kadar Hızlı Dönüyoruz?

Dünya’nın dönüşü sabittir ancak, hızı bulunduğu enleme bağlıdır. Mesela, ekvator da dediğimiz Dünya’nın en geniş alanındaki çember yaklaşık olarak 40.070 km genişliğindedir. Eğer çemberin genişliğini bir günün uzunluğuna yani 24 saate bölerseniz, bu sonuç size dünyanın ekvatordaki hızını yaklaşık 1.670 km/saat olarak verir.

Ancak diğer enlemlerde bu kadar hızlı hareket etmezsiniz. Eğer 45 derece enleminde kürenin yarısına gelirseniz  (hem kuzeyden hem güneyden) enlemin kosinüsünü kullanarak hızı hesaplayabilirsiniz. 45’in kosinüsü 0.707’dir ve böylece 45 derecedeki dönüş yaklaşık 0.707 x 1037 = 733 mph (saatte 1.180 km) hızında olmaktadır. Daha kuzeye veya daha güneye gidildiğinde hız azalmaktadır. Kuzey veya Güney kutbuna ulaşırsanız dönüşünüz oldukça yavaş olacaktır (tek bir yerdeki dönüş bir günü alır).

Uzay ajansları, Dünya’nın dönüşünden avantaj sağlamayı severler.  Örneğin, eğer Uluslararası Uzay İstasyonu’na astronot gönderilecekse onları ekvatora yakın bir yerden göndermeyi tercih ederler. Bu yüzdendir ki Uluslararası Uzay İstasyonu kargo görevleri genelde Florida’dan fırlatılır. Bu sayede Dünya’nın dönüşü ile aynı yönde fırlatılan roketler, onların uzayda yol almasını sağlayacak hız artışını edinmiş olurlar.

Peki Dünya, Güneşin Etrafında Ne kadar Hızla döner?

Dünya’nın dönüşü tabi ki de uzaydaki tek hareketimiz değildir. Güneş etrafındaki yörüngesel hızımız yaklaşık 107,000 km/saattir. Bunu da basit bir geometri ile hesaplayabiliriz.

İlk önce Dünya’nın ne kadar uzaklığa seyahat ettiğini bulmamız gerekir ki, bunu gayet iyi biliyoruz. Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüşü yaklaşık 365 gün sürer. Yörünge bir elips şeklindedir ancak, matematiği basit tutmak adına ona çember diyelim. Yani, Dünya’nın yörüngesi bir dairenin çevresidir.

Dünya’nın güneşe olan uzaklığı ise (ki bir astronomik birim diyoruz buna) Uluslararası Astronomlar Birliği’ne göre 149,597,870 kilometredir. (r) yarıçapı belirtir. Buna göre dairenin çevresi, 2 x π x r denklemine eşittir. Böylece Dünya’nın bir yılda yaklaşık 940 milyon kilometre yol kat ettiğini bulabiliriz.

Hızın zamanla alınan uzaklığa eşit olmasından dolayı, Dünya’nın saatteki hızı, 940 milyon kilometreyi 365.25 güne bölerek ve bu sonucu da 24 saatte bölerek hesaplanabilir. Yani bu durumda Dünya bir günde; saatte 107,627 km hızla 2.6 milyon kilometre yol almaktadır.

Güneş ve Galaksimiz de Hareket Etmektedir.

Güneş’in de Samanyolu üzerinde kendi yörüngesi vardır. Güneş, galaksinin merkezinden yaklaşık 25.000 ışık yılı uzaklıktadır ve Samanyolu da en az 100.000 ışık yılı genişliğindedir. Güneş ve beraberinde bizler, saniyede 200 kilometre veya saatte 720.000 km hızla hareket ediyor gibi görünmektedir. Bu inanılmaz hıza rağmen Güneş Sistemi, Samanyolu’ndaki tüm yörüngesini yaklaşık 230 milyon yılda dolanmaktadır.

Samanyolu ise uzaydaki diğer galaksilere bağlı şekilde hareket eder. Yaklaşık 4 milyar yıl içerisinde Samanyolu, en yakın komşusu olan Andromeda Galaksisi ile çarpışacak. İki galaksi de birbirlerine saniyede yaklaşık 112 km hız ile yaklaşmaktadır. Yani evrendeki her şey hareket halindedir.

Eğer Dünya Dönmeyi Bırakırsa Ne Olur?

Şu anda uzayda bizlerin uzaya savrulmasının hiçbir yolu yoktur. Çünkü Dünya’nın yer çekimi, dönme hızına kıyasla daha fazladır. (Son harekete merkezcil ivme denir.) Ekvatorda gerçekleşen en güçlü noktasında bu merkezcil ivme, Dünya’nın yerçekimine sadece yaklaşık yüzde 0.3 oranında karşı koyabilmektedir. Diğer bir deyişle, kutup bölgelerinde ekvatora göre daha ağır olursunuz ancak bunu fark etmezsiniz bile.

Ancak Dünya birden bire durursa bunun etkileri korkunç olabilir. Çünkü atmosfer, Dünya’nın orijinal dönüş hızı ile Dünya’nın çevresinde dönmeye devam edecek. Bu da karada bulunan insanlar, binalar ve hatta ağaçlar, yüzey toprağı ve kayalar dahil her şeyin süpürülüp gitmesi anlamına gelmektedir.

Peki ya bu süreç, yani ge aşamalı olarak gerçekleşirse ne olur?

Bu durum insanlara, hayvanlara ve bitkilere değişmek için biraz zaman tanımaktadır. Fizik kurallarına göre Dünya’nın en yavaş halindeki hızı, her 365 günde 1 kere dönecek şekilde olacaktır. Buna “kütle çekim kilidi” (tidal locking)” denir ve bu durum gezegenimizin bir yüzünün sürekli Güneşi görmesine diğer yüzünün ise sürekli karanlıkta kalmasına neden olur. Karşılaştıracak olursak bizim uydumuz Ay da Dünya senkronlu bir dönüş sergiler ve ayın bir yüzü her zaman bize baktığı gibi diğer yüzünü hiç görmeyiz.

Ancak ikinci dönüş olmayan senaryoya geri dönersek: eğer Dünya dönmeyi tamamen bırakırsa bunun Dünya üzerinde başka tuhaf etkileri de olabilir. Mesela Dünya’nın dönmesinden kaynaklandığı düşünülen manyetik alan muhtemelen kaybolacak. Bu sebepten dolayı da o güzel aurolarımızı, Dünya’yı kuşatan Van Allen radyasyon kuşaklarını kaybederiz.

Daha sonra ise Dünyamız, Güneş’in hiddetine açık bir hale gelecektir. Ne zaman taç küre kütle atımı gerçekleştirip Dünya’ya yüklü parçacıklar gönderirse, bunlar Dünya’nın yüzeyini vuracak ve her yeri radyasyona boğacaktır ki bu da önemli bir biyolojik tehlikedir.

Çeviri: Burcu Ergül

https://www.space.com/33527-how-fast-is-earth-moving.html




Bir İnsan Kolonisi Titan’da Yaşayabilecek Mi?

Tüm garipliklerine rağmen, Satürn’ün en büyük uydusu Titan Dünya’ya aslında oldukça benziyor. Sahip olduğu kalın atmosfer, karasal yüzeyini zararlı radyasyona karşı koruyor ve  Güneş Sistemi’nde yüzeyinde sıvı barındıran tek uydu konumunda.

İnsanlar bir gün, bu ayın semalarının sarı pusu altında yaşamak, kumullarını ve dağınık tepeliklerini araştırmak veya hidrokarbon (metan) gölleri etrafına yerleşerek yaşamlarını sürdürmek zorunda kalsalardı, yaşamak için enerjiye ihtiyaç duyacaklardı.

Maryland’daki Johns Hopkins Üniversitesi’nden bir gezegen bilimci olan Ralph Lorenz, “Mars’ın ardından uzun vadede Titan’ın muhtemelen insanların varlığını devam ettirecekleri bir sonraki en önemli yer olduğunu düşünüyorum” diyor.

NASA’nın Cassini uzay aracı tarafından hazırlanan bu yakın kızıl ötesi renkli mozaik, Titan’ın sıvı metan içeren kuzey kutup denizlerinde parıldayan Güneş’i gösteriyor. Telif: NASA / JPL-Caltech / Arizona Üniversitesi / Idaho Üniversitesi.

 

Gezegen Bilim Enstitüsü’nden Amanda Hendrix ve Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden Yuk Yung, insanların uzak gelecekte Titan’da nasıl hayatta kalabileceğini bulmak için potansiyel enerji kaynaklarını analiz ettiler.

Titan’da Madencilik

Başlangıçta Titan’ı tarayan herhangi bir kaşif robot, elektrik üretmek ve sıcak kalmak için radyoaktif bozunmayı kullanan nükleer enerjiyi kullanmak zorunda olacaktı. İnsanlar da aynı şeyi yapabilirler; nükleer enerji santrali yapmak için Dünya’dan malzeme götürüp yakıt konusuna çözüm bulmak için de uyduda madenciliğe başlayabilirler. Bununla birlikte Titan’ın iç jeolojisini araştırmadan, bu fikrin fizibilitesi çoğunlukla varsayım olarak kalacaktır. Ancak uydu, kolayca erişilebilen metan bakımından zengindir ve Dünya’dan daha da uzağa ilerleyen roketler için potansiyel bir yakıt ikmali noktası haline gelmektedir.

Lorenz, “Uzun vadeli bir kaynak olarak ve güneş sistemi çapında bir medeniyet için, Titan önemli bir yer olurdu” diyor.

Dünya, Titan ve Ay’ın boyut kıyaslaması.

 

Her ne kadar hazır oksijen eksikliği nedeniyle uydunun kendisinde hidrokarbonların yakılması verimsiz olsa da, gelecekteki Titan sakinleri güç üretmek için asetilene hidrojen ekleyebilirler. Bununla birlikte, Titan’da teorik olarak asetilen bolluğuna rağmen, bilim insanları bunu Titan’ın yüzeyinde henüz bulamadılar.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden gezegen bilimci olan Sarah Hörst “Atmosferi tarafından maskelenmiş olduğu için asetileni kaçırmış olma olasılığımız var” diyor.

Nehir Oymacılığı

Hidrogüç, Titan’da birkaç 10 yılda olan nadir yoğun sağanakların yarattığı seller haricinde biraz sorunlu olabilir. Hörst “Hidroelektrik enerji üretimi için tam olarak ideal değil. Kısa bir süre için nehirlerin çok hızlı akışı olur, sonra tekrar kururlar.” diyor.

NASA’nın Cassini uzay aracından alınan radar görüntüleri, Titan’ın yüzeyindeki birçok gölü ortaya çıkarıyor, bazıları sıvı ile dolu ve bazıları boş boşluklar gibi görünüyor. Telif: NASA / JPL-Caltech / ASI / USGS

 

Barajlar veya su değirmenleri, Titan’ın son derece düşük sıcaklıklarından dolayı sıvı halde bulunan hidrokarbonlardan güç üretebilir, ancak en büyük göl ve denizlerin çevre arazilerden daha düşük seviyelerde olması nedeniyle sıvının akmasını sağlamak zor olabilir.

Hendrix, “Topoğrafya bunu imkansız kılmıyor, sadece denizden aşağı inen bir nehri oymak için çok büyük bir mühendislik projesi gerekir.” diyor.

Satürn’ün Titan üzerinde güçlü gel-gitler yaratması nedeniyle türbinleri denizlere kurmak daha iyi bir seçenek olabilir. En büyük denizi olan Kraken Mare, her gün 1 metre gelgit değişikliği yaşar. Bu gelgitler, denizin kuzey ve güney kısımlarını yani Kraken Boğazı takma adıyla bilinen Seldon Fretum’u ayıran dar bir boğaz boyunca oluyor.

Lorenz, “Kraken’in boğazı temelde Cebelitarık Boğazı’dır. Her Titan gününde ileri ve geri çok güçlü bir sıvı akışı olduğundan eminiz. Erişilebilir olacağını bildiğiniz güvenilir gücü istiyorsanız, orası benim gideceğim yer olurdu.” diyor.

Atmosferik Rüzgarlar

Rüzgar enerjisi, uzun vadede güç kaynağı olarak aynı derecede cazip ama zorlayıcı olacaktır. Kum tepeleri Titan’ın yakın geçmişte bir süre güçlü yüzey rüzgarlarına sahip olması gerektiğini gösterse de, bu rüzgarların hala sürdüğüne dair herhangi bir kanıt yok. Ancak atmosferdeki dolaşım, yılda iki kez yön değiştiriyor. Bulut izleme ve 2005’te yapılan Huygens sondasının yüzeye inerek yaptığı kısa ölçümlerle üst atmosferde güçlü rüzgarlar olduğu ortaya çıkarılmıştır.

Huygens yüzey aracı tarafından alınan, Titan’ın yüzey görüntüsü.

 

Hendrix, “Üst atmosferde rüzgar makinelerimiz olsaydı, Dünya’daki rüzgar türbinlerinden on kat daha fazla güç üretebilirdik. Yüzeye bağlanmış bir çeşit havalanmış rüzgar türbini yapabiliriz.” şeklinde konuşuyor.

Ancak bu tür rüzgar türbinleri mevcut teknoloji kapasitelerinin ötesindedir.

 Güneş’ten Yararlanmak

En beklenmedik fikir Güneş enerjisidir. Dünya’ya göre yıldızımıza yaklaşık 10 kat daha uzakta olan Titan, Güneş ışığının sadece 1/100’ünü alır. Işık daha sonra da atmosferik puslar tarafından filtrelenir.

Hörst “Titan’ın en aydınlık noktası Dünya üzerindeki akşam üstü karanlığı gibidir” diyor.

Ancak Güneş panelleri giderek daha verimli hale geliyor ve Titan üzerindeki bir insan medeniyeti yaygın, kalıcı enerji altyapısı inşa etme alanına sahip olacaktır.

Hendrix, “Yeterince büyük Güneş enerjisi santralleri inşa ederseniz, bol miktarda enerji üreteceksiniz” diyor. O ve Yung, 300 milyon insanın – kabaca Amerika Birleşik Devletleri nüfusunun – desteklenmesi için Titan’ın %10’unu veya ABD’nin yüzey alanını kapsayan bir Güneş enerjisi çiftliği gerektiğini tahmin ediyor. Buna karşılık, Dünya’da aynı miktarda güç üretmek, ABD’deki Kansas’ın yüzeyinin %10’undan daha azını gerektirir.

Huygens aracının inişi sırasında çektiği Titan’ın yüzey fotoğrafı.

 

Dünya’da olduğu gibi bir başka zorluk da Titan’ın atmosferinde bulunan ve paneller temizlenmediği takdirde verimliliğini düşürecek olan organik moleküllerdir. Hendrix, “Titan’nın atmosferinde bulunan ve panellerde birikecek olan “tholin” adlı organik tortuları da düşünmeli ve sık sık onları silmeliydik” diye belirtiyor.

Titan insan medeniyetini desteklemek için enerji kaynaklarına sahiptir, ancak yaşamak zor olacaktır. Titan’da Dünya’nın atmosferik basıncının 1.5 katında sıkışmış gibi ve Dünya’nın yerçekiminin 1/7’si gibi bir yerçekiminde yüzüyor gibi hissedecek olan insanlar, uzaydaki astronotlardan çok okyanustaki dalgıçlara benzeyecekler. Ayrıca Titan’ın azot, metan ve hidrojenden oluşan ve solunamayan atmosferi soğuktur, bu nedenle dalgıçlar gibi, orada yaşayan herkesin kendi havasını yanında taşıması gerekecektir.

Bir gün Titan’da hangi güç kaynağını kullanırsak kullanalım, önce onu Dünya’da mükemmelleştirmemiz gerekecek.

Çeviri: Nur SÖKMEN

Kaynak: https://www.newscientist.com/article/2140048-titans-conditions-could-be-just-right-to-power-us-sized-colony/




Plüton Zamanı!

Güneş bizden 5,5 milyar kilometre uzaklıktaki Plüton’u ne kadar aydınlatıyor?

Her ne kadar ışık, Dünya’dakinden daha az da olsa, Plüton sandığınız kadar karanlık değil. Hatta gündoğumu ve günbatımında kısa bir süreliğine Plüton’daki öğlen aydınlığını yaşıyoruz. Biz buna “Plüton Zamanı” diyoruz. Yani şafak vakti dışarıya çıkıp etrafınıza baktığınızda, gördüğünüz manzara Plüton’da öğlen göreceğiniz manzarayla eşit aydınlığa sahip.

NASA’nın bu linkten ulaşabileceğiniz internet sayfası sayesinde bulunduğunuz konumu girerek önümüzdeki Plüton zamanı’nı görebiliyorsunuz. İstanbul İçin bu saat, 2018 yılı Kasım ayında 07:20 civarlarında.

Konuyla ilgili aşağıda NASA’nın bu fotoğraflardan oluşturduğu videoyu izleyebilirsiniz.

Hazırlayan: Devrim Yağmur Durur